Merhaba
Bebek deyince insanın yüzünü bir gülümseme kaplıyor.Düyanın en güzel kokusu geliyor akla.Bir bebek doğduğunda ağlaması, basit bir refleks gibi görünse de aslında çok katmanlı bir olgudur. Tıp açısından bakıldığında, ağlamak bebek için hayati bir fonksiyondur. Solunum yollarını açar, oksijen akışını sağlar ve çevresel uyarılara tepki verir (Bergman, 2013). Kaldı ki ağlamadığını farketmek o an bir anne için ölüm gibi bir duygu oluyor ne yazık ki .Ancak sadece fiziksel bir tepki değil, aynı zamanda bebeğin dünyaya ilk mesajıdır “Buradayım, beni fark edin.”
Evrimsel açıdan, ağlama türümüzün hayatta kalma stratejisinin bir parçasıdır. İnsan yavrusu diğer primatlardan daha uzun süre bakıma muhtaçtır. Bu yüzden ilk ağlama, annenin veya bakıcının dikkatini çekmek için kodlanmış bir sinyaldir (Hrdy, 2009). İlginç bir şekilde, dünyanın farklı yerlerinde doğan bebekler benzer ton ve ritimlerle ağlar; sanki insan türü, evrensel bir şifreyi paylaşmaktadır (Rosenberg, 2011). Bu, yalnızca biyolojik değil, aynı zamanda kültürel ve toplumsal bir bağın da ilk adımıdır.
Felsefi açıdan düşündüğümüzde, ağlama bir “varoluş ilanıdır”. Heidegger’in dediği gibi, insan dünyaya atılır; bebek de ilk ağlamasıyla dünyaya atılmış olduğunu ve var olduğunu duyurur (Heidegger, 1927/1962)[1]. Sosyolojik olarak ise bu ağlama, bireyi toplumsal yapıya dahil eden ilk köprüdür. İnsan türü, doğumdan itibaren topluluk içinde karşılık bekleyen bir varlıktır; ağlamak, hem bireysel hem de toplumsal bir sinyaldir (Durkheim, 1912/1995)[2].
Dini perspektifler ise bu sese ruhani bir anlam yükler. Bazı inançlarda, bebeğin ilk ağlaması, ruhun dünyaya girişinin sesi, yaradılışın yankısıdır (Armstrong, 2009)[3]. Hatta bazı kültürlerde bu ağlamanın tonu ve ritmi, bebeğin kaderi veya kişiliğiyle ilişkilendirilir. Örneğin Japon ve Çin kültürlerinde, doğumdan hemen sonra yapılan ilk ağlamanın uzunluğu ve tonu, çocuğun yaşam enerjisiyle bağdaştırılır.
Tarih ve edebiyat da bunu farklı bir şekilde yorumlar. Antik Yunan’da doğan bebeklerin ağlaması, tanrılara yapılan bir sunu gibi görülürdü; ağlama, hayata atılan ilk adımın kutsallığını simgeliyordu. Modern psikoloji ise bunu bir iletişim biçimi olarak yorumluyor ve bebek, henüz dil bilmediği için ağlayarak hem ihtiyaçlarını hem de duygularını iletir.
Bebek ağlamasını bir metafor olarak düşündüğümüzde, karanlık bir yerden aydınlığa yapılan yolculuk gibi de algılanabilir. Rahimdeki sıcak ve güvenli ortam, bir tür mikrokozmostur; doğum ise bu kozmostan çıkış, bilinmeyene atılan ilk adım, türümüzün karşılaştığı ilk küçük kaos ve adaptasyon deneyimidir. Bu adaptasyon süreci ağlama ile başlar; ağlama, hem hayatta kalma mekanizması hem de yaşamın başlangıcına dair evrensel bir işarettir. Bu nedenle bebeğin ilk doğduğu zamanlarda küçük boyutlu yataklarda uyuması kendini daha güvende hissettireceği düşünülür.
Bir bebek ağladığında sadece açlığını veya rahatsızlığını ifade etmez. O, biyolojik bir adaptasyon, evrensel bir iletişim, toplumsal bir bağ, felsefi bir varoluş ilanı ve ruhani bir merhabadır. Ağlama, türümüzün hem bireysel hem de kolektif belleğine kazınmış, insan olmanın ilk sesi, yaşamın ilk ritmidir.[4]
Kaynaklar
-
MARTIN HEIDEGGER. (1962). Being And Time. Yayınevi: Blackwell Publishers Ltd.
-
EMILE DURKHEIM. (1995). The Elementary Forms Of Religious Life. Yayınevi: THE FREE PRESS.
-
Karen Armstrong. (2009). The Case For God. Yayınevi: Alfred A. Knopf.
-
Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim.