Beyaz Geceler, Rus edebiyatının şüphesiz en değerli yazarlarından biri olan Dostoyevski'nin 20'li yaşlarının sonuna doğru yazdığı kısa öyküsüdür. Dostoyevski, Beyaz Geceler'de melankolinin romantizmle beraber ele alındığı bir atmosfer yaratır.
Beyaz Geceler, Dostoyevski’nin gençlik yıllarının romantik coşkusunu, St. Petersburg’un o meşhur alacakaranlık geceleriyle harmanladığı bir başyapıttır. Roman, kalabalıklar ortasında büsbütün yalnız kalmış isimsiz bir Hayalperest ile kalbi başka biri için çarpan Nastenka’nın dört geceye sığan kısacık karşılaşmasını ve ayrılığını anlatır.
Eserin odak noktasında yer alan Hayalperest, Dostoyevski edebiyatında ilerleyen yıllarda sıkça karşılaşacağımız, o odasına kapanan, toplumdan izole olmuş içsel insan tipinin ilk somut örneğidir. Gerçek dünyada kendine bir yer bulamadığı için kendi zihnindeki kurgusal evrene sığınan bu genç adam, Nastenka ile karşılaştığında ilk kez somut bir insanla bağ kurar ve hayal dünyasından gerçekliğe doğru bir adım atar. Ancak bu temas, ne yazık ki karşılıksız bir aşk olarak kalır. Nastenka’nın kalbi, kendisini bir yıl önce bırakan ve dönmeye söz veren eski kiracısındadır. Hayalperest, karşısındaki kadına derin bir tutkuyla bağlansa da onun bekleyişine, umutlarına ve nihayetinde sevdiğine kavuşma anına tanıklık etmek zorunda kalır.
Romanı sıradan bir aşk hikâyesinden ayıran asıl unsur, finaldeki kabulleniştir. Nastenka, eski sevgilisi çıkıp geldiğinde Hayalperest'le evlilik hakkında konuşup ona umutlar vermesine rağmen onu ardında bırakıp gider. Fakat Hayalperest, bu duruma öfkelenmek, sitem etmek ya da intikam duygularıyla dolmak yerine son derece anlayışlı bir tavır sergiler. Sevdiği kadının mutluluğunu kendi kırgınlığının üstünde tutar. İşte bana göre kitabın en etkileyici kısmı da burası; çünkü Hayalperest, sevginin bencil bir sahip olma arzusu değil, karşındakinin mutluluğuna sevinebilme erdemi olduğunu bize kanıtlıyor.
St. Petersburg’un beyaz geceleri de hikâyenin duygusal derinliğine katkıda bulunur. Gecenin getirdiği geçici aydınlık, karakterlerin umutlarını ve hayal kırıklıklarını simgeler. Roman, sadece bir aşk hikâyesi değil, aynı zamanda insanın hayaller ile gerçekler arasında sıkışıp kalmasının trajik bir portresidir. Dört gecelik o tatlı rüya bittiğinde geriye soğuk bir sabah ve yine aynı yalnızlık kalır. Yine de yazarın da dediği gibi, koca bir insan ömrü düşünüldüğünde, bir anlık tam ve katıksız bir mutluluk az şey değildir.