Polonya'da bir kilisede, yüzyıllar sonra gün yüzüne çıkan sarılmış iki iskelet... İlk bakışta evli bir çift sanılmışlar, aşkın zamana meydan okuyan sembolü gibi duruyorlardı. Ama o kemiklerden alınan DNA, bambaşka bir hikaye anlattı. İkisinin de kadın olduğu ve aralarında genetik bir bağ bulunmadığı ortaya çıktı. Antik DNA'nın sır perdelerini böyle aralaması inanılmaz. Düşünsenize, yüzlerce yıl öncesine dair biyolojik bir gerçeği öğreniyoruz.
Buradaki esas mekanizma, bozulmuş DNA parçacıklarını bir araya getirip, sanki parçalanmış bir kitabı yeniden yazmak gibi, bireylerin genetik kodunu yeniden oluşturmak. Böylece cinsiyetten akrabalığa birçok bilgiye ulaşılabiliyor.
İlginç olan şu ki, Orta Çağ'da eşcinsel ilişkiler sertçe kınanırken, bu iki kadın kilise duvarının dibinde, yani dönemin en önemli ve saygın mezar yerlerinden birine gömülmüş. Bu da bize sadece kan bağının veya evliliğin değil, belki de din, iş, dostluk gibi "sosyal akrabalık" türlerinin de insan bağlarını ne kadar derinleştirebildiğini gösteriyor. Bazen toplumsal normların ötesinde, hayatın ve ölümün başka türlü bağlantıları olabiliyor.
Elbette, tam olarak ne tür bir ilişki içinde olduklarını asla bilemeyeceğiz; romantik mi, derin bir dostluk mu, yoksa bambaşka bir bağ mıydı... DNA bize "ne" olduklarını söylerken, "neden" sorusu hep gizemini koruyacak. Ama yine de, bu hikaye geçmişin düşündüğümüzden çok daha çeşitli ve katmanlı olduğunu fısıldıyor.