Gaz! Gaz! Çocuklar, çabuk!— El yordamıyla aranmanın coşkusuyla, aptal miğferleri tam vaktinde takık;
Ancak birisi hala tökezleyip bağırmakta, bir kireç kuyusunda çırpınmakta veya bir yangının içinde…
Gaz! Gaz! Çocuklar, çabuk!— El yordamıyla aranmanın coşkusuyla, aptal miğferleri tam vaktinde takık;
Ancak birisi hala tökezleyip bağırmakta, bir kireç kuyusunda çırpınmakta veya bir yangının içinde…
Çoğumuzun (en azından yazarımızın) çocukluk kahramanı John McClane’in maceralarını konu alan “Die Hard (Zor Ölüm)” serisinden haberi olmayan çok az kişi vardır diye umuyoruz. McClane, seri boyunca yüzlerce kurşundan kaçar, düşme tehlikesinden kurtulur, kırık camlardan basa basa geçer, patlayıcılardan korunur ve düşmanlarını bertaraf eder. Sayısız ölüm tehlikesine rağmen yaşamaya devam eder.
Özellikle insanın davaya adanmışlık, başarma isteği gibi erdemlere ve yenilmezlik gibi üstün meziyetlere karşı olan hayranlığını hedef alarak ticari başarı kazanan bu tip Hollywood macera filmlerinden belki de binlercesi vardır. Die Hard serisinin konu olması sadece ilk gençliğin yazarda bıraktığı kalıntı olabilir. Kötünün cezasını bulduğu, iyinin ise biraz da Hollywood alt metniyle “ilahi müdahale”ye yorabileceğimiz şansının yardımıyla, güzel ihtimallerin art arda gelmesiyle kazandığı ve şiirsel adaletin tecelli ettiği Hollywood filmleri bu manada gerçeği tam olarak yansıtıyor diyemeyiz. Kahramanın kurşun yağmurunu “sorun değil, birkaç önemsiz sıyrık dostum”la atlatması, kahramana bağlı ipin tam zamanında ucu ucuna bir yerlere takılması, o ana kadar çatır çatır çalışan tabancanın kahramanın kafasına dayandığında tutukluk yapması, tam da ihtiyacı olduğu anda birinin ona yardım etmesi bizlere oldukça düşük ihtimaller olarak gelmektedir.
Sanılanın aksine, birçok memeli aslında adet görmez. Adet görme, üst düzey primatlara ve bir grup yarasaya ait bir özelliktir. Köpeklerde vajinal kanamalar görülür; ancak bu, bildiğimiz anlamıyla adet değildir. Fil fareleri de, önceden adet gördüğü düşünülen; ancak sonradan bu kanamaların rastgele meydana gelen düşükler olduğu anlaşılan hayvanlardandır. Dolayısıyla adet görme davranışı, memeliler arasında oldukça nadiren görülen bir durumdur.
Dahası da var: Modern dönemde yaşayan insan dişileri, adet gören diğer herhangi bir hayvandan çok daha fazla kanama geçirirler. Bu kanamalar bol miktarda besinin vücuttan atılmasına neden olur, günlük yaşamı son derece olumsuz etkileyebilir ve eğer ki vahşi hayattaysanız, avcıların dikkatini çekmenize neden olur. Bu sebeplerle, adet görme davranışının evrimsel nedenleri çok iyi anlaşılmalıdır. Ancak bunu anlayabilmeniz için, öncelikle hayatınız boyunca size söylenen en büyük yalanlardan birine göz atmamız gerekiyor: anne-fetüs bağına...
Uluslararası bir araştırma ekibi, Dünya'nın iki katı büyüklüğünde ve yıldızına Satürn'ün Güneş'e olan mesafesinden daha uzakta dönen bir gezegen buldu. Harvard ve Smithsonian Astrofizik Merkezi'nin (CfA) de aralarında olduğu ekip, bu keşfin diğer gezegen sistemlerinin bizimkinden ne kadar farklı olabileceğinin bir örneği olduğunu belirtiyor. CfA üyesi ve araştırmanın başyazarı Weicheng Zang şunları söylüyor:
Ekip, Samanyolu'ndaki gezegen popülasyonlarına dair yeni bilgiler elde etmek için yıldızlarına göre gezegen kütlelerini ölçtü. Çalışmada, uzak nesnelerden gelen ışığın gezegen gibi bir cisim tarafından bükülmesiyle oluşan mikromercekleme tekniği kullanıldı. Bu yöntem, özellikle Dünya ile Satürn yörüngeleri arasındaki mesafede bulunan gezegenleri tespit etmek konusunda etkili. Mikromercekleme ile şimdiye kadarki en kapsamlı veri setini sunan bu çalışma, önceki örneklerden üç kat daha fazla gezegen içeriyor ve tekniğin tespit edebildiği gezegen boyutunu sekiz kat küçülterek Dünya boyutuna yakın ölçeklere indirgiyor. Bu sayede, yöntemin hassasiyeti artırılarak daha küçük kütleli gezegenlerin keşfi mümkün hale geliyor.
Seni kitap okuyan insanlarla tanıştıracağım. Hayat, ancak böyle insanlarla bir araya geliyorsan yaşanmaya değer.
Öncelikle evrenin oluşumu hakkında bir bilgi vererek başlamak daha doğru olur. Şu anda bildiğimiz kadarı ile gözlemlediğimiz yıldız gezegen vs. her şey evrenin %4 ünü oluşturuyor. Kalan %21 karanlık madde %75 i ise karanlık enerjiden oluşmaktadır. Bizler şu esnada karanlık madde ve enerjinin tamamıyla ne olduğunu bilmiyoruz. Sadece ise var olduğunu bilebiliyoruz. Bunu da çevredeki etkilerinden bilebiliyoruz. Bu etkilerden en çok bilineni ise evrenin genişlemesinin hızlanmasına katkısı olması veya bazı karadeliklerinin ve galaksilerin kütle çekimlerine olan etkileri de bir örnek olarak verilebilir. Asıl emin olduğumuz şey ise şu ki evrenin mevcut enerjisini biliyoruz ama gözlemleyebildiğimiz evren bu enerjinin çok altında kalıyor. Bunu da açıklamak için hakkında hiç bir şey bilmediğimiz bir şey olduğunu kabul etme ihtiyacı doğuyor. Ve neticede buna karanlık enerji ve karanlık madde adını veriyoruz ama haklarında hiç bir şey bilmiyoruz sadece var olduklarından eminiz.
Soruda ise küçük çapta duyu organlarından örnek verebiliriz. En çok bilinen canlılar olarak yarasalar ekolokasyon denen yön bulma duyguları ile çevrenin şekillerini algılayabilirler. Böylece ışığın olmadığı mağaraların derinliklerinde yönlerini çığlıkları ile bulabilirler. Ve bunun gibi çok fazla canlı da örnek verilebilir. Biz sadece duyularımızın algılayabildiği kadar gözlemleyebiliriz veya çevreyi anlayabiliriz. Bu evrimin bir sonucu ve bunu geliştirmek, sınırları zorlamak bizim elimizde. Bunu astronomik ölçüye çıkaracak olursak bu karanlık enerjiyi şu anda gözlemleyemiyoruz çünkü ne olduğunu bilmiyoruz. Belki gözlemlenemez bir şeydir belki gözlemlenebilir ama bizim teknolojimiz ve sahip olduğumuz imkanlar şu an buna izin vermiyordur. Bilimin en güzel yanı da bu işte ne olacağını bilmiyoruz ama bulmaya çalışıyoruz. Bu yetersizlik gezegenler ve yıldızlar arası yolculuk gibi değil o ve onun gibi durumlarda neyimizin eksik olduğunu biliyoruz. Ama bu durumda karanlık enerji ve karanlık madde hakkında hiç bir şey bilmiyoruz. Şu an evrenin sadece %4-5 civarını gözlemleyebiliyoruz. Kalanı ya ileriki zamanda ya da hiçbir zaman tamamen bir bilinmezlik.
Her yıl, geleceğin bilim iletişimcilerine sözde bilim hakkında konuşmak üzere Ottawa Üniversitesinde davetli konuşmacı olarak yer alıyorum. Öğrencilere bilim ve sözdebilim arasında net bir sınır olmadığını, bunun daha çok bir spektrum olduğunu ve bir şeyin nerede yer aldığını belirlemenin zor olabileceğini göstermek için giderek daha karmaşık örnekler kullanıyorum.
Osteopati, bu spektrumda konumlandırılması zor olan karmaşık örneklerden biridir. Sahte bir bilim mi? Henüz oluşum aşamasındaki bir bilim mi? Yoksa, bilim felsefecisi Paul Thagard'ın sözde bilimsel olduğu açıkça ortaya çıkmadan önce astrolojiye de yapıştırılabileceğini söylediği "umutsuz bir proje" mi?
İlk Jurassic Park (1993) üçlemesinden sonra Jurassic World (2015) üçlemesi de Jurassic World: Dominion (2022) filmi ile son yolculuğuna uğurlandı. Her ne kadar Jurassic World (2015) adeta ilk filmin yeniden yapımı (remake) gibi olsa da, üzücü bir şekilde Jurassic World: Fallen Kingdom (2018) üzerine hiçbir şey koyamamıştı. Serinin son filmi Jurassic World: Dominion (2022) ise büyük umutlar vaat etti, ancak nostaljiden beslenme umudu ile beklentileri karşılayamayan çerezlik bir aksiyon filminden öteye gidemiyor.
Jurassic World: Dominion (2022) filminin yönetmenliğini yine Collin Trevorrow üstleniyor. Senaryosu Collin Trevorrow ve Emily Carmichael tarafından yazıldı. Uyarlandığı hikâyenin kökeni Michael Crichton’ın efsanevi romanı Jurassic Park'a dayanıyor. Son üçlemeden "yeni" diye bahsediyoruz, ama eklenen birkaç genetiği değiştirilmiş tür dışında hikâye ve bilimkurgu fikri açısından orijinal seriden pek farkı yok.
Matematiksel nominalizm; matematiksel nesnelerin, ilişkilerin ve yapıların ya hiç var olmadığını ya da soyut nesneler olarak var olmadığını (ne uzay-zamanda yer alırlar ne de nedensel güçlere sahiptirler) savunan bir görüştür. Genel olarak matematiksel nominalizmin iki biçimi vardır: Matematiksel nesnelere bağlılıktan kaçınmak için matematiksel (veya bilimsel) teorilerin yeniden formüle edilmesini gerektiren görüşler ve matematiksel veya bilimsel teorileri yeniden formüle etmeyen, bunun yerine bu teoriler kullanıldığında matematiksel nesnelere bağlılığın söz konusu olmadığını açıklayan görüşler.
Daha önce matematiksel Platonizm hakkındaki yazımızda nominalizm ile platonizmin kısa bir karşılaştırmasını yapmıştık. Bu yazımızda detaylandıracak olursak matematik hakkındaki ontolojik tartışmalarda bu iki görüşün ön plana çıktığını söyleyebiliriz.
Bir uyartıya isteğimiz dışında kendiliğinden cevap vermeye refleks denir. Refleksin oluşmasında reseptörler uyarılır ve effektörlerde (kas,bez) istem dışı hareket oluşur.
Bir refleks arkının oluşmasında bir reseptör organ, bir afferent nöron, bir merkez (beyin ve omurilikte), bir efferent nöron, bir effektör organ (kalp ve düz kas, iskelet vb.) yer alır. Refleks arkı refleksin meydana geldiği anatomik yapıdır.
Evrim Ağacı'nı sosyal medya hesaplarından takip etmeyi unutmayın! Yeni paylaşımlarımızı görmek için bizi aşağıdaki sosyal medya hesaplarımızdan takip edebilirsiniz.
Evrim Ağacı'nın %100 okur destekli bir bilim platformu olduğunu biliyor muydunuz? Evrim Ağacı'nın maddi destekçileri arasına katılarak Türkiye'de bilimin yayılmasına güç katın.