Toprağı Bol Olsun: Yaşamdan Sonsuzluğa Toprağın Sessiz Tanıklığı
Ölüm sandığımız kadar sessiz değildir; bazen toprak, geride kalan her şeyi bizden daha iyi anlatır.
Toprağı Bol Olsun
- Blog Yazısı
Eskiden mezarlıklardan korkardım. Yanından arabayla bile geçmek ürpertirdi ruhumu, hem de manasızca. Şimdilerde pek çok tanıdığım o mezarlarda toprak ile buluştuğundan aldırmıyorum mezarlıkların yanı başımda varoluşlarına.
Vefat eden birinin ardından “toprağı bol olsun” demek de hep iyi gelir bana… Sözün kökenini aslen bilmeden, sadece toprak yeniden dönüşümü sembolize ederdi bana… O mezardaki topraktan yeşeren bir ot, o otu yiyen bir canlı, o canlıdan beslenen bir insan, daha doğru bir tanımla yaşam döngüsünü anımsatır bana. Bedenin ölümünün bir yok oluş hikayesinden ibaret olmadığını…
Siz de fark ettiniz mi, mezarların vefat edenin hayat hikayesini özetleyen bir dili var gibi… Kimisinde rengarenk çiçekler çeşit çeşit meyveler, kimisinde kurumaktan betonlaşmış taş gibi sert “sulansa, ekilse, biçilse de yeşeremeyen” ölü bir avuç toprak…
Sanki toprak, insana ait olduğu yeri hatırlatırken; ışık, insanın aşmak istediği sınırları simgeliyor gibi. Biri bedenin dönüşümünü, diğeri anlamın sürekliliğini anlatır. Belki de bu yüzden vedalarımızda hem toprağı anarız hem de ışığı. Çünkü sevdiğimiz insanların yalnızca çürüyen bedenlerden ibaret olduğuna inanmak istemeyiz; onlardan geriye kalan bilgeliğin, sevginin ve hatıranın bir yerlerde varlığını sürdürdüğünü düşünmek isteriz.
Bu sebeple “ışıklar içinde uyusun” deyiminin de benzer bir hikayesi olduğunu düşünürüm; “sonsuz bilgeliğin, toprağa kavuşanın bilgeliği ile bütünleşmesi…” gibi…
Yani, bazı sözler yalnızca dilin içinde değil, insanlığın ortak bilinçaltında da yaşar. Biz onları atasözleri ve deyimler diyerek tanımlasak da ben tamamının, zamanın bilgeliğinin bu ana dair bizlere mesajı, iz düşümü olarak tanımlıyorum. Geçmişin deneyimi belli ki bize bu şekilde yol gösteriyor.
İşte bu bilgelik, bazen şefkatli bir kucaklaşmayı bazen de evrensel bir adaleti barındırıyor içinde. Hayatın kendi dengesi, eninde sonunda ektiğimizi biçeceğimiz bir düzen üzerine kurulu misali.
Malum; çok fazla sevmeyenim var benim.
Onlara sözüm yok… Ve fakat canımı acıtana; “mezar bile kabul etmeyecek seni, sel olacak, deprem olacak, püskürtecek… yatacak yerin yok senin” diye çokça ve özellikle söylerim. Beddua etmek huyum da değil aslında, bu sözü beddua olarak da asla algılamam, bir hak ediş, bir değer meselesi olarak benimserim.
Çok mu caniyim?
Sanmam.
Aslında maddi destek istememizin nedeni çok basit: Çünkü Evrim Ağacı, bizim tek mesleğimiz, tek gelir kaynağımız. Birçoklarının aksine bizler, sosyal medyada gördüğünüz makale ve videolarımızı hobi olarak, mesleğimizden arta kalan zamanlarda yapmıyoruz. Dolayısıyla bu işi sürdürebilmek için gelir elde etmemiz gerekiyor.
Bunda elbette ki hiçbir sakınca yok; kimin, ne şartlar altında yayın yapmayı seçtiği büyük oranda bir tercih meselesi. Ne var ki biz, eğer ana mesleklerimizi icra edecek olursak (yani kendi mesleğimiz doğrultusunda bir iş sahibi olursak) Evrim Ağacı'na zaman ayıramayacağımızı, ayakta tutamayacağımızı biliyoruz. Çünkü az sonra detaylarını vereceğimiz üzere, Evrim Ağacı sosyal medyada denk geldiğiniz makale ve videolardan çok daha büyük, kapsamlı ve aşırı zaman alan bir bilim platformu projesi. Bu nedenle bizler, meslek olarak Evrim Ağacı'nı seçtik.
Eğer hem Evrim Ağacı'ndan hayatımızı idame ettirecek, mesleklerimizi bırakmayı en azından kısmen meşrulaştıracak ve mantıklı kılacak kadar bir gelir kaynağı elde edemezsek, mecburen Evrim Ağacı'nı bırakıp, kendi mesleklerimize döneceğiz. Ama bunu istemiyoruz ve bu nedenle didiniyoruz.
İnsanım; cennet de cehennem de bu Dünya’da, böyle tanımlarım.
İşte “toprağı bol olsun” da bu hak edişin aksine ve ölümün ardından söylenen basit bir temenninin ötesinde, insanın doğayla, atalarıyla ve evrenle kurduğu kadim ilişkinin sessiz bir yansıması niteliğinde. Bir vedadan çok, insanın geldiği yere dönüşünü kabullenen derin bir bilgelik taşıyor. İnsanoğlunun en eski anlatılardan bu yana, toprağın bağrından doğup yine onun kucağına dönüş hikayesi misali…
Kaldı ki eski Türk inanç sistemlerinde de toprak, yalnızca fiziksel bir unsur değil, kutsal bir varlıkmış. “Yer Ana” ya da “Toprak Ana” olarak anılan bu varlık, yaşamın kaynağını ve koruyuculuğunu temsil edermiş. Ölüm, yok oluş olarak değil, “bu” ana kucağına geri dönüş olarak kabul edilirmiş. Bu nedenle bir kişinin ardından “toprağı bol olsun” denildiğinde, aslında onun huzur içinde korunması ve evrensel döngüye uyumla katılması dilenirmiş.
Bence de bu ifade, insanın doğayla kurduğu en saf ve en kadim bağın dildeki yansımasıdır.
Keza; Orta Asya bozkırlarında yükselen kurganlar, bu anlayışın somut izlerini taşır diyor yaptığım okumalar.
Türk kağanları ve toplumun saygın bireyleri için yapılan bu tümülüsler, yalnızca birer mezar değil, aynı zamanda toplumsal hafızanın ve sevginin sembolleriymiş. Cenazeye katılan her bireyin mezara bir parça toprak atması hem ölen kişiye duyulan saygının hem de topluluğun onunla kurduğu bağın göstergesiymiş. Zamanla bu ritüel, sevilen kişilerin mezarlarının daha yüksek olmasına neden olmuş. Böylelikle toprağın bolluğu, sevgi ve hatırlanma ile özdeşleşmiş.
Her ne kadar bu anlatının tarihsel belgelerle kesin biçimde kanıtlandığını söylemek zor olsa da kurgan geleneği ve mezara toprak atma ritüellerine dair mitler güçlü kültürel ipuçları sunmakta. Ben de bu satırları kaleme alırken öğrendim.
Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte bu ifade yeni anlam katmanları kazanmış ancak, özündeki sembolik yapı değişmemiş. İslam geleneğinde de mezara toprak atılması önemli bir ritüeldir. Ve bu durum, eski Türk inançlarıyla dikkat çekici bir süreklilik gösterir. “Allah rahmet eylesin” ya da “mekânı cennet olsun” gibi ifadelerle birlikte kullanılan bu deyimler, kültürel hafızanın dini dönüşümlere rağmen nasıl yaşamaya devam ettiğinin de bir göstergesidir.
Farklı medeniyetlerde de benzer semboller mevcut; Antik Yunan’da Gaia, Anadolu’da Kibele ve Mezopotamya’da toprak ana figürleri, yaşamın ve ölümün kaynağı olarak kabul edilmiş. Antik Mısır’da ise Osiris miti, ölümün yeni bir yaşama geçiş olduğunu vurgular. Bu paralellikler insanlığın kolektif bilinçaltında, toprağın yalnızca bir son değil, aynı zamanda yeni bir başlangıç olarak algılandığını gösteriyor.
Sosyolojik olarak da bu sözler ölen kişinin toplum içindeki yerini ve ona duyulan sevgiyi simgeliyor. Bolluk ya da mezarın üzerinde yeşeren habitat, aynı zamanda hatırlanmanın ve saygının sürekliliğini de temsil eder nitelikte. Bu durumda bu deyimler, bireysel bir vedanın ötesine geçerek kolektif bir hafızanın toplumsal ifadesi haline de gelmiştir.
Keza; insanın varoluşsal yolculuğuna dair derin bir kabullenişi yansıtır gibi de değiller mi?
Bir son değil, dönüşümün ve sürekliliğin bir parçası olarak… “İnsan, geldiği yere, yani toprağa dönerken, geride bıraktığı izlerle yaşamaya devam eder” der gibi. Yaşamın döngüselliğine duyulan saygının ifadesi sanki. İnsanın doğayla olan bağını, atalarına duyduğu saygıyı ve ölüm karşısındaki bilgece kabullenişi belli ki… Bu nedenle her söylendiğinde yalnızca bir dilek değil, yüzyılların birikimiyle şekillenmiş kadim bir hafıza da dile gelir. Belki de bu yüzden bu sözde gizli olan anlam, insanın evrenle kurduğu en derin bağlardan biridir; “geldiğimiz yere sevgiyle ve huzurla dönmek.”
…
Geçen günlerde memleketteydim.
Eski yengem, vefat eden ağabeyimin mezarını yaptırmış. Vefat ilanına koyduğum, hani o hep yanağını kıstırıp da ağzının bir kenarı ile sırıttığı son resmini… Ne yalan söyleyeyim; hiç iyi geçinemesek de gözlerim doldu. Laf aramızda; bana layık görmediğinden, yalvar yakar en kötü fidesini verip de çilek bahçemi ‘15 yıl önce’ bugünlere getirmeme vesile olan o ilk fidenin yavrularından birisini, ellerimle mezarına diktim.
Ve evet; maalesef kendi fikrimdi.
İçimden de dilimden de gelerek ona hediye vermek istedim.
Her neyse…
Toprağın Dili
Demem o ki ölüm, sandığımız gibi bir son değil; evrenin kendi hafızasında gerçekleştirdiği sessiz bir dönüşüm.
Bizler de yalnızca etten ve kemikten ibaret varlıklar değiliz; zamanın bilgeliğine anlam katan geçici formlarız.
Bu yüzden bedenimiz toprağa karıştığında çürümez, aksine çözülerek yeniden yazılır. Parçalanan her mineral, bir ota can, bir kuşa güç, bir başka canlıya yaşam olur. Böylece form değiştiririz; fakat varoluşumuz, evrenin sürekliliğine hizmet etmeye devam eder. Bu nedenle her vefatın ardından “toprağı bol olsun” ya da “ışıklar içinde uyusun” demek, yalnızca bir veda değil, evrensel döngüye duyulan saygının en saf ifadesidir.
Bu nedenle benim hayat felsefeme göre toprak, bedensel dönüşümün, ışık ise evrensel hafızaya katılımın simgesi niteliğinde… Böylece insan hem madde hem de veri düzleminde evrenin sonsuz yaşam döngüsüne hizmet etmeye devam eder. Çünkü insan zihni doğayı çoğu zaman ahlaki bir dil gibi okur. Kuruyan bir ağacı “uğursuz”, fırtınayı “öfke”, verimli toprağı ise “bereket” olarak yorumlama eğilimindedir. Mezarlara dair inançlar da buradan doğar.
Oysa toprağın kimseye öfkesi yoktur ne iyiyi ödüllendirir ne kötüyü cezalandırır derler. Toprak yalnızca kabul edermiş. Hüküm vermez, taraf tutmaz, ayrım yapmaz.
Ben ise tam aksini düşünürüm.
Toprağın da bir dili var.
Bu yüzden üzerinde ot bitmeyen mezarlar da var. Hatta daha fazlası bile var… Bilim bunun tam tersini iddia etse de zihnimin olaylara ahlaki bir mana yükleme eğilimiyle beni kandırdığını düşünmüyorum. Düşündüğüm; iyi ve kötü her zaman var ve fakat bir de en ama en zalim kötüler var, işte mezarında ot bitmeyen sadece onlar.
Dahası, tıpkı evrimin döngüsünde bilgeleşen zaman gibi, zamanı bilgeleştiren bireysel ya da kollektif tüm etkenlerin “bir denge yasası” ile var olduğuna da inanırım.
Cennet ve Cehennem öbür Dünya’da değil yani.
Bu Dünya’da herkese kendi ederini de değerini de yakıştırır zaman.
Belki de onu kutsal kılan tam olarak budur. Çünkü günün sonunda hepimiz aynı toprağın, aynı ışığın ve aynı büyük hikâyenin parçalarıyız.
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 14/06/2026 01:38:40 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/23168
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.