Evrim Ağacı
Bugün
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Bugün bölümü hazırlanıyor.
Hayvanlar dünyasında eş cinsel davranışların oldukça yaygın olduğunu biliyoruz ancak farklı türler arasında böylesi yakınlaşmaların gerçekleştiğine son derece nadir rastlıyoruz. Etiyopya'da kaydedilen yeni bir vaka, bir boğa ile erkek eşek arasında gelişen sıra dışı bağı belgeleyerek türler arası sosyal ilişkilerin doğasına dair önemli veriler sunuyor.
İtalya'daki Pisa Üniversitesinden araştırmacılar Etiyopya'da gerçekleştirdikleri saha gözlemlerinde Achille adı verilen bir boğanın, Patroclo adlı erkek bir eşeğe mart ayı boyunca yalnızca iki haftalık bir sürede 51 kez biniş yaptığını kaydetti. İkili, bu eylemlerin ardından araştırmacıların biniş sonrası temas olarak adlandırdığı yalanma ve sürtünme gibi davranışlar sergiledi.
Asistanın makalelerimizi senin için arar, okur ve kaynak gösterir. Claude, ChatGPT, Grok veya Muse ile kullanabilirsin.
İnsanların yaşama biçtiği amaç olan 'hayatta kal ve çoğal' aslında canlı düzeyinde 'acıdan kaç ve hazza yönel'dir. İlkini söyleyen kişiler Doğanın veya yaşamın şuurlu olduğunu kabul etmeyerek bunu söylerler. Dolayısı ile ortada bir 'amaç' tanımlaması onlar için yoktur. Bu anlamda amaç tanımının varlığını kabul etmek bile çok çetrefilli bir iştir. İnsanların bu kadar amaç tanımlamasını kullandığına bakmamak gerek. Canlılar olarak bizim temel ve 'normal' durumumuz acı verenden kaç ve haz verene yöneldir. Haz derken bunu huzur olarak geniş bir anlamda alabilirsiniz. Çünkü acı veren herşeyden kaçma dürtüsü temel bir dürtüdür. Huzursuzluk da acı verir. Bu nedenle huzura yönelme de insan için güçlü bir itkidir. Bu açıdan yaşam aslında bize ikisini de sunar. Acıdan kaçış ne kadar dürtü ise haz/huzur arayışı da o kadar dürtü. Acıdan kaçış huzura yönelmeyi doğurur ve besler. Temel olan budur. İnsanların neyle huzur bulduğu ve açıdan nasıl kaçmayı başardığı da kişiye bağlı olarak değişkendir. Psikoloji bilimi de 'normal'i bu temelde tanımlar. En dipte başka bir temel yoktur. Canlılığın doğası şuur düzeyinde temelde acı ve haz üzerine yazılıdır ve bunun üzerine kurgulanmıştır.
Yeni bir bilimsel araştırma manşetlere taşınır. Bu çalışma belirli bir diyetin işe yaradığını, bir gıda takviyesinin hafızayı güçlendirdiğini, yeni bir öğretim yönteminin okuma becerilerini geliştirdiğini veya bir yönetim yaklaşımının ekip verimliliğini artırdığını gösterir. Biz de beslenme alışkanlıklarımızı, ebeveynlik tarzımızı ya da çalışma düzenimizi hemen buna göre ayarlarız; bilimin yolundan gideriz.
Birkaç ay sonra bir başka haber başlığı çıkar ve ilkini tamamen çürütür. Örneğin yumurtanın sağlığa zararlı olduğu söylenirken birden faydalı olduğu ilan edilir. Kırmızı şarap kalbi korur mu, korumaz mı? Bitter çikolata, az yağlı diyetler, ayakta çalışma masaları veya bir salgın sırasındaki maske kullanımı gibi konularda bilimsel temelli olduğu belirtilen öneriler durmaksızın değişir. Sonunda insanlar “araştırmaların gösterdiği” iddialara güvenmeyi bırakır.
Bence yalanın büyüklüğüyle inandırıcılığı arasında her zaman doğru bir orantı yoktur; asıl belirleyici, ne kadar sık tekrarlandığı ve kimin tarafından söylendiğidir. Çünkü büyük bir yalan ilk duyulduğunda şüphe uyandırabilir ama sürekli tekrarlandığında zihin onu sorgulamadan kabul etmeye başlayabilir. İnsan bazen gerçeğe değil, alıştığı anlatıya inanır. Ancak bir yalanın çok tekrarlanması onu gerçek yapmaz, yalnızca gerçeğin sesini bastırabilir.
Nazi Almanyasında propaganda bakanı Goebbels söylemii bir yalanı ne kadar çok söylerseniz o kadar çok lişi inanır diye yaşan söyledikce insanlarda bir alışkanlık olacaktır sorgulamayı bırakıp inanacaklardır
Popüler kültürün bize vaat ettiği gibi parıldayan deriler ya da süper güçler ne yazık ki biyolojinin çalışma masasında yer bulmuyor. Biyolojik olarak yüksek radyasyona ayak uydurmak, organizmanın bir çizgi roman kahramanına dönüşmesi değil, hücre düzeyinde amansız bir hasar kontrol ve tamir mekanizmasını sürekli açık tutması demektir. Bu uyumun en net biyolojik sonucu, enerjinin büyük kısmını genom bütünlüğünü korumaya vakfetmek ve bunun bedelini üreme hızı, gelişim süresi ya da metabolik esneklik üzerinden ödemektir.
İyonlaştırıcı radyasyonun temel yıkımı, doğrudan ya da reaktif oksijen türleri aracılığıyla DNA zincirinde çift iplik kırıkları yaratması ve hücresel proteinleri oksitlemesidir. Doğada bu koşullara direnç geliştiren Deinococcus radiodurans gibi mikroorganizmalara veya Çernobil civarındaki yaban hayatına baktığımızda, adaptasyonun sırrının radyasyonu sihirli biçimde saptırmaktan değil, oluşan enkazı olağanüstü hızla kaldırmaktan geçtiğini görürüz. Hayvanlar ve özellikle insan benzer bir seçilim baskısına maruz kalsaydı, homolog rekombinasyon ve uç birleştirme gibi DNA onarım yolları çok daha agresif çalışmak zorunda kalırdı. Muhtemelen TP53 gibi tümör baskılayıcı genlerin kopya sayıları artar, hücre döngüsü kontrol noktaları aşırı katılaşır ve hasarlı hücreler tereddüt edilmeden programlı ölüme, yani apoptoza sürüklenirdi.
İnsan özelinde bu tablonun fiziksel ve fizyolojik sonuçları oldukça belirgindir. Hücre bölünmesinin en hızlı gerçekleştiği kemik iliği ve bağırsak epiteli gibi dokuları korumak adına genel hücre yenilenme hızı yavaşlayabilirdi. Fenotipik olarak, serbest radikalleri yakalama ve radyasyon enerjisini zararsızca dağıtma yeteneği bilinen melanin pigmentinin yoğunlaşması, yani yaygın bir hiperpigmentasyon ve kalınlaşmış bir deri tabakası kaçınılmaz hale gelirdi. Üreme hücrelerini mutasyon yükünden koruma zorunluluğu ise gametogenez süreçlerini çok daha sıkı bir kalite kontrol filtresine bağlardı. Bu durum doğurganlığın belirgin biçimde düşmesi, gelişim evrelerinin uzaması ve popülasyon büyüme hızının gerilemesi anlamına gelirdi.
Evrimsel biyolojide bedelsiz hiçbir adaptasyon yoktur. Sürekli alarm halinde bekleyen bir DNA onarım ordusu ve antioksidan fabrikası beslemek devasa bir hücresel enerji maliyeti yaratır. Dolayısıyla radyasyona adapte olmuş bir canlı, diğer çevresel stres faktörlerine karşı daha kırılgan, enerjisini idareli kullanmak zorunda olan ve büyüme potansiyeli sınırlı bir metabolizmaya razı olurdu. Tıpkı bürokrasiye boğulmuş bir enstitü bütçesi gibi, genom da kaynaklarının neredeyse tamamını yeni atılımlara değil, mevcut yapıyı ayakta tutacak bakım ve onarım masraflarına aktarmak zorunda kalırdı.
Bilinç, bedenden bağımsız var olan ya da ölümle birlikte başka bir yere göç eden tözsel bir nesne değil, beynin canlı ve dinamik sinirsel ağlarının ortaya çıkardığı bir süreçtir. Dolayısıyla ölüm anında bilinç bir yere gitmez, beynin elektrokimyasal faaliyeti ve metabolik desteği kalıcı olarak sona erdiği için süreç basitçe durur.
Gündelik dilde zihinsel durumları genellikle bir kaba giren ya da çıkan bağımsız bir enerji gibi tasavvur etmeye meyilliyiz. Oysa nörobilimsel bulgular, bilinçli deneyimin korteks ile talamus arasındaki karşılıklı bilgi akışı, beyin sapının uyanıklık düzenekleri ve milyarlarca nöronun senkronize etkileşimiyle anbean üretildiğini gösteriyor. Nasıl ki bir alev söndüğünde gizli bir mekana saklanmıyor ya da bir melodi enstrüman parçalandığında başka bir diyara göç etmiyorsa, beyindeki organize biyolojik etkinlik çöktüğünde bilinç de varlığını sürdüremez. Bilincin kaynağı, evrimsel süreçte organizmanın çevreye uyumunu ve bütünlüklü davranış yönetimini sağlayan bu karmaşık nöronal organizasyondur.
Geri gelme meselesi ise tamamen zamanlama ve nöronal dokunun korunumuyla ilgilidir. Kalp durması, derin anestezi veya geçici koma durumlarında, beyin hücreleri geri döndürülemez bir yıkıma uğramadan önce kan akışı ve oksijenlenme yeniden sağlanırsa, sinir ağları tekrar faaliyete geçerek bilinci yeniden inşa edebilir. Ancak oksijensizlik süresi kritik eşiği aştığında, nöronlar arasındaki sinaptik mimari hızla dağılır ve biyolojik beyin ölümü gerçekleşir. Bilinci oluşturan bu fiziksel altyapı bir kez yapısal bütünlüğünü kaybettiğinde, sürecin geri dönmesi biyolojik yasalar gereği mümkün değildir.
/content/b7e55dac-170b-46bc-ae8b-b7c827801db5.jpeg)
/content/a56cc6f8-fdb6-4bca-a490-13567ec053bb.jpeg)