“Ben doğduğumda, olduğum şeyin bir ismi yoktu.” Kirke okuyucusunu ilk böyle karşılar. Ailesi ve kainat tarafından yıllarca dışlanmış, ne olduğu veya ne olmak istediği önemsenmemiştir. Babası her ne kadar yakıcı güneşin tanrısı olan Helios olsa da, kendisi babasının ihtişamı kadar arka planda kalmıştır. Okuyucunun bu durumu anladığı ilk sahne Kirke’nin doğumu oluyor. “İyi bir eşleşme yapacak.” diyor babası Helios. “Bir prensle sanırım.” İşte tam o anda Kirke”nin annesi karşı çıkıyor:”Bir ölümlüyle mi?”
İster bir tanrı olun ister bir dahi; hayatınızın başkaları tarafından tartılmasına engel olamazsınız. Elinizde olmayanlar sevdikleriniz için birer ayıp, kendi kararlarınız ise mantıksız birer inat gibi algılanır. Çünkü dünya sizi olduğunuz gibi değil, kendi görmek istediği gibi yargılar. Ama sizin engelleyemediğiniz sözler, eylemlerinizi engelleyebilir mi? Bir düşünün romanımızın başını. “Bir prensle sanırım.” Kitap bize en büyük sürprizbozanı vermemiş midir? Kirke’nin kendi prangalarından kurtulup, çevresi tarafından en önemli özelliği olarak görülen kalıplardan dışarı çıktığını okumuyor muyuz? Kirke, tanrıların dünyasında bir yer edinme sancısını geride bıraktığında, “görünür olma” ihtiyacı yerini “gerçek olma” duygusuna bırakmıyor mu?. Kendi sesini bulmak için önce kainatın gürültüsünden, sonra da kendi hırslarından vazgeçmesi gerekmiyor mu?
Ben, Kirke, binlerce yıldır erkek egemen anlatıların gölgesinde bir “canavar” veya “kötücül, aciz bir cadı” olarak resmedilen karakterin, kendiliğini bulma yolculuğudur. Miller bu eserinde, mitolojiyi feminist bir perspektifle yeniden yorumlayarak tarihin susturduğu kadınlara bir mikrofon uzatmayı amaçlamıştır. Kitabın temel tezi, otorite tarafından çizilen kötücül imajın arkasında hayatta kalmaya çalışan bir bireyin olduğu gerçeğidir. Eserin ana fikri ise; gerçek özgürlüğün ancak başkalarının tanımlarından sıyrılıp, bedeli ne olursa olsun kendi kaderini seçmekle mümkün olduğudur.
Değerlendirme
Yazar Madeline Miller Yunan tarihi ve mitolojisi hakkındaki birikimini 3 kitabıyla okuyucuya ulaştırmıştır. İlki Akhilleus'un Şarkısı, Akhilleus ve Patroklos'un çocukluk dostluklarından başlayan, Truva Savaşı'na uzanan, kader, şan arayışı ve trajik bir sonla biten derin bağlılıklarını konu alır. Son çıkan kitabı Galatea yine mitolojik bir karakter olan heykeltıraş Pygmalion’un yonttuğu bir kadın heykeliyle hikayesini anlatır. Bu kitap Pygmalion efsanesini modern ve feminist bir bakış açısıyla yeniden yorumlar. Diğer kitaplarında olduğu gibi karakterlerinin iç dünyalarına inen ve kalplerinin hikayesini anlatan yazar “Ben, Kirke” kitabında Kirke’nin içsel arayışını okucuya anlatmaktadır. Kirke’nin doğduğundan beri ailesinin ona verdiği “çirkin, aciz, cadı, kabiliyetsiz” damgalarını bedeli olsa da nasıl yıktığını görmekteyiz.
Kirke, altın parıltılı, tanrıların yaşadığı bir sarayda doğar. Ne babası Helios ne de ninf olan annesi Perseis’e benzer. Sesi bir insan gibi çirkin ve çatallıdır gücü ise bir tanrıya göre yetersizdir. Kendi ailesi tarafından doğduğu andan itibaren hor görülür, dışlanır ve aşağılanır. Bu dönem, Kirke’nin dünyadaki yerini aradığı, sevgiye aç olduğu ve ilk büyük hayal kırıklıklarını yaşadığı dönem olmuştur. Yıllar tanrılar için su gibi geçse de, Kirke için öyle değildir. İçindeki duyguları gizleyerek yaşadığı uzunca bir dönemden sonra Kirke, ölümlü bir balıkçı olan Glaukos’a aşık olur. Ona o kadar aşık olur ki, onu bir tanrıya dönüştürmek ister. Lakin dönüştürürken içinde saklı olan bir büyüyü keşfeder. Otlar ve iksirle yapılan bir büyü olan"farmakeia", kıskançlıkla birleşince bir felakete yol açacaktır. Glaukos tanrıya dönüştükten sonra Kirke’yi unutur ve ona ihanet eder. Kirke yine acımasızca yalnız bırakılmıştır. Kirke istemeden Glaukos’un aşık olduğu ninf Scylla’yı dehşet verici bir deniz canavarına dönüştürür. Bu canavarlıktan korkan ve suçunu itiraf eden Kirke, babası Helios tarafından cezalandırılarak ıssız Aiaie Adası’na sürgün edilir. Lakin sürgün, Kirke için bir ceza değil, kendini bulma alanına dönüşmüştür. Yüzyıllar boyu o adada tek yaşar. Bazen adasına tanrılar arasında iletişim sağlayan Hermes ve adaya dinlenmek isteyen gemiciler gelse de tamamen yalnızdır. Adadaki vahşi hayvanları evcilleştirir, doğayı öğrenir ve büyücülük sanatında ustalaşır. Adaya uğrayan gemiciler, onun misafirperverliğini suistimal etmeye kalktığında Kirke, hayatta kalmak için onları domuza çevirmeye başlar. Bu, onun dış dünyaya karşı kurduğu savunma kalkanıdır. Bir gün adaya gelen Odyssey destanın baş kahramanı Odysseus gelir ve aralarında bir bağ kurulur. Kirke, Odysseus adadan ayrılmak zorunda kalsa da artık yalnız kalmayacaktır. Çünkü artık oğlu Telegonus vardır.
Kirke’nin hayatındaki en büyük değişim, oğlu Telegonus’u koruma içgüdüsüyle başlar. Oğlu için akıl ve bilgelik tanrıçası Athena’ya bile kafa tutar. Ancak hikâyenin vermek istediği mesaj, Kirke’nin "ölümsüzlük" ile "insanlık" arasında yaptığı seçimde saklanır. Yaşanan uzun yıllar ve devam eden olaylar silsilesinde tanrıların kibri, soğukluğu ve boş ölümsüzlüğünden bıkan Kirke; acı çekmeyi, yaşlanmayı ve sevmeyi, yani insan olmayı seçer.
Binlerce yıldır mitoloji, efsaneler ve fantastik olaylar Zeus, Hermes, Kayra Han gibi “kahraman erkeklerin” hikayelerini anlattı. Kadınlar ise kimi zaman kurtarılması gereken, muhtaç varlıklar; kimi zaman birer ödül olarak görüldü. Bazen de yapmak zorunda bırakıldığı seçimlerin sonucu olarak canavar damgası vuruldu kadın figürlere. Lakin bu kitap, Kirke’nin dieğr yazılı kaynaklarda üzerine giydiği canavar damgasını yıkıp, başka bir bakış açısından bakmayı seçiyor. Tarihin tek taraflı olduğunu, her zaman güçlü ve kazananın tarihe yön verdiğini bir kez daha anlıyoruz. Kirke’nin asıl hikayesini, cadıya dönüşme yolunda verdiği kararları ve karşı çıktığı haklı nedenleri onun ağzından, onun bakış açısından dinliyoruz. Babasının, annesinin ve ablasının ona baskısı, yalnızlığı, sevdiği adam tarafından ihanete uğraması sadece onu güçlendirecek adımlardır. Güçlenir de, okuyucu tam da bunu bekler. Lakin yazar okuyucuya istediği şeyi vermez: intikam. İşte kitap tam burada, “yeniden doğma”yı sembol eden diğer kitaplardan ayrılır. Kirke her ne kadar içinde intikam ve kendini gösterme duygularıyla yanıp kavrulsa da, olgunlaşması yılları alır. Kitabın sonunda Kirke ne intikam alır ne de tanrıların dünyasına daha güçlenmiş bir şekilde gelir. O sadece olmak istediği figüre, yaşamak istediği duyguya bürünmüştür. Tanrıların bitmek bilmeyen bin yıllık ömürlerinden, duygusuzluklarından, ölümlüleri aşağılamalarından, “güzellik algısına” uymayanları hor görmelerinden, entrikalarından ve oyunlarından bıkmıştır. Onun için Olimpos Dağı’nın zirvesindeki tanrıların hiç birinin duygusu gerçek gelmez. Öyle de değildir zaten. Diğerleri gibi olmaz Kirke. Saçı ağarır, yüzündeki çizgiler artar, elleri nasırlaşır, vücudu çöker. Ama yine de o insan olmayı seçer. Gerçek duyguları yaşamayı. Çünkü onun için hayat, güçten ve sonsuzluktan ibaret değildir; onun için hayat kısa bile olsa ona değer verenlerle gerçek duyguları yaşamaktır. Bu duygular olumsuz olsa bile.
Kitapta öne çıkan tek şey Kirke’nin yolculuğu değil, yazarın dil ve anlatımıdır. Miller, romanında epik destanların görkemi ile modern edebiyatın psikolojik derinliğini harmanlayan, şiirsel bir dil kullanmıştır. Birinci tekil şahıs anlatımı, okuru doğrudan Kirke’nin iç dünyasına, sancılarına ve ruhsal dönüşümüne ortak etmektedir. Yazar; doğayı, bitkileri ve büyünün işleyişini betimlerken oldukça zengin bir kelime kadrosu seçmiştir. Diğer mitolojik kitaplardaki mitolojik kavramlar ve soyut anlatım günümüz okuyucusunu zorlarken, Miller o ağır atmosferi okuyucunun anlayacağı şekilde aktarmıştır. Duru, akıcı ve sürükleyici bir üslup oluşturmayı başarmıştır. Tabii dil ve üslup konusunda takdir sadece yazara düşmez. Kitabın çevirmeni olan Seda Çıngay Mellör, 408 safyada geçen mitolojik kavramları Türk okuyucuya o kadar güzel anlatmıştır ki, okuyucun aklında kitabın derin anlatımına dair soru işaretleri kalmaz. Bunun yanı sıra bazı olumsuz eleştiriler de vardır. Kitapta pek çok mitolojik figür ve kavram geçmektedir, ama ilk kez bu tarzda roman okuyan bir okuyucu “Bu kim?” gibi bir olguya düşebilir. Sayfaları çevirmeye devam ettikçe aklımızdaki soru işaretleri geçse de bu okuyucunun devamlılığını bozan bir durumdur. Lakin yazının başında bahsettiğim gibi kitabın sonunda “Ölümlüler, tanrılar” şeklinde sınıflandırılmış, 8 sayfalık bir karakter dizini bulunur. Ben bu kısmı kitabın sonuna doğru farketsem de okuyucu karakter dizininden faydalanabilir. Bu kitabın güzel bir ayrıntısı olsa da sayfaları sürekli bir sona bir başa çevirmek keyfi açıdan can sıkıcıdır. Bu nedenledir ki, kitapta yeni bir karakterden bahsedildiğinde küçük bir tanımlama yapılabilir, veya karakterlere daha çok sıfat eklenebilirdi.
Tüm bu unsurlar değerlendirildiğinde Madeline Miller'ın Ben, Kirke adlı eseri, yalnızca antik bir efsanenin modern bir uyarlaması değil; ötekileştirilmiş ve aciz bir varlık damgası etiketlenmiş bir kadının kendi iradesini inşa etme destanıdır. Yazı boyunca ele alındığı üzere yazar, akıcı üslubuyla okuru tanrıların kibirli dünyasından alıp, Kirke'nin Aiaie adasında kurduğu insani gerçekliğe taşır. Kitabın temel tezi olan “erkek egemen mitolojinin kadını susturması” fikri, Kirke’nin kendi sesini ve gücünü bulmasıyla başarılı bir şekilde çürütülmüştür. Miller, klasik mitolojideki tek boyutlu cadı kalıbını yıkarak yerine; hata yapan, acı çeken, seven ve gelişen bir birey koymuştur. Nihayetinde bu roman; ölümsüzlüğün boş görkemi karşısında insan olmanın ve kendi hikâyesinin öznesi olabilmenin değerini kanıtlayan, çağdaş edebiyatın en güçlü mitolojik yeniden yorumlamalarından biri olarak edebiyat tarihindeki yerini almıştır.