Yasak Elma, Cennet ve İnsanlığın Tanrı Arayışı
Âdem ile Havva anlatısından cehennem fikrine, peygamberlerin coğrafyasından dinlerin toplumsal kökenine uzanan sorgulayıcı bir deneme
Yasak Elma, Cennet ve İnsanlığın Tanrı Arayışı
- Blog Yazısı
Âdem ve Havva anlatısının gerçekten ilahi bir kaynağa mı dayandığı, yoksa insanlığın anlam arayışının bir ürünü mü olduğu sorusu, her zaman kafamı kurcalamıştır.
Halk arasında yaygın olarak bilinen “Havva Adem’i elmayı yemeye ikna etti ve bu yüzden insanlık cennetten kovuldu” anlatısının aslında tüm dinlerde aynı şekilde yer almadığını ve fakat kültürel etkileşimler dolayısıyla geniş kitlelere bu şekilde yayıldığını uzun zamandır gözlemliyorum. Hatta hayatla baş etme konusunda bir mola verip de isyan edenlerin sık sık dile getirdiği “Havva ana dırdır etmeseydi de Âdem baba elmayı yemeseydi, mis gibi Cennet’te yaşıyor olacaktık şimdi” sitemlerine siz de maruz kalmışsınızdır. Hep kahkaha ile biter bu sitemin nihayetinde sonu. Kimse sorgulamaz acaba elma doğru mu?
Velev ki doğru; neden hiçbir dini metin insanlara elma yemeyi haram, mekruh ya da necis diye önermemiş? Gerçi internetin hayatımıza girişi ile modern teologların şu zamanlardaki yaygın görüşü “elma”nın sadece bir metafor olduğu, aslında yasak olanın başka bir şey olduğu ve fakat o zaman yasaklı olan ne idi de yerine elma konduğunu tahmin etmenin de sakıncalı olduğu… Düşünebiliyor musunuz; Tanrı bir şeyi yasaklıyor. Ama en sevdiği kulu bu yasağı eşi ya da başka bir şekilde bilerek çiğniyor ve fakat o yasak ne, hiçbir dini kitapta bu konuda bir bilgi yer almıyor. Sorgulayamıyoruz. İtaat et, biat et politikamız gereği… Belki de yaşam motivasyonumuz zannettiğimiz aidiyet duygusunun ağırlığı, ötelileştirilenlerden olama adına frenliyor insanoğlunu.
Modern çağın en çok da sanatçıları, yasak elmanın oral seks olduğuna dair cesur yorumlar yapabiliyor, hatta günümüzde gayet de karşılık buluyorlar.
Teolojik açıdan özetlersek; Yahudilik ve Hristiyanlıkta Havva’nın önce bir yılan tarafından kandırıldığı, ardından meyveyi Adem’e verdiği anlatılırken; İslam’da suç yalnızca Havva’ya yüklenmiyor. Güya Şeytan’ın hem Adem’i hem Havva’yı birlikte yanılttığı ifade ediliyor. Dahası Kur’an’da ne “elma” kelimesi geçiyor ne de yasak meyvenin türü… Meyvenin elma olduğuna dair yaygın kanaat, büyük ölçüde Batı sanatının ve sonraki yorumların kültürel etkileşimlerinin ürünü olmalı diyor yapay zekâ.
Ancak burada beni rahatsız eden nokta, anlatının kendisinden çok anlatının niteliği esasında… Gerçi tüm ilahi metinlerde bu nitelik beni şaşırtıyor ama, konumuz bugün elma. Sonsuz kudretli, sonsuz merhametli, sonsuz adaletli ve her şeyin toplamından çok daha aşkın, yetkin olduğu söylenen bir ilahi gücün, insanlığa ilettiği düşünülen kutsal mesajlarının neden bu kadar insani, sıradan ve basit imgeler üzerinden kurulmuş olduğu sorusu da daha yüksek sesle dile getirilmemeli mi?
Bir bahçe, bir ağaç, bir meyve, bir yılan, kandırılan insanlar ve ardından gelen ceza…
Koskoca kâinatta dev güneş sistemleri, galaksiler, yıldızlar, başka başka gezegenler hatta belki de canlılar, varlıklar da mevcutken tüm tanımlar, anlatımlar sadece bu Dünya varlıkları üzerinden. Karadelik bir cehennem olarak tasvip edilmemiş mesela. Solucan delikleri neden ruhu bu maddi Dünya’dan manevi Dünya’ya taşımıyor acaba? Cennet ya da Cehennem hangi galakside veya? Ya da tüm bunca gözle görüp de matematikle bugün dahi ölçemediğimiz, ziyaret edemediğimiz koskoca evrende bizler tek ve eşsiz miyiz, olabilir mi bu? E, o zaman yıldız tozundan kalıntılar içeren DNA moleküllerimiz? Bunlar ve daha niceleri; ilahi olmaktan çok insan zihninin kurduğu hikâyeler gibi… En azından ben öyle olduğuna çok iknayım.
Gerçi bunları sorgulayanlara verilen cevaplardan en popüleri; Tanrı’nın insanın anlayabileceği dilde ve sembollerle konuştuğu yönünde… Ve fakat bu zaman da başka sorular cevapsız kalmıyor mu; Tanrı o zaman kutsal kitabında neden şifalı bir bitkiden, herhangi bir hastalığın aşısından, en etkili tarım ilacından, en sağlıklı yaşamın hangi coğrafyada mümkün olduğundan bahsetme gereği duymamış?
Kaldı ki yasak meyvenin ne olduğu konusunda da net bir cevap bulamıyorum. Yahudilik ve Hristiyanlık’ta sadece “iyi ve kötüyü bilme ağacının meyvesi”nden söz edilirken, Kur’an’da yalnızca “şu ağaca yaklaşmayın” ifadesi yer alıyor. Elma, incir, üzüm, buğday veya hurma gibi yorumlar tarih boyunca ortaya atılmış rivayetler gibi.
Bu nedenle “bir elma bizi cennetten kovdurdu” düşüncesi İslam açısından da diğer dinler açısından da doğru kabul edilemez. Elmanın haram, mekruh ya da necis sayılmaması da bu açıdan bir çelişki oluşturmuyor. Bunu tüm din adamları bilse de dilden dile yayılan elma hikayesine kimse “dur” da demiyor.
Aslında maddi destek istememizin nedeni çok basit: Çünkü Evrim Ağacı, bizim tek mesleğimiz, tek gelir kaynağımız. Birçoklarının aksine bizler, sosyal medyada gördüğünüz makale ve videolarımızı hobi olarak, mesleğimizden arta kalan zamanlarda yapmıyoruz. Dolayısıyla bu işi sürdürebilmek için gelir elde etmemiz gerekiyor.
Bunda elbette ki hiçbir sakınca yok; kimin, ne şartlar altında yayın yapmayı seçtiği büyük oranda bir tercih meselesi. Ne var ki biz, eğer ana mesleklerimizi icra edecek olursak (yani kendi mesleğimiz doğrultusunda bir iş sahibi olursak) Evrim Ağacı'na zaman ayıramayacağımızı, ayakta tutamayacağımızı biliyoruz. Çünkü az sonra detaylarını vereceğimiz üzere, Evrim Ağacı sosyal medyada denk geldiğiniz makale ve videolardan çok daha büyük, kapsamlı ve aşırı zaman alan bir bilim platformu projesi. Bu nedenle bizler, meslek olarak Evrim Ağacı'nı seçtik.
Eğer hem Evrim Ağacı'ndan hayatımızı idame ettirecek, mesleklerimizi bırakmayı en azından kısmen meşrulaştıracak ve mantıklı kılacak kadar bir gelir kaynağı elde edemezsek, mecburen Evrim Ağacı'nı bırakıp, kendi mesleklerimize döneceğiz. Ama bunu istemiyoruz ve bu nedenle didiniyoruz.
Eğer ilk insan gerçekten Cennet’ten kovulduysa, neden insanlar hayatlarını yeniden o Cennet’e dönmek için şekillendiriyor? Neden kimi zaman dinler adına ibadet gösterilerine dönüşen uygulamalarla, hadis yorumlarıyla ve çeşitli mezhepsel ayrımlarla insanlar birbirlerini yargılıyor, ötekileştiriyor ve kendi yollarını tek doğru ilan ediyor? Bu soruların da cevabı büyük bir muamma.
Diyorlar ki; efendim, cennetten çıkış literatürel anlamda bir sürgün, dolayısıyla Dünya hayatı da bir imtihan. Yani sınavı geçenler tekrar cennete dönecek. Fakat tasavvufi ve bazı felsefi yorumlarda bu olay bir ceza olarak değil, de insan olmanın ve özgür iradeyle olgunlaşmanın başlangıcı olarak görülüyor. Tekâmül denen yolculuk belli ki. Hakikati arama ve deneyimleme süreci gibi.
Peki ya bütün dinler aslında insanlığın ürettiği toplumsal yapılarsa? Dönemin adalet kuralları, toplumsal normları ise? Belki de kutsal denilen afyon gibi bilinç değiştirici deneyimler yaşayan bazı insanların gördükleri vizyonları aktarmasıyla başlamış, hani bilinmeyen hep yüceltilir ya… Belki de dönemin olması gereken insani yasaları sadece hitabet ve ikna becerisi yüksek kişiler tarafından toplumları bir arada tutmak için kullanılmış olabilir mi? Yani, büyüyen toplumların kaosa sürüklenmesini engellemek için oluşturulmuş dönemin anayasaları, ahlak sistemleri ve toplumsal düzen kuralları gibi.
Bu düşünce de aslında yalnızca modern bir şüphecilik değil; Karl Marx’ın dini “halkın afyonu” olarak tanımladığı, Sigmund Freud’un onu insanın baba figürüne duyduğu ihtiyacın yansıması olarak yorumladığı, Friedrich Nietzsche’nin sürü ahlakı eleştirisi yaptığı ve Émile Durkheim’ın dini toplumun kendisini kutsallaştırması olarak gördüğünü ve daha nicelerini az çok okuyanlar bilir.
Kimileri tarafından Peygamberler’in yaşadığı deneyimlerin halüsinasyonlar olup olamayacağı da defalarca sorgulandı. Epileptik nöbetler, belki biraz yoğun meditasyon, çeşitli psikolojik travmalar, psikoaktif bazı maddeler ve hatta mistik deneyimlerin benzer bilinç hâlleri yaratabileceği de bilimsel bir gerçeklik olarak ortada. Ama bu ihtimale karşılık da başka bir paradox kendiliğinden belirliyor; eğer her şey yalnızca bireysel halüsinasyonlardan ibaretse, neden birbirinden bağımsız toplumlarda benzer ahlaki ve metafizik temalar tekrar tekrar ortaya çıkıyor? İnananlar bunu aynı hakikatin farklı toplumlara ulaşmasıyla açıklamış, şüpheciler insan zihninin evrensel ihtiyaç ve korkularının benzer hikâyeler üretmesiyle açıklıyor. Açıkçası ben de şüpheciler ile aynı taraftayım.
Belki de beni en çok zorlayan mesele cehennem fikri.
Psikolojik olarak sağlıklı bir insan bile, doğurduğunu bırak herhangi bir evlada, sonsuza kadar işkence etmeyi düşünemezken, mutlak merhamet sahibi olduğu söylenen bir Tanrı’nın kendi yarattığı varlıkları ebediyen cezalandırması anlayabileceğin nitelikte de literatürde de değil. Kim yarattığı kullarını cayır cayır yakmakla korkutarak iyiliğe dair mesaj verebilir ki? Korku tüm günahları aslen tetikleyen şey değil mi zaten? En azından benim deneyimlerim her korkunun devamında başka bir çaresizliğe düştüğü insanoğlunun. Yüzleşmekten çekindikçe yükünü de derdini de daha çok büyüttüğü üzerine. Kaldı ki her insan gerek eğitimli gerek eğitimsiz olsun, hata yapan çocuğunu tekrar tekrar düzeltmeye çalışır; onu sonsuz ceza ile terbiye etmez ki, özellikle de günümüz toplumlarında... O hâlde mutlak iyi ve mutlak merhamet sahibi bir varlığın cehennemi nasıl olabilir? Bazı teologlar cehennemi geçici ve arındırıcı bir süreç olarak tanımlarken, bazı tasavvuf geleneklerinde kişinin hakikatten uzaklığının sembolü olarak tanımlanır. Yine de yerleşik gelenek olarak ebedî cehennem anlayışı hükmünü sürdürmeye devam etmekte…
Anlamakta hala daha güçlük çekiyorum, doğruluğunu asla sınayamayacağımız bir adalet anlayışını, sorgusuz - sualsiz neden iyi, adil ya da doğru olarak kabul etmek zorundayız?
Ve peygamberlerin coğrafi olarak dağılımı… Şayet Tanrı bütün insanlığın Tanrısı’ysa, neden Alaska’da, Amerika kıtasında, Avrupa’nın büyük bölümünde ya da dünyanın farklı bölgelerinde peygamberler duymadık. Rivayetlere göre İslam 124 bin farklı peygamberden bahseder ancak Kur’an’da hiç bunlardan; birkaç tanesi hariç, bahsetmez. Tarihsel olarak büyük vahiy dinlerinin neredeyse tamamının Orta Doğu ve çevresinde ortaya çıktığı bir gerçeklikte, Müslümanlar Kur’an’daki “her topluma bir uyarıcı gönderilmiştir” anlayışına dayanarak dünyanın her yerine peygamberlerin gönderilmiş olabileceğini, ancak isimlerinin bize ulaşmadığını dahi savunuyorlar. Nasıl yani onca tarihi kayda rağmen hiç birisi bize nedense ulaşamamış yani… Şüpheci tarihçiler ise dinlerin, yazının geliştiği, şehirleşmenin arttığı, ticaret ağlarının ve merkezi devletlerin oluştuğu bölgelerde ortaya çıkmasını bahane ederek, bu oluşumların onların toplumsal ihtiyaçların bir ürünü olarak ortaya çıktığına dair yorumları savunurlar. Alaska, Orta Asya gibi küçük avcı - toplayıcı toplulukların yaşadığı bölgelerde de Şamanizm, Animizm ve Atalar Kültü gibi inanç biçimlerinin geliştiği nettir. Hatta Amerika kıtasında da öğretici ve yol gösterici figürler, Kızıl derililerin çeşitli batıl inançları ve sair bulunmasına rağmen, bunlar İbrahimi geleneklerin peygamber anlayışıyla örtüşmediğinden aynı kategoride değerlendirilmezler. Çok ilginç. Din dindir demiyoruz yani, illaki bir Peygamber ya da elçi istiyoruz.
Bunca sorguya dair geldiğim nokta; hala daha sorularımın kendi gerçekliğinin neredeyse hiç sarsılmadan bana meydan okuyuşu.
Belki dinler gerçekten ilahi bir kaynağın insan diline tercüme edilmiş hâlidir, kim bilir. Belki de insanlığın korkularının, umutlarının ve düzen arayışının neticesinde kendi geliştirdiği bir yan ürünü… Hatta belki de kendi ahlak anlayışlarını görülemeyen, bilinemeyen ve dolayısıyla da asla sorgulanamayacak bir ilahi güç edasıyla anlam yükledikleri Tanrı’nın ağzından konuşturmuştur. Ama her ne olursa olsun, eğer gerçekten mutlak iyi, mutlak adil ve mutlak merhametli bir Tanrı varsa, bize anlatılan tasvirlerin neden bu kadar insani, tarihsel, coğrafi, adaletsiz ve dahi bu kadar görünür bir yapıda olduğu sorusu cevaplanmalı.
- 1
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 14/06/2026 01:37:31 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/23200
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.