Tarih büyük olaylardan, ordulardan, liderlerden bahseder. Edebiyat ise insandan.
Saraybosna, 1992 yılının nisan ayında Yugoslavya Halk Ordusu ve Sırp Cumhuriyeti Ordusu tarafından kuşatıldı. Bu, modern tarihin en uzun süreli şehir kuşatmasıydı.
Saraybosna Marlborosu, kuşatma altındaki bu şehrin insanlarının yaşamına dokunuyor. Öykülerin tamamı Saraybosna’da geçmese de -ki kitabın sonunda öykülerin geçtiği yerleri gösteren bir harita var- hepsine savaşın gölgesi ve izi sinmiş.
Birçok öyküde yoğun duyguların taşıyıcısı, aslında basit sandığımız nesneler oluyor: Özlenen bir kaktüs, kullanılmaya fırsat bulunamayan bir güveç, tramvayların çaldığı o çan sesi ya da veda etmeden şehri terk eden bir arkadaşın bıraktığı mektup…
Tüm bu yıkımın ve ölümün içinde yaşam bir şekilde devam ediyor. Peki, sevdiğimiz bir insanın evden çıktığında geri dönmeme ihtimalini kanıksamak nasıl bir duygudur?
Yazar, savaşın vahşetini gündelik hayatın ayrıntılarına, bir pakette kalan son sigaraya ya da kırık bir fincana sığdırarak anlatıyor. Bu yüzden hikâyeler ajitasyondan uzak ama bir o kadar da iç acıtan bir gerçekliğe sahip. Adı üzerine, Saraybosna Marlborosu, savaşın tam ortasında bile tutunulan o küçük, insani alışkanlıkların ve sığınakların kitabı.
Mutlaka tavsiye ediyorum.