Satranç: İnsanı Delirten O Muazzam Hiçlik!
Bu kitap benim kendi "cahiliye devrimden" çıkış biletimdir! Bana okuma alışkanlığını kazandıran, o efsanevi ilk göz ağrım tam olarak budur. O yüzden baştan anlaşalım; bu eserin bende yeri hep ayrı kalacak ve muhtemelen ömrümün sonuna kadar da gereğinden fazla abartmaya devam edeceğim.
Kitapta beni en çok büyüleyen, hatta beynimden vuran şey ne derseniz; tek kelimeyle "HİÇLİK"
Bilirsiniz, insanoğlu her türlü acıya, zorluğa bir şekilde katlanıyor ama o koskoca "hiçliğe" tahammül edemiyor. Zweig, kısacık bir eserde bir adamın o hiçlik yüzünden ne hallere düşebileceğini öyle bir anlatıyor ki, okurken oturduğunuz yerde daralıyorsunuz. Dört duvar arasında, ses yok, insan yok, uyarıcı hiçbir şey yok. Ana karakterimiz o korkunç boşlukta eriyip gitmemek için bir satranç kitabına can simidi gibi sarılıyor. İşin trajikomik tarafı ise, o can simidi bir süre sonra boynuna dolanıp onu delirtmeye başlıyor. Bir insanın sırf o sessizlikten kaçmak için kendi zihnini ikiye bölüp, kendi kendine satranç maçları yaparak beynini nasıl yediğini görmek gerçekten büyüleyici bir deneyim.
Kısacası; insan beyninin koca bir boşlukta kaldığında kendi kendini nasıl kemirdiğini anlatan, hacmi küçük ama etkisi devasa bir başyapıt. Hazır kendi aklınızı henüz kaybetmemişken, bir oturuşta bitirmelik bu efsaneye kesinlikle şans verin!