“Hikâyeni Gözlerin Dolmadan Anlatabildiğinde, İyileşmiş Olacaksın.”
Sesini kaybetmiş bir çocuğun kendine dönüş hikâyesi…
"Hikâyeni Gözlerin Dolmadan Anlatabildiğinde, İyileşmiş Olacaksın."
- Blog Yazısı
Uzun süre ekranın karşısında durup öylece kendimi sorgulamama sebep oldu bu cümle.
Bazı hikâyeler vardır; insan onları yıllar sonra anlatırken artık hiçbir şey hissetmez. Zaman geçmiş, yara kabuk bağlamış, anı hafiflemiş, hayat yoluna devam etmiştir. Bazı hikâyeler de vardır ki insanın içinden hiç çıkmaz. Şehirler değişir, insanlar değişir, takvimler eskir; ama o hikâye olduğu yerde kalır. Bir bakışta, tek bir cümlede, kalabalık bir sofrada ya da hiç beklemediğiniz bir anda, tüm ağırlığı ve gerçekliğiyle yeniden karşınıza çıkar. Sanki hiç gitmemiş de yıllarca o anı beklemiş gibi.
Şu an hissettiğim de biraz böyle.
…
Sohbet ne zaman çocuklarına gelse, babam söze hep aynı yerden başlar: “Bu ikisi inatçı, aksi, öfkeli… Geçinmesi zordur bunlarla. Ama küçükler öyle mi; ensesine vur, elindekini al.” Ardından yüzünü kardeşlerime döner; onları, biriktirdikleri paraları ve babam ne söylerse sorgusuz kabul edişlerini uzun uzun över. Masadakiler her zamanki gibi güler. Arada birileri “haksızlık etme abi” der. Bazıları da gözlerime kaçamak bakışlar atıp durumu açıklamaya çalışır: “Sen çok geziyorsun da ondan… Dogmalara karşı çıktığın için… Birikimin olmadığı için öyle söylüyor…”
Ben, artık çoğu zaman gülüyorum bu sözlere.
Çocukken insan, kendisi hakkında söylenen şeylerin bir şaka mı yoksa bir kimlik tanımı mı olduğunu ayırt edemiyor. Hele o sözler tekrar tekrar söyleniyorsa… Bir süre sonra başkalarının sana çizdiği portreyi gerçek zannetmeye başlıyorsun. Ben de öyle yaptım. Uzun yıllar üzüldüm. Yine de bana yazılana da öğretilene de inat, teslim olmamayı seçtim.
Bazı insanlar sevgiyi hiç öğrenmeden büyüyor. Sevilmedikleri için sevmeyi, sevmeyi bilmedikleri için de sevgiyi ifade etmeyi öğrenemiyorlar. Sevgi dilini bilmeyenler saygının da ne olduğunu anlayamıyor. Saygıyı bilmeyenler ise yalnızca başkalarının düşüncelerine değil, başkalarının hayatlarına da saygı duyamıyor.
Yıllarca beni inciten şey, hakkımda söylenen sözler değildi. O sözlerin ardında, sevgiyi ve saygıyı hiç tanımamış insanların eksikliği vardı. Bunu fark ettiğim gün, kırgınlığımın yerini yavaş yavaş bir kabulleniş aldı. Çünkü bazı insanların verebildiği tek şey, sahip oldukları kadarıdır. Ve insanın en zor öğrendiği gerçek, bir başkasından hiç sahip olmadığı bir şeyi beklememesi gerektiğidir.
Belki fazla inatçıydım. Belki gerçekten zor bir insandım. Belki insanların söylediği gibi öfkeliydim. Çünkü insan çocukken kendine aynadan bakmıyor; anne babasının gözlerinden bakıyor. Kendini onların anlattığı kadar tanıyor. Eğer yıllarca sana “zor” denirse, bir gün gerçekten zor biri olduğuna inanıyorsun. Eğer yıllarca sana “öfkeli” denirse, içinde taşıdığın her duyguyu öfke sanmaya başlıyorsun.
Büyüdükçe fark ettim ki, ben öfkeli değildim. Sadece her şeye razı olmayı kabul etmiyordum. Bir şeyi haksız bulduğumda içimde buna itiraz eden bir ses vardı. Birileri benim yerime karar verdiğinde huzursuz oluyordum. Sırf büyükler istedi diye düşünmeden kabul etmeyi beceremiyordum. Çocukken buna “inat” dediler. Yıllar sonra aynı özelliğin başka insanların dilinde “karakter” olarak adlandırıldığını gördüm.
Aslında maddi destek istememizin nedeni çok basit: Çünkü Evrim Ağacı, bizim tek mesleğimiz, tek gelir kaynağımız. Birçoklarının aksine bizler, sosyal medyada gördüğünüz makale ve videolarımızı hobi olarak, mesleğimizden arta kalan zamanlarda yapmıyoruz. Dolayısıyla bu işi sürdürebilmek için gelir elde etmemiz gerekiyor.
Bunda elbette ki hiçbir sakınca yok; kimin, ne şartlar altında yayın yapmayı seçtiği büyük oranda bir tercih meselesi. Ne var ki biz, eğer ana mesleklerimizi icra edecek olursak (yani kendi mesleğimiz doğrultusunda bir iş sahibi olursak) Evrim Ağacı'na zaman ayıramayacağımızı, ayakta tutamayacağımızı biliyoruz. Çünkü az sonra detaylarını vereceğimiz üzere, Evrim Ağacı sosyal medyada denk geldiğiniz makale ve videolardan çok daha büyük, kapsamlı ve aşırı zaman alan bir bilim platformu projesi. Bu nedenle bizler, meslek olarak Evrim Ağacı'nı seçtik.
Eğer hem Evrim Ağacı'ndan hayatımızı idame ettirecek, mesleklerimizi bırakmayı en azından kısmen meşrulaştıracak ve mantıklı kılacak kadar bir gelir kaynağı elde edemezsek, mecburen Evrim Ağacı'nı bırakıp, kendi mesleklerimize döneceğiz. Ama bunu istemiyoruz ve bu nedenle didiniyoruz.
İnsanın çocukluğu, kendisiyle ilgili yanlış tanımları temizlemeye çalıştığı uzun bir yolculuktan ibaret.
Eğitimimden, yıllar içinde kurduğum kariyerden, yetiştirdiğim evladın karakterinden ya da kendi emeğimle elde ettiğim başarılardan hiç söz etmiyorum bile. Yazdıklarım, aldığım ödüller, denemeler, akademik indeksler, kitaplarım, anılarımla müzeleştirdiğim evim, yaşadığım semt, yaptığım iş, mesafeli duruşum, sorgulayışım, gerektiğinde her şeyi yeniden düşünme cesaretim, hatta kılık kıyafetim, seyahatlerim ve yaşam biçimim bile çoğu zaman gereksiz bir masraf ya da anlamsız bir heves olarak görüldü.
Çünkü onların dünyasında değer ölçüsü farklıydı. Değer verilen şey daha çok para, birikim, sabit başarılar ve somut sonuçlardı.
Oysa ben başka şeyleri seviyordum. Bir insanın gözlerinin içinin gülmesini seviyordum. Bir düşüncenin başka bir düşünceyi doğurmasını, bir fikrin başka bir insana cesaret vermesini seviyordum. İnsanların, hiç tanımadıkları birinin cümlelerinde kendilerini bulmalarını seviyordum. Yaşamayı, doyasıya kahkaha atmayı seviyordum. Bana göre bazı başarılar rakamlarla ölçülemezdi; bir insanın dünyasında küçücük de olsa bir iz bırakabilmek, çoğu zaman en büyük başarı demekti.
Çocukken, sürekli olarak neyin değerli olduğu anlatıldığında, bir süre sonra kendi değer verdiklerinden şüphe etmeye başlıyor insan. Beğendiklerinin gerçekten güzel olup olmadığını, peşinden gittiklerinin gerçekten anlam taşıyıp taşımadığını sorguluyor. Çünkü dünyayı kendi gözleriyle değil, kendisini yetiştiren insanların gözleriyle görmeyi öğreniyor.
Büyümek biraz da bununla ilgili; bir gün dönüp, sana öğretilen değerlerle kendi ruhunun değer verdiği şeylerin aynı olmadığını fark etmek. O farkı gördükten sonra, başkalarının alkışlamadığı şeyleri de sevebilmek. Kendi yolunu, kendi ölçülerini ve kendi anlamını kurabilmek. İnsan ancak o zaman gerçekten kendisi olabiliyor.
“Bütün beğenilerim sana duyduğum tepkilerden oluştu” demiş babasına Oğuz Atay. O kadar iyi anlayabiliyorum ki onu… Dönüp kendi hayatıma şöyle bir baktığımda, sevdiğim birçok şeyin aslında tesadüf olmadığını fark ettim.
Ben özgürlüğü, baskının neye benzediğini bildiğim için seviyordum. Merakı, kesin doğruların içinde nefessiz kaldığım için. Tevazuyu, kibrin insana ne kadar ağır geldiğini gördüğüm için. Yazmayı ise çoğu zaman anlatamadığım şeyleri içimde taşımaktan yorulduğum için seviyorum. Artık kendi kendime konuşmaktan çok sıkılmışımdır kim bilir.
Zaman… Hani o her derde deva olan. İnsanın her zaman sevdiği şeyleri bilinçli olarak seçmediğini de öğretti bana. Karakter dediğimiz şey, sadece hayran olduğumuz özelliklerden değil; maruz kaldığımız eksikliklere verdiğimiz cevaplardan da oluşuyor. Bazı insanlar gördüklerine benziyor, bazılarıysa tam tersine dönüşüyor. Ben biraz ondan, biraz bundan; her ikisinin de karışımıyım.
Bu yüzden bugün değer verdiğim birçok şeyin kökeninde bir arayış var. Daha çok sevgi, daha çok anlayış, daha çok özgürlük, daha çok zarafet arayışı… Bir insanın hayatı boyunca peşinden gittikleri, çocukluğunda eksikliğini en çok hissettiği şeyleri yeniden kurma çabasıdır. Hikâyemi gözlerim dolmadan anlatamayışım, bu yüzden çok dokundu. İyileşmeme daha çok var benim.
Çünkü bazı anlarda kelimeler hâlâ boğazıma düğümleniyor. Ne anlatacaklarımı bilmediğimden değil; aksine, fazlasıyla bildiğimden. Hangi cümlenin hangi yaranın üzerine bastığını, hangi hatıranın içimde hâlâ canlı olduğunu, hangi sessizliğin yıllardır benimle yürüdüğünü çok iyi bildiğimden.
Aslında ağlamıyorum, öfkemden taşıyorum. Kendimi de dilimi de sıkmaktan gözlerim akıyor öylece... Dışarıdan bakan ne görüyor bilmiyorum. Bildiğim tek şey; gözlerimin ardında biriken yalnızca hüzün değil; yıllarca söylenememiş cümlelerin ağırlığı, hak ettiği cevabı verememenin hırsı, görülmemişliğin kırgınlığı ve geç kalmış bir adalet duygusunun karışımı.
Bazen düşünüyorum; beni en çok yoran şey yaşadıklarım değildi. Üzüldüğümde bile karşımdakini üzmemeyi düşünmemdi.
Dilerim iyileşmek, hikâyeyi anlatırken hiç ağlamamak değildir. Sesin titrerken de anlatabilmek, gözlerin dolarken de kendini yarıda kesmemek, boğazındaki düğüme rağmen “evet, bunlar bana yapıldı ve bunlar canımı acıttı” diyebilmek de değildir.
Ben dememeyi seçenim çünkü.
Bazı hikâyeler unutulmasa da bazı yaralar tamamen kaybolmasa da bazı cümleler insanın içinde bir ömür boyu yaşamaya mahkûmdur. Dilerim hikâyemin altında kalmadan yolumu yürümeye devam edebilirim. Bir gün ben de hikâyemi gözlerim dolmadan anlatabilirim.
Bütün mesele yalnızca hikâyeyi anlatabilmek değil belki de. Asıl mesele, onu anlatacak sesi bulabilmek. İnsan bazen yaşadıklarını unutamadığı için değil, onları hangi dille söyleyeceğini bilmediği için susuyor. Söylemek istediğim şeylerle söyleyebildiklerim arasında görünmez bir mesafe olduğundan sustum ben de. Tam da bu yüzden, hikâyemi yarıda bırakmamayı öğrenmeden çok önce, sesimi nerede kaybettiğimi anlamam gerekiyor.
Çünkü bazı çocuklar oyuncaklarını kaybeder, bazıları ise çocukluklarını.
Ben mi?
Ben uzun süre sesini kaybetmiş çocuklardan biriyim.
Bu yüzden hep meraka sığındım. Bilime, felsefeye, mitolojiye, tarihe, gökyüzüne… İnsanlara anlatamadığım şeyleri evrene anlatabiliyorum. İnsan en çok kendini anlatırken susuyor; başka şeyleri anlatırken kolayca açabiliyor içini.
Bugün dönüp baktığımda içimde hâlâ kırılmış, öfkelenmiş, incinmiş bir kız çocuğu olduğunu inkâr etmiyorum. Ama artık onun öfkesinden korkmuyorum. Evet, canım yandı. Evet, kırıldım. Evet, bazı şeyler adil değildi. Bazen çok yalnız kaldım. Ama bütün bunlara rağmen merak etmeyi bırakmadım. Sevmeyi de bırakmadım. İnanmayı da bırakmadım.
İyileşmek tam burada başlıyor. Geçmişi unutmakta değil. Hiç kırılmamış gibi davranmakta da değil. Öfkeyi yok etmekte hiç değil. İyileşmek; içindeki çocuğun hikâyesini değiştirmeden, onu sonunda duyabilmekte saklı.
Bugün geldiğim yerde başka bir şey daha biliyorum; gözlerim hâlâ doluyor olabilir. Bazı kelimeler hâlâ boğazıma düğümleniyor olabilir. Bazı yaralar hâlâ sızlıyor olabilir. Yine de artık hikâyemi yarıda bırakmıyorum.
Artık kendi sesimi kısmıyorum.
Ve ilk kez, bütün kırgınlıklarımla birlikte kendimi; kendime ait hissediyorum. Çünkü içimdeki kız çocuğu hiç kaybolmadı. O sadece yıllarca eve dönmenin yolunu aradı.
Artık biliyorum; eve döndüğüm yer, hiçbir zaman bir şehir, bir aile ya da bir ev değil. Eve döndüğüm yer, sonunda kendimi olduğu gibi kabul eden kendi kalbim.
- 1
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 27/06/2026 06:49:08 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/23252
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.