Ortadoğu’da Özgürlük ve Güç Arasında Sıkışan Gerçek
İran’daki molla rejimi, ABD–İsrail müdahalesi, Hürmüz Boğazı krizi ve küresel ekonomik etkiler… Bu yazı bir taraf tutma değil; ahlaki çelişkinin, jeopolitik gerçeğin ve özgürlük arayışının kaydıdır.
Ortadoğu’da Özgürlük ve Güç Arasında Sıkışan Gerçek
- Blog Yazısı
Kimilerinin “Üçüncü Dünya Savaşı” olarak nitelendirdiği; ABD ve İsrail’in İran topraklarına yönelik ortak saldırılarıyla başlayan, İran’ın ise İsrail içindeki füze atışları, Körfez’deki Amerikan üsleri ve müttefik bölgeleri hedef alan hamleleriyle karşılık verdiği bu tırmanış üzerine birkaç satır yazma ihtiyacı duydum.
Bu satırlar bir taraf tutma refleksi değil; içimdeki ahlaki gerilimin, çelişkilerimin ve gelecek kaygımın kaydıdır. Çünkü mesele yalnızca askeri hareketlilik değil; güç, petrol, inanç, özgürlük ve insan hayatının aynı denklemde sıkışıp kalmasıdır.
Rejimlere itiraz edebilirim, emperyal hesaplara karşı çıkabilirim, dini dogmaların birey üzerindeki tahakkümünü sorgulayabilirim. Ama aynı anda hiçbir bombanın, hiçbir füzenin, hiçbir stratejik hamlenin masum olmadığını da bilirim. Bu yüzden yazacaklarım stratejik bir duruş ya da etkili bir slogan değil; eğri oturup doğru konuşma çabamdır.
Belki kelimelerim biraz kusurlu olacak. Ama niyetim nettir; “tarafların değil, gerçeğin yanında durmak.”
Molla Rejimi, Emperyal Müdahale ve Vicdanın Ortasında
Molla rejimine tartışmasız karşıyım. Çünkü kadınların katledilmesini, gençlerin susturulmasını, şeriatın beden ve zihin üzerinde tahakküm kurmasını asla kabul edemiyorum.
Bugün sokaklarda dans eden o genç kızların tarafındayım. Saçını açmak için canını riske atan kadınlarla aynı ruhani savaştayım. Umutla özgürlük isteyenlerin, ama en çok da hayalleri çalınan gençlerin, tin kisvesi ile önce kutsanıp sonra prangalanan insanların tarafı, her daim hassasiyetim olmuştur.
Kabul ediyorum; ABD ve İsrail masum değil. Ortadoğu’ya her girişlerinin ardında petrol, jeopolitik çıkar, askeri strateji ve güç dengesi var. 1953’te Musaddık petrolü millileştirdiğinde de İran yönetimi CIA destekli darbeyle devrildi. O gün mesele demokrasi değildi; enerji kontrolüydü. Ve fakat; bugün de büyük güçlerin motivasyonunun ahlaki değil stratejik olduğunu herkes gibi ben de görebiliyorum.
Bu yüzden içimdeki çatışma şu; hem rejim yıkılsın istiyorum ama hem de yıkan el kirliyse alkışlamak istemiyorum. Dahası; bu duygunun esasında bir çatışma değil “araç ile amacı ayırabilme” sancısı olduğunu düşünüyorum.
Dış Müdahale Olmadan İran Değişebilir miydi?
Gerçekçi olalım.
Aslında maddi destek istememizin nedeni çok basit: Çünkü Evrim Ağacı, bizim tek mesleğimiz, tek gelir kaynağımız. Birçoklarının aksine bizler, sosyal medyada gördüğünüz makale ve videolarımızı hobi olarak, mesleğimizden arta kalan zamanlarda yapmıyoruz. Dolayısıyla bu işi sürdürebilmek için gelir elde etmemiz gerekiyor.
Bunda elbette ki hiçbir sakınca yok; kimin, ne şartlar altında yayın yapmayı seçtiği büyük oranda bir tercih meselesi. Ne var ki biz, eğer ana mesleklerimizi icra edecek olursak (yani kendi mesleğimiz doğrultusunda bir iş sahibi olursak) Evrim Ağacı'na zaman ayıramayacağımızı, ayakta tutamayacağımızı biliyoruz. Çünkü az sonra detaylarını vereceğimiz üzere, Evrim Ağacı sosyal medyada denk geldiğiniz makale ve videolardan çok daha büyük, kapsamlı ve aşırı zaman alan bir bilim platformu projesi. Bu nedenle bizler, meslek olarak Evrim Ağacı'nı seçtik.
Eğer hem Evrim Ağacı'ndan hayatımızı idame ettirecek, mesleklerimizi bırakmayı en azından kısmen meşrulaştıracak ve mantıklı kılacak kadar bir gelir kaynağı elde edemezsek, mecburen Evrim Ağacı'nı bırakıp, kendi mesleklerimize döneceğiz. Ama bunu istemiyoruz ve bu nedenle didiniyoruz.
İran’da 1979’dan beri kurumsallaşmış bir ideolojik devlet yapısı var. Devrim Muhafızları, yargı, dinî otorite ve ekonomi birbirine kilitli. Böyle bir yapının sandıkla çözülmesini beklemek neredeyse en saf hali ile imkânsızdır.
Çünkü sistem her daim kendini yeniden üretir.
Kaldı ki zamanında iç muhalefet bunu defalarca denedi. Yeşil Hareket bastırıldı. Kadın protestolarının tamamı bastırıldı. Gençler idam edildi… Canlı ve kanlı o süreçleri hep birlikte sessizce izledik.
Tarihsel olarak çoğu zaman mümkün olmasa da otoriter ve ideolojik bir devlet dış baskı olmadan çöker mi?
Bilmiyorum. Ve fakat her şeye rağmen küllerinden yine, yeniden doğan iç devrimlere yürekten inanmak istiyorum.
Ama…
Dış müdahale demek, otomatik olarak demokrasi demek değildir, bunu da biliyorum. Irak örneği ortada. Libya ortada. Afganistan ortada. Rejimler devrildi ama kaos hala ortada. Demem o ki; fütursuz güç önce boşluğu sonra da radikal başka yapıları öyle ya da böyle doğurdu.
Coğrafya mı Kader, Kurumlar mı?
“Coğrafya kader mi?” suali bu coğrafyada her gün kendini buz gibi soğukluğu ile hatırlatan en net cümle sanırım.
Coğrafya enerji kaynağıysa, jeopolitik boğazdaysa, büyük güçlerin satranç tahtasındaysa evet kader biraz daha ağırlaşır. Tüm diğer tinlerin ve kültlerin üzerine, bir de sömürgecilerin orantısı ve ezici gücü eklenir, kabul…
Ama kader sabit değildir. Kurumlar kaderi değiştirebilir.
Ben bu paradoksta sorunun tek başına İslam olduğunu düşünmüyorum. Sorun esasında; kurumsallaşmamış demokrasi, güçler ayrılığının yokluğu, eğitimin ideolojikleşmesi, ekonominin askeri ya da dini yapıya bağımlılığıdır, bence yani…
Teokrasi Nedir ve Neden Tehlikelidir?
İran’da devrim 1920’ler Türkiye’sinin yaptığı gibi laikleşmedi, teokrasiyi kurdu.
Teokrasi nedir? Siyasi iktidarın ilahi bir kaynağa dayandırıldığı ve devlet yönetiminin dini otorite tarafından yürütüldüğü yönetim biçimi.
Bir sandık hatası mıydı?
Evet. Ama tek sebep sandık değildi. Toplumsal bilinç, örgütlü din, dış müdahale ve Soğuk Savaş tüm dengeleri birleşti.
Peki, Gençler 50 Yıl Önceki Ebeveynlerinin Seçimlerinin Bedelini Neden Şimdi Ödesin?
Ödememeli.
Asla ve kat’a hatta…
Ama tarih maalesef böyle işliyor. Birileri mutlu olacak diye diğerlerini göz yaşlarına mahkum ediyor.
Buradan ders almamız gereken; demokrasinin tek bir seçim değil, sürekli korunması gereken bir rejim olduğudur. Bir kere kaybedildiğinde geri almak çok ama çok da zordur.
Bu adaletsizlik, kabul. Ama tarih çoğu zaman adil değildir.
Asıl çatışmam tam da burada başlıyor sanırım. Dogmatik dindarlık beni nefessiz bırakıyor, inancın sorgulanamaz bir disipline dönüşmesi ruhumu daraltıyor. Ama öte yandan hedonist, yüzeysel ve düşüncesiz bir sekülerlik de bana fazlasıyla boş geliyor. Sadece “özgürlük” diyerek derinliği, ahlakı ve anlamı terk eden bir hayat anlayışı da içime sinmiyor.
Bu yüzden belki de kendi hayat felsefemi, kendi ahlaki çerçevem içinde kaleme alıp paylaşma ihtiyacı duyuyorum. Çünkü hazır ideolojiler, hazır kalıplar ve hazır sloganlar beni tam olarak temsil etmiyor. Bu bir kimlik bunalımı değil; aksine bilinçli bir ideolojik bağımsızlık arayışı… Ne körü körüne biat etmek ne de düşüncesizce savrulmak… Sadece kendi vicdanımın ve aklımın terazisinde dengede durabilmek istiyorum.
Sert ve Objektif Gerçekler
Büyük güçler hiçbir zaman ahlak için müdahale etmez. Çıkar için eder.
Otoriter rejimler içeriden devrilmediği sürece genelde dış şokla kırılır.
Dış şok sonrası demokrasi garantili değildir.
İran’daki özgürlük talebi gerçek ve meşrudur.
Müdahale eden aktörlerin sicili kirli olduğu için ahlaki üstünlükleri yoktur.
Dolayısıyla molla rejimi kötü, müdahale edenler kirli ve masum, halk her zaman olduğu gibi yine risk altındadır.
Bu nedenle ne teokrasiyi savunuyorum ne de emperyal müdahaleyi kutsayabiliyorum. Ancak; halkın özgürlüğünü savunmak zorundayım, müdahalenin niyetini değil.
Zor ve fakat sloganı olmayan ama en tutarlı duruş bu gibi hissediyorum.
Müslüman mı Muhafazakâr mı Miadını Doldurdu?
Sorun dinin kendisi değil; dinin devlet gücüyle birleşmesi bence.
Ateizm ya da deizm de bir çözüm değil tek başına. Sekülerlik de ahlaksızlık değildir ama ahlakı garanti etmez.
Asıl mesele eleştirel düşünce, hukuk devleti ve bireyin haklarının korunabilmesi… Bunlar olmadan ister dini ister seküler olsun her ideoloji mutlaka ama mutlaka yozlaşır.
Nihayetinde; İran’daki gençler özgür olsun, hayaller kursun… Kadınlar saçları, kahkahaları, kıyafetleri yüzünden ölmesin. Ancak bu özgürlük başka bir hegemonik gücün oyuncağı da olmasın. Ne molla rejimi ne petrol emperyalizmi, daha fazla masum halkı prangaları ile acıtmasın istiyorum.
Demem o ki; Ortadoğu’da demokrasi ne yalnızca sandıkla ne yalnızca bombayla gelir. Kurum inşa edilmeden hiçbir rejim kalıcı özgürlük üretmez. Ve en acı gerçek; büyük güçler özgürlük değil, istikrar ister. Halk özgürlük ister evet ama örgütsüzse; istikrarı olan güçlü aktör her daim kazanır.
İşte zihnim tam da bu yüzden yarılıyor; savaş sadece bombanın düştüğü yere düşmüyor, ekonomik dalgası Dünya’nın tamamına yayılıyor.
Hürmüz Boğazı: Küresel Ekonominin Ana Musluğu
Hürmüz Boğazı, dünya petrol ticaretinin yaklaşık %20’sinin geçtiği dar bir kapı. Basitçe tabir etmem gerekirse küresel enerjinin ana musluklarından biri.
İran burada askeri gerilim yaratırsa ya da fiilen kapatma tehdidi oluşursa; petrol arzı azalır veya azalacak korkusu oluşur. Piyasalar arz şoku fiyatlaması yapar, bunun sonucu olarak da petrol fiyatı yükselir. Ve petrol fiyatı yükseldiğinde sadece benzin pahalanmaz. Ulaşım, üretim, lojistik, tarım, sanayi, plastik, gübre, elektrik… Hepsi zincirleme etkilenir.
Savaşın Ekonomik Zincirleme Etkisi
Türkiye Gibi Ülkeler Neden Etkilenir?
Ülkemiz enerji ithalatçısıdır. Yani petrol ve doğalgazı dışarıdan alır.
Petrol pahalanırsa; cari açık artar. Buna bağlı olarak döviz ihtiyacı yükselir. Kur baskısı oluşur ve enflasyon artar. Zaten kırılgan bir ekonomide bu, yangına benzin dökmektir. Biz savaşın tarafı değiliz ama enerji bağımlısıysak, küresel sisteme entegreysek, borsamız yabancı sermayeye açıksa dolaylı olarak taraf olduğumuz manasındadır bu.
Borsalar Neden Düşer?
Savaş belirsizlik demektir. Finans piyasaları ise belirsizliği sevmez. Yatırımcı doğal olarak riskten kaçar. Sonucunda ise; borsalar düşer. Riskli piyasalardan para çıkar. Gelişmekte olan ülkelerden sermaye kaçışı olur.
Türkiye gibi ülkelerde bu, kur artışı ve borsa düşüşü anlamına gelir.
Altın Neden Yükselir?
Altın her zaman güvenli limandır.
Savaş, jeopolitik risk, enerji krizi olduğunda yatırımcı hisseyi bırakır. Kriptoyu bırakır. Riskli varlığı bırakır. Ve tüm gücüyle altın yatırımına gider. Bu yüzden savaş dönemlerinde altın genelde yükselir.
Ama burada da bir paradoks var; petrol artışı enflasyonu yükseltir. Enflasyon merkez bankalarını faiz artırmaya zorlar. Faiz artışı ise altını baskılayabilir.
Yani denklem düz bir doğruda değil, geri beslemeli ve çok katmanlı bir paradoks üzerine kuruludur.
Velhasıl kelam; Hürmüz kapanırsa ya da risk artarsa: petrol yükselir, enflasyon yükselir, faizler yükselir, büyüme düşüşe geçer ve nihayetinde küresel ticaret yavaşlar.
Bu, resesyon riskini doğurur.
Yani savaş sadece İran ya da İsrail’i değil, Almanya’daki sanayiciyi, Türkiye’deki esnafı, Hindistan’daki fabrikayı, Afrika’daki gıda fiyatlarını da etkiler.
Acı Gerçek
Jeopolitik savaşların faturası çoğu zaman ne liderler ne generaller ne petrol şirketleri tarafından ödenir.
Faturayı; orta sınıf, asgari ücretli, genç işsiz ve enflasyonla boğuşan ülkeler öder. Daha da acısı; petrol yüzünden çıkan savaşın bedelini, petrol ithal eden halkların kendisi öder.
Piyasalar bazen “gerçek olaydan” çok “olasılık korkusunu” bile fiyatlar. Tehdit dahi fiyatları yükseltmeye yeter.
En Tehlikeli Kaybımız: Alışarak Yitirmek
Savaşın ahlaki tartışması ayrı, ekonomik etkisi ayrı bir gerçekliktir.
Jeopolitik krizler bize şunu hatırlatır; enerji bağımsızlığı olmayan ülkelerin kaderi, başkalarının krizine bağlıdır. Ve bu, belki de “coğrafya kaderdir” sözünün ekonomik versiyonudur.
ABD’nin Ortadoğu’ya dair sicili temiz değildir. Demokrasi vaadiyle girip, geride parçalanmış devletler, mezhep savaşları, milis yapılar ve çökmüş ekonomiler bıraktığı dosyaları malum, ortadadır. Irak, Libya, Afganistan… Hatırlayın; müdahale söylemi hep özgürlük oldu… Sonuç ise çoğu zaman kaynak kontrolü, enerji güvenliği ve jeopolitik üstünlük. Velhasıl kelam; madenler ve petrol taşındı, geriye travma, yoksulluk ve göç kaldı.
O göç dalgasının en ağır yükünü ise sınır komşuları ve Avrupa taşıdı. Türkiye ise bu jeopolitik kırılmanın en ön cephesinde…
Kontrolsüz göç yalnızca ekonomik değil; demografik, kültürel ve siyasal bir basınç da oluşturuyor. Bu, benim açımdan insani trajediyi inkâr etmek değil; devletlerin aklının zayıflamasının bedelini görmek demektir… Ama benim korkum yalnızca dış müdahale değil. Asıl gerilim, içeride adım adım yaşanan dönüşümde. Laik bir cumhuriyetin reflekslerinin törpülenmesi, dinin siyasal meşruiyet üretme aracına dönüştürülmesi ve manevi değerler adı altında hukuk devletinin geri plana itilmesi…
Tarih, bunun nasıl başladığını ve nereye evrilebildiğini İran örneğinde gösterdi.
Büyük kırılmalar bir gecede olmaz; yavaş, sabırlı ve sistemli ilerler.
Bir toplum okumazsa, sorgulamazsa, biat kültürünü erdem sanarsa; iktidarların sınırlarını da kendi elleriyle siler. Cehalet ve konfor alanı, özgürlüğün en sessiz düşmanıdır. Demokrasi sandıkla gelir ama yalnız sandıkla korunmaz; kurum, hukuk ve bilinç olmadan kalıcı değildir.
En ağır cümleyi ise burada kurmak istiyorum; özgürlük sadece bireysel bir hak değil, ülkenin egemenliğinin de teminatıdır. İçeride hukuk zayıfladığında, dışarıdan müdahale riski artar. Devletin direnci ideolojik değil kurumsal olmak zorundadır.
Ben ne emperyal müdahaleyi kutsarım ne de dini tahakkümü meşrulaştırırım.
Ama şunu bilirim; bir ülke özgürlüğünü yitirirse, toprağını da koruyamaz.
Ve en tehlikeli kayıp, bombayla değil; alışarak gerçekleşir.
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 21/03/2026 04:30:13 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/22522
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.