Martin Eden, aslında o klasik "çok çalıştı, inandı ve sonunda başardı" anlatan kişisel gelişim zırvalarından biri değildir. Aksine, "Cehalet mutluluktur, fazla okursan kafayı yersin" diyen, zirveye tırmanıp manzaranın aslında koca bir çöplük olduğunu fark eden bir adamın trajikomik uyanış hikayesidir.
Aşk Uğruna Başlayan "İnekleme" Evresi ve Burjuva Balonu
Olaylar tamamen Martin'in Ruth adında, porselen gibi kırılgan, zengin ve kültürlü "sandığı" bir kıza tutulmasıyla başlar. Martin tam bir denizci, kaba saba bir adam. Sırf kıza yaranmak, onun o "yüce ve elit" dünyasına girebilmek için yemiyor, içmiyor, uyumuyor; sabahlara kadar felsefe, sosyoloji, edebiyat ne varsa yutuyor.
Ruth'u ve onun sınıfını Olimpos Dağındaki tanrılar sanıyor. Fakat Martin'in beyni açıldıkça, okuduklarını sindirdikçe bir gün o acı gerçekle yüzleşiyor: "Lan ben bu insanları gözümde ne büyütmüşüm!" Taptığı o burjuva takımı aslında kendi fikirleri olmayan, papağan gibi ezberledikleri ahlak kurallarını tekrarlayan, sıkıcı ve sığ tipler çıkıyor.
Nietzsche'le Kafayı Sıyırmak
Martin okudukça evrim teorisine ve Nietzsche'ye fena takar. İçindeki "Üstinsan" uyanır. "Ben güçlüyüm, en dipten geldim ve kendi irademle hepinizi ezip geçeceğim!" triplerine girer. Kendi zekasına ve potansiyeline o kadar inanır ki, herkesi (cahil bulduğu işçi sınıfını da, ikiyüzlü bulduğu zenginleri de) hakir görmeye başlar. Kimseye ihtiyacı olmadığını sanır. Ama Jack London burada arka planda bıyık altından güler ve bize şunu fısıldar: "Aşırı bireycilik ve kibir adamı işte böyle zehirler." Martin o kadar tek başına bir kavgaya girer ki, sonunda onu hayata bağlayacak tek bir dostu, inancı ya da dayanağı kalmaz.
Şöhret Gelince Ortaya Çıkan Sahte Akrabalar
Kitabın en büyük şakası ve Martin'in nihilizme çakıldığı yer son bölümdür. Martin açlıktan nefesi kokarken, en şaheser yazılarını yazarken kimse yüzüne bakmaz. Ruth bile "Sen adam olmazsın, sigortalı bir işe gir" diyerek onu terk eder. Ne zaman ki Martin'in yazıları tesadüfen patlar, parayı ve şöhreti bulur... Ooo! Dün selam vermeyen elitler "Martinciğim akşam yemeğe bize gelsene" demeye başlar. Ruth bile "Ben ettim sen etme" diyerek kapısına dayanır. Martin haklı olarak tiksinir hepsinden. "Lan ben aynı adamım! Yazılar da çekmecede duran aynı yazılar. Siz benim aklıma ya da ruhuma değil, kazandığım paraya ve ismime geliyorsunuz!" diyerek o buz gibi gerçekle yüzleşir.
Bütün bu sahtelikten ve ikiyüzlülükten midesi bulanan Martin, kendini okyanusun karanlık sularına bırakır. Ama Jack London'ın içindeki o edebi "ruh hastası" bu intiharı öyle bir yazar ki, oturduğunuz yerde nefessiz kalırsınız.Bedenin yaşama içgüdüsüyle beynin o mutlak ölüm arzusu arasındaki korkunç kavgayı okurken sayfalardan genzinize tuzlu su kaçar. "Ulan Martin mi boğuluyor, ben mi?" diye panik atak geçirir, boğulma hissini iliklerinize kadar yaşarsınız. Aydınlanmanın ve kibrin bedelini, okuru da o suyun dibine çekip ciğerlerini yakarak ödeten, tokat gibi sarsıcı bir kapanıştır.