Sanayi Devrimi, tarıma ve el sanatlarına ağırlık veren toplumlardan, malların başlıca makinelerle üretildiği sosyoekonomik yapılara geçiştir.[1] Bu geçişi ilk yaşayan ülke Büyük Britanya'dır. Britanya'da malların üretimi 18. yüzyılda makineleşmeye başlamış,[14] ancak dönüşüm sadece üretimi etkilememiş, çalışma biçimi, yerleşim düzeni, sınıf yapısı ve devletin ekonomideki rolü de bu süreçte köklü biçimde değişmiştir.[1][9][13] Evde ya da çiftlikte çalışan insanlar fabrikalara, tarımda iş bulamayanlar ise köylerden kentlere yönelmiştir.[1] Kısacası makine, sadece bir üretim aracı olarak kalmamış, toplumun pek çok katmanını yeniden düzenleyen bir etkene dönüşmüştür.
Bu makalede Sanayi Devrimi'ni birbirine bağlı üç soru üzerinden ele alacağız. Dönüşümün neden önce Britanya'da başladığını sorduktan sonra makinelerin ve fabrikaların üretimi nasıl değiştirdiğine bakacak, ardından bu değişimin ücretleri, kentleri, oy hakkını ve dünya ticaretini nasıl etkilediğini inceleyeceğiz. Bu sırada dönemin tanıklarına da kulak vereceğiz (toplu iğne atölyesini anlatan Adam Smith, makinelere itiraz eden Leeds işçileri ve kentlerin yoksul mahallelerini betimleyen Friedrich Engels).[5][6][8] Sanayileşmenin kazançları ve bedelleri aynı insanlara düşmediği için, bu sonuçların bir kısmı hala tartışılmaktadır.[3]
Elektroliz (İng: "electrolysis"), dış bir devrenin yeterli elektrik gerilimi uygulayarak kendiliğinden gerçekleşmeyecek bir kimyasal tepkimeyi yürüttüğü süreçtir.[3] Bu sürecin gerçekleştiği düzeneğe elektrolitik hücre (İng: "electrolytic cell") adı verilmektedir. Bu hücrelerde elektrik enerjisi doğrudan kimyasal enerjiye dönüştürülmektedir.[1] İletken bir sıvı veya erimiş tuz içindeki iyonlar, dış güç kaynağının oluşturduğu potansiyel farkı altında zıt yüklü uçlara göç ederek elektron alışverişi yapmaktadır.[1][10] Faraday, 1834 yılında yayımlanan araştırmasında akımın yol açtığı bu kimyasal etkinin devreden geçen toplam elektrik miktarıyla doğru orantılı olduğunu ortaya koymuştur.[9]
Bir bataryayı şarja takmak, aslında tanıdık bir elektroliz uygulamasıdır,[3] çünkü şarj sırasında dış güç kaynağı, bataryanın kendiliğinden gerçekleşen deşarj tepkimesini ters yönde zorlamaktadır.[3] Bunun yanı sıra gümüş kaplama kaşıklardan sanayide üretilen alüminyum ve klor gazına kadar pek çok malzeme bu yöntemle elde edilmektedir.[3][4][10] Ancak bir çözeltiye elektrik verildiğinde uçlarda hangi maddenin birikeceği her zaman ilk bakışta tahmin edilememektedir,[3] çünkü suyun bulunduğu ortamlarda çözünen tuz iyonları ile su molekülleri birbiriyle yarışmakta ve başlangıçta beklenmeyen ürünler ortaya çıkabilmektedir.[3]
Tepkime hız denklemi (İng: "rate equation"), bir kimyasal tepkimenin ilerleme hızı ile giren maddelerin derişimleri arasındaki matematiksel ilişkiyi açıklayan ifadedir.[1] Kimyasal tepkimelerde hız (İng: "reaction rate"), belirli bir zaman aralığında ne kadar girenin tüketildiğinin veya ne kadar ürünün oluştuğunun ölçüsüdür.[1] Genel bağıntı biçimindedir.[1] Bu ifadede ve girenlerin molar derişimlerini, hız sabiti (İng: "rate constant") değerini, ve üsleri ise tepkime mertebesi (İng: "reaction order") büyüklüklerini göstermektedir.[1] Ancak bu üsler ve hız sabiti sadece giren derişimleri değiştirildiğinde hızın nasıl değiştiğini izleyen deneylerle belirlenmektedir.[1]
Denkleştirilmiş toplam tepkimenin stokiyometrik katsayılarına bakarak hız denklemini doğrudan yazmak güvenilir bir yol değildir.[1] Nitekim 1850 yılında L. F. Wilhelmy, sakkarozun asit katalizli hidrolizle glikoz ve fruktoza ayrılmasını polarimetreyle izleyerek tarihteki ilk nicel hız yasasını deneysel olarak ortaya koymuştur.[4][5] Ancak okurların sıkça merak ettiği üzere substrat miktarı arttıkça tepkime hızı veya substrat yüzeyi arttıkça tepkime hızı her koşulda aynı oranda yükselmemektedir.[1][6][7] Bizim bu yazıda ele aldığımız çerçeve, önce deney verilerinden mertebe ve hız sabiti hesabını adım adım uygulamakta, ardından enzim doygunluğu ile faz arayüzlerinin bu denklemlere çizdiği fiziksel sınırları incelemektedir.[1][7][8]
Dış kuvvetler ve yer şekilleri, katı kayaçların yüzey koşullarında parçalanması, çözünmesi, aşındırılması, taşınması ve yeni ortamlarda biriktirilmesiyle ortaya çıkan jeomorfolojik oluşumlardır.[1] Akarsular, yer altı suları, dalgalar, rüzgarlar, buzullar ve yer çekimi güdümlü yamaç süreçleri bu dönüşümün başlıca yürütücüleridir.[1][2][9][11] Söz konusu etmenler dağ yamaçlarını yontarak dar kanyonlar, kıyı falezleri veya U biçimli vadiler açmakta,[2][5][9] ardından kopardıkları malzemeyi enerjinin düştüğü alanlara taşıyarak deltalar, kıyı okları ve mağara içi çökeller inşa etmektedir.[2][9][13]
Bir yer şeklinin dış görünüşüne bakılarak tek bir oluşum süreci tahmin edilmektedir,[4][16] mesela kurak bir bölgedeki mantar kayanın sadece rüzgarla yontulduğu ya da kireç taşındaki her çukurun bir gecede çöktüğü düşünülebilmektedir.[4][14] Oysa Newfoundland'deki Barachois River kemeri 2012 ile 2013 arasındaki kışta çökerken, bir çözünme mağarası yılda en fazla yaklaşık 1 mm büyüyebilmektedir.[9][12] Hatta aynı dış biçime sahip iki çukur bile farklı jeolojik mekanizmalarla gelişebilmektedir.[16]
Son dönemde sağlıklı yaşam çevrelerinde yoğun ilgi gören akımlardan biri, organlarımıza ne zaman ve nasıl dinleneceklerini ileten adeta bir "bilgi otoyolu" niteliğindeki vagus siniri etrafında şekilleniyor. İster soğuk suya dalma pratikleri ister harici aygıtlar yoluyla olsun; bedeni dengelemeye ve daha sakin hissetmeye yardımcı olmak amacıyla bu siniri uyarma fikri giderek daha popüler bir hâle geliyor.
Peki vagus sinirindeki bir düzensizleşmenin gerçek belirtileri nelerdir? Gelin, "düzensizleşme" ifadesinin pratikte tam olarak ne anlama geldiğini ve Nurosym gibi vagus siniri uyarıcı cihazların sinir sistemini dengelemeye nasıl yardımcı olduğunu iddia ettiğini birlikte inceleyelim.