Raskolnikov tam bir fiyasko yemin ederim. Adam güya Üstinsan (Übermensch) olacak; "Ben Napolyon'um, olağanüstüyüm, kuralların ötesindeyim" diye gazı alıp baltayla gidip tefeci kadını indiriyor. Peki sonra ne oluyor? Koca roman boyunca adam vicdan azabından ateşler içinde yorgan döşek yatıyor! Ulan hani iyi ve kötünün ötesindeydin? Madem eski tabletleri kırıp kendi değerlerini yaratmaya çapın yok, ne diye boyundan büyük işlere kalkışıyorsun? Gidip sonunda sürü ahlakının altında eziliyor, Sonya'nın eteğinde ağlayıp kefaret ödemek için Sibirya'ya yollanıyor. Kardeşim madem tanrı'yı öldürdün, bari arkasından yas tutma! Bu eser Nietzsche’nin Üstinsan felsefesinin sahada nasıl feci şekilde çuvallayabileceğinin trajikomik bir özetidir.
İnsanın Kendiyle Savaşı
Raskolnikov’un işlediği cinayet, basit bir adli vaka değil; İd'in entelektüel bir kılıfa bürünerek Süperego'ya açtığı kanlı bir isyandır. Dostoyevski, Freud henüz psikanalizin temellerini atmadan on yıllar önce, nevrozun ve bastırılmış duyguların anatomisini kusursuzca çıkarmıştır. Cinayet anında inen balta, sadece tefeci kadını değil, Raskolnikov’un aklını ve vicdanını dengelemeye çalışan kırılgan Ego'sunu da ikiye böler. O andan itibaren başlayan sanrılar, hezeyanlar ve klostrofobik paranoyalar, bilinçdışının kendi kendini cezalandırma arzusudur. Yazar bizi şu ürkütücü soruyla baş başa bırakır: İnsan, kendi zihninin kurduğu mahkemeden nereye kaçabilir?
Sonuç olarak suç ve ceza, edebiyatın sınırlarını aşıp psikanalizin bile önünde yürüyen, insan ruhunun karanlığını sarsıcı bir netlikle gösteren zamansız bir şaheserdir. Raskolnikov'un hezeyanları arasında gezinirken, kitap sizi sadece bir cinayete tanık etmez; kapağı kapattıktan çok sonra bile içinizdeki o susturulmuş dürtüleri ve kendi "masumiyetinizi" derinden sorgulamanıza neden olur. Vakit buldukça tekrardan Dostoyevski'nin bütün kitaplarının incelemesini yapmayı düşünüyorum. Şahsen bana hiçbir romancının kalemi Dostoyevski eserlerinin tadını vermiyor.