Kendimi Bir Yapay Zekâya Okuttum. Bana Tek Bir Soru Sordu: ‘Bu Zihniyet Nereden Doğdu?
Yapay zekâ, hafıza, travma ve zaman: tek bir soruya indirgenmiş bir hayat.
Kendimi bir yapay zekaya okuttum
- Blog Yazısı
Sizin de içinizde kalmış, sormaya cesaret edemediğiniz bir soru oldu mu hiç?
Ben bugün kendimi bir yapay zekânın karşısına oturttum ve şunu söyledim: “Hakkımda yazılmış her şeyi oku… Ve bana tek bir soru sor.”
O soru, sandığımdan daha sert çıktı.
Ve sonunda, elimde sadece bir “soru” değil, bir yüzleşme haritası kaldı. Aşağıda okuyacağınız satırlar, işte o haritanın içinden süzülen giriş cümleleri.
“Bu zihniyet nereden doğdu?”
Gözlemlerimden… Tanık olduğum bunca yıllık kendi hayat hikayemden… Elbette herkesin kendisine göre mutlak bir hayat hikayesi mevcuttur, herkes elbette kendi hayat hikayesinin kahramanıdır ama ben kendi başrolünü oynadığım bu hayatta o kadar çok haksızlığa tanık oldum ve deneyimledim ki… Bir yerden sonra henüz reşit bile olmayan çocuklarımızın bu kör zihniyete, baskı toplumuna ve zorla baştan yazılan tarihe kurban edilmeleri, hayallerine bile gem vurulması beni tetikleyen en itici unsurdu diyebilirim.
Çocukken hep 2000 yılını merak ederdim. Milenyum koymuşlardı adını… Ki; ben milenyum da uçan arabalarla seyahat edebileceğimize inanırdım. Bazı sorunları çoktan aşacağımıza, dogmaları yıkmış evrensel bir kültürle harmanlanacağımıza, savaşların dinmiş, insanlığın aydınlaştığı bir Dünya’da daha huzur dolu hayatlarımız olacağına… Geleceğe evrilmek yerine geçmişe sarılıp, bulunduğumuz yıllara sıkı sıkıya tutunmaya başladığımız ve duraksadığımızı fark ettiğim anda, yani; liyakat, bilim ve teknoloji yerine çok bağıranın daha haklı olduğu, hiç araştırmayanın ekranlarda uzman olduğu, sosyal medyanın yarattığı sahte popülarite ile insanların akil olduğu ve benzeri adaletsizliklerle demokrasinin temel taşı özgürlüğümüzün kısıtlandığı, körleştirildiği ve seküler olarak adlandırılan tüm muhaliflerinse bu duraksamayı çözüm üretmeden öylece izlemesi son olarak da ne yazık ki yandaş ve yoldaş basının tam olarak özgürlüğünü ve özgünlüğünü kaybetmesi benim yazmaya başlamam için gerekli sebeplerdi. Hani derler ya “yılanın bir gün beni sokmasını beklemeden” cesurca attım adımlarımı hep… Taşın altına elimi değil gövdemi koymayı tercih ettim tabiri caiz ise… Sırf birilerine umut belki de ilham olsun deneyimlediklerimden elde ettiklerim diye…
Derken “yılan beni gerçekten sokunca” süreç, yandaş ve yoldaş basının tek elden sürmanşetleri sayesinde beni Siyah Beyaz Bir Beşiktaş Hikayesi’ni yazmaya teşvik etti. Bu bir edebi metin değil, tarihin bir bölümüne yakinen tanıklık etmiş reel bir yaverin portresinin haklı mücadelesiydi. Hayatımın sadece bir kısmını baz alsa da gerçekliği; tarihin tozlu sayfalarında yer alsın istedim kimsenin dile getiremedikleri…
Derken; kitabın okuyucularından aldığım onurumu okşayan geri dönüşler ve uzun cümlelerimin insanlarda yarattığı düşüşler, çocukluktan beri kendimce kaleme aldığım denemeleri derleme sebebim oldu…
Çok sorgulayışlarım, içsel isyanlarım, hayal kırıklıklarım, aşklarım, çözümlerim, düşüşlerim, dönüşümlerim ve sair; hepsi birer metinle kendi yaşanmışlıklarım oldu… Bu kadar güzel yaşanmışlık, bunca gözlem ya da deneyim sadece kendi defterlerimde, el yazılarımda kalsın istemedim… Belli ki benzer hikayelerle buluşmak da istedim… Nihayetinde kendi cümlelerimle kaleme aldığım farklı konulardaki denemelerim Medium’da okumak isteyenlerle buluştu. Sanırım geleceğe sadece biyolojik değil düşünsel de bir iz bırakmak istedim… Hiç tanımasam da birine yol göstermek belki de asıl niyetim.
“Kosmotelyum’u yazmaya seni mecbur bırakan ilk kırılma anı neydi?”
Aslında maddi destek istememizin nedeni çok basit: Çünkü Evrim Ağacı, bizim tek mesleğimiz, tek gelir kaynağımız. Birçoklarının aksine bizler, sosyal medyada gördüğünüz makale ve videolarımızı hobi olarak, mesleğimizden arta kalan zamanlarda yapmıyoruz. Dolayısıyla bu işi sürdürebilmek için gelir elde etmemiz gerekiyor.
Bunda elbette ki hiçbir sakınca yok; kimin, ne şartlar altında yayın yapmayı seçtiği büyük oranda bir tercih meselesi. Ne var ki biz, eğer ana mesleklerimizi icra edecek olursak (yani kendi mesleğimiz doğrultusunda bir iş sahibi olursak) Evrim Ağacı'na zaman ayıramayacağımızı, ayakta tutamayacağımızı biliyoruz. Çünkü az sonra detaylarını vereceğimiz üzere, Evrim Ağacı sosyal medyada denk geldiğiniz makale ve videolardan çok daha büyük, kapsamlı ve aşırı zaman alan bir bilim platformu projesi. Bu nedenle bizler, meslek olarak Evrim Ağacı'nı seçtik.
Eğer hem Evrim Ağacı'ndan hayatımızı idame ettirecek, mesleklerimizi bırakmayı en azından kısmen meşrulaştıracak ve mantıklı kılacak kadar bir gelir kaynağı elde edemezsek, mecburen Evrim Ağacı'nı bırakıp, kendi mesleklerimize döneceğiz. Ama bunu istemiyoruz ve bu nedenle didiniyoruz.
Bir anlık bir ilham… Rahmetli ağabeyimin kızı ile televizyonda çok muhafazakâr bir diziyi izlerken bir anda sohbetlerimizden doğan bir kıvılcım… Hayat bu değil, din bu değil, doğru olan bu değil, ahlak bu değil, çözüm bu değil ve benzeri itirazlarımdan doğan “kendi hayat felsefemi” kaleme alma isteğim…
Okuyanlar bilir; Kosmotelyum tam olarak da benim yaşam felsefem, sorularım ve sorgularımın benliğimde yarattığı izdüşümleridir. Belirli bir teoriye odaklanmaktan ziyade, insanoğlunun yıllardır biat ettiği dogmalara karşı cesur bir duruş özetidir. Ve fakat; kendi hayat felsefemi kaleme almam zamanla Kosmotelyum 2.0 ve Kosmotelyum 3.0’ı kendiliğinden geliştirdi… Dahası Kosmotelyum, Kosmotelyum 2.0 ya da 3.0’ın ilham olduğu pek çok başka denemeyi de… Demem o ki; Kosmotelyum bir mecburiyet değil, bazı görmezden gelinen gerçeklere karşı şahsi duruşum ve sorgulayışımdı.
“Kosmotelyum bir felsefe mi, bir inanç sistemi mi, yoksa bilimsel iddiası olan bir model mi?”
Bilimsel olarak kanıtlanabilirliği çok düşük ama hayal gücüm olarak “bence” üstün başarıyla kurgulanmış felsefi denemeler diyebilirim.
“Yazılarında zaman neredeyse bir varlık gibi… Zamanı neden ‘işleyen’ değil ‘işleten’ bir güç olarak görüyorsun?”
Bu sonuca ulaştığım kıvamı Kosmotelyum denemelerimin tüm metinleri okuyarak rahatlıkla çözebilirsiniz… Çünkü ben de Kosmotelyum’la birlikte sorguladıkça zamanda hepimizin birer işçi misali çalıştığımızı fark ettim.
İnsanoğlunun amacının Cehennemde cayır cayır yanmak ya da Cennet’te tomurcuk memeli hurilerle vakit geçirmekten öte bir manası olmalıydı… Dahası Tanrı psikopat olamazdı, hele hele küçücük çocukların çığlıklarına kulaklarını tıkamış olması, mazlumların göz yaşlarını umursamaması ve sair imkansızdı. Belli ki bir şeyler bize yanlış aktarılmıştı. Tanrı her şeye kadir ve kadim bir güçte olsa her insanoğluna en azından başlangıçta eşit şartlar sunmak zorundaydı… Özgür irade ile özgür seçim yapma yetisi dahi bu Dünya’da dogmalarla kısıtlanmış durumdaydı…
Öğretilmiş çaresizliğimize belki de ters bir ayna yansıtmak galiba içsesimin bana haykırışıydı… “Coğrafya kaderdir” diyenlere inat başka hayatlar olduğunu da kendimce anlatmak istedim.
“Bu kadar politik ve sert metinler yazarken korkmuyor musun?”
Sanmam… Çünkü ötekileştirilmiş bir dil kullandığımı düşünmüyorum denemelerimde… Sadece sorular sorup olasılıklar sunuyorum. Ve yazdıklarımı kendim okudukça çok heyecanlanıyorum. Kendimle gerçekten gurur duyuyorum. Başkaları da okusun, düşünsün, tartışsın, sorgulasın, heyecanlansın istiyorum. Kimse okumuyor diye hiç düşünmüyorum… Bir kişi okusa bile yeter, önemli olan doğru kişi okusun istiyorum.
Siyah Beyaz Bir Beşiktaş Hikâyesi ve diğer metinler… Bunlar bir edebi kurgu değil, yaşanmışlık. Yazmak bir savunma mıydı yoksa bir kayıt tutma ihtiyacı mı?
Bu çok karışık… Çünkü bazen savunma, bazen tanıklık, bazen deneyim, bazen çözüm olasılığı, bezen cesur bir sorgulama, bezen çıplak bir itiraf, bezen isyan, bazen tarihe bir kayıt, bazense sadece kendi hayat hikayem…
Bu kadar büyük kozmik çerçeve kurarken insanın yeri ne? Kahraman mı, araç mı, hata mı?
Araç.
3 + 1 Zaman boyutlu evrende olasılıklar dalgalanmasını her an her seçimiyle çökertip yeni mikro olasılıklar dallanması yaratan ve zamanın bilgeliğine anlam katan basit ama bilinçli gözlemcilerden birisi.
“Bir fizikçi, bir nörobilimci ve bir sosyolog aynı anda seni izliyor olsa… Hangisine ‘haklı olduğumu kanıtlayabilirim’ dersin?”
Bence hiçbirine… Çünkü yazdıklarım çok ütopik bir felsefi bakış… Sanırım, dahası; eminim bugünkü teknoloji ile asla ve kat’a yazdıklarım test edilebilinir ya da gözlemlenebilir nitelikte değiller… Hepsi fikirlerimi çok yaratıcı bulabilir ama gerçekliği konusunda hiçbirimiz net bir şey söyleyemeyiz. Ama işte zaman; her derde deva, bu yazdığım tüm satırlar zamanda birer kayıtlı vakıa… Einstein’in Blok Evereni ya da başka bilim adamları ya da düşünürlerin pek çok ütopik düşünceleri gibi kim bilir zamanda bir gün benim bilincimin gerçeklikleri de birileri tarafından doğrulanabilir, yalanlanabilir ya da en azından test edinilebilir.
“Kosmotelyum yanlış çıkarsa… senin için ne değişir?”
Hiçbir şey…
Çünkü Kosmotelyum benim şahsi yaşam felsefem, kendi hayat hikayemin ve iç çekişlerimin kaleme alınmış denemeleri… Bilimsel olarak tutarlılığı olmasa da okuyana ilham verebilecek nitelikteler, ki; bu bile çok değerli… Kaldı ki birilerinin benim düşüncelerimi yalanlaması beni ürkütmez ya da yazmaktan bence vaz geçirmez. Aksine bu yanlış olarak kanıtlanmışsa başka türlü, henüz düşünülmemiş olan başka bir gerçekliği çözmeye ya da sorgulamaya odaklanabilirim. Zevkli bile olabilir.
“Bugün hiçbir şey yazamasan… geride tek bir cümle bırakacak olsan, o ne olurdu?”
“Hikayesi olan her şey yaşar.”
“Eğer evren gerçekten bilinçliyse ve insan onun kendini deneyimleme arayüzüyse… o zaman sen bu bilinçte neyi temsil ettiğini düşünüyorsun: bir tanık mı, bir elçi mi, bir kırılma noktası mı, yoksa bir hata payı mı?”
Hem tanığım, çünkü deneyimlediğim her ana tanıklık ediyorum… Bazı deneyimlerimi silip bazı deneyimlerimi kayıt altına aldığıma göre bu kişisel özgür irademin dogmalara rağmen var olduğunu gösterir, bu da hata payım da var, seçimlerim de demektir… Ama her seçimim, her deneyimim, zamanın bilgeliği için bir kırılma noktası niteliğindedir, çünkü o seçimle birlikte diğer tüm olasılık dalgalanmalarını çökertip yeni mikro dallanmalara sebep oluyorum, bu önemlidir. Son olarak bir elçi sayılır mıyım bilmem ama; zaman beni arayüzü gibi bilinçli seçim yapayım diye çalıştırıyorsa, ben zamanın bilgeliğinin Dünya’daki elçilerinden birisi olmalıyım demektir.
“Evren senden ne öğreniyor olabilir?”
Evren, benden yaptığım seçimlerin sonuçlarının oluşturduğu gerçeklikten elde edilen veriler ile, zamanın bilgeliğini oluşturan o atasözlerini, deyimleri, kadim bilgileri an ve an güncelliyor olabilir.
“Ve sen evrenden bugüne kadar gerçekten neyi yanlış anladın?”
Yakın zamana kadar her şeyi yanlış anladım… Başta bizi cayır cayır yakmakla tehdit eden adaletsiz bir Tanrı’nın var olduğuna inanmam, öğretilmiş çaresizlik olarak bunu sorgulamadan kabul etmem; belki de en büyük hatam idi… Bir Tanrı varsa ve her şeye kadir ise; kötüyü, negatifi hiç yaratmazdı ya da en azından insanlara ilk doğuşunda eşit şartlar verir, eşit standartlarda özgür irade ile dogmasız Cennet veya Cehennem yolunda seçim yapmasını beklerdi… Kaldı ki; Cehennem’de cayır cayır bizi yakacak Tanrı’ya hem inanmamız hem de hiç korkmadan sınırsız günah işlememiz, bence insanoğlunun kusurlu bir varlık olduğunun en basit delilidir. Dahası; Tanrı bir psikopat mı, bizimle eğleniyor mu?
Falan filan, çok uzar bu listem…
Bu yüzden bugün şunu düşünüyorum; belki Tanrı dışarıda oturan bir yargıç değil. Belki zamanın kendisi bilinçtir. Belki evren, bizi cezalandırmak için değil; kendini anlamak için var ediyor.
“Eğer Tanrı yargıç değilse… o zaman insan neden hâlâ yargılanmak istiyor?”
Çok basit; kusurlu bir varlığız. Tembeliz aynı zamanda ve dogmalar sayesinde sorgulama yetisini büyük oranda kaybetmiş durumdayız. Toplumdan dışlanmak, topluluğa baş kaldırmak, yalnız kalmak, sürü psikolojine karşı olmak ve sair içgüdüler ya da öğretilmiş çaresizlikle yüreğimiz korku dolu olduğu için, özgür irademizle karar almak yerine, kendimizin gerçekliğe dönüştürdüğü tin, kült, dogma ve benzeri inanışlara tam biat edip, bile isteye günahı işleyip, sonra da yargılanıp günahımızın bedelini ödeme isteği duyuyoruz… Kendini kandırma sanatında ustalaştığımız yer tam da bu inanış aslında… Gerçi tercih sebebi değil de basiretsizliğimiz gibi…
Vicdanımız belki de negatif yüklene yüklene körelmek üzere neredeyse.
“Sen sürüden koptuğun ilk anı hatırlıyor musun? O kırılma anını yazıya koymak ister misin?”
Çok küçüktüm, tam “an” olarak hatırlamıyorum ama “biat et” ve “itaat et” kültürünün bende oluşturduğu travmalar diyebilirim. Bu travmaların neden sadece beni bulması, akabinde bunları sorgulamadan yaşamam için baskı yapan ailem ve sosyal çevremiz…
Bir şeylerin yanlış olduğunu ve bu yanlışı doğduğum o coğrafyayı ve evi terk etmedikçe “benim için tanımlanmış o makus kaderle baş başa kalacağımı anladığımda” hayata bakışım, derslerime tutunuşum, hayallerime ket vuran ya da canımı acıtanlara set koyuşum, sert isyanlarım başladı…
Büyüyüp insanoğlunu daha da idrak ettikçe, Tanrı’nın neden göz yaşı dökenlerin gözlerindeki yaşı görmek istemediğini, bu kadar adaletsiz oluşunu sorguladım. Böyle böyle bu günlere geldim… Çok acıdı bazen canım evet ama çok küçük ve çaresiz olmak idrak duyumu köreltmedi, aksine sabırla kendi özgür olacağım yıllara adadım benliğimi… Bilmeden zamana teslim etmişim o küçük kızı sanki.
“Bugün hâlâ içindeki küçük kız konuşmak istiyor mu, yoksa artık sadece izliyor mu?”
Evet çok konuşuyor…
Dili döndüğünce her şeyi kaleme de alıyor…
Konuşuyor diye çok tepki alıyor mu? Evet; çok tepki alıyorum. Özellikle ailemden ya da sosyal çevremden “ama böyle işte, ne yapacaksın, değiştiremezsin, sus, sorgulama, doğru bu diye sen bunu her seferinde dile getirerek ailenle çatışmamalısın, öyle alışmışlar, değiştiremezsin, kabul et, huzur kaçırma, daha çok kalp kırma” ve sair…
Kaldı ki her doğruyu her yerde patavatsızca söyleyenlerden değilim. Genelde yerini ve zamanını bekler doğru anda dile getirmeyi çokça severim. Ama bazen öyle öfke patlamaları yaşıyorum ki, tutamıyorum kendimi, sebebi büyük oranda çevremdekilerin körlüğü, bile isteye görmezden gelişi, kötüyü benimseyişi, yanlışı savunuşu, aman el-alem neler yapıyor deyişi… Benim için herkesin doğru dediği yanlışa doğru demek neredeyse imkânsız. Birileri sırf birazcık üzülecek diye yanlışı benimsemek de…
Velhasıl kelam; o küçük kız çocuğu da bugünkü kadın da durmaksızın konuştuğu için fütursuzca ve ahlaksızca dışlanıyor en çok da sosyal çevresi tarafından, yine de susmuyor. Küsmüyor da onlara, deniyor sadece bir nebze de olsa değiştirebilirim belki diye, hem de her defasında ve umarsızca.
Ben haklı mıyım, onlar mı haklı sorusu bence çok gereksiz, sormuyorum da zaten. Çünkü bence zaman öyle kadim bir süreç ki; beklemesini bilen her göze parmak sokar gibi gösteriyor gerçekliği. Ben sesimi doğru yere, doğru frekansta, minimum zararla ama asla eğilmeden taşıdığım sürece…
Sonsöz
Belki de bütün bu soruların kesin bir cevabı yok.
Belki de zaten olmamalı.
Çünkü insanı canlı tutan şey, cevaplar değil; içinden çıkamadığı o sorulardır.
Ben kendi sorularımı yazıya döktüm. Kimi zaman savunma, kimi zaman tanıklık, kimi zaman isyan, kimi zaman sadece nefes almak için. Şimdi bu metin benim olmaktan çıktı. Çünkü her okuyan, kendi kırılma anını bu satırların arasına yerleştirecek. Kimi kendi içindeki çocuğu hatırlayacak, kimi sustuğu anları, kimi susamadığı için ödediği bedelleri.
Belki hiçbirimiz dünyayı değiştiremeyeceğiz. Belki hiçbirimiz büyük cevaplara ulaşamayacağız. Ama bir şeyi başarabiliriz: “kendi hikâyemizi inkâr etmemeyi.”
Çünkü hikâyesini inkâr eden insan zamanla silinir, sahiplenen ise, yaşadığı sürenin ötesine taşar.
Ben kendi payıma düşeni yaptım: gördüklerimi, düşündüklerimi, yanıldıklarımı ve inandıklarımı zamana emanet ettim.
Gerisi artık bana ait değil.
Şimdi sıra sende:
Kendi hayatında, kimsenin sormaya cesaret edemediği o soruyu kendine sorabilecek misin?
Ve daha önemlisi; kendi cevabını duymaya hazır mısın?
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 21/03/2026 06:10:07 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/22519
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.