Seneca, ömrü boyunca dört imparator görmüş Romalı bir filozoftur. Genç yaşlarından itibaren doğaya uygun yaşamanın yollarını aramış bir stoacıdır. Nero’nun danışmanı olarak geçirdiği yıllardan sonra, görevinden istifa eder ve köşesine çekilir, felsefesinin derinliklerine dalmak ve huzura ermek üzere. Ne var ki bir kumpas ve iftira ile bu huzurdan çekilip alınacak, hayatı bir ölüm emriyle son bulacaktır.
Stoacılar, insanın doğaya ve evrensel akla uygun yaşayarak, dış olayların kontrolünde olmadığını kabul edip erdemli bir karakter geliştirmek suretiyle huzura ulaşabileceğini savunurlar. İki kitapçığın birleşiminden oluşmuş bu ince kitapta da Seneca, stoa ilkelerinden bir demet sunmakta.
İlk kitapçığa bakalım. Seneca’ya göre, bir bilge haksızlığa da hakarete de uğrayamaz. Bu ilk bakışta garip bir düşünce gibi görünür. Ne yani, mesela, bir bilgenin evini yaksanız, ailesini yok etseniz bu haksızlık değil mi? Fakat işin esprisi şuradadır: ne evi ne ailesini ne de eşyaları kendisine ait görmez bilge. Bilge, yalnızca ruhunun, erdeminin kendisine ait olduğunu savunur. Erdem de dış etkilerle sarsılmayan bir niteliktir.
Bilge başına gelen felaketlerde elbette üzülür ama yıkılmaz. Haksızlığı cezalandırır fakat incindiği için değil, haksızlık yapan kişiyi düzeltmek için. “Yaralanmaz olan, darbe almayan değil, darbeden incinmeyendir,” der Seneca.
Bu, tasavvuftaki “ilk ders incitmemek, son ders ise incinmemektir,” düşüncesine benzer. Zaten aynı şey olmasalar bile tasavvuftaki insan-ı kâmil ile stoacılıktaki bilge birbirlerine çok benzer. İkisi de ermiş, dünyanın geçici hâllerinden yüz çevirmiş ve kalıcı olana, erdem ya da ruha odaklanmış kişiliklerdir.
İkinci kitapçıkta ise inzivanın, kamu işleriyle ilgilenmeye olan üstünlüğünden bahseder filozof. Burada cevap verdiği şey şu eleştiridir: “Stoacılar toplumsal faydayı savunur, inziva ise bencildir.” Seneca, inzivanın aslında bencillik olmadığını anlatır.
Ona göre iki devlet vardır, biri bildiğimiz devlet, diğeri de kâinatın ve varoluşun ta kendisidir, “büyük devlet”tir. Doğamızda, kâinata yönelik bir merak vardır. Yıldızları, gezegenleri, atomları, evrenin oluşumunu merak ederiz. Henüz bilim ismi tanımlanmamış olsa da doğayı araştırmaktan ve doğa üzerinde düşünmekten, yani felsefi-bilimsel faaliyetlerden bahseden Seneca, bu faaliyetlerin insanlığın tümüne ve gelecek nesillere fayda sağlayacağını söyler. Bu, basit devlet işleriyle kıyaslanamayacak kadar büyük bir faydadır ki filozofun bu öngörüsü tutmuştur.
Küçük bir pürüzden bahsetmek istersem, satırlara sinmiş olan cinsiyetçiliği söylerim. Mesela Seneca, bir kaygıyı aşağılamak için “kadınsı kaygı” olarak tanımlıyor, ilk kitaba giriş yaparken de kadınların boyun eğmek, erkeklerin hükmetmek için yaratıldığından bahsediyor. Gerçi bu bir pürüz değil. Döneminin anlayışının bir yansıması. Antik Roma’da kadınların konumu belliyken Seneca’dan bir feminist çıkmasını bekleyemeyiz.
Ağır bir kitap değil, Roma tarihine yaptığı göndermeler dışında -onu da ilgilisi anlayacaktır- oldukça anlaşılır ve günümüzde de geçerliliğini yitirmemiş ilkelerden bahseden bir kitap.