Merhaba
İlk ise yıllarımda okuduğum bir kitaptı. Sergüzeşt, Türk Edebiyatına batı tarzını getiren yazarlardan Samipaşazade Sezai‘nin roman türündeki tek eseridir. 1888 yılında yayınlanan eser, realizm akımının etkisinde yazılmıştır ancak dönemin romantizm etkisini de barındırır.
Samipaşazade Sezai (1859–1936), Türk edebiyatında özellikle realist ve toplumsal yönü güçlü eserleriyle tanınan önemli bir yazar, diplomat ve devlet adamıdır. En çok, Osmanlı edebiyatının ilk gerçekçi sosyal romanlarından biri kabul edilen Sergüzeşt adlı eseriyle bilinir.
Sergüzeşt, ilk olarak 1887 yılında Kitapçı Arakel tarafından yayınlandı. Dönemin otoriter yönetiminin gölgesinde, Samipaşazade Sezai’nin otosansürü fark ediliyordu. Bu sansüre rağmen saray için yenilikçi ve dikkat edilmesi gereken bir yazar olarak mimlendi. Saray tarafından sıkı bir takibe alınmasının ardından, 1901 yılında Paris’e kaçtı ve Jön Türkler’e katıldı.(Jön Türkler, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde meşrutiyet rejimini yeniden getirmek ve devleti dağılmaktan kurtarmak amacıyla örgütlenen muhalif aydın, asker ve bürokratlardan oluşan siyasi bir harekettir.)
Roman, edebiyatımızdaki romantizmden realizme geçiş döneminin sembol eseri olarak kabul edilmektedir. Edebi yönünün dışında, ele aldığı konu itibariyle de dönemi için yenilikçi ve dikkat çekici bir eserdir. Dilber isimli esir bir kızın yaşam hikayesi üzerinden, Osmanlı toplumundaki esir ticaretini yansıtır. 19. yüzyılda halen sürmekte olan bu ticaretin, bireylerde ve toplumda yol açtığı yıkıma dikkat çeker. Roman, Batum’dan gelen ve Tophane’ye yanaşan bir vapurdaki esirlerden bazılarının, sandallarda bekleyen esirciler tarafından satın alınmalarını anlatarak başlar. Hacı Ömer isimli bir esirci, ticaret yapmak üzere ikisi on altı on yedi yaşlarında, üçüncüsü ise dokuz yaşında üç esir alır. Oldukça zayıf olan bu küçük kıza, satıldığı ilk evde Dilber adı verilir. Oldukça zalim bir hanıma hizmet eden Dilber, küçük yaşına rağmen büyük eziyetlerle karşılaşır. Sonunda bir gece dayanamayarak kaçar ancak bu onun kurtuluşu değildir. Dilber’in İstanbul’dan Mısır’a uzanan esirlik macerasının yalnızca başlangıcıdır. Yazar, romanda sadece Dilber’in yaşamını değil, zaman zaman onun karşılaştığı kişileri de okuyucuya aktarır.
Sergüzeşt, benim için sadece eski bir edebiyat metni olmadı insanın içini burkan, zaman geçse de bazı acıların değişmediğini hissettiren bir roman. Kitabı okurken insan bir yandan “Ne kadar eski bir hikaye” diye düşünüyor, bir yandan da şaşırtıcı şekilde bugüne benzeyen duygularla karşılaşıyor: güçsüzlük, yalnızlık, ait olamama ve özgürlük özlemi. Özellikle Dilber’in hikayesi insanın içine sessiz bir hüzün bırakıyor.
Kişisel olarak kitabı okurken beni en çok etkileyen şey, Dilber’in yalnızca bir karakter gibi değil, gerçekten yaşamış bir insan gibi hissettirmesiydi. Küçük yaşta Kafkasya’dan koparılıp köle olarak satılan bir çocuğun, sevgiye ve aidiyete duyduğu ihtiyaç o kadar gerçek anlatılıyor ki bazen insan kitabı bırakıp düşünmek istiyor: Bir insanın hayatı, doğduğu yer ve içine düştüğü şartlar yüzünden ne kadar değişebilir? En acısı da Dilber’in çoğu zaman kendi hayatı üzerinde söz hakkının olmaması. Sezai burada yalnızca bir aşk hikayesi anlatmıyor; insanın insan üzerindeki tahakkümünü, sınıf ayrımını ve kadınların toplumdaki kırılgan yerini de gösteriyor.
Bana göre kitabın en güçlü yanı, okuru büyük olaylarla değil küçük kırgınlıklarla etkilemesi. Çünkü bazen bir insanın sessizce üzülmesi, bağırıp çağırmasından daha ağır gelir. En acısı bu değil mi zaten.Hangimiz zaman zaman bu duyguları hissetmiyor ki? Dilber’in yaşadığı yalnızlık da tam olarak böyle bir şey. Okurken insan ister istemez “Bir insan biraz sevgi görseydi hayatı değişir miydi?” diye düşünüyor.
Şunu da itiraf etmem lazım lise yıllarımda ilk okumamda toplumsal gerçekliğini anlayamadığım ve kavrayamadığım bir kitaptı. Yetişkinlik dönemimde okuduğumda derinliğini anladığım bir bir eser oldu.
Kitap insana şu duyguyu bırakıyor. İnsan yalnızca zincirlerle değil, toplumun kurallarıyla da esir olabilir. Sergüzeşt, eski bir roman olmasına rağmen özgürlük, insan onuru ve merhamet üzerine bugün bile düşündüren güçlü bir eser. Bitirdiğimde içimde kalan duygu bir hüzündü ve daha fazlası...