Bu kitap bir atın hikâyesi gibi başlar ama insanın kalbine doğru yürür. Siyah İnci konuşur, evet; ama asıl konuşan onun sessizliğidir. Çünkü bu hikâyede acı bağırmaz. Kırbaç sesi vardır ama çığlık yoktur. Yorgunluk vardır ama isyan yoktur. Ve belki de en can yakıcı olan budur.
Siyah İnci iyi huyludur. Güvenmeyi bilir. İnsan eline yaklaştığında geri çekilmez. İşte tam da bu yüzden yaralanır. Anna Sewell burada şunu sezdirir.Masumiyet, yanlış ellerde bir korunma değil, bir açıklıktır.
“İnsanlar, konuşamadığımız için acı çekmediğimizi sanıyor.”
Bu cümle bir şikâyet değil; bir tespittir. At, kendini savunmaz. Yazar da savunmaz onu. Sadece bakmamızı ister. Uzun uzun bakmamızı. Çünkü bakınca insan anlar.Şiddetin çoğu, öfkeden değil, alışkanlıktan gelir.
Kitap boyunca Siyah İnci el değiştirir. Bazı eller naziktir, bazıları sert, bazıları ise tamamen kayıtsızdır. Ve Sewell sanki fısıldar. En ağır yük, kötü muamele değil; önemsiz sayılmaktır.
“Nazik davranılan bir at, elinden gelenin en iyisini yapar.”
Bu kadar basit bir cümle, bu kadar derin bir utanç taşır. Çünkü mesele at değildir artık. Mesele, gücü elinde tutanın, neden şefkati de elinde tutamadığıdır.
Siyah İnci boyunca kahramanlık yoktur. Kurtuluş ani gelmez. Mutlu son bile sessizdir. Çünkü bu kitap umut dağıtmak istemez; dikkat ister. Merhameti romantikleştirmez. Onu gündelik bir sorumluluk gibi önümüze koyar.
Anna Sewell bu kitabı ağır hasta hâlindeyken yazmıştır. Belki bu yüzden anlatımı böyledir: yavaş, kırılgan, acele etmeyen. Hayatın acıya karşı bağırmadığını, sadece dayandığını bilen birinin dili vardır satırlarda.
“Bize iyi davranıldığında mutlu oluruz; bu kadar.”
Ne daha fazlası, ne daha azı. Kitabın özü budur. Büyük cümlelere gerek yoktur. İnsanın kendine bakması yeterlidir.
Ve kitap bittiğinde Siyah İnci susar. Ama okur susamaz. Çünkü artık bilmektedir:
Merhamet bir duygu değil, bir seçimdir.
Ve seçilmediğinde, en çok da sessiz olanlar acı çeker.