“Cherien Dabis’in Senden Geriye Kalan’ını izledim… ama sanki bir filmden çok bir hayat parçasıydı,” diyorsun.
— “Aynen öyle,” diyorum, “izlemiyorsun, tanık oluyorsun.”
— “Hiç dramatik numara yapmıyor.”
— “Çünkü Dabis acıyı süslemiyor,” diyorum. “Acı zaten yeterince ağır.”
Film boyunca karakterler büyük sözler söylemiyor, ama her susuş bir şey anlatıyor.
— “Bu kadar sade anlatılınca daha mı acıtıyor?”
— “Evet,” diyorsun, “çünkü gerçek hayat da böyle. Kimse uzun tiratlar atmıyor.”
— “Film sanki ‘kayıp’ kelimesinin içini açıyor.”
— “Ama sadece ölümü değil,” diyorum. “Göçü, aidiyeti, yerinden edilme hissini de.”
Bir yerde şunu fark ediyorsun:
— “Geride kalan olmak, suçluluk da demek.”
— “Evet,” diyorsun, “yaşadığın için bile.”
— “Umut var mı peki?”
— “Var,” diyorum, “ama yüksek sesle değil. Bir pencere aralığında, küçük bir nefeste.”
Film bitince içsesim ve ben biraz sessiz kalıyoruz.
Çünkü Senden Geriye Kalan, insana şunu hissettiriyor:
Bazı hikâyeler anlatılmaz, yaşanır. Ve bazı filmler, insanın içinden sessizce geçer.