Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, Şemsettin Sami’nin yazdığı ve Türk edebiyatında ilk yerli romanlardan biri kabul edilen bir eserdir. Ama bu kitabı okurken insan sadece “ilk roman” olduğunu düşünmüyor; daha çok, bir toplumun içinde sıkışmış iki insanın çaresizliğini hissediyor. Hikaye aslında çok sade. Talat ve Fitnat birbirine aşık olur ama bu aşk, dönemin gelenekleri ve aile baskısı yüzünden engellenir.
Özellikle görücü usulü evlilik ve kadının toplum içindeki konumu, bu ilişkinin önünde en büyük engel olarak çıkar. Fitnat’ın hayatı, kendi kararlarını veremeyen bir genç kadının trajedisine dönüşür.
Okurken en çok içime dokunan şey şu oldu. Hikaye bir aşk hikayesi gibi başlıyor ama aslında bir zorunluluk hikayesine dönüşüyor. Kimse gerçekten istediği gibi yaşamıyor. Herkes bir şeylere mecbur bu mecburiyet en çok Fitnat’ın hayatında ağırlaşıyor.
Şemsettin Sami burada sadece bir aşk anlatmıyor; açıkça bir eleştiri yapıyor. Kadının toplumdaki yerini, bireyin iradesinin nasıl bastırıldığını ve geleneklerin insan hayatını nasıl şekillendirdiğini gösteriyor. Belki dili bugüne göre biraz eski ve sade kalıyor ama vermek istediği duygu çok net.
Kendi kendime şunu sordum okurken herkes gerçekten kendi hayatını mı yaşıyor, yoksa ona çizilen bir hayatı mı kabul ediyor? Hayatı sen ne kadar kendine göre yaşadın ?Kendi hayatın üzerinde ne kadar söz sahibiydin ? Cevabı ise bir çoğumuzun bildiği gibi yada hiç bilmediği gibi …
Kitabın en çarpıcı yanı da bu zaten. Talat ve Fitnat’ın yaşadığı şeyler sadece onlara ait değil gibi. Sanki bir dönemin ortak kaderi bu yüzden hikaye biraz ağır, biraz da kaçınılmaz geliyor. Sonunda insan şunu hissediyor. Bu sadece bir aşkın bitişi değil, aynı zamanda bir özgürlüğün hiç başlayamaması yada insanların zamanında sorumluluğunu alamadığı bir çocuğun gün gelip farklı bir biçimde karşısına çıkması .
Kısacası Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat, edebi olarak çok derin ya da karmaşık olmayabilir ama hissettirdiği şey güçlü. Basit bir hikaye üzerinden büyük bir gerçeği gösteriyor. Bazen insanın en büyük dramı, kendi hayatı üzerinde söz sahibi olamamasıdır.