Keşfedin, Öğrenin ve Paylaşın
Evrim Ağacı'nda Aradığın Her Şeye Ulaşabilirsin!
Paylaşım Yap
Tüm Reklamları Kapat

Zamanın Mülkiyeti

Sınıfı ölçmek için takvime bak

15 dakika
28
Zamanın Mülkiyeti
  • Blog Yazısı
Blog Yazısı
Tüm Reklamları Kapat

1. Giriş

Zaman dediğimiz şey, fizikte en çıplak hâliyle bir “saatin tıkırtısı” değildir; olayların sıralanmasına izin veren, değişimin ölçülebilir yüzüdür. Modern fizikte zamanı, bir sistemin durumlarının birbirine göre nasıl değiştiğini saymaya yarayan bir parametre gibi konuşuruz; termodinamikte ise zaman, okunabilir bir yön kazanır: entropi arttıkça “önce-sonra” ayrımı belirginleşir, kırılan bardağın kendiliğinden toplanmaması gibi basit tecrübelerle zamanın oku gündelik hayata sızar. Biyolojide zaman daha da somutlaşır; organizma için zaman, ritim demektir: uyku–uyanıklık döngüsü, hormonların salınımı, açlık ve tokluk dalgaları, iyileşmenin ve yıpranmanın temposu. İnsan denen canlı, sadece zamana “maruz kalan” bir varlık değil; zamanı bedeninde taşıyan, sinir sisteminde işleyen, hücrelerinde yazılı bir ritimler toplamıdır.

Fakat iş burada bitmez. Çünkü insan için zaman, yalnızca fiziksel bir büyüklük değil, aynı zamanda yaşantının ham maddesidir: dikkat dediğimiz şey zamanın üzerine serilir, hafıza dediğimiz şey zamanın içinde katlanır, umut dediğimiz şey zamanın ileriye uzanan kısmında filizlenir. Bu yüzden zaman, paradan daha temel bir güç göstergesidir. Para çoğu kez zamanı satın almanın aracıdır; ama zamanın kendisi satın alınamaz, yalnızca birilerinin elinde toplanır ya da birilerinin elinden çekilip alınır. Kimin kaç saat uyuduğu, kimin kaç saat yolda kaybolduğu, kimin gününün kaç kez bölündüğü, kimin yarınını ne kadar öngörebildiği… Bunlar “hayatın ayrıntıları” değil; sınıfın çıplak ölçüleridir.

Bu yazı, tam da bu yüzden “zamanın mülkiyeti” sorusunu ortaya koyuyor: Zaman, fiziksel dünyada herkes için aynı hızda akıyor gibi görünür; ama toplumsal dünyada herkese aynı şekilde bırakılmıyor. Bazılarının zamanı genişliyor, beklemeden, bölünmeden, acele etmeden; bazılarınınki daralıyor, kuyrukta, trafikte, vardiyada... Ve en sinsi olanı şu: Zamanın çalınması çoğu zaman hırsızlık gibi görünmüyor; “hayat böyle” diye normalleştiriliyor. Oysa zaman, hayatın kendisi. Kimin hayatı kime ait? Bu soruyu sormadan, ne eşitsizliği doğru ölçebiliriz ne de özgürlüğün ne olduğunu ciddiyetle konuşabiliriz.

Tüm Reklamları Kapat

2. Zamanın mülkiyeti ne demektir?

“Zamanın mülkiyeti” ifadesini, gündelik dildeki “vakit benim” yakınmasından ayırmak gerekir. Burada “mülkiyet”, bir nesnenin hukuki sahipliğinden önce, toplumsal ilişkiler içinde tasarruf yetkisi anlamındadır: bir akış üzerinde kim karar veriyor, kimin iradesi hangi ölçüde belirleyici oluyor? Zaman bu anlamda, doğal dünyada fiziksel bir parametre olsa da toplumsal dünyada bir iktidar alanına dönüşür. Fizikte zaman, değişimi ölçmenin formel aracıdır; toplumda ise zaman, emek süreçlerini, yaşam ritimlerini ve gelecek ufkunu düzenleyen bir koordinasyon rejimi hâline gelir. Bu yüzden “zamanın mülkiyeti” sorusu, aslında “toplumsal zamanın örgütlenmesi” sorusudur. (Yıldırım, E. (2011). Zaman Disiplini ve Çalışma Zihniyeti: Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü Romanı Bağlamında Bir Değerlendirme. Çalışma ve Toplum, 4(31), 25-42.)

Teorik olarak iki düzeyi ayırt etmek yararlıdır. Birinci düzey, zamanın ontolojik/statik anlamı değildir; toplumsal kuramın ilgilendiği şey, zamanın ne olduğundan çok, zamanın nasıl tahsis edildiği ve nasıl komuta edildiğidir. İkinci düzey ise zamanın ekonomi-politik işleviyle ilgilidir: zaman, kapitalist üretim tarzında yalnızca bir arka plan değil, bizzat değer üretiminin ölçüsü ve düzenleyicisidir. Marx’ın analizinde emek gücünün metalaşması, belirli bir süre için çalışma kapasitesinin alınıp satılmasını içerir; dolayısıyla kapitalist ilişki, en yalın hâliyle başkasının zamanına el koyma biçiminde kavranabilir. Buradaki kritik nokta şudur: kapitalizm, zamanı sadece “ölçmez”; zamanı disipline eder, standardize eder, parçalar ve yönetir. Zamanın mülkiyeti dediğimiz şey, bu yönetimin hangi düzeylerde kurulduğunu görünür kılma çabasıdır.

Bu çerçevede zamanın mülkiyeti üç kavramsal bileşen üzerinden tanımlanabilir: tasarruf, öngörülebilirlik ve parçalanma/bütünlük. Tasarruf, kişinin kendi zaman akışı üzerinde karar verebilme derecesidir; sadece “boş zaman” miktarı değil, zamanın kullanımına dair irade gücüdür. Öngörülebilirlik, geleceğin planlanabilirliğiyle ilgilidir; yarını bilmek, yalnızca lojistik bir kolaylık değil, öznenin kendi hayatını bir proje olarak kurabilmesinin önkoşuludur. Parçalanma ise zamanın yapısal niteliğidir: zaman, bölündükçe sadece azalmaz; aynı zamanda içerik kaybeder. Parçalanmış zaman, "derin çalışmayı", bakım ve ilişkiyi, iyileşmeyi ve öğrenmeyi sistematik biçimde zayıflatır. Böylece zaman, niceliksel bir büyüklük olmaktan çıkar; niteliksel bir kapasiteye dönüşür.

Klasik iktisat ve liberal düşünce, zaman meselesini çoğu kez bireysel tercih düzeyine indirger: herkesin 24 saati vardır; gerisi “seçim”dir. Teorik itiraz tam burada başlar: Toplumsal zaman, eşit dağıtılmış bir kaynak değildir; farklı sınıflar için farklı maliyetlerle erişilen bir imkândır. Birinin “boş zamanı”, çoğu zaman başkasının “bekleme zamanı”dır; birinin “esnekliği”, başkasının “sürekli hazır bulunma” zorunluluğudur. Dolayısıyla zamanın mülkiyeti, yalnızca çalışma saatlerinin uzunluğu üzerinden değil, kapitalist toplumun ürettiği görünmez zaman biçimleri üzerinden okunmalıdır. Bu görünmez zaman biçimlerinin teorik adı, üretim sürecinin etrafında oluşan “zorunlu ama ücretlenmeyen” zaman bloklarıdır. Marx’ın “emek zamanı” ölçüsünü genişleten çağdaş emek kuramları, işin artık tek bir mekâna ve tek bir mesaiye sıkışmadığını; disiplinin iş-dışı zamana taştığını gösterir. Bu genişleme iki şekilde işler. Birincisi, “hazır bulunma” ve “erişilebilirlik” rejimleriyle zaman, fiilî üretim yapılmasa bile sermayeye bağlanır; burada zaman, potansiyel emek olarak kolonize edilir. İkincisi, “yeniden üretim” alanıyla zaman, görünmez emek biçimleri içinde tüketilir; bakım emeği, ev işi, duygusal emek, bedenin ertesi güne hazırlanması… Bunlar üretim için zorunludur ama piyasa tarafından çoğu kez “özel alan” diye dışarıda bırakılır. Böylece kapitalist toplumda zamanın mülkiyeti, yalnızca fabrikada ya da ofiste değil, evde ve gündelik yaşamın dokusunda da kurulur.

Tüm Reklamları Kapat

Bu teorik çerçeve, sınıfı yalnızca gelir ve servet dağılımı olarak değil, “yaşam üzerinde tasarruf” olarak kavramayı mümkün kılar. Zaman üzerinde tasarruf, politik bir kapasite üretir: öğrenme, örgütlenme, dayanışma, katılım, hatta itiraz edebilme. Zamanı parçalanan ve öngörülemezleşen özne, sadece daha yoksul olmaz; daha az özerk olur. Bu nedenle “zamanın mülkiyeti” sorusu, ekonomik eşitsizlik tartışmasının bir türevi değil, onun kurucu bir boyutudur: zamanın tahsisi, sınıf ilişkilerinin hem sonucu hem de yeniden üretim aracıdır. (David Harvey, Postmodernliğin Durumu)

3. Zaman eşitsizliği nasıl üretilir?

“Herkesin 24 saati var” cümlesi doğru ama yanıltıcıdır; çünkü mesele saatlerin sayısı değil, o saatlerin kim tarafından kontrol edildiği ve hangi biçimde yaşandığıdır. Birinin zamanı blok blok, planlanabilir ve dinlenmeye elverişli ilerlerken; diğerinin zamanı parçalanmış, öngörülemez ve sürekli “yetişme” baskısıyla akar. Bu yüzden zaman eşitsizliği, gelir farkının gölgesi değil; çoğu kez o geliri üreten temel mekanizmalardan biridir. (TÜİK. Zaman Kullanım Araştırması, 2014–2015)

İlk büyük kaynak kaybı yoldur. Ucuz konutun iş merkezlerine uzaklaşması, yoksulun gününe doğrudan bir “zaman vergisi” yazar; sabah daha gün başlamadan yorar, akşam dinlenmeyi daha başlamadan bitirir. Yol, yalnızca dakikaları değil enerjiyi, dikkati ve ev içi hayatın ritmini de yer. İkinci mekanizma beklemedir: kuyruk, randevu, bürokrasi, aktarma, gecikme. Bekleme dışarıdan “boş zaman” gibi görünse de boş değildir; çünkü kontrol sende değildir. Kontrol kaybı, bedende stres olarak birikir ve günün kalanını da bozar. Üstelik bekleme sınıfsal dağılır: parası olan hız satın alır, parası olmayan kuyrukta yaşlanır.

Üçüncü ve en yıkıcı mekanizma öngörülemezliktir. Vardiyanın son dakika değişmesi, çağrı üzerine çalışma, platform işlerinde “her an çevrimiçi olma” zorunluluğu, zamanın kendisini güvencesizleştirir. Yarınını bilmeyen insan bugününü toparlayamaz; dinlenme bile dinlenme olmaktan çıkar, kaygılı bir aralığa dönüşür. Dördüncü mekanizma parçalanmadır. Gün içinde sürekli bölünen zaman ve mesajlar, çağrılar, kısa iş parçaları, şunu da hallet hayatı sadece kısaltmaz; derinliği de öldürür. Parçalanmış zamanla öğrenmek zorlaşır, sağlıklı yemek yapmak lükse dönüşür, ilişki kurmak ve bakım vermek aksar. İnsan, kendini geliştiren bir özne olmaktan çok, günü “idare eden” birine indirgenir.

Evrim Ağacı'ndan Mesaj

Aslında maddi destek istememizin nedeni çok basit: Çünkü Evrim Ağacı, bizim tek mesleğimiz, tek gelir kaynağımız. Birçoklarının aksine bizler, sosyal medyada gördüğünüz makale ve videolarımızı hobi olarak, mesleğimizden arta kalan zamanlarda yapmıyoruz. Dolayısıyla bu işi sürdürebilmek için gelir elde etmemiz gerekiyor.

Bunda elbette ki hiçbir sakınca yok; kimin, ne şartlar altında yayın yapmayı seçtiği büyük oranda bir tercih meselesi. Ne var ki biz, eğer ana mesleklerimizi icra edecek olursak (yani kendi mesleğimiz doğrultusunda bir iş sahibi olursak) Evrim Ağacı'na zaman ayıramayacağımızı, ayakta tutamayacağımızı biliyoruz. Çünkü az sonra detaylarını vereceğimiz üzere, Evrim Ağacı sosyal medyada denk geldiğiniz makale ve videolardan çok daha büyük, kapsamlı ve aşırı zaman alan bir bilim platformu projesi. Bu nedenle bizler, meslek olarak Evrim Ağacı'nı seçtik.

Eğer hem Evrim Ağacı'ndan hayatımızı idame ettirecek, mesleklerimizi bırakmayı en azından kısmen meşrulaştıracak ve mantıklı kılacak kadar bir gelir kaynağı elde edemezsek, mecburen Evrim Ağacı'nı bırakıp, kendi mesleklerimize döneceğiz. Ama bunu istemiyoruz ve bu nedenle didiniyoruz.

Bunların üstüne bir de görünmez ama belirleyici bir katman biner: hazır bulunma. Fiilen çalışmıyor olsan bile işin seni bağlaması, telefonun açık olması, çağrı gelme ihtimali, performans/puan baskısı, boş zamanı gerçek boş zaman olmaktan çıkarır. Zihin işgal altındaysa, beden de dinlenemez. Böylece zaman eşitsizliği yalnızca bireysel refahı değil, toplumsal gücü de etkiler: zamanı olmayanın sağlığı kırılır, beceri geliştirmesi zorlaşır, sosyal bağı zayıflar, politik katılımı düşer. Sonra bu sonuçlar “kişisel başarısızlık” diye anlatılır; oysa çoğu zaman takvim düzeyinde üretilen bir eşitsizliğin doğal çıktılarıdır. (S. Öztürk, P. Sezer, ve D. Başar, “Toplumsal Cinsiyet Perspektifinden Zaman Yoksulluğu”, Mülkiye Dergisi, c. 47, sy. 1, ss. 361–386, 2023.)

4. Bedenin siyaseti: Zaman gasbı sinir sisteminde ne yapar?

Zamanın çalınması yalnızca “boş vaktin azalması” değildir; bedenin ve zihnin çalışma biçimine doğrudan müdahaledir. Çünkü insan bedeni, özellikle sinir sistemi, ritimle işler. Uyku-uyanıklık döngüsü, gün içindeki ışık-karanlık düzenine ve düzenli tekrar eden alışkanlıklara göre kendini ayarlar. Aynı şekilde hormon salınımı, iştah, dikkat, bağışıklık tepkileri ve duygudurum da bu ritimlerin üstünde taşınır. Zamanı parçalanan, vardiyadan vardiyaya savrulan, sürekli bölünen ve yarınını öngöremeyen biri aslında yalnız “yoğun” yaşamaz; bedenini kronik bir düzensizlik hâline zorlar. (Koçar, F. Sirkadiyen ritim ve sirkadiyen ritmi etkileyen faktörler)

Bu düzensizliğin ilk sonucu uykuda görünür. Uyku, bir “dinlenme lüksü” değil, beynin bakım sistemidir: öğrenilenlerin pekişmesi, duyguların düzenlenmesi, bağışıklığın ve metabolizmanın dengelenmesi uykuya bağlıdır. Zaman baskısı, uzun mesai, geç saatlerde yol ve ekran maruziyeti, vardiya değişimleri uykuyu böldükçe, ertesi gün sadece yorgunluk artmaz; dikkat dağılır, sabır azalır, riskli kararlar çoğalır. İnsanın kendini kontrol etme kapasitesi bile öfkeyi tutmak, dürtüyü yönetmek, uzun vadeli hedefe sadık kalmak, uykuyla birlikte aşınır. Bu yüzden zaman gasbı, “psikoloji” diye küçümsenen bir alanda kalmaz; gündelik davranışın ve toplumsal ilişkilerin dokusuna sızar.

İkinci sonuç, stres sisteminde ortaya çıkar. Sürekli yetişme hali, belirsizlik ve kontrol kaybı, bedeni tehdit var moduna sokar. Bu mod kısa süreli olduğunda işe yarar; ama kronikleştiğinde bedeni yorar. Bekleme, gecikme, son dakika değişiklikleri, her an çağrılabilir olma gibi durumların ortak özelliği şudur: İnsana sadece iş yükü değil, kontrolsüzlük yükler. Kontrolsüzlük, sinir sisteminin en hızlı alarm tetikleyicilerinden biridir. Bu alarmın sürekli açık kalması, yıpranmanın birikmesine ve “normal” hâlin gerilim hâli olmasına yol açar.

Üçüncü sonuç, zamanın parçalanmasının bilişsel maliyetidir. Parçalanmış zaman, insanı sürekli “bağlam değişimi”ne zorlar: bir işten ötekine atlamak, mesajlara yanıt vermek, küçük acilleri kovalamak. Bu durum, beynin dikkat sistemini tüketir; derin düşünmeyi, öğrenmeyi ve plan yapmayı zorlaştırır. Burada mesele zekâ değil; zihnin çalışma şartlarıdır. Zihin, kesintisiz bir süreye sahip olmadığında, sadece görevleri tamamlar; anlam kurmakta zorlanır. Zaman gasbı bu yüzden “gelişim” alanını daraltır: kitap okumak, beceri öğrenmek, sağlıklı yemek hazırlamak, spor yapmak, ilişkiyi onarmak… Bunların hepsi süreklilik ister; süreklilik yoksa hayat “idare etmeye” dönüşür. (Güzel Özdemir P, Ökmen AC, Yılmaz O. Vardiyalı Çalışma Bozukluğu ve Vardiyalı Çalışmanın Ruhsal ve Bedensel Etkileri. Psikiyatride Güncel Yaklaşımlar. 2018;10:71–83.)

Bu noktada düzenin en kullanışlı ideolojik hamlesi devreye girer: zamanı yapısal olarak alan bir sistem, suçu bireye yüklemek için “zaman yönetimi” dilini kullanır. “Daha disiplinli ol, daha verimli çalış, erken kalk, rutin kur” telkinleri, kimi insanlar için yardımcı olabilir; ama zamanın kendisi sistemli biçimde bölünüyorsa, bu telkinler çoğu zaman gerçek sorunu örter. Çünkü burada sorun, bireyin plan yapamaması değil; plan yapmayı mümkün kılan zeminin, öngörü, boşluk, kesintisizlik elinden alınmasıdır. Zamanı olmayanın verimlilikle kurtulması beklenir; oysa verimlilik, çoğu zaman zamanı olanın ayrıcalığıdır.

Tüm Reklamları Kapat

Sonuç olarak zaman gasbı, bedende üç şey üretir: ritim bozulması, kronik alarm hâli ve dikkat erozyonu. Bu üçlü, sadece sağlığı değil, özneyi de zayıflatır: daha az sabır, daha az öngörü, daha az politik enerji, daha kırılgan sosyal bağlar. Böylece zamanın eşitsiz dağıtımı, yalnız ekonomik bir mesele değil; beden üzerinden işleyen bir iktidar biçimi hâline gelir. İnsanların sinir sistemi yıpratıldığında, “hayat” sadece zorlaşmaz; itiraz etmek, dayanışmak ve birlikte hareket etmek de zorlaşır. Bu yüzden zamanın mülkiyeti tartışması, bir refah tartışması olduğu kadar, doğrudan bir beden ve özgürlük tartışmasıdır.

5. Hazır bulunma rejimi: Çalışmadığın anlarda da çalıştırılmak

Klasik sanayi disiplininde patronun gücü fabrikanın kapısında yoğunlaşırdı. Bugün o güç, cebimizde taşınıyor. Telefon bildirimleri, puan sistemleri, performans panoları, “müsait misin?” mesajları… Modern emek rejiminin en agresif hamlesi, insanı mesai dışındayken de mesaiye bağlamasıdır. Bu rejimde insan sadece saatini satmaz; tetikte olma hâlini satar.

Hazır bulunma, zamanın en sinsi işgalidir çünkü görünmezdir. İşe gitmediğin anlarda bile işin ihtimali zihnini işgal eder. Zihnin işgal edilmesi ise yaşamın işgal edilmesidir. Üstelik bu işgal, örgütlenmeyi de felç eder: Plan yapamazsın, söz veremezsin, topluluk ritmi kuramazsın. Böylece zaman gasbı, yalnızca ekonomik değil, politik bir sonuç üretir: insanları atomize eder.

Tüm Reklamları Kapat

6. Zamanın sınıfsal coğrafyası: Bekleme kimlere dağıtılır?

Zamanın mülkiyetini en çıplak biçimde gösteren şey çoğu zaman “çalışma” değil, beklemedir. Çünkü bekleme, günün içinden sessizce çalınan dakikaların toplamıdır; üstelik bu dakikalar “boş” değildir. Beklemek, kontrolün sende olmadığı bir zaman parçasıdır: sıra numarası, randevu saati, geciken otobüs, aktarma, kapıda oyalanma, haber bekleme… Kontrol sende olmayınca beden gerilir, zihin tetikte kalır; bekleme sadece vakit tüketmez, yıpratır. Bu yüzden bekleme, basit bir organizasyon sorunu değil; zamanın kimde toplandığını gösteren politik bir göstergedir.

Beklemenin sınıfsal yönü şu noktada belirginleşir: Parası olan beklemeyi satın alabilir. Daha hızlı hizmet, daha iyi ulaşım, daha iyi mahalle, daha kısa kuyruk, daha az bürokrasi, bunlar çoğu zaman “hizmet kalitesi” diye anlatılır. Oysa bu anlatı, beklemenin eşit dağılmadığını gizler. Kimin zamanı değerli sayılıyor, kimin zamanı “harcanabilir” görülüyor? Bir toplumda bu sorunun cevabı, sınıf ilişkilerini çıplaklaştırır. Çünkü bekleme birikince, insanın geri kalan hayatına da yayılır: işe geç kalma riski artar, günün planı bozulur, eve dönüş uzar, dinlenme kısalır. Yani bekleme, tek bir an değil; bütün bir günün ritmini bozan bir zincirdir.

Bekleme aynı zamanda mekansaldır; bu yüzden “sınıfsal coğrafya” demek yerindedir. Ucuz konutun uzağa itilmesi, toplu taşımanın yetersizliği, iş merkezlerinin belirli bölgelerde yoğunlaşması gibi şehir düzenlemeleri, beklemeyi ve yolculuğu bazı mahallelerin kaderi haline getirir. Kentte zenginlik çoğu zaman “yakınlık” olarak yaşanır: işe, okula, hastaneye, yeşil alana yakınlık. Yoksulluk ise “uzaklık” olarak yaşanır: her şeyin uzakta olması. Bu uzaklığın bedeli, günün içine yayılmış bekleme ve yol süresidir. Böylece sınıf, sadece gelire değil; şehrin içinde kimin nerede yaşadığına ve zamanını nasıl harcadığına da yazılır.

Beklemenin görünmezliği, onun ideolojik gücüdür. “Trafik var”, “sistem yoğun”, “memur az”, “talep çok” gibi cümlelerle bekleme normalleştirilir; sanki doğa olayıymış gibi sunulur. Oysa bekleme, çoğu zaman bir tercihlerin toplamıdır: toplu taşımaya yatırım yapıp yapmamak, sağlık hizmetini nasıl örgütlemek, kamu hizmetlerini nasıl erişilebilir kılmak, çalışma saatlerini nasıl düzenlemek… Bu tercihlerin sınıfsal sonucu şudur: bekleme, toplumun alt katmanlarına daha çok yığılır. Bu yığılma, sadece “zaman kaybı” değil, aynı zamanda “hayat kaybı” üretir; çünkü bekleme yorgunluk üretir, stres üretir, fırsatları azaltır.

Tüm Reklamları Kapat

Agora Bilim Pazarı
Yeni Bir Bakışla Felsefe Seti (7 kitap)

“Yeni Bir Bakışla” dizisi sanatın işlevi ve görevi, temsilin doğası gibi konular üzerine güncel tartışmaları çağdaş düşünürlerin eserleri ve fikirleri etrafında ele alıyor.

Yeni Bir Bakışla: Adorno // Geoff Boucher

Yeni Bir Bakışla: Baudrillard // Kim Toffoletti

Yeni Bir Bakışla: Deleuze // Damian Sutton, David Martin-Jones

Yeni Bir Bakışla: Derrida // K. Malcom Richards

Yeni Bir Bakışla: Heidegger // Barbara Bolt

Yeni Bir Toplum Felsefesi // Manuel De Landa

Yeni Gerçekçilik Manifestosu // Maurizio Ferraris

Devamını Göster
₺980.00
Yeni Bir Bakışla Felsefe Seti (7 kitap)

Bekleme ayrıca siyasal bir kapasiteyi de yer: katılım kapasitesini. Toplantıya gidebilmek, örgütlenebilmek, hakkını aramak için kuruma gidebilmek, dilekçe verebilmek… Bunların hepsi zaman ister. Eğer birinin hayatı bekleme ve yolculukla sürekli kemiriliyorsa, o insanın kamusal alana çıkışı da azalır. Böylece bekleme, sadece hizmete erişimin bir maliyeti değil; sınıfsal sessizleştirme mekanizması haline gelir. Zamanı “harcanabilir” görülenler, giderek sesini de daha az duyurabilir.

Sonuçta bekleme, sınıfın en gündelik ama en sert göstergelerinden biridir. Zenginlik çoğu zaman hız, yakınlık ve seçenek olarak yaşanırken; yoksulluk bekleme, uzaklık ve zorunluluk olarak yaşanır. Bu yüzden “bekleme kimlere dağıtılır?” sorusu, zamanın mülkiyeti tartışmasının kalbinde durur: kimin dakikaları kendi hayatına akar, kimin dakikaları sistemin kuyruğunda erir? Bu soru yanıtlandığında, zaman eşitsizliğinin coğrafyası da görünür hale gelir.

7. Zaman, özgürlük ve kurumlar

Zamanın mülkiyetini tartışmak, kaçınılmaz olarak “özgürlük” tartışmasına çıkar. Özgürlük yalnızca “seçme hakkı” değildir; seçebilecek koşullara sahip olmaktır. Günün yarısı yolda, kalan yarısı yorgunlukla geçiyorsa, kâğıt üzerindeki özgürlük bir alaydır.

Bu yüzden çözüm “kişisel verimlilik tüyoları” değil, zamanın yeniden dağıtımıdır. Öngörülebilir vardiya, kısalan çalışma süresi, toplu taşıma, bakım emeğinin kamusallaşması, iş dışı ulaşılabilirliğin sınırlandırılması… Bunların ortak noktası şudur: İnsana ait zamanın varlığını tanımak. Tarihsel olarak sekiz saatlik işgünü talebinin devrimci tarafı tam da buydu: “Hayat sadece iş değildir” demek değil; “hayatın zamanı geri alınmalıdır” demek.

8. Sonuç

Bir düzen insanların parasını çalınca hırsızlık deriz; insanların zamanını çalınca “hayat böyle” deriz. Oysa zaman hayatın kendisidir. Zamanın mülkiyeti sorusu, bu yüzden en yalın sınıf sorusudur: Kimin hayatı kime ait?

Zamanı olmayan toplum, hafızasını da kaybeder; çünkü hatırlamak için sakinlik, düşünmek için boşluk, itiraz etmek için cesaret, örgütlenmek için ritim gerekir. Zaman gasbı, sadece bireyi yormaz; toplumu da felç eder. Bu yüzden mesele “daha iyi plan yapalım” değil; kimin adına, kimin yararına, kimin bedeni ve sinir sistemi pahasına yaşadığımızı açıkça sormaktır. Zamanın mülkiyeti geri alınmadıkça, özgürlük yalnızca bir kelime olarak kalır.

Okundu Olarak İşaretle
7
2
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Paylaş
Sonra Oku
Notlarım
Yazdır / PDF Olarak Kaydet
Raporla
Mantık Hatası Bildir
Yukarı Zıpla
Bu Blog Yazısı Sana Ne Hissettirdi?
  • Tebrikler! 2
  • Muhteşem! 0
  • Bilim Budur! 0
  • Mmm... Çok sapyoseksüel! 0
  • Güldürdü 0
  • İnanılmaz 0
  • Umut Verici! 0
  • Merak Uyandırıcı! 0
  • Üzücü! 0
  • Grrr... *@$# 0
  • İğrenç! 0
  • Korkutucu! 0
Tüm Reklamları Kapat

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 02/01/2026 13:16:22 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/21997

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.

Aklımdan Geçen
Komünite Seç
Aklımdan Geçen
Fark Ettim ki...
Bugün Öğrendim ki...
İşe Yarar İpucu
Bilim Haberleri
Hikaye Fikri
Video Konu Önerisi
Başlık
Kafana takılan neler var?
Gündem
Bağlantı
Ekle
Soru Sor
Stiller
Kurallar
Komünite Kuralları
Bu komünite, aklınızdan geçen düşünceleri Evrim Ağacı ailesiyle paylaşabilmeniz içindir. Yapacağınız paylaşımlar Evrim Ağacı'nın kurallarına tabidir. Ayrıca bu komünitenin ek kurallarına da uymanız gerekmektedir.
1
Bilim kimliğinizi önceleyin.
Evrim Ağacı bir bilim platformudur. Dolayısıyla aklınızdan geçen her şeyden ziyade, bilim veya yaşamla ilgili olabilecek düşüncelerinizle ilgileniyoruz.
2
Propaganda ve baskı amaçlı kullanmayın.
Herkesin aklından her şey geçebilir; fakat bu platformun amacı, insanların belli ideolojiler için propaganda yapmaları veya başkaları üzerinde baskı kurma amacıyla geliştirilmemiştir. Paylaştığınız fikirlerin değer kattığından emin olun.
3
Gerilim yaratmayın.
Gerilim, tersleme, tahrik, taciz, alay, dedikodu, trollük, vurdumduymazlık, duyarsızlık, ırkçılık, bağnazlık, nefret söylemi, azınlıklara saldırı, fanatizm, holiganlık, sloganlar yasaktır.
4
Değer katın; hassas konulardan ve öznel yoruma açık alanlardan uzak durun.
Bu komünitenin amacı okurlara hayatla ilgili keyifli farkındalıklar yaşatabilmektir. Din, politika, spor, aktüel konular gibi anlık tepkilere neden olabilecek konulardaki tespitlerden kaçının. Ayrıca aklınızdan geçenlerin Türkiye’deki bilim komünitesine değer katması beklenmektedir.
5
Cevap hakkı doğurmayın.
Aklınızdan geçenlerin bu platformda bulunmuyor olabilecek kişilere cevap hakkı doğurmadığından emin olun.
Size Özel
Makaleler
Daha Fazla İçerik Göster
Popüler Yazılar
30 gün
90 gün
1 yıl
Evrim Ağacı'na Destek Ol

Evrim Ağacı'nın %100 okur destekli bir bilim platformu olduğunu biliyor muydunuz? Evrim Ağacı'nın maddi destekçileri arasına katılarak Türkiye'de bilimin yayılmasına güç katın.

Evrim Ağacı'nı Takip Et!
Geçmiş ve Notlar
Yazı Geçmişi
Okuma Geçmişi
Notlarım
İlerleme Durumunu Güncelle
Okudum
Sonra Oku
Not Ekle
İşaretle
Göz Attım
Site Ayarları

Evrim Ağacı tarafından otomatik olarak takip edilen işlemleri istediğin zaman durdurabilirsin.

[Site ayalarına git...]
Bu Yazıdaki Hareketleri
Daha Fazla göster
Tüm Okuma Geçmişin
Daha Fazla göster
0/10000
Kaydet
Keşfet
Ara
Yakında
Sohbet
Agora

Bize Ulaşın

ve seni takip ediyor

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close