Birinden enerjini çekersin ve belli bir noktadan sonra şunu fark edersin. Birine sürekli zihinsel ve duygusal olarak odaklanmak gerçekten ölçülebilir bir “yük” yaratıyor. Dikkatimin önemli bir kısmı o kişiye gidiyor, zihnim tekrar tekrar aynı düşünceleri üretiyor ve bu durum hem bilişsel hem de duygusal olarak yorucu hale geliyor. Bu yüzden “enerjimi çekmek” dediğim şey aslında dikkat ve duygusal yatırımımı yeniden düzenlemek anlamına geliyor.
Bu sürece girince ilk yaşanan şey bir rahatlama değil, aksine bir boşluk ve huzursuzluk oluyor. Çünkü beynin alıştığı döngü kırılıyor. Sürekli düşünmek, merak etmek, anlamaya çalışmak bir tür alışkanlığa dönüşüyor ve bu kesildiğinde bir yoksunluk hissi ortaya çıkıyor.
Zamanla fark ettiğim ikinci şey şuydu. O kişiye yüklediğim anlam sabit değilmiş. Onu özel yapan şeylerin büyük bir kısmı benim zihinsel yorumlarımmış. Dikkatimi geri çektikçe, o kişi daha gerçek ve daha sıradan görünmeye başladı. Bu da aslında algının ne kadar öznel olduğunu gösteriyor.
Daha sonra zihinsel alanımın değiştiğini hissettim. Önceden sürekli onunla dolu olan düşünceler azalınca, zihnim kendime dönmeye başladı. Daha net düşünmeye, kendi ihtiyaçlarımı fark etmeye başladım. Bu da içsel bir denge hissi oluşturdu.Carl Gustav Jung’un “yansıtma” fikri bu durumu açıklamak için anlamlı geliyor: İnsan bazen kendi içinde olanı başkasında görür ve ona bağlanır. O bağı çözmeye başladığında aslında kendi içine geri döner.
Birinden enerjimi çekmek, onu hayatımdan silmek değilmiş. Onun üzerine kurduğum anlamı geri almakmış. İlk başta eksilme gibi hissettirse de, aslında bu bir toparlanma süreci.
Cemal Süreya şöyle diyor. Gözlerin gözlerime değince felaketim olurdu ağlardım” Sanki insan birine bu kadar yoğun bağlanınca kendinden taşmaya başlıyor ve geri çekilmek, biraz da o felaketten kendini kurtarmak gibi oluyor.
Öyle işte :)))