İnsan'ın Evrimi Üzerine...

Yazdır İnsan

Bu yazımızda sizlerle insanın evrimini olabildiğince detaylı bir şekilde ele almak istiyoruz. Uzun bir konu olduğundan, doğrudan anlatımımıza girmek istiyoruz. Şimdiden faydalı olmasını umduğumuzu bildirmek isteriz:

 

Genel olarak, fosiller üzerinden ilerleyeceksek, bilmemiz gereken şey, yer kabuğunda derinlere indikçe, zamanda geriye gittiğimizdir. Çünkü ilk fosilleşen kemikler, yer katmanlarının en altında yer alır, fosilleşmenin gerçekleşmesinden sonra günümüze kadar, o katmanın üzerine birçok yer katmanı oluşmuştur. Bu sebeple derinlerden yüzeye yaklaştıkça, zamanda yolculuk yapıp geçmişten günümüze ulaşırız. Bugünün kemikleri de, geleceğin yeryüzü için derin katmanlarda yer alacaktır. Bunu bilmekte fayda var. Ayrıca arkeoloji, paleontoloji ve paleoantropoloji son derece yavaş ilerleyen, sonuçların çok uzun sürelerde alınabildiği bilim dallarıdır. Filmlerden veya çeşitli kaynaklardan sanıyoruz izlemişsinizdir, ancak devasa bir dinozorun kemikleri veya antik bir buluntunun yeryüzüne çıkarılabilmesi için diş fırçalarına benzer çok ufak ve yapıya zarar vermeyecek aletlerle, milim milim kazmak gerekmektedir.





Çok yavaş ilerlemek zorundalar, çünkü fosiller çok hassastırlar ve kolayca dağılabilirler. Üstelik sadece kazı işleri de değil; fosiller çıkartıldıktan sonra laboratuvarlara taşınması, onlarca farklı test ve analizden geçirilmeleri, test sonuçlarının başka bilim insanlarınca tekrarlanıp onaylanması süreci oldukça sancılıdır. Bu da, bilim insanları olarak bizlerin evrimsel kanıtlara ulaşma hızımızı düşürmektedir. Bu sebeple muhtemelen gezegenimiz içerisinde bulunabilecek fosillerin milyonda birine bile henüz ulaşabilmiş değiliz. Orada bir yerlerde, sayısız fosil yüzeye çıkmayı bekliyor. Ancak bu, elbette evrimsel analiz açısından çok büyük bir dert değildir, çünkü eldeki verilerle dahi sayısız türün evrimi kolaylıkla ispat edilebilmekte, bilip bilebileceğiniz neredeyse her türün evrimsel geçmişine dair iyi kötü bazı fosil izleri elimizde bulunmaktadır. Kimi zaman bu fosiller eksiksiz geçişleri göstermekteyken, kimi zaman aradaki bazı basamaklar henüz keşfedilmemiş olabilir. Ancak bu ikinci gruptaki evrimsel örnekler dahi, aradaki evrimsel geçişi (eksikliklerden ötürü biraz sıçramaları olsa bile) net bir biçimde gözler önüne sermektedir. Kısaca evrim, aklınıza gelebilecek her tür ve bu türlerin atalarına ait fosil kayıtlarıyla gösterilebilmektedir. Hele ki söz konusu tür grubu insansılar, yani günümüz modern insanları ve atalarıysa...

 

Yaşam ağacımızda, geriye doğru gittiğimizde, “insan” olarak bizlerin de diğer bütün canlılar gibi birçok önemli ayrım noktasından geçtiğimizi görürüz. Bu ayrım noktasında evrim, bizler ile günümüzde “maymun” olarak bildiğimiz canlıları, ortak atadan ayırmıştır. Bu evrimsel ayrımın sebepleri sayısızdır ve bu yazımızın konusu değildir. Ancak temel olarak, coğrafi koşullar, ortak atamızın farklı farklı bölgelerde yaşaması, iklim koşulları gibi çevresel faktörleri sayabileceğimiz gibi, sayısız eşeyli üreme sonucu oluşan farklı değişimler de görülebilir. Elbette insanların günümüzde “evrim” kelimesinden anladıkları, bir canlının pat diye başka bir canlıya “dönüşümü” olduğu için, bu ayrımı anlayamamaktadırlar. Fakat bu ayrım, son derece yavaş bir şekilde gerçekleşir ve yüzlerce, binlerce nesil alır (yüzlerce ya da binlerce nesilin fazlalığını anlamak için, kimilerimizin dedelerinin bile 1800′lü yılların sonlarında doğduğu gerçeğini düşünebiliriz. Yani torun-dede ilişkisinde sadece 2 nesil olmasına rağmen, zaman dilimi olarak 100-120 yıl arası bir süre görülür).

 

Bu noktada bazı tanımlamalar yapmakta fayda var. Örneğin hominid, biyolojide insanları konu alan bütün evrim basamaklarını tanımlamak için kullanılır, “insana giden yol” anlamındadır. Burada bahsedilen "yol", yani "evrimsel patika", önceden belirlenmiş bir yol değildir. Yani evrim, "insanı var etmek amacıyla" herhangi bir girişim veya çabada bulunmamamıştır. Bizler, insanlar olarak bugün evrimsel geçmişe baktığımızda, kendimize gelen bir evrimsel kol olduğunu görüyoruz ve bunu, bu şekilde isimlendiriyoruz. Ancak unutmayınız ki benzer evrimsel kollar, diğer tüm türler için de aynen bulunmaktadır. En nihayetinde her tür birbiriyle ortak bir ata paylaşır ve dolayısıyla her türün bugünkü haline giden evrimsel bir dal bulunur. Hominidae, maymunlar ile insanlar son ortak atadan ayrıldıktan sonra, insan tarafında kalan evrim kısmını tanımlayan isimlendirmedir.

 

Elimizdeki sayısız bulgu, insanlar ile günümüzde yaşayan şempanzelerin, bu ikilinin ortak atasından yaklaşık 6 milyon yıl kadar önce ayrıldığını düşündürmektedir. Bütün maymunların ortak atasına oldukça yakın bir tür olan Darwinius masillae, 46 milyon yıl önce yaşamıştır. Yani bildiğimiz bütün maymunlar -ve dolayısıyla insan- 46 milyon yıl kadar önce, bu türe çok yakın akraba olan, henüz tam olarak tespit edilemeyen ama neye benzediği D. masillae sayesinde neredeyse tam olarak bilinen bir türden evrimleşmeye başlamıştır. 

 


 Darwinius masillae


Ancak o tarihten, günümüze kadar gelirken, 6 milyon yıl öncesine kadar tek bir insana dahi rastlanmaz. Önce onlarca farklı tür, cins ve aile bu türden ve torunlarından milyonlarca yıl süresince, kademeli olarak ayrılırlar. Daha sonradan bu maymunların bir grubundan, günümüzden 6 milyon yıl önce, sonunda insanlara kadar gelecek kol olan hominidler ayrılır ve evrimleşmeye başlar. Dolayısıyla bundan 6 milyon yıl önceden daha eski insanlara rastlamamaktayız. 6 milyon yıl öncesinden daha eski tarihlerde, maymunsu (ve insanı özellikleri de taşıyan) birçok tür görmek mümkündür. Bunlara buradaki yazımızda detaylıca değinmiştik. Bizim bu notumuzun konusu ise, 6 milyon yıl öncesinden daha eskisi değil, 6 milyon yıl önce başlayıp günümüzde hala devam eden insanın evrimi konusudur. 




Yukarıdaki fotoğrafta oldukça net bir şekilde, insan kolunun diğer maymunlardan ayrılması görülmektedir. Bizi taşıyan kol, Homo cinsine ait koldur ve buradan geriye gidildikçe diğer maymunlarla olan ortak atalarımıza bağlanılır. Aşağıda da yine güzel bir görsel görmekteyiz:


 

 

Peki, primatların kemirgenlerden ayrılarak evrimleşmesinden 6 milyon yıl öncesine kadar olan dallanmaları anladık; ya sonrası? İşte bu sorunun cevabı, bu makalemizin konusu olacak. İlerlemeden önce, modern insana gidecek evrim kolunun şempanzelerle olan ortak atamızdan 6 milyon yıl önce ayrılmasından sonra olan dallanmalara bir bakalım:




Yukarıdaki görseli daha yakından incelemek için üzerine sağ tuşla tıklayıp "Yeni Sekmede Aç" seçeneğini seçebilirsiniz. Burada, işleyeceğimiz tüm türlere yer verilmemiştir; ancak oldukça genel ve güzel anlatışmış olmasından koymak istedik. Daha ufak ve net bir görsele bakalım:




Bu görsel her şeyi anlatmak için çok daha isabetlidir. Görsel, aşağıdan yukarıya doğru günümüze yaklaşmaktadır. Tüm olası dallanma noktaları güzel bir şekilde ortaya konmaktadır. Burada ufak bir uyarı yapmakta fayda var: az sonra, türleri anlatırken göreceğiniz gibi, halen bazı fosiller üzerindeki analizler sürmektedir ve bilim insanları arasında hangi türün hangisinden evrimleştiği veya akrabalık ilişkileri konusunda anlaşmazlıklar bulunmaktadır. Çünkü insan evrimi, bildiğimiz en detaylı evrimsel süreçlerden biridir. Kimi ekole göre, bu evrimsel sürecin 30 farklı türü bilinmektedir. Kimisi bu türlerin bazılarını birbirinin alt türü olarak görür ve sayı 20 civarına iner. Ne olursa olsun, insanların maymunsu atalarından evrimi, günümüzde en çok fosil kaydıyla ispatlanmış olgulardan birisidir. İnsanın evrimleştiği gerçeğinin günümüzde tartışması olamaz. Tek tartışma, türlerin evrimsel ilişkilerinin ortaya konmasındadır.




Konumuza geçmeden önce son ele almak istediğimiz görsel ise budur. Burada, hangi türün hangi zaman aralıklarında evrimleşip yaşadığı kabaca gösterilmektedir. Ayrıca görselin üst kısmında, ateşin kontrol altına alınması, iki ayak üzerinde yürüme becerisi, taş aletlerin yapılması gibi önemli evrimsel olayların da başlangıçları gösterilmektedir. Buradaki tür isimlendirmeleri, bizim takip edeceğimiz ekolün isimlendirmeleriyle aynı değildir; ancak bu ekollerin de isimlendirmelerini türlerden bahsederken vereceğiz. Burada dikkatinizi çekmek istediğimiz iki önemli nokta var:


Birinci önemli nokta, fark edeceğiniz üzere evrimin zincirsel bir süreç olmamasıdır. Evrim, dallanarak ilerleyen ve ata ile torunun bir arada yaşayabileceği bir süreçtir. Bu sebeple, bir türün olduğu gibi, tüm bireyleriyle, diğer bir türe evrimleştiğini düşünmek ve iddia etmek bir safsatadan ibaret olacaktır. Türlerin popülasyonlarının bir grubu, izolasyon sebebiyle bir başka gruba evrimleşebilir ve bu grup, daha sonradan atalarıyla bir arada yaşayabilir ve etkileşime geçebilir. Bu etkileşimin sonuçları sonsuz olasılığa gebedir. Çoğu zaman atadan evrimleşmiş olan grup, atayı yavaş yavaş evrimsel başarı açısından geçerek yok eder. Kimi zaman bunu yapmayı başaran ata türdür. Kimi zaman yeterince türleşme gerçekleşmediği için ata ile torun türler çiftleşmeye başlayarak aradaki türleşme farkını giderek kapatırlar. Kimi zaman bu çiftleşmeden doğan hibrit türler, iki türden de başarılı olurlar ve ikisini birden yok ederler. Kimi zaman hibrit tür, ata tür ve torun tür uzun yıllar bir arada yaşarlar. Bu olasılıkları sonsuz sayıda arttırmak mümkündür. İşte bu sebeple evrimsel biyoloji ve paleontoloji çok hassas çalışılması gereken ve detaylı analizleri gerektiren bilim dallarıdır ve oturulduğu yerden ileri geri sallamayla yürütülecek bilim dalları değildir.


İkinci önemli nokta ise, az önce de değindiğimiz gibi, ata ile o atadan evrimleşen türlerin çoğu zaman bir arada, aynı zaman dilimlerinde yaşamış olmasıdır. Bu bazen öyle ileri boyutlara varır ki, atadan evrimleşmiş bir torundan evrimleşmiş ikinci nesil torun tür, iki evrimsel basamak önceki atasıyla bile bir arada yaşayabilir. Bunun örneklerine evrim tarihinde sıklıkla rastlarız. Bu durumu vurgulama sebebimiz, torun türlerin illa ataları yok etmek zorunda olmayışını anlatmak isteğimizdendir. Ne var ki söz konusu Homo sapiens olduğunda, tüm ata türlerin ya süreç içerisindeki kendi etkileşimleri dolayısıyla, ya da H. sapiens'in uyum başarısı sebebiyle yok olduğunu görmekteyiz. Türümüzün atalarının çoğunun yok oluşunun bizimle hiçbir alakası yoktur; çünkü biz evrimleşmeden çok önce zaten yok olmuşlardır. Ancak bazı atalarımızın ve kuzenlerimizin yok oluşundan muhtemelen biz sorumluyuz. Fakat birkaç on bin yıllığına bile olsa, başka insan türleriyle ve hatta onlardan evrimleştiğimiz türlerle bir arada yaşadığımızı düşünmek, nefes kesicidir. 


Umuyoruz buraya kadar anlaşılır olmuşuzdur. Şimdi kendi konumuza dönelim ve asıl anlatımımıza başlayalım:



Homo Öncesi Türler

 

Kazı araştırmaları sonucu, şimdiye kadar ulaşabildiğimiz en yaşlı türümüz, Sahelanthropus tchadensis (halk arasında Toumai Adamı olarak da bilinir) olarak bilinen atamızdır. Bu tür, elbette günümüzde bildiğimiz insanlara benzemez. Tür, günümüzden 7 milyon yıl kadar öncesine aittir. Türe ait 1 adet kafatası, 5 parça çene kemiği, bir miktar diş keşfedilmiştir. Bu bulgular üzerinde yapılan analizler, türün insan-şempanze ortak atasına dair evrimsel biyolojinin öngördüğü neredeyse tüm özellikleri gösterdiği ortaya çıkarılmıştır. S. tchadensis muhtemelen şempanzelerle olan doğrudan ortak atamız değil, ancak ona o kadar yakın bir tür ki, birçok bilgiyi derleme, edinme ve az sonra bahsedeceğimiz diğer türle kıyaslama imkanı sunabiliyor. Yine de bu tür, günümüz modern insanından o kadar uzak ve “maymunsu” (elbette modern maymunlar gibi değil, onların da atası gibi) bir yapıdadır ki, insan demek bile oldukça zordur. Bu insan türünün beyni, ortalama 350 cc’dir (0.35 litre). Şimdiden, diğer türleri kıyaslayabilmeniz adına, şempanze beyninin tıpkı S. tchadensis gibi 350 cc civarında olduğunu, insan beynininse 1350 cc civarında olduğunu söylememizde fayda var. Aklınızın bir köşesinde bu sayıları tutun çünkü az sonra göreceğiniz gibi, evrimsel süreçte bizi biz yapan beynimizin evrimidir. 


S. tchadensis türünün oldukça fazla maymunsu özelliği vardır. Bunlardan en önemlisi de beyninin küçüklüğüdür. Bunun haricinde diş, kaş kemeri şekli ve yüz morfolojisi insanlarınkinden oldukça farklıdır. Öte yandan Toumai Adamı'nın insansı da pek çok özelliği mevcuttur: Kaşlarının genel morfolojisi ve sırt yapısı insanlarınkine benzer, maymunlarınkine göre daha küçük azı dişleri vardır. Türe ait kafatası aşağıdaki gibidir:



 

Çad’da bulunan bu Sahelanthropus tchandesis türünden sonra karşımıza Orrorin tugenensis olarak isimlendirilen, evrimimizin bir diğer basamağı çıkıyor. Bu türe ait fosiller Temmuz 2001′de Kenya’da bulundu. Malesef kafatası fosilleşmemiz olan bu türün, kol ve eklem kemikleri net bir şekilde ayırt edilebiliyor. Ayrıca dişleri, alt çenesi, bağlantı kemikleri de bulundu. Bu bulgular üzerinde yapılan testler sonucu ise, bu türün 6 milyon yıl öncesine ait olduğunu bulabildik. Bu kalıntılar üzerinde yapılan analizler gösterdi ki, dişi bir şempanze büyüklüğünde olan bu atamız, ağaçlara tırmanma konusunda oldukça başarılıydı ancak bir insan gibi 2 ayağı üzerinde durabiliyordu! Peki, sadece kemiklere bakarak bu kadar çok özelliği nasıl bilebiliyoruz? Kemiklerimiz, bizim yaşantımızdaki pek çok şeyi kayıt altında tutarlar, biz farkında olmadan. Geçirdiğimiz rahatsızlıkları, bir gün içerisinde ne kadar hareket ettiğimizi, yaşantımız boyunca ne gibi koşullar altında çalıştığımızı, fizyolojik ortalama durumumuzu ve daha pek çoğunu... Bu sayede, sadece bir kemik sayesinde bile, o canlıyla ilgili çok fazla bilgiye ulaşabiliyoruz. Orrorin tugenensis’e ait buluntuların gerçek fotoğraflarına da bir göz atalım:

 

 

Orrorin tugenensis'i çok önemli kılan olgu, muhtemelen şempanzelerle ortak atamız olması... Hemen hemen her şeyiyle ortak atamız olma özelliklerini sağlıyor: 6.1-5.7 milyon yıl önce yaşamış bir tür. İnsanlara oldukça yakın özellikleri bulunuyor, üstelik insanların soy hattındaki Australopithecus cinslerine de oldukça yakın akrabalık gösteriyor. Azı dişleri maymunlarınkine benzese de, insanlarınki gibi körelmiş vaziyette. Öte yandan kemik yapısının Australopithesinlerle daha yakınlık gösterdiği görülüyor. Femur kemiği üzerine yapılan analizler Orrorin'in iki ayak üzerinde yürüyebildiğini gösteriyor; postkranyum analizleri ise ağaçlara tırmanmak konusunda başarılı olduğunu! Bir diğer ara özellik olaraksa falanks analizleri... Bu analizler, Orrorin'in alet yapabilecek ve ağaçlarda esnek bir şekilde hareket edebilecek bir yapısı olduğunu gösteriyor. Kısaca, ara geçiş özelliklerinin hepsi bir türde toplanmış vaziyette. Halen türün ortak atanın ta kendisi ilan etmek zor; ancak bulunan türler arasında bir aday varsa, o da Orrorin olarak karşımıza çıkıyor. 


Bu son derece heyecan verici bulguların baş kahramanı Orrorin tugenensis’ten sonra hemen karşılaştığımız, O. tugenensis’e göre gelişmiş olan atamız, Ardipithecus kadabba'dır. A. kadabba hakkında çok fazla bilgiye sahip olmasak da, türün 5.6 milyon yıl kadar önce yaşadığını ve şempanzelerle olan ortak atamızdan insan türlerine geçişte önemli bir rolü bulunduğunu söyleyebiliriz. Çünlü Ardipithecus cinsinin evrimiyle, maymunsu özelliklerin körelmeye başlayıp, bugün "insan" dediğimiz özelliklerin giderek belirginleşmeye başladığı görülmektedir. A. kadabba türünün de iki ayak üzerinde yürüyebildiği bilinmektedir. Halen şempanzelere benzer bir kafatası büyüklüğü ve yapısı görsek de, artık onlarınkinden giderek farklılaşan diş yapılarına rastlamaktayız. Türe ait keşfedilenler arasında arka kafatası kemikleri ve diş parçaları bulunuyor.


A. kadabba'nın doğrudan torunu olması muhtemel olan Ardipithecus ramidus ise hakkında çok daha fazla bilgiye sahip olduğumuz bir ara geçiş türüdür. Bu türe her ne kadar 1994 senesinde ilk defa bulunduğunda Australopithecus ramidus adı verilmiş olsa da ilk bulgudan kısa bir süre sonra gelen yeni bulgular, türün Ardipithecus cinsine ait olduğunu göstermiş ve şempanze-insan ortak atası ile, insanların ilk temsilcileri olarak kabul edilen Australopithecus cinsleri arasında bir geçiş olduğu anlaşılmıştır. Bu muhteşem kırılgan fosilin incelemeleri o kadar zor olmuştur ki, araştırmalar tam 15 yıl sürmüştür! Belki onu şu daha meşhur ve popüler ismiyle bilirsiniz: Ardi! 


Etiyopya'da Ardi'ye ait 100 ayrı kemik keşfedilmiştir. Ardi, 120 santimetre boyunda, 50 kilo civarında ağırlığında bir dişiydi. Günümüzden yaklaşık 4.4 milyon yıl kadar önce yaşamıştır. Halen bir şempanze ile bir insan karışımına benzemekteydi. Kafatası ve beyni, bir şempanzeninki kadar küçüktü. İki ayağı üzerinde büyük ihtimalle yürüyebiliyor ama bir Australopithecus kadar rahat ve baskın olarak yürüyemiyordu. Ağaçlarda ise apaçık 4 uzvunu da kullanıyordu! Ormanlık alanda yaşadığı çok açıktı, bu da bize iki ayak üzerinde yürümenin savanlıklarda evrimleşmediğini gösteriyor. Bu türün fotoğraflarına bakacak olursak:



Ardipithecus ramidus



Ardi'nin Kemikleri

 

Ardi'den sonra sahneye çıkan yeni tür, Australopithecus anamensis denen bir türdür. Türün keşfiyle birlikte insanlara giden kol giderek aydınlanmaya başlamıştır. Bu türe ait 9 fosil 1994 yılında Kanapoi, Kenya’da, 12 adet fosil de Allia Körfezi, Kenya’da, 1988 yılında bulunmuştur. Bunların çoğunluğu diş örnekleri olmakla birlikte, kafatası da bulunabilmiştir. Bu tür üzerinde yapılan çalışmalar, A. anamensis‘in 4.2 ila 3.9 milyon yıl önce yaşadığını ve bulunan kemiklerin türün 20 ayrı bireyine ait olduğunu göstermektedir. Bu türü muhteşem kılan, kafatasının ilkel, bedenin ise modernleşmiş olmasıdır. Yani kafatası, halen dönemin ilkel şempanzelere benzemekteyken, artık değişen cins türü olarak Australopithecus kelimesinden de anlaşılabileceği üzere, beden olarak ilkel şempanzelerden daha gelişmiş bir canlı profili çizmektedir. Dişler ve çeneler, bundan önce bahsettiğimiz atalarına oldukça benzemektedir. Modern bir canlı olarak insan bacağında bulunan ve alt bacak kemiklerinden büyük olanı olan tibia kemiğinin ilkel halinin oluşumu, iki ayak üzerinde yürüyebildiğine kesin bir kanıttır. Ayrıca bir insanın üst kol kısmında bulunan alt humerus kemiği, inanılmaz bir şekilde insan-benzeridir. Kafatası ise şöyle:

 

 

 

Bu noktadan sonra türleri takip etmek biraz daha zorlaşıyor, çünkü evrimsel süreç hız kazanıyor, dallanmalar başlıyor ve aynı dönemde, birçok farklı türün bir arada yaşamaya başladığını görüyoruz. Bunu bir an durup hayal ediniz: aynı coğrafyada, birçok farklı insan türü bir arada yaşamakta! Biz şu anda sadece kendi türümüzü görmeye alıştığımızdan bunu hayal dahi etmekte zorlanıyor olabilirsiniz. Ancak farklı insan türleriyle bir arada yaşadığınızı bir düşünün, ne kadar heyecan verici olduğunu fark edeceksinizdir. Hoş, bu dönemde bildiğimiz anlamda insanlar elbette bulunmuyor; ancak yavaş yavaş insanın en yakın akrabalarının tarih sahnesine çıktığı dönemlere yaklaşıyoruz ve biz Homo sapiens türü de bir dönem bizden başka insan türleriyle bir arada yaşadık; bunlara tekrar geleceğiz.


Sıradaki tür olarak, şimdilik bildiğimiz kadarıyla tek başına, diğer türlerden ayrı olarak evrimleşen ve cinsin tek bir türle temsil edildiği, Kenyanthropus platyops türünü tanıtacağız. 1999 yılında Justus Erus tarafından Kenya’da bulunmuştur ve 3.5 milyon yıl önce yaşamıştır. Adını, Kenya'da bulunmuş olmasından ve yassı bir yüze sahip olmasından almaktadır. Türün Australopithecus cinslerine ait olduğu iddia edilmişse de, birçok diğer araştırmacı ayrı bir cins olduğunu ileri sürmektedir. Doğrudan alıntılayacak olursak:


"Kenyanthropus platyops, maksilla morfolojisinden ötürü evrimsel süreçte diğer türlerden ayrılmaktadır. Bu kemiği incelediğimizde yassı ve göreceli olarak ortognatik bir alt nazal bölgesi olduğunu, arkaya doğru konuşlanmış zigomatik süreçlerin oluştuğunu ve küçük molarlara sahip olduğunu görüyoruz. Temel olarak Kenyanthropus'un küçük molarları ve yassı bir suratı vardı ki bunlar, günümüz modern insanlarını temsil etmektedir. Kenyanthropus'un diğer özellikleri, kalın enameli, dik burun boşluğu girişi ve ortalama bir mandibular derinliği olmasıdır."


Görülebileceği gibi bulunan kemiklerin karşılaştırmalı analizi oldukça fazla teknik bilgi gerektirmektedir. Bunları kolaylaştırarak anlatmanın da pek bir yolu yoktur; daha doğrusu anlatılacak olsa, bundan kat kat uzun makaleler yazmamız ve anatomik bilgilere boğmamız gerekir. Bu sebeple, yapılan analizlerin teknik detaylarına meraklı olanları, anatomi ders kitaplarını ve paleontoloji kitaplarını incelemeye teşvik ediyoruz.


Kenyanthropus'un kafatasının büyüklüğü Australopithecus afarensis ve Australopithecus africanus (az sonra değineceğiz) gibidir ve büyük, yassı bir yüze ve küçük dişlere sahiptir. Bulunan kafatası da budur:

 


 Kenyanthropus platyops


K. platyops, muhtemelen bizlerin doğrudan bir atası değildi; ancak atalarımızın arasnda bulunan, "ata-kuzen" diyebileceğimiz türlerden biriydi. Yani teknik olarak şempanzelerden bile yakın kuzenlerimizdir; ancak yok olmuşlardır ve insansı atalarımızla, bizim olduğumuzdan daha yakın akrabadırlar. Bu açıdan, Kenyanthropus cinsi, atalarımızı tanımak bakımından evrimsel bir önem taşımaktadır.


Bu noktadan sonra, Australopithecus türlerine daha detaylı olarak girebiliriz. Bir diğer deyişle, modern insanlar olarak bizlerin doğrudan ataları olduklarını bildiğimiz türleri detaylıca inceleyeceğiz. Bu türlerin A. anamensis türünden sonraki temsilcisi ise, Australopithecus afarensis türüdür. Günümüzden 3.9 ila 2.9 milyon yıl önce yaşayan A. afarensis'in en meşhur bireyi, günümüzden 3.2 milyon yıl önce yaşamış olan Lucy isimli bireydir. Türün bu kadar meşhur olmasının nedeni, Homo sapiens'in doğrudan atası olduğunun düşünülmesidir. Her ne kadar Australopithecus türleri arasında bize en yakın olan kuzenimiz olmasa da, en popüler atalarımızdan (veya kuzenlerimizden) biri olduğu aşikardır. Dahası, insanı "insan" yapacak en önemli özelliklerin de artık bu türlerde toplanmaya başlamış olduğunu görmemiz açısından, türümüzün evrimi açısından önemlidir. Bu türe ait çok fazla sayıda fosil elde edilmiştir. Fosillerin yüzeye çıkarıldığı yerler arasında genel olarak Kuzey Afrika'da bulunan Laetoli, Hadar, Afar, Omo, Maka, Fejej, Belohdelie ve Koobi Fora bulunmaktadır.



Lucy'i inşa etmemizi sağlayan kemikler



Australopithecus afarensis


Kemik yapılarını incelediğimizde, A. afarensis türünün günümüzdeki insansı maymunlara göre körelmiş azı ve ezici dişleri olduğunu görürüz. Ancak buna rağmen bu dişler, hala bizlerdekine göre çok daha iridir. Beyin hacminde bir miktar büyüme gözlenmeye başlanır ve artık 380-430 cc arası bir beyin hacmi görülür. Çene dışarıya çıkıktır ve bu, "prognatik yüz" olarak bilinir. Üstelik Lucy ve benzeri bireyleri incelediğimizde, artık sosyal yapının da karmaşıklaşmaya başladığına dair ilk izleri görebiliyoruz. Örneğin cinsel çiftbiçimliliğin (erkek ile dişinin birbirinden farklı görünmesi) bu dönemlerde belirginleşmeye başlaması, cinsel seçilim baskısının artması anlamına gelmektedir. Henüz fiziksel görünüm birbirinden çok farklı olmasa da, erkeklerin dişilerden iri olmaya başladığı görülmektedir. Bu durum, sosyal statülerin de oluşuyor olmasına bir işaret olabilir. Tüm bunlar, beynin evrimiyle doğrudan ilişkili olan konulardır. Tabii ki, A. afarensis'in bipedal (iki ayak üzerinde yürüyebilen) bir tür olması da, beynin evrimini tetikleyen başlıca unsurlar arasında yer almaktadır. 


Bu noktada, Australopithecus bahrelgazi'den bahsetmekte fayda var. 3.6 milyon yıl kadar önce evrimleşmiş olan bu tür, 1995 yılında Michael Brunet tarafından keşfedilmiştir. Çad'ın Bahr el Gazal bölgesinde bulunmuş olmasından ötürü bu ismi almıştır. Türe ait bir parça mandibular kalıntısı, alt ikincil kesici diş, premolarların tamamı ve bu dişlerin bağlı bulunduğu dental alveoller keşfedilmiştir. Bu keşfin ayrı bir türe ait olup olmadığı halen tartışmalı olmakla birlikte, bireyin Orta Afrika'da keşfedilen tek örnek olması, bu bölgede yaşayan ayrı bir türün evrimleşmiş olabileceğini düşündürmektedir. Ayrıca yapılan analizler, türün ayrı bir soy hattını mümkün kılabileceğini göstermektedir. 


Evrimsel süreci incelemeyi sürdürdüğümüzde, bir sonraki durakta karşılaştığımız ikonik ve önemli tür, Australopithecus africanus‘tur. A. afarensis ile birlikte doğrudan atamız olan bu tür, 3 ila 2 milyon yıl öncesinde yaşamış ve A. afarensis gibi iki ayak üzerinde yürüyebilmektedir ve vücudu minyondur. Fakat A. africanus‘un vücudu, atasına göre daha büyüktür ve kesin bir şekilde, A. afarensis'e göre insanlara daha yakın bir türdür. Afrika'nın 4 ayrı noktasında türe ait fosil örnekleri keşfedilmiştir: Taung, Sterkfontein, Makapansgat ve Gladysvale. 



A. africanus'un en tipik örneklerinden biri olan Taung Çocuğu olarak bilinen birey



Yine en tipik örneklerden biri olan Bayan Ples



Taung Çocuğu olarak bilinen örnek, 1924 yılında Taung'da bulunduğunda, insan evrimine ait en önemli soru işaretlerinden bazıları aydınlanmış oldu. Çünkü türün maymunsu kafatası bir yana, göz yuvarlarının, dişlerinin ve hepsinden önemlisi, kafatasında bulunan ve omurganın hemen üzerindeki boşluk ("foramen magnum"), Australopithecus africanus'un insansı bir çok özelliği taşdığını göstermektedir. Dolayısıyla halen maymunsu atalardan izler bulunsa da, insansı özellikler tür içerisinde vurgulanmaya başlanmıştır. 1938 yılında G.W. Barlow tarafından keşfedilen bir fosil, Robert Broom tarafından Plesianthropus transvaalensis olarak isimlendirilmiştir. Sonradan, 1947 yılında Broom ve Robinson tarafından keşfedilen bir dişi fosili, Broom tarafından Bayan Ples takma adıyla, daha önceden isimlendirilen fosille aynı tür olarak kategorize edilmiştir. Ne var ki, sonradan yapılan analizler, bu türün ayrı bir cins olmadığını göstermiş ve keşfedilen fosillerin Australopithecus africanus örnekleri olduğunu doğrulamıştır. Bayan Ples'in en önemli özelliği, 485 cc'lik kafatası hacmiyle türün beyin büyüklüğüne dair bilgiler veriyor olmasıdır.


Australopithecus africanus'tan ayrılan bir kolun evrimsel süreçte Paranthropus cinsine evrimleştiğine dair bilimsel bir kanı bulunmaktadır. Ayrıca A. africanus türünde cinsel çiftbiçimliliğin daha da keskinleştiği, lumbar omurga analizleriyle doğrulanmaktadır. Dişilerin iki ayak üzerine durmalarına bağlı hamilelik yüklerinin omurgaya yansıması, evrimsel bazı adaptasyonları da açıklamaya yaramaktadır. 


Genel olarak A. africanus'u incelediğimizde, beyin büyüklüğün de bu evrimleşme sürecinde artık 450-500 cc (yaklaşık yarım litre) arasına çıktığı görülmektedir. Bu beyin büyüklüğü günümüz modern şempanzelerinkinden biraz daha büyüktür (vücut büyüklüğü hemen hemen aynı olsa da) ancak halen konuşma becerisi için yeterli değildir. Arka dişleri, A. afarensis‘e göre biraz daha büyüktür. Her ne kadar africanus'un dişleri ve çenesi, modern insanınkine göre çok daha büyük olsa da, diş yapısı bir maymununkine kıyasla insan ile çok daha fazla benzerdir. Artık çene yapısı da modern insanlarınki gibi tamamen paraboliktir; ayrıca köpek dişleri de A. afarensis‘e kıyasla çok daha küçüktür.

 

Burada, Australopithecus türlerine ufak bir ara verip, A. africanus'tan evrimleştiği düşünülen Parantrhropus türlerine bakmakta fayda var. Kaldığımız yeri unutmayın, çünkü geri dönüp, insanın evrimine doğru devam edeceğiz. Bunu söylemişken altını çizelim: burada arka arkaya türleri veriyor olmamız, bu türlerin zincirleme bir şekilde evrimleştiği anlamına gelmemektedir. Evrim, her zaman dallanarak, bir ağaç gibi genişleyen bir süreçtir ve tek bir tür, birçok alt türe ayrılır, bunlardan yeni türler evrimleşir, bir kısmı yok olur, geri kalanlar tekrar dallanır ve bu süreç böyle devam eder. Dolayısıyla burada biz genel hatlarıyla insana giden kolu incelesek de, birçok kuzen türe de değiniyoruz. Bu sayede insanın evrimindeki önemli etkileşimleri görme şansınız olacaktır. Evet, şimdi 3 adet Paranthropus türü geliyor:


İlki Paranthropus aethiopicus. Tür 1967 senesinde, Fransız arkeologlar Cemille Arambourg ve Yves Coppens tarafından Etiyopya'da keşfedildi. Zaten bazı bilim insanlarınca Australopithecus aethiopicus olarak da anılıyor, dolayısıyla çok da uzaklaşmadık bir önceki cinsten. Ancak giderek artan bir kanı, bu cinslerin birbirinden ayrı insan türlerini barındırığını kabul ediyor. Bu tür, 2.7 ila 2.5 milyon yıl önce yaşamıştır. Az sonra değineceğimiz Paranthropus robustus ve Paranthropus boisei‘nin atası olduğu düşünülmektedir. Neredeyse tüm ara türler gibi, ilkel ve modern özelliklerin muhteşem bir karışımına sahip. Beyni 410 cc civarında ve özellikle kafatasının arka kısımları oldukça ilkel, tıpkı bir Australopithecus afarensis gibi. Fakat diğer karakteristikleri, yüzün, çenenin, dişlerin kütlesi çok daha insansı özelliklere sahip olduğunu gösteriyor. Ayrıca “sagittal crest” denen, kafatasında bulunan bir çıkıntı, şimdiye kadar bulunan en büyük yapıya sahip. Bu çıkıntının, çenenin farklılaşmasından ötürü ortaya çıkmış olabileceği düşünülüyor. Bir diğer kanı da, atasal özelliklerin bu türlerde ortaya çıkmış olması yönünde... Bu muhteşem kafatasına bir bakalım:

 

Paranthropus aethiopicus


Bu cins içerisinde devam ettiğimizde, karşımıza çıkan yeni türümüz Paranthropus boisei oluyor. Tür, 17 Temmuz 1959 yılında Mark Leakey tarafından Tanzanya'da keşfedildi ve Fındıkkıran Adamı olarak anılıyor. Öncelikle 1.75 milyon yıl önceye tarihlense de, sonradan yapılan analizler türün 2.3 ila 1.2 milyon yıl önce arasında yaşamış olduğunu gösteriyor. Beyin hacminin 550 cc'ye kadar çıkabildiği görülmekle birlikte, halen oldukça kısa bir foramen magnum yapısına sahip olduğu görülüyor; dolayısıyla halen insan ile maymunsu atalar arasındaki özelliklerin bir karışımını görüyoruz. "Fındıkkıran Adamı" denmesinin nedeni ise, keşfedilmiş tüm insan türleri arasında en yassı yanak dişlerine ve en kalın enamele sahip olmasıdır. Bu özellikleriyle çok güçlü çiğneme becerisi olduğunu görüyoruz. Dişleri öylesine iri ki, bazıları modern insanların dişlerinden 4 kat daha büyük! Bu büyük ezici dişlere rağmen, ön dişlerinin oldukça ufak olduğunu görüyoruz. Bu büyük çenelere, kafatasındaki "sagital çıkıntı" denen çıkıntı eşlik ediyor. Daha önceden de değindiğimiz gibi, bu çıkıntının çene kaslarının bağlanması için ekstra bir yüzey olarak evrimleştiği düşünülüyor. Türe ait kafatasına bakacak olursak:



Fındıkkıran Adamı olarak da bilinen Paranthropus boisei


Türle ilgili oldukça kapsamlı araştırmalar yapılmış vaziyette. Örneğin diyetine baktığımız zaman, oldukça geniş bir dağılım görüyoruz. Yani bir nevi, su kaynaklarına yakın olduğu müddetçe, bulabildiği her şeyi yiyebildiğini görüyoruz. Çünkü bu evrede, meyvecil atalarımız giderek et merkezli bir hepçilliğe doğru evrimleşmektedir. Buna paralel olarak çeneler küçülmekte ve avcılık becerileri artmaktadır. Çene küçülmesine bir istisna olarak P. boisei verilebilecek olsa da, diğer tüm türlerde bu şablona uyulduğu görülür. Yapılan araştırmalar, P. boisei'nin sert cisimleri yiyerek beslendiğini göstermektedir: fındıklar, yemişler, tohumlar, sert meyveler, vs. Bunun haricinde türün çimen ve sazlık yediği de düşünülmektedir. 


Bu cins içerisinde inceleyeceğimiz son tür ise Paranthropus robustus olarak bilinen tür. Yine, bazı bilim insanlarınca Australopithecus robustus olarak da anılıyor. Vücut açısından incelediğimizde, türün tıpkı bir Australopithecus africanus'un vücut tipine sahip olduğunu görüyoruz; ancak ona göre daha büyük bir vücuda ve çok daha sağlam bir kafatasına ve diş yapısına sahipti. 2 ila 1.2 milyon yıl önce yaşamıştı. İri yapılı yüzü düzdü, neredeyse alınsızdı ve büyük kaş çıkıntılarına sahipti. Ön dişleri göreceli olarak küçüktü ama arka çiğneme dişleri, koca çenesi gibi büyüktü. Çoğu türde kafadaki “sagittal crest” bulunuyordu ancak bir kısmında bu yapıya artık rastlanmıyordu; kısaca evrim geçiriyor ve aynı türün içerisindeki bazı bireyler, bu özellikten yoksun doğuyorlardı (tıpkı günümüzde bazı insanların 20 yaş dişi hiç oluşmayacak şekilde doğması gibi). Genellikle çok çiğnenmesi gereken, sert yiyeceklerle beslenirdi, bu da çene ve arka diş yapısının evrimsel olarak açıklamasını yapıyor! Beyin hacmi 530 cc civarındaydı! Paranthropus robustus'un sivri cisimlerle kazmayı öğrendiğini düşünebileceğimiz bulgulara ve kalıntılara, kemiklerin etrafında ulaşıldı! Kafatası ise şöyle:

 


Paranthropus robustus


Son kaldığımız yeri hatırladınız mı? Evet, Australopithecus türlerine geri dönüyoruz ve yolculuğumuza devam ediyoruz: Şimdi karşımıza çıkan yeni ara türümüz, Australopithecus garhi denen türdür. 1996 yılında Etiyopyalı paleontolog Berhane Asfaw ve Amerikalı paleontolog Tim White tarafından keşfedilmiştir. Tür üzerinde yapılan çalışmalar, Homo cinslerinin doğrudan atası olabileceği fikrini doğurmaktadır. Malesef yine parçalı bir kafatası bulunabilmiştir ama yine de, analizleri yapmak için fazlasıyla yeterlidir. A. garhi, atalarına göre oldukça büyük arka dişlere ve gelişmemiş bir morfolojiye sahiptir. Kafatasıyla birlikte bulunan humerus ve femur (bacakta bulunan kemikler), insanlarda görülen orana sahipken, üst ve alt kolları, maymunlarda görülen orana sahiptir.

 



Australopithecus garhi

 

Bir sonraki durağımızda gördüğümüz atamız, Australopithecus sediba'dır. Malapa, Güney Afrika’da, 2008 yılında bulundu. Türe ait birçok fosil keşfedildi: bir erkek çocuğu, bir yetişkin dişi, bir yetişkin erkek ve 3 tane yeni doğmuş bebek fosili... 1.9 milyon yıl kadar önce yaşadıkları tespit edildi. Bulgular, bu türün Australopithecus ile Homo arası geçişi başlatan ve en ileri noktaya taşıyan tür olduğunu gösteriyor. Bu tür, bir Homo'ya, bulunan diğer Australopithecus'lardan çok daha fazla benziyor. Australopithecus sediba, iki ayakları üzerinde yürüyebiliyor ancak uzun kolları sayesinde tırmanışta da oldukça başarılı. Fakat artık çok daha fazla insansı özelliğe sahip: kafatası, dişler ve pelvis açısından. Erkek çocuğun kafatası 420 cc hacminde ve iki fosil de oldukça kısa, 130 santimetre civarında:

 


Australopithecus sediba

 

Türün muhtemelen bizlerin bir zamanlar olduğu gibi savanalarda yaşadığı düşünülüyor. Ancak bu atalarımız, ormanlardan çok da uzaklaşmış değil. Dolayısıyla, besin ihtiyaçlarını özellikle meyveler açısından ormanlardan karşılayabiliyorlar. Bazı fosillerdeki dişler o kadar iyi korunmuş ki, dişlerdeki yemek artıklarının kalıntılarını ayırt etmek bile mümkün! Tür, tam bir mozaik geçiş örneği gösteriyor; atalarımıza ait izleri de, bizlere ait izleri de taşıyor; ancak artık Homo cinslerine oldukça paralellik gösteren birçok özelliği var. Halen ilkel Homo cinslerine göre kafatası hacmi küçük ve 430 cc civarında. Buna rağmen alt çene kemiği ve diş yapısı neredeyse Homo erectus ile birebir aynı. Bunlar üzerinde yapılan analizler, türün atalarına göre daha verimli bir şekilde enerjiyi kullanabildiğini gösteriyor ve bunu, yürüme ve koşma açısından geçirdiği biyomekanik evrimle ilişkilendiriyor. Türün el yapısı da, Homo türlerininkine büyük ölçüde paralellik gösteriyor. Muhtemelen Australopithecus türleri arasında alet yapımında en başarılı bireyler, bu türe aitti. Tüm bunlara rağmen, halen maymunsu özellikleri kemik yapısında, sertliğinde ve yapılanmasında görebiliyoruz. 



Homo Türleri

 

Ve sonunda geldik, kendi türümüzün de içinde olduğu, gerçek anlamıyla "insan" diyebileceğimiz türleri içinde barındıran Homo cinsine! Yani, Latince’de İngilizce olarak “human, man”, Türkçe olarak "insan" demek olan cinse. Bundan sonrası, artık Evrim’in ilerleyişi dahilinde, modern insanlara oldukça benzeyen ve tabii ki atalarımız olan Australopithecus’tan da kalıntılar taşıyan türlerdir. 


Geldiğimiz yola geri dönüp kısaca bakacak olursak, şempanzelerle olan ortak atamızdan 6 milyon yıl kadar önce ayrıldıktan sonra, insansılara giden kolun dallanarak ve yepyeni türleri ortaya çıkararak günümüze doğru yaklaştığını görüyoruz. Ortak atadan sonraki ilk türlerin Ardipithecus cinsine ait olduğunu, sonradan bu kol içerisinden bir soy hattının Australopithecus türlerine evrimleştiğini görüyoruz. Bu noktadan sonra, birçok dallanma ve türleşme sonunda, bir kolun Paranthropus türlerini evrimleştirdiğini; ancak bu soy hattının günümüze ulaşamadığını görüyoruz. Diğer soy hatlarından biri ise, birkaç ara türden geçtikten sonra Homo cinsinin evrimleşmesine neden olmaktadır. Hatta bundan çok daha fazla kolun türleşerek bu soy hattından ayrıldığını düşünmemize neden olabilecek fosil kalıntıları var, bunlardan en meşhuru da Kenyanthropus platyops. Dolayısıyla, muhtemelen Homo cinsinin evrimine kadar olan türler, daha birçok türe dallanarak evrimleştiler ve yok oldular; ancak bunlarla ilgili henüz çok detaylı bilgimiz bulunmuyor.


Buna rağmen, şu anda olduğumuz 2 milyon yıl öncesi çizgisine kadar olan türlere baktığımızda, ortak atadan Homo türlerine geçişteki kritik birçok noktayı temsil eden ara türlerin bulunduğunu görüyoruz. Tam da evrimsel biyolojinin öngördüğü gibi, maymunsu özelliklerin giderek yitirilip farklılaşması ile, "insan" dediğimiz türlerin özelliklerinin giderek vurgulandığı ara geçiş türlerini, hem coğrafi olarak, hem morfolojik olarak, hem anatomik olarak tam isabetli bir biçimde bulabiliyoruz. Fosil kayıtları elbette ki eksik ve belki de her zaman eksik kalacak. Bunun sebebinin fosilleşmenin zorlukları olduğunu söylemiştik. Ancak zaten fosillerden beklentimiz, tüm evrimi, tüm detaylarıyla bize göstermesi değil. Fosiller, bize evrimsel sürecin çeşitli noktalarından kesitler sunan kareler gibi. Tıpkı bir video içerisinden, çeşitli noktalarda fotoğraf görüntüleri almak gibi... Bize düşen, bunları paleobiyolojik, paleoekolojik, antropolojik ve en önemlisi, genetik bulgularla birleştirerek, iki fotoğraf karesi arasındaki boşlukları doldurmak. Bunu yaptığımızda, sonradan bu ara noktalardan çıkan fosillerin, beklentilerimizi neredeyse tamamen karşılayan özellikte olduğunu ve evrimsel biyolojinin müthiş gücünü görebiliyoruz. İşte bu, evrimin tartışılmaz bir gerçek olmasının sebeplerinden sadece birisidir. Üstelik şu anda, milyarlarca türden sadece insana giden soy hattına bakmaktayız. Diğer tüm türleri inceleyen bilim insanları da, evrimsel biyoloji ve yan bilim dalları sayesinde bu türlerin evrimlerini kısmen ve hatta kimi zaman tamamen aydınlatabilmişlerdir. Bu sebeple de evrimsel biyoloji, türler tarihini incelemenin vazgeçilmez ve yegane unsurudur.


Şimdi, türümüze en yakın olan ve tıpkı bizler gibi "insan" diyebileceğimiz; ancak bizden farklı olan türlere ve bunların evrimine bakalım. Dediğimiz gibi şu anda, yaklaşık olarak 2 milyon yıl öncesindeyiz ve hala bizler (Homo sapiens) ortada yokuz.


Homo türleri arasında karşımıza ilk çıkan insan türü, o kadar da popüler olmayan Homo gautengensis türüdür. 2010 senesinde Darren Curnoe tarafından Güney Afrika'da keşfedilmiştir. Ayrı bir tür olarak değerlendirilmesinin nedeni, Australopithecus türlerine ait birçok özelliği barındırıyor olmasına rağmen, daha önce gördüğümüz hiçbir türde olmadığı kadar, kendisinden sonra gelecek olan Homo habilis ve Homo ergaster türlerinin özelliklerini barındırıyor olmasıdır. Yapılan analizler türün 1.9 milyon yıl kadar önce yaşadığını göstermektedir. Türe ait 5 farklı bireyden fosil örnekleri bulunmuştur ve bu türün günümüzden 600.000 yıl öncesine kadar yaşamış olabileceğine dair veriler bulunmaktadır. 


H. gautengensis türü halen bitkilerle beslenebilecek kadar güçlü bir çeneye sahiptir, küçük beyinlidir ancak et tüketimi de bulunmaktadır. Et tüketimi, asla H. habilis veya H. ergaster kadar kapsamlı değildir; ancak atalarına göre eti daha fazla tüketmeye başladığı düşünülmektedir. İlginç bir şekilde, ateşi kontrol altına alan ilk tür olması ihtimali bulunmaktadır; çünkü fosillerinin yanında kemikleri yanmış hayvan fosilleri bulunmuştur. Yaklaşık 91 santimetre uzunluğunda olan tür, 50 kilogram civarında bir ağırlığa sahiptir. Türün zamanının büyük kısmını ağaç tepelerinde avlanarak, uyuyarak ve avcılarından kaçarak geçirdiği düşünülmektedir. Türün keşfi heyecanla karşılanmıştır, çünkü Australopithecus sediba türü ile Homo türleri arasındaki boşluğu doldurmaktadır. Türün keşfedilen kemiklerinden oluşturulan kafatası aşağıdaki gibidir:



Homo gautengensis



Homo gautengensis türünden sonra karşımıza, hakkında en fazla bilgiye sahip olduğumuz ve artık Homo türlerinin yükselişini ilan eden ikonik geçiş türü Homo habilis, yani “handy man” (“elini kullanan adam”, “kullanışlı adam”) gelmektedir. Bu türün elini kullandığına dair veriler ve yaptığı/kullandığı aletler bulunmuştur. Özellikleri ise şöyle:

 

H. habilis, 2.33 ile 1.4 milyon yıl kadar önce yaşamıştır. Önce burada biraz durmakta fayda var. Fark edebileceğiniz gibi, zaman aralıkları oldukça birbirinin içerisine girmiş vaziyette. Bu, türleşmenin ne kadar yavaş olduğunu ve kimi zaman, atasal tür ile farklılaşan türün aynı zamanlarda ancak muhtemelen birbirlerinden izole bir şekilde yaşadıklarını gösteriyor. Öyle ki, ata türlerle torun türlerin bir arada bulunduğu yerler bile bulmak mümkün. Bu, evrimin net bir şekilde gözlenmesi için bize harika bir fırsat sunuyor. Unutmamak gerekir ki evrim dahilinde her şey adım adım ilerler. Her şey birbirinin içerisindedir ancak birbirinden ayırt edilebilir. Bir tür, diğerine adım adım evrilirken, türün bütün örnekleri aynı anda evrimleşmez. Bir kısmı, oldukları gibi kalır ya da başka türlü evrilebilirler. Benzer şekilde evrim, bir türün bütün bireylerinin aynı anda başka bir türe dönüşmesi demek de değildir. Türün popülasyonları içerisindeki farklı gruplar izolasyon sebebiyle birbirlerinden farklılaşmaya başlarlar. Daha sonradan aradaki izolasyonlar yıkılacak veya ortadan kalkacak olsa bile, başlayan farklı evrim süreci, türleri farklı noktalara getirebilir. Bu sebeple, ata ile torun türler bir arada yaşayabilirler ve aslında evrim tarihinde buna sıklıkla rastlarız. Burada gördüğümüz durum da, H. habilis türünün atalarıyla aynı coğrafyada, bir arada yaşamış olduğunu gösteriyor.

 

H. habilis, Australopithecus'lara pek çok yönden benzemekteydi ve insan türleri arasında, H. gautengensis'ten sonra insana en az benzeyen türdü. Öyle ki, 1960'lı yıllarda Homo türlerine ait olduğu bile reddediliyordu; ancak sonradan bu itirazların geçersiz olduğu anlaşıldı. Homo habilis'in boyu oldukça kısaydı, yüzü halen ilkeldi (primitif) fakat ilk bakışta bile bir Australopithecus africanus olmadığı anlaşılabilecek kadar atalarından farklıydı. Arka dişler daha küçüktü fakat halen modern insanlardan daha büyüktü. Beyin hacmi 650 cc’ye çıkmıştı! Muazzam! Hatta 800 cc’ye kadar çıkan kafatası örnekleri bulundu (500 cc – 800 cc arasında değişen örnekler bulundu). 500 cc civarında olanlar atası olan Australopithecus’lara yakındı, 800 cc olanlar ise, torunları olacak olan Homo erectus’lara yakındı.  Dolayısıyla beyin bakımından evrimi tek bir tür içerisinde bile görmemiz mümkün olabilmektedir. Unutmayınız ki evrim, asla bireylerin kendisinde gerçekleşen bir süreç değildir; hiçbir Homo habilis bireyi ömrü içerisinde farklı bir türe evrimleşmemiştir. Ancak tür bazında baktığımızda, aynı türün farklı nesillerinin giderek türün eski özelliklerinden farklı yapılar evrimleştirdiği görülebilir, bu çok normaldir.


Yapısal olarak beyni de insanlarınkine daha çok benzemekteydi. Hatta beyin yapılarında yapılan analizler, Homo habilis'in ilkel olarak anlamlı sesler çıkarabildiğini ve konuşmanın temellerini atacak evrimsel değişimlerin başladığını göstermektedir. Buna, beynin “Broca bölgesi” denen kısmı üzerinde yapılan analizler sonucu ulaşılmaktadır. Beyin fosilleşmediği için bu analizler doğrudan beyin bölgeleri üzerinde yapılamaz; ancak kafatasının yapısı, kıvrımları ve iç duvar özellikleri, beynin farklı bölgeleri hakkında çok fazla bilgi vermektedir. Araştırmacılar bunu kullanarak birçok sosyal özelliği ve beyin evrimine bağlı evrimleşen fiziksel yeteneği ortaya çıkarabilmektedir.


Homo habilis, 127 santimetre boyunda, 45 kilogram civarındadır ve dişileri çok daha ufaktır. Türe ait Olduvai Gorge (Tanzanya) ve Koobi Fora (Kenya) bölgelerinde çok sayıda fosil kalıntısı keşfedilmiştir. Bulgular arasında kafatasları, üst ve alt uzuvlara ait kemikler, alt çene kalıntıları, dişler, üst çene ve daha nice kemik bulunmuştur. Bunların bazı fotoğrafları şu şekilde:

 


Homo habilis kafatasları



Başka bir Homo habilis kafatası örneği

 


İki tane de temsili Homo habilis resmi göstermekte fayda var, neye benzediğini kurgulayabilmeniz için:

 


Homo habilis adli bilimler temelli rekonstrüksiyon



Homo habilis rekonstrüksiyon

 


Her ne kadar bazı bilim-dışı çevreler, bu tip temsili canlandırmalara saldırarak Evrim Kuramı ile ilgili ileri geri iddialarda bulunsalar da, bu yeniden yapılandırmalar çok kapsamlı bilgisayar programları tarafından, özenle çizilmektedirler. Farklı kaynaklarda, bir türe ait birbirinden farklı gibi gözüken temsili çizimler bulunabilir (yukarıda görüldüğü gibi); ancak bu demek değil ki bilim adamları arasında bir çelişki vardır veya bilim ressamları/çizerleri bu görüntüleri kafalarından sıkarak uydurmaktadır. Bu farklılıkların tek sebebi, bu çizimleri yapan programlara girilen verilerin farklı titizlik unsurları dahilinde belirlenmesidir. Bir grup bilim adamı, pek çok değişkeni hesaba katarak veri elde eder, bir diğer grupsa daha genel sonuçlar elde edebilmek için, daha az değişkeni hesaba katarlar. Ancak bu temsili resimler, sadece insanın hayal gücüne hitap edebilmek içindir ve ne olursa olsun tüm bilim adamları, küçük bilimsel tabanlı tartışmalar hariç, genel bir anlaşmaya varmışlardır, türlerin görüntüleri ile ilgili olarak. Unutmayınız ki bir katilin robot resmi ona tamamen benzemese de, yakalanmasına yarayacak kadar bilgiyi içermektedir. Dolayısıyla Homo habilis belki yukarıdaki canlandırmaların ikisine de tamamen benzememektedir; ancak bunlardan dağlar kadar farklı da değildir. Önemli olan nokta bunu anlayabilmektir.


Homo habilis türünün Olduwan türü taş aletler ürettiği bilinmektedir. Bu aletler sayesinde, önceki primatların yaşayamayacağı kadar zor koşullarda hayatta kalmayı ve çeşitlenmeyi başarabilmiştir. Uzmanlar, Homo habilis'in zekasının birçok şempanze ve Australopithecus türlerinden gelişmiş olduğu fikrinde buluşmaktadırlar. Beyin hacmi ve üretilen alet edevatlar bunu ispatlamaktadır. Tam olarak umduğumuz şekilde, H. habilis'in özellikleri ve ürettiği aletler, atalarıyla torun türlerin özellikleri arasında bir geçiş niteliği göstermektedir. Homo habilis, daha önce de belirttiğimiz gibi ataları arasında bulunan Paranthropus boisei ile muhtemelen, torunlarından olan Homo erectus ile 500.000 yılı aşkın bir süre birlikte yaşamıştır. 

 

H. habilis'ten sonra sırada Homo rudolfensis türü bulunuyor. İlk olarak Bernard Ngeneo tarafından 1972'de Kenya'nın Turkana Gölü'nün doğu yakasında keşfedilen tür, 1986 yılında son haliyle tanımlanabildi. Türe ait uzun yıllar tek bir bireyin kafatası üzerinden çalışma yapılabildi ve ilk analizler hatalı bir şekilde türü 3 milyon yıl öncesine yerleştirse de, sonradan yapılan çalışmalar türün 1.9 milyon yıl önce yaşadığını ortaya koydu. Türün diğer Homo türlerinin atası konumunda olup olmadığı henüz kesinleşmiş değil, ancak Homo habilis ile birlikte yaşadığı ve etkileşimde bulunduğu biliniyor. 2012'de Meave Leakey tarafından türe ait 3 yeni bireyin fosillerine ulaşıldı. Her ne kadar, Leakey'nin Nature dergisinde yayınladığı makalesinde, türün Homo türlerinin erken üyelerinden bir yenisi olarak karşımıza çıktığı ilan edilse de, bu iddiaya karşı olan araştırmacılar da bulunuyor. Türün tam tanımı, yeni bulgularla güçlendirildikçe kesinleşecektir. 


O zamana kadar, H. rudolfensis türünün yassı bir yüz içerisindeki derin göz yuvarlarına sahip, insan olduğu belli olan ancak hangi türden olduğu tam kesinleştirilmemiş bir örnek olduğunu söyleyebiliriz. Türün ilginç bir özelliği, avcılara has niteliklerden biri olarak köpek dişlerinin göz yuvarlarıyla hemen hemen aynı hizada olmasıdır. Bu da, türün atalarına göre daha avcı niteliklerine sahip olduğunu düşünmeye itmektedir. Çene kemikleri ise atalarına göre daha kısadır ve daha dikdörtgenimsidir. Türün keşfedilen fosillerinden bir iki örnek şöyle:



Homo rudolfensis



Keşfedilen çene kemiklerinden biri


Sırada, yine çok fazla tartışmaya konu olan bir tür olarak Homo ergaster var. Kimi bilim insanı tarafından Afrikalı Homo erectus olarak değerlendirilse de, birçok bilim insanı H. ergaster'in apayrı bir tür olduğu iddiasını destekliyor. Günümüzden 1.8 ila 1.3 milyon yıl önce Afrika'da yaşamış olan bu tür, Homo heidelbergensis, Homo sapiens ve Homo neanderthalensis türlerinin doğrudan atası olarak görülüyor. Ayrıca Asya'ya yayılan Homo erectus'un da atası olduğu iddiası üzerinde duruluyor. Bu düşünceler, günümüzde genel geçer olarak kabul edilen fikirler olarak karşımıza çıkıyor.


Homo ergaster adını "işçi adam" sözcüklerinden almaktadır. Çünkü taş teknolojisinde atalarına göre atılımlar yapmayı başarmış ve daha karmaşık litografik aletler üretebilmiştir. Türe ait ilk örnek 1949 senesinde John Robinson tarafından Afrika'da bulunmuştur. Daha sonra birçok örnek keşfedilse de, neredeyse eksiksiz bir iskelete 1984 yılında Turkana Gölü, Kenya'da ulaşılmıştır. Kamoya Kimeu ve Alan Walker tarafından yapılan bu keşif, bilim camiasında heyecana ve tartışmalara neden olmuştur. 1.6 milyon yıl önce yaşamış bu bireye, Turkana Çocuğu adı verilmiştir. 



Turkana Çocuğu olarak bilinen Homo ergaster fosili


Homo ergaster'in bir Homo türü olduğu tartışmasız bir şekilde kabul edilmektedir; ancak tür sınıflandırması konusunda tartışmalar sürmektedir. Türün 1.9-1.8 milyon yıl önce evrimleştiği ve günümüzden 1.4 milyon yıl önce yok olduğu düşünülmektedir. Yaklaşık 500.000 yıl boyunca yaşadığına dair fosil izleri bulunmaktadır; ancak 1.4 milyon yıl öncesine ait kayıtlardan itibaren tür tamamen yok olmaktadır. Bunun sebebi henüz bilinmemektedir ve bazı bilim insanları basitçe henüz fosillere tam olarak ulaşamadığımız fikrini ileri sürmektedir.


Homo ergaster'in alet çantası, atası Homo habilis'e göre oldukça geniş ve çeşitlidir. Yine sadece taş yapımı aletler olsa da, atasından aldığı Oldowan türü aletleri geliştirerek Acheulean türü aletler üretmeyi başarmıştır. Bu aletler arasında ilk defa görülen çift yüzlü baltalar, türün avcılık yeteneklerinin de geliştiğini göstermektedir. Türün ciddi anlamda çeşitlenmeye başladığı dönem, Acheulean türü aletlerin geliştiği dönemle tam olarak çakışmakta ve bu aletlerin evrimsel sürece paralel olarak geliştiği tezini doğrulamaktadır.


İlginç bir şekilde, Homo ergaster türünde cinsel çift biçimlilik ataları Australopithecus'larda görülene göre %20 dolaylarında azalmıştır. Buna rağmen halen günümüzde gördüğümüz cinsel çiftbiçimlilikten çok daha fazla bir farklılık, erkekle dişi arasında görülebilmektedir. Bu azalmanın sebebi, erkekler arası cinsel çekişmenin azaldığını göstermektedir. Bu da, H. ergaster'in sosyal yaşantısına dair birçok bilgiyi bize sunmaktadır. Atalarına göre çok daha karmaşık bir sosyal yaşantısı olduğu düşünülen H. ergaster'in ateşe hükmedip hükmedemediği konusunda halen tartışmalar sürmektedir. Günümüzde yaygın kanı türün ateşi kontrol altına alabildiği yönündedir. Türün sosyal yapısı da, insanlarda görülen ilkin avcı-toplayıcı kabile yapısına benzemektedir. Üstelik yapılan analizler, H. ergaster'in bildiğimiz anlamıyla insan konuşmasına benzer sesler çıkarabilen ilk tür olduğunu göstermektedir. Henüz H. ergaster'in sembolik düşünce ve sanat üretebildiği konusunda kesin veriler bulunmasa da, beyninin ve fiziksel karakterlerinin yapısı, buna müsait olduğunu göstermektedir.


Evrimsel süreçte bize adım adım yaklaşırken, arada birçok yeni türün evrimleşip yok olduğunu görmekteyiz. Bunlardan birisi de, Homo georgicus isimi türdür. Tür, ilk olarak 1991 yılında Gürcistan'ın Dmanisi bölgesinde keşfedilmiştir. Sonrasında, 2001 yılında kısmi bir iskelet bulunmuştur. Bu keşif yine büyük bir heyecanla karşılanmıştır, çünkü türün kemik yapısı Homo ergaster ile Homo erectus arasında mükemmel bir geçiş örneği göstermektedir: H. ergaster'in kafatası yapısını olduğu gibi görmekteyiz; ancak kemiklerin iriliği H. erectus standartlarına tam olarak uymakta! Dolayısıyla, insanların en meşhur atası konumundaki H. erectus'un ilk örnekleri arasında olduğu düşünülmektedir. 


Türün kafatası 600 cc hacmindedir ve günümüzden 1.77 milyon yıl önce yaşadığı bilinmektedir. Bu, Homo türleri arasında görülen en küçük kafatası örneklerinden biridir. Daha sonradan yapılan keşifler, türün kafatasının diğer Homo türlerine göre ilkel bireyleri temsil ettiğini göstermiştir. Buna rağmen türün omurga yapısı ve alt uzuvları, tüm atalarından daha gelişkin bir noktadadır. Bu sayede, tüm atalarına kıyasla çok daha rahat haraket edebilmektedir. 


Ne var ki, son yapılan çalışmalar bu türün kendi başına ayrı bir tür olarak görülemeyeceğini, Homo erectus'un ilkel bir örneği olarak görülmesi gerektiğini göstermektedir. Bu sebeple tür, daha çok bir alt tür olarak, Homo erectus georgicus ismiyle bilinmektedir. Buna rağmen türün anatomik özellikleri, evrimsel süreç açısından büyük önem taşımaktadır. Keşfedilen kafatası aşağıda görülmektedir:



Homo erectus georgicus

 


Şimdi sırada, çok meşhur ve hakkında buraya kadar anlattıklarımıza nispeten daha fazla bilgi bulunan tür var: Homo erectus. Az önce değindiğimiz gibi, Homo ergaster'den evrimleştiği düşünülen Homo erectus, arada Homo erectus georgicus olarak anılan bir tür üzerinden evrimleşmiş olabilir. Bir diğer opsiyon da, Homo erectus'un evrimleşmesinden sonra, Homo erectus georgicus'un evrimleşmiş olması... Ne olursa olsun, elde bol miktarda geçiş türü olduğu görülmekte...


Homo erectus, 1.9 milyon yıl ile 100.000 yıl öncesine kadar varlığını sürdürmüş, çok başarılı bir insan türüdür. Bir düşünün; bundan sadece 100.000 yıl kadar önce, Homo sapiens henüz yeni yeni yükselirken, bir diğer insan türü ve doğrudan atası olan Homo erectus ile birlikte yaşamış olma ihtimali bulunuyor! Henüz Homo erectus'un tam olarak yok olduğu tarih kesinleşmiş değil; ancak günümüzden 143.000 yıl öncesine ait olan ve H. erectus kalıntıları olduğu düşünülen fosiller bulunuyor.


Türün keşfinin ilginç bir geçmişi bulunuyor. Darwin'in Türlerin Kökeni isimli eserinden etkilenen Hollandalı araştırmacı Eugene Dubois, Asya'da insanın kökenlerini araştırmaya başladı. 1886 yılından itibaren tam 5 yıl boyunca fosil arayan Dubois, sonunda 1891 yılında insanların ataları olduğunu düşündüğü ilk kemik kalıntılarına rastladı. Fosil, Endonezya'nın Java adasında bulunmuştu ve bu yüzden fosile Java Adamı adı verildi. Tür yapı olarak insanla bir olmasa da, tıpkı modern insanlardaki gibi bir femur kemiğine ve kafatası yapısına sahipti. Türe ilk olarak "maymun adam" anlamında Pithecanthropus erectus adı verildi. Sonradan, 1921 yılında Davidson Black tarafından bir diğer örnek bulundu; ancak Çin'de bulunmasından ötürü farklı bir tür ismi verildi: Sinanthropus pekinensis. Ne yazık ki 2. Dünya Savaşı, fosil kalıntılarını da vurdu ve birçok fosil harap olarak kullanılmaz/tanımlanamaz hale geldi. Bu fosillerin bir kısmından yola çıkılarak yapılan dökme fosiller, günümüzde müzelerde sergilenmektedir.


Sonradan yapılan yeni keşiflerle, önceden keşfedilen bu kemiklerin de Homo erectus isimli ve modern insanlar olarak bizlerin doğrudan atası olan türlere ait olduğu keşfedildi. 1950-1970 yılları arasında türe ait sayısız fosil çıkarıldı. Özellikle 1949'da Güney Afrika'da ve 1950'lerde Dünya'nın çeşitli yerlerinde (Turkana Gölü, Gürcistan, İspanya, Endonezya, Vietnam, Çin ve Hindistan) çıkarılan fosiller, Homo erectus hakkında tam bir bilgi arşivi oluşmasını sağladı. Fark edebileceğiniz gibi, bu bilgi arşivinin en önemli parçalarından biri ise, Homo türlerinin artık Dünya'ya yayılmaya başlıyor olmasıydı.


Homo erectus, H. habilis gibi, çıkıntılı bir çeneye ve büyük azı dişlerine, kalın kaş çıkıntılarına, uzun bir alt kemiğe ve 750 ila 1225 cc arası değişen bir beyin hacmine sahipti. İlk zamanlara ait H. erectus beyinleri 900 cc civarındaydı ve sonradan bulunanlar ise ortalama olarak 1100 cc civarında bir beyin hacmine sahiptiler. Yine, beyin büyüklüğünün tür içerisinde evrimleştiği net bir şekilde görülmektedir. İskeleti, modern bir insanınkine benzer şekilde oldukça sağlamdı ve bu da, çok daha güçlü olduğu anlamına geliyordu. Vücut oranları farklı farklıydı. “Turkana Çocuğu” ismi verilen Homo erectus, modern insanlara benzetilebilecek şekilde uzun ve inceydi. “Pekin Adamı” olarak isimlendirilen diğer bir Homo erectus ise daha kısa ve çelimsiz bir yapıdaydı. Turkana Çocuğu adı verilen H. erectus üzerinde yapılan çalışmalar, bu türün günümüz modern insanlarından "daha iyi" bir yürüme yeteneğine sahip olduğunu gösteriyor. Bunun sebebi, gelişkin vücut şekline oranla, vücudunun ve beyninin hafif olması. Elbette “yürümenin iyiliği”nden kasıt, daha çevik ve kolay oluşu... Ayrıca bizim yürüyüşümüzün daha “zor” ve “kötü” olma sebebi, iskeletimizin ağır kaslarımızı ve büyük beynimizi taşımak zorunda olması. Bu da bize, bizim evrimleşmemiz sonucu oluşacak türlerin yürümekte çok daha başarılı olabileceği konusunda bir fikir veriyor!

Ayrıca tekrar vurgulamak gerekirse, H. habilis ve tüm Australopithacus’lar sadece Afrika’da bulunmuşken, H. erectus‘un Afrika, Asya ve Avrupa’da da bulunmuş olması, Afrika'dan dışarıya doğru ilk göçlerin başladığını ve epey bir yol kat edildiğini göstermektedir! Bu da, H. erectus'un çok daha rahat yürüyebildiğini ve yayılabildiğini göstermektedir! Zaten anatomisinde yapılan incelemeler, dik bir şekilde rahat yürüyebilmesi sebebiyle "dik adam" anlamında Homo erectus adını türe kazandırmıştır. Daha da ilginci, H. erectus‘un ateş kullanabildiğine ve habilis‘e kıyasla taş kullanarak çok daha sofistike aletler yapabildiğine dair bulgularımız ve kanıtlarımız olması! Biraz görsel sunacak olursak:


 

 Homo erectus alt türlerinden olan H. erectus tautavelensis alt türüne ait bir kafatası



H. erectus rekonstrüksiyonu



Türlerin kafatası karşılaştırması: 1. Goril 2. Australopithecus 3. Homo erectus 4. Neandertal 5. Steinheim İskeleti (en erken H. sapiens örneklerinden biri) 6. İnsan


H. erectus ile ilgili olarak kitaplar dolusu bilgi yazılabilir. Ancak burada çok fazla bilgiye boğmak istemiyoruz, çünkü daha incelememiz gereken çok tür var. Umuyoruz ki burada verdiklerimiz, bazı temel bilgileri size sağlayacaktır.


Bu noktada, yine bazı belirsiz ara türler karşımıza çıkmaktadır. Örneğin Homo cepranensis bunlardan birisidir. İlk olarak 1994 senesinde arkeolog Italo Bidditu tarafından keşfedilen bu tür, Ceprano Adamı olarak anılmaktadır ve Roma'da bulunmuştur. Türün günümüzden 500.000 ile 350.000 yıl önce arasında yaşadığı düşünülmektedir; ancak türün tam özellikleri bilinememktedir. Çıkarılan fosiller üzerinde yapılan incelemeler, türün Homo erectus ile modern insanların Neandertaller ile son ortak atası olan Homo heidelbergensis arasında bir geçiş türü olduğu düşünülmektedir. Unutmamak gerekiyor ki H. erectus, bizlerin doğrudan atalarından birisidir. Dolayısıyla bu tür, iki direkt atamız arasında bir geçiş özelliği gösteriyor olabilir. Ancak bu türle ilgili pek fazla bilgimiz bulunmuyor. 2011 senesinde, H. neanderthalensis türünün doğrudan atası olduğu iddia edilmiş olsa da, bu bilgi halen güvenilir bulunmuyor. Türe ait keşfedilen fosiller şöyle:



Homo caprenensis


Evrimsel süreçte biraz daha ilerlediğimizde, karşımıza Homo antecessor çıkıyor. Günümüzden 1.2 milyon yıl ila 800.000 yıl öncesi arasında yaşamış olan bu tür, insanların Avrupa'daki ilk sağlam izlerini temsil ediyor. Bu türün de, Homo ergaster ile Homo heidelbergensis arasında bir geçiş özelliği gösteriyor olması, türlerin nesiller içerisinde ne kadar farklı alt dallara ayrılıp, ne kadar farklı yönlerde evrimleşebileceğini bizlere gösteriyor. Bazı araştırmacılar da, bu türün ayrı bir tür olmadığını ve erken bir Homo heidelbergensis grubu olduğunu ileri sürüyor. Bu tartışmaları da kesin bir şekilde sonlandırmanın şu anda bir yolu bulunmuyor.


Türün 1.6-1.8 metre arasında olduğu biliniyor ve 90 kilograma kadar ulaşabiliyor. Beyin hacmi 1100-1150 cc arasında, dolayısıyla modern insanlarınkine giderek yaklaşan bir beyin hacmi görüyoruz. Ne yazık ki aşırı fazla fosil kaydının bulunmuyor olması, analizleri güçleştiriyor. Türe ait tüm fosil kalıntıları, İspanya'da bulunan Sierra de Atapuerca'dan çıkarıldı. Ancak bazı soru işaretleri de bulunuyor. Örneğin İngiltere'nin Suffolk ve Norfolk bölgelerinde bulunan bazı fosil kalıntıları, H. antecessor'ün başka türlerle çiftleşmiş olabileceği fikrini doğuruyor. Örneğin 2005 yılında keşfedilen bazı kalıntılar, H. heidelbergensis ile H. antecessor'ün 700.000 yıl kadar önce çaprazlanmış (çiftleşmiş) olabileceğine dair fikirler sunuyor. Ayrıca 2010 yılında Norfolk'ta keşfedilen bazı kalıntılar, H. antecessor'ün İngiltere'ye 900.000 yıl kadar önce geçmiş olabileceği fikrini veriyor. Fransa'da da, türe ait olduğu düşünülen 20 farklı el yapımı alet keşfedildi. Tüm bunlar, türlerle ilgili bilgi havuzuna aktarılıyor ve zamanla, yeni bulgular ışığında en net sonuçlara ulaşılmaya çalışılıyor.


Bu uzun evrim zincirinden sonra sonunda, türümüzün son atası olduğundan neredeyse emin olduğumuz Homo heidelbergensis'e ulaşıyoruz. Kimi zaman Homo rhodesiensis olarak da bilinen bu tür, Neandertaller ile modern insanların (bizlerin) yaşamış son ortak atasıdır. Günümüzden 600.000-400.000 yıl önce yaşamış olan bu türün ilk örneklerinin 1.3 milyon yıl kadar önceye dayandığı bilinmektedir. Son bireylerinin ise günümüzden 250.000 yıl kadar öncesine kadar gelebildiği bilinmektedir. Üstelik son keşiflerle sadece bizim ve Neandertallerin değil, aynı zamanda Denisovalı İnsanlar'ın da ortak atası olduğu düşünülmektedir. İlk keşfin 1907'de Almanya'da bulunan Heidelberg'de yapılmış olmasından ötürü bu ismi almıştır.


Morfolojik olarak Homo ergaster ile oldukça benzer olan bu tür, H. ergaster'den çok daha büyük bir kafatasına sahiptir: 1100-1400 cc! Bu kafatası büyüklüğü, modern insanların ortalaması olan 1350 cc'ye neredeyse eşittir; dolayısıyla son atamızın bize benzer bilişsel yetenekleri olduğunu düşünmemiz için birçok neden vardır. Bunların en önemlisi ise, H. heidelbergensis'in ürettiği araçların gelişmişliği ve karmaşıklığıdır. Ortlama bir H. heidelbergensis erkeği 1.75 metre uzunlukta ve 62 kilogram ağırlıktadır. Dişiler ise 1.57 metre uzunlukta ve 51 kilogram ağırlıktadır. Atapuerca'da türe ait 27-28 adet eksiksiz fosil bulunmuştur.


H. heidelbergensis, ölülerini gömme adeti olan ilk Homo türüdür. Bu da, bilişsel yeteneklerinin karmaşıklığı ve gelişmişliği ile ilgili en önemli sonuçlardan biridir. Tür, ölümü ve yaşamı ayırt edebilmekte ve ölümden sonrasına yönelik fikirleri geliştirebilmektedir. Bunun haricinde türün ilkel bir konuşma yetisi bulunduğuna dair iddialar ileri sürülmektedir. Her ne kadar Homo sapiens haricinde hiçbir türün bizimkisi kadar karmaşık bir dili olduğu ispatlanamasa da, bu dilin erken türlerinden birinin son atamızda evrimleşmiş olması muhtemeldir. Çünkü en yakın kuzenimiz olan Neandertaller'in de, bizlere benzer ama çok daha ilkel bir konuşma yeteneği olduğu düşünülmektedir.


H. heidelbergensis türünde avcılık iyice gelişmiştir ve mızrak gibi karmaşık ve hassas aletler üretilebilmeye başlanmıştır. Türün tam olarak Homo sapiens ve Homo neanderthalensis türlerine nasıl evrimleştiği çözülememiştir; bu ikisinin doğrudan atası olduğundan neredeyse emin olsak da... Muhtemelen Afrika'da evrimleşen H. heidelbergensis, iki dala ayrılmıştır ve bunlardan biri Avrupa'ya göç ederken, diğeri Afrika'da kalmayı sürdürmüştür. Avrupa'ya giden kol orada H. neanderthalensis'e evrimleşmiş, Afrika'da kalan kol ise bize, yani H. sapiens türüne evrimleşmiştir. Bu süreç içerisinde bazı diğer ara basamaklar olduğu da düşünülmektedir. Bu basamaklar arasında Homo rhodesiensis isimli ayrı bir tür ile Homo sapiens idaltu isimli bir insan alt türü olduğu düşünülmektedir. Ancak buna dair kesin kanıtlar henüz keşfedilememiştir.


İlk H. heidelbergensis fosillerine 21 Ekim 1907 yılında Mauer, Almanya'nın Heidelberg bölgesinde ulaşılmıştır. Daha sonradan yine Almanya'da bulunan Steinheim an der Murr'da, Fransa'da bulunan Arago'da, Yunanistan'da bulunan Petralona'da, İtalya'da bulunan Ciampete del Diavolo'da ve Çin'de bulunan Jinnushian ile Maba'da başka H. heidelbergensis bireylerine ulaşılmıştır. Bunlar haricinde İngiliz Kanalı'ndan birkaç kilometre ötede keşfedilen Boxgrove Adamı, günümüzden 524.000 ila 478.000 yıl önce yaşamış bir gruba aittir. Bunun gibi birçok tekil H. heidelbergensis örneklerine rastlamak mümkündür. Türe ait birkaç fosil şu şekildedir:



Homo heidelbergensis kafatası



H. heidelbergensis canlandırması



H. heidelbergensis balta ucu

 

Homo heidelbergensis türünden bahsetmişken, bu türden H. sapiens'e geçişte bir ara tür olabilecek olan Homo rhodesiensis'e değinmekte de fayda görüyoruz. Günümüzden 300.000 ila 125.000 yıl önce yaşamış olan bu ara tür, Güney Afrika, Doğu Asya ve Kuzey Afrika'da keşfedilmiştir. Birçok bilim insanı tarafından H. heidelbergensis ile bir olarak anılan bu tür, yine de H. heidelbergensis'te göremediğimiz bazı özellikleriyle güzel bir geçiş örneği sunmaktadır.


Kafatası hacmi 1230 cc olan bu tür, oldukça sert bir iskelete sahiptir. Bildiğimiz tüm insanı türlerden daha büyük göz yuvarlarına sahiptir ve yüz yapısı, en yakın kuzenlerimiz olan Neandertaller'e son derece benzerdir. Burunları büyük yapılıdır ve kalın kaş kemerlerine sahiptir. Üstelik tür, H. heidelbergensis'e göre, Neandertaller ile modern insanın daha net bir karışımı gibi görülmektedir. Türe ait kafataslarından biri aşağıdaki gibidir:



Homo rhodesiensis



Türün sosyal yaşantısını gösteren bir çizim ise aşağıda verilmektedir:





Ve sonunda daha tanıdık bir türe bakma zamanı geldi! Homo neanderthalensis! Yani meşhur Neandertal İnsanı. Bu tür, eski biyolojik tanımlar dahilinde, bizlerle bir zamanlar karışıp çiftleşebildikleri ve verimli döller verebildikleri için, "alt tür olmaları gerektiği" gibi bir yanılgıyla Homo sapiens neanderthalensis olarak isimlendirilmişlerdir. Ne var ki güncel evrimsel çalışmalar sayesinde çiftleşebilen türlerin aynı türe ait olmak zorunda olmadığını, türler arasında hibritleşmenin olabileceğini biliyoruz ve bu yüzden, bizden oldukça farklı olan bu türü ayrı bir tür olarak kategorize etmekte bir hata bulunmadığının farkındayız. Bu sebeple, Neandertal insanı Homo neanderthalensis tür adıyla bilinmektedir.


Günümüzde insanın yaşayan en yakın kuzeni bonobolar (Pan paniscus) ve şempanzelerdir (Pan troglodytes). Ancak elbette insanın en yakın kuzeni aslında bu iki tür de değildir. İnsanın en yakın kuzeni, Neandertaller ve Denisova insanlarıdır. Ne var ki bu iki tür de günümüzde yok olduğu için, en yakın yaşayan kuzenimiz olarak 6 milyon yıl önce atalarımızın birbirinden ayrıldığı şempanzeler sayılmaktadır. Fakat bu ince ayrıma dikkat çekmekte fayda var.

 

Homo neanderthalensis, ismini keşfedildiği Neander Vadisi'nden almaktadır. Tür, günümüzden 600.000 yıl öncesinden 30.000 yıl öncesine kadar yaşamıştır. Dolayısıyla soyu en son tükenen insan türlerinden biridir. H. heidelbergensis'in Avrupa'ya göç eden kolunun bir devamı olarak, özellikle bugünkü Almanya ve Fransa'nın kuzey bölgelerinde evrimleşmiştir ve geniş bir bölgeye yayılmıştır. Neandertaller'in Avrupa içerisinde türleşerek yükselmeleri, günümüzden 350.000 yıl kadar öncesine denk gelmektedir. Ne yazık ki yok oluş tarihleri ve sebepleri tam olarak bilinmemektedir. Ancak tüm bulgular, yok oluş tarihlerinin 40.000-30.000 yıl öncesine denk geldiğine işaret etmektedir. Bazı bulgular, türün 10.000 yıl öncesine kadar bile yaşadığını göstermektedir; ancak bu konu halen tartışılmaktadır.


Neandertaller'in ortalama beyin hacmi modern insanlardan birazcık daha büyüktür ve ortalama 1450 cc kadardır. İlginç bir şekilde, Rusya ve Suriye'de keşfedilen Neandertal çocuk fosilleri üzerinde yapılan analizler, Neandertaller'in doğum sırasında beyin hacminin insanların doğumundakiyle aynı olduğunu; ancak yetişkinliğe geçilirken Neandertaller'in beyninde ciddi bir büyüme olduğunu ortaya çıkarmıştır. Neandertaller, bu tarihe kadar gördüğümüz en karmaşık aletleri üretmeyi başarmışlar ve Mousterian taşı türü aletlerin örneklerini sunmuşlardır. Üstelik Neandertaller o kadar geniş bir alana hükmetmişlerdir ki, farklı taş kültürlerinin örneklerini verebilmişlerdir. Bu kültürler arasında Chatelperronian, Aurignacian ve Gravettian türü taş yapıtlar bulunmaktadır. Kültürlerinin gelişimine paralel olarak ürettikleri aletler de nesiller içerisinde çeşitlenmiştir. 


Kafatasları, modern insanlarınkine göre uzun ve alçaktır ve kafatasının arkasında bir çıkıntı bulunmaktadır. Vücutları ise insanlardan çok daha sağlam ve güçlüdür. Özellikle kolları ve ellerinin insanlara kıyasla çok daha büyük ve güçlü olduğu görülmektedir. Erkekleri 164-168 santimetre boyunda ve ortalama 77 kilogram ağırlığında, dişileri ise 152-156 santimetre boyunda ve ortalama 67 kilogram ağırlığındadır. 2007 yılında yapılan genetik bir araştırmada, Neandertaller içerisinde kızıl saçlı ve açık ten renkli bolca birey olduğu ortaya çıkarılmıştır.


Türe ait ilk fosiller 1829 yılında, bugün Belçika olarak bilinen bölgede Philippe-Charles Schmerling ve 1848 yılında Forbes' Quarry Gibraltar tarafından bulunmuştur. O günden bu yana, 400 farklı Neandertal bireyinin fosillerine ulaşılmıştır.


Türün, H. erectus gibi çıkıntılı bir çenesi ve içe çökük bir alnı vardı. Yüzünün orta kısmı, H. erectus ya da H. sapeins'de bulunmayan bir şekilde çıkıntılıydı ve bu da soğuk ortama adapte olabildiğinin göstergesidir. Modern insanlara göre bazı diğer anatomik farklılıkları da bulunmaktadır. Bunların en ilginçleri omuzlarındaki çıkıntılar ve pelvis üzerindeki cinsel organa yakın kemiklerdir. Neandertaller çoğunlukla soğuk bölgelerde yaşadılar ve tıpkı, soğuk bölgelerde yaşayan modern insanlar gibi, küçük bedenlere ve sert, kısa bacaklara sahiptirler. Kemikleri kalın ve ağırdır ve güçlü kaslara sahip oldukları belli olmaktadır. Eğer Neandertaller günümüzde yaşasalardı, inanılmaz kuvvetli ve dayanıklı olurlardı çünkü kemik analizleri ne kadar zor ve acımasız şartlarda yaşadıklarını göstermektedir. 


Neandertaller’in bulunduğu bölgelerde çok fazla sayıda el aleti ve el yapımı silah bulunmuştur! Neandertaller avcılar olarak yaşamışlardı, ölülerini gömerlerdi. Daha çok Avrupa ve Orta Doğu’da bulundular. O kadar çok sayıda kalıntı bulundu ki, onları çeşitli bölgelere göre ayırmamız mümkündür. Örneğin Batı Avrupa’da yaşayanlar çok daha kuvvetli ve sağlam kemiklere sahiplerdi ve “Klasik Neandertaller” olarak isimlendirildiler. 


Türün yaşam biçimiyle ilgili de birçok bilgiye sahibiz. Örneğin türün çok iyi bir avcı olduğunu ve yemeklerini pişirerek yediğini biliyoruz. Yaptıkları aletler içerisinde mamut dişlerinin, pençelerinin, bacak kemiklerinin kullanıldığı bilinmektedir. Diyetleri ise diğer insan türlerinin aksine, neredeyse tamamen et üzerine kuruludur ve nadir olarak otlarla beslenmektedirler. Türün neden yok olduğu kesin olarak bilinmese de, bizlerle olan etkileşimlerinin buna sebep olmuş olabileceği düşünülmektedir. Bu yok oluş, illa bizim onları katletmemiz sonucu değil, belki de onlara taşıdığımız bir hastalık sebebiyle olmuş olabilir. Ne olursa olsun, H. sapiens ile Neandertaller'in çok yakın temas içerisinde bulundukları ve hatta çiftleşerek üredikleri bilinmektedir. Bir teoriye göre, günümüzde var olan tüm insanların, bu çiftleşmenin bir ürünü olduğu yönündedir. Bu kesin olarak kabul edilmese de, Avrupa kökenli insanların genlerinin %1.5 civarının doğrudan Neandertaller'e ait genlerden oluşuyor olması, iki tür arasındaki çiftleşmeyi ve bu çiftleşmenin sonuçlarının günümüze kadar taşındığını net bir şekilde ispatlamaktadır.


Neandertaller'in soy hattını zaman çizelgesine koyduğumuzda, müthiş bir evrimsel geçiş görmemiz mümkündür. Elimizde türe ait çok sayıda fosil olması, daha önceden bahsettiğimiz "filmin içerisinden fotoğraf kareleri" alma benzetmesini anlatmamıza imkan vermektedir, o yüzden örneklendireceğiz:


350.000 yıl ve öncesine ait olan ilk H. neanderthalensis fosilleri, net bir şekilde ortak atamız olan H. heidelbergensis türüne ait özellikler taşımaktadır. Bu özellikler, günümüzden 135.000 yıl öncesine kadar taşınmakta ama giderek körelmekte ve türe ait özellikler ortaya çıkmaktadır. 135.000 yıl öncesinden itibaren, 35.000 yıl öncesine kadar olan fosillerde, tamamen Neandertaller'e has birçok özellik fosillerde görülmektedir. 35.000 yıl öncesinden itibaren olan fosillerde ise, H. sapiens türüne ait özelliklerin popülasyona girdiği ve türün saflığını bozduğunu görürüz. Dolayısıyla tür, nesiller içerisinde evrimleşmiş ve sonrasında, hızlı bir şekilde yok olmuştur. 


Bazı fosil ve görsellerle türü kafanızda canlandırmanıza yardım edelim:



Homo neanderthalensis kafatası



Neandertal insanı tam iskeleti



Neandetaller'in bulunduğu bölgeler



Neandetallerin rekonstrüksiyonu



Bu en yakın kuzenlerimizden sonra yine tartışmalı sayılabilecek bir insan alt türü gelmektedir: Homo sapiens idaltu. Bu türün tartışmalı olma sebebi, tam olarak evrimsel konumunun çözülememiş olmasıdır. "Idaltu", Saho-Afar dilinde "ilk doğan" anlamına gelmektedir ve Homo sapiens türünün ilk örneklerinden ve geçiş niteliğindeki bireylerinden oluşan alt türe denmektedir. Günümüzden 160.000 yıl kadar önce yaşayan tür, Etiyopya'da, Tim White tarafından 1997 yılında keşfedilmiştir. Türün Homo heidelbergensis ile ilk insanlar olarak kabul edilen Cro-Magnon insanları arasında bir geçiş türü olduğu düşünülmektedir. Bu alt tür hakkında çok fazla bilgi olmadığından, üzerinde fazla durmayacağız; ancak ileride yeni bilgiler bulundukça güncelleyebiliriz.


İşte bu uzun yolculuktan sonra, nihayet bildiğimiz anlamıyla ilk modern insanlara, Homo sapiens'e ulaşırız. İlk insanlar, Cro-Magnon adıyla bilinmektedir ve Türkçede genellikle "mağara adamı" olarak anılırlar. Bilimsel literatürde ise Avrupalı Erken Modern İnsanlar (AEMİ) olarak bilinirler. Esasında Cro-Magnon bir tür adı değildir; sadece insanların evrimsel sürecindeki bir zaman dilimine işaret etmektedir. İlk Cro-Magnon örnekleri günümüzden 43.000 yıl öncesine aittir. Halbuki Homo sapiens türü günümüzden 384.000 ila 200.000 yıl önce evrimleşmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Ancak Cro-Magnon, tıpkı Neandertaller'in yükselişini temsil eden 350.000 yıl önceki popülasyonları gibi, Homo sapiens'in yükselişini simgeleyen popülasyonlar olması açısından öneme sahiptir. Üstelik az önce değindiğimiz gibi Cro-Magnon, aslında ilk olarak Afrika'da evrimleşen Homo sapiens popülasyonlarına değil, bunların sonradan Avrupa'ya göç eden örneklerine verilen isimdir. Ancak bu grubun, daha sonradan Dünya'ya hakim olacak Homo sapiens türünden belli başlı farklılıkları da vardır. Bu grubun evrimine kısaca bakacak olursak:


Normalde Homo sapiens türü, bahsettiğimiz gibi yaklaşık 200.000 yıl önce, Doğu Afrika'da evrimleşmiştir. Afrika'dan çıkmayı başarak türümüz, 60.000 yıl kadar önce Avrasya kıtasına ulaşmıştır. Bir grup, Hint Okyanusu'nun sınırlarını takip ederek Asya'nın içlerine kadar göç etmişken, diğer bir grup bu koldan ayrılarak Orta Asya'ya ulaşmıştır. Orta Asya'ya göç eden bu kol, daha sonradan Kuzey ve Orta Asyalı insan gruplarını (Moğollar), Kafkasyalılar'ı ve Orta Doğu ile Kuzey Afrika popülasyonlarının büyük bir çoğunluğunu meydana getirmiştir. Günümüzden 45.000 yıl kadar önce bu gruplar Avrupa'ya ulaşmışlar ve Neandertaller ile etkileşime geçmişlerdir. Günümüzden 20.000 yıl kadar önce ise, sonunda türümüz, Batı Avrupa'nın Atlas Okyanusu kıyılarına kadar ulaşmayı başarmıştır. İşte Cro-Magnon insanları, Avrupa'da farklılaşan bu grup insanın genel adıdır. 


Cro-Magnon insanları, düz uzuvlara ve Neandetaller'e göre uzun bir boya sahiptir. 166-171 santimetre uzunluğunda oldukları düşünülmektedir ve bazı erkekler 195 santimetreye kadar ulaşabilmektedir. Sosyal yaşam oldukça karmaşık ve hiyerarşiktir; gruplar içerisinde avcılar ve toplayıcılar birbirinden ayrıdır. Bu iş bölümü, türün içerisinde de fiziksel farklılaşmalara neden olmuştur. Cro-Magnon insanlarının genel olarak uzun ve göreceli olarak alçak bir kafatası yapısı, geniş yüzleri, çıkıntılı burunları bulunmaktadır. Göz yuvaları, günümüzdeki yapının aksine yuvarlak yerine dikdörtgenimsidir. Cro-Magnon insanları, muhtemelen günümüzdeki insanlar gibi konuşabilmektedirler. 


İri beyinleri sayesinde oldukça gelişmiş bir sosyal yaşantı ve kültürel algı düzeyine sahiptirler. İlk sanat eserlerini ve duvar çizimlerini vermişlerdir. Kemik, denizkabuğu ve dişler kullanarak çeşitli aletler üretmişlerdir. Neandertaller gibi çoğunlukla avcılık yaparak yaşamışlardır ve mamutlar, ayılar, atlar ve benzeri hayvanları öldürerek beslenmişlerdir. Ancak Neandertaller'e göre diyetlerinde daha fazla bitkisel ürünler bulunmaktadır. 


Cro-Magnon insanları, günümüzdeki baskın insan gruplarının doğumuna neden olamasalar da, Homo sapiens'in yükselişini simgeledikleri için önemli bir yerleri bulunmaktadır. Daha sonradan gelen H. sapiens akımları içerisinde eriyerek özelliklerini yitirmişlerdir; ancak gen havuzları, günümüzdeki birçok genetik özelliğin oluşmasını sağlamıştır. Cro-Magnon insanlarına ait bazı görseller ise şöyle:



Cro-Magnon Adamı kafatası



Cro-Magnon Adamı Canlandırması



Lascaux Mağarası'ndan Cro-Magnon adamı duvar çizimi



Cro-Magnon insanları, Homo sapiens'in en belirgin temsilcileri arasında yer almaktadır. Sonrasında, küresel bir gen karışımı içerisinde, söylediğimiz gibi eriyerek özelliklerini yitirmişler ve genleri, genel gen havuzu içerisinde erimiştir. Bu da, günümüzdeki tüm insanların tek bir tür olarak günümüze kadar ulaşmasının bir örneğidir. Elbette, türümüz içerisinde atalarımızın bulunduğu coğrafyalardaki adaptasyonlardan ötürü farklılıklar olabilmektedir: boy uzunluğu, göz çekikliği, deri rengi, saç rengi, göz rengi ve daha nice özellik, Homo sapiens'in farklı bölgelerde özelleşmiş olmasından farklılıklar içermektedir. Ne var ki bu özellik farklılıklarının hiçbiri, bu grupların ayrı türler veya alt türler olması için yeterli değildir. Bunlar, sadece türün coğrafi farklılıklardan ötürü içerdiği varyasyonlardan ibarettir. Var olan tüm insanlar, balta girmemiş ormanlardaki kabilelerden Anadolu insanına kadar, İngiliz'e, Çinli'ye, Arap'a, Fin'e kadar her biri Homo sapiens türüne aittir. Özellikle türümüzün son 10.000 yıldır istisnasız her coğrafi bölgede birbirine karışmaya başlamasından ötürü, türleşme imkanı neredeyse tamamen ortadan kalkmış, herhangi bir izolasyonun oluşmamasından ötürü farklı türlerin evrimleşmesi olanaksızlaşmıştır. Yine de, bu durumun sonsuza kadar bu şekilde gitmeyeceği aşikardır. Bir süre sonra türümüzün üstünlüğü kırılacak ve muhtemelen vahşi yaşama geri dönmek zorunda kalarak türleşmeye devam edecek veya tamamen yok olacağız. Bunu zaman gösterecek.


İnsanlara ait özellikleri burada tartışmak istemiyoruz; çünkü hepimiz özelliklerimizi artık biliyoruz. Farklı yazılarda, modern insanın çeşitli özelliklerine zaten değineceğiz. Sadece kısa bazı bilgiler verelim:


Bizim bildiğimiz haliyle “ilk modern insanlar” 195.000 yıl önce tarih sahnesine çıkmışlardır. Beyin hacimleri 1350 cc civarındadır. Alınları dik bir şekilde yükselir, kaş çıkıntıları çok belirsizdir ya da yoktur. İskeletleri çok narindir. 40.000 yıl önce Cro-Magnon kültürünün ortaya çıkmasıyla kullanılan aletler çok daha sofistike bir hal almıştır. Kemik ve geyik boynuzu, el aletlerinde kullanılmaya başlamıştır. Artık giysiler yapılmaya başlanmış, oyma ve heykel örnekleri görülmeye başlanmıştır. El işleri, dekorasyon amaçlı kullanılan aletler, boncuklar, fildişi oymalar, kil figürler, müzik aletleri ve duvar resimleri, sonraki 20.000 yıl içerisinde gelişmiştir.

 

Son 100.000 yıl içerisinde dahi, Evrim’in modası daha küçük azı dişlerine ve daha zayıf ve hafif iskelete doğru kaymıştır. Mezolitik Çağ’da yaşayan insanların (bundan 10.000 yıl önce) kemikleri bizimkilerden %10 daha kuvvetlidir. Son Paleolitik Çağ’daki insanların (30.000 yıl kadar önce) kemikleri ise %20-30 daha kuvvetlidir! Bu çağda yaşamış insanlara modern dense bile, ilkellik belirtileri de göstermektedirler. Avusturalya’da yaşayan Aborijinler’de halen arkaik Homo sapiens türlerine ait diş yapıları gözlenmektedir! Bu da Evrim’in halen gözlenebilir kanıtları olduğunu göstermektedir!


Türümüz bütün Dünya'ya yayılmayı başarmış ilk Homo türüdür. Öyle ki, Hint kıyıları boyunca Asya'ya yayılan kollarından biri sallarla Avusturalya'ya geçmeyi başarmış ve burada Aborjin halkarını oluşturmuştur. Diğer bir kol, günümüzde halen kışları donarak kapanan Bering Boğazı'nı aşarak Amerika kıtasına ulaşmış ve burada çeşitlenmeye başlamıştır. Bir kısmı en kuzey bölgelere ulaşarak, kutuplara kadar varmıştır. Böylece, Dünya'ya tam bir hakimiyet kurmayı başaran ilk tür olmasak da (dinozorları ve ondan öncesinde böcekleri, bakterileri ve nice türleri unutmayın!), ilk insan türü olmayı başarmışızdır. Her türün başarı hikayesi birbirinden farklıdır. Dinozorlar devasa cüsseleri ve inanılmaz çeşitlilikleri sayesinde Dünya'nın hakimi olmuşlardır. Yine böcekler, ufak yapıları ve sonsuz çeşitlilikleri sayesinde Dünya'nın her koşuluna adapte olabilmişlerdir. Tek hücrelileri zaten saymaya gerek yok, 20 dakikada bir bile bölünebilecek kadar hızlı üremeleri sayesinde, kısa sürede tüm Dünya'yı doldurup taşırmışlardır. İnsanlar içerisinde ise Homo sapiens'i başarılı kılan, vücut büyüklüğüne göre "devasa" sayılabilecek beynidir. Bu beyin sayesinde etrafını algılamaya, doğa içerisindeki neden-sonuç ilişkilerini çözüp manipüle etmeye ve yararına kullanmaya başlamıştır. Bu, onun katlanarak artan gücünü sağlamış, ürettiği aletler sayesinde hiçbir türün karşı koyamayacağı bir güce erişmiştir. Bu basit taş aletlerle başlayan üretim kültürü, zaman içerisinde metallere geçmiş ve kademeli olarak çeşitlenerek uzay araçlarına, trenlere, arabalara, silahlara, füzelere ve günümüzün diğer modern alet ve edevatlarına dönüşmüştür.


Kısaca insanın günümüzde sahip oldukları, tartışılmaz bir şekilde önce biyolojik evrimin, sonrasında ise kültürel evrimin bir sonucu ve bir ürünüdür. Dolayısıyla her ne kadar çok çeşitli olsalar da, bu alet-edevatların hiçbiri gökten gelivermemiştir ve her biri, kendisinden önceki daha ilkel versiyonların bir sonucu olarak gelişmiştir. Bir uzay gemisinin bile kökenlerini, savanalarda aslanlardan korunmak ve geyikleri avlamak için üretilen taş aletlere kadar takip edebiliyor olmak, evrimin ve bilimin baş döndürücü gerçeklerinden biridir. Varlığımızı anlamak, nereden geldiğimizi anlamak ve bilmekten geçmektedir. Bu yazıda temel olarak hedeflediğimiz de, bu farkındalığı yaratabilmektir.


Ancak burada, yazımızı sonlandırmadna önce 2 ilginç modern insan alt türünden bahsederek dikkatinizi bazı ilginç konulara çekmek istiyoruz. Öncelikşle, genelde Cro-Magnon'lar ile birlikte anılan bir gruptan, daha doğrusu terminolojiden bahsedelim, sonrasında o 2 türe geçeceğiz:

 

Arkaik Homo sapiens, genel olarak geçtiğimiz 500.000 yıl içerisinde var olmuş tüm Homo türlerini kapsayan bir terimdir. Homo heidelbergensis, Homo rhodensiensis, Homo neanderthalensis ve Homo antecessor bu türler arasında yer almaktadır. Bu türlerin tamamının ortak atası Homo erectus olarak kabul edilmektedir. Genel olarak beyin hacimleri 1200-1400 cc arasındadır. Günümüzden 70.000 yıl ve sonrasında ise artık "arkaik" (daha "ilkel") olma özelliklerinin yok olduğunu ve anatomik olarak modern insanların, bildiğimiz anlamıyla var olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla bu terim, eski insanları anlatmak için kullanılan bilimsel bir terimdir.

 

Bahsedeceğimiz ilk ilginç insan türü olan Homo floresiensis, bilim camiasında Hobbit olarak bilinmektedir. Tür, Endonezya adalarından biri olan Flores adasında 2003 yılında bulunmuştur. En iyi şekilde tamamlanmış fosil, yetişkin bir kadına aittir. Ancak bunun haricinde 9 farklı bireyin fosilleri keşfedilmiştir. Tür, adından da tahmin edebileceğiniz gibi, yaklaşık 91 santimetre boyunda ve ortalama 417 cc beyin hacmine sahiptir. Bu sizi şaşırtmasın. Çünkü fosiller gösteriyor ki, bu boy ve beyin hacmi, H. floresiensis için gayet normaldi. Çünkü bunlar, cüceydiler! Bu durum, Evrim Kuramı'nın dinamikleriyle son derece güzel bir şekilde açıklanabilir; çünkü adalar, izole bir ortam yaratır ve Evrim ile Doğal Seçilim, genele göre eşsiz bir biçimde işler. Bu tür, tıpkı diğer çağdaşları gibi, iki ayak üzerinde yürüyebiliyorlardı, el işleriyle uğraşmış, silahlar yapmışlardı ve ateşi kullanmayı biliyorlardı. İşin ilginç yanı, aynı adalarda cüce fillere de rastlandığı görülmüştür ki bu da, durumun normalliğini desteklemektedir. Ancak türün sadece adaptasyon dolayısıyla bu şekilde küçülmediği, aynı zamanda yaygın bir mikrosefali (küçük beyinlilik), endemik kretinizm veya benzeri bir hastalığın sebebiyle bu hale geldiği düşünülmektedir. Fakat ne olursa olsun tür, var olmuş en başarılı Homo türlerinden biridir ve bildiğimiz kadarıyla, yok olmuş son insan türüdür. Günümüzden 12.000 yıl kadar önce yok olan bu tür, en başarılı diğer türlerden biri olan Homo neanderthalensis'e göre 10.000 yıl kadar daha uzun süre Dünya'da varlığını sürdürmüştür. Türe ait çok fazla bilgi bulunmamaktadır; ancak zaman geçtikçe daha fazla bilginin öğrenileceği umulmaktadır. Bazı fosiller şöyledir:

 

 

 


Homo floresiensis rekonstrüksiyonu


 

Burada değinmek istediğimiz diğer bir tür, göreceli olarak yeni keşfedilmiş olan ve Neandertaller'den başka, en az onlar kadar bize yakın olan bir kuzenimiz olduğunu keşfetmemizi sağlayan Denisova İnsanları'dır. Mart 2010 ayında günümüzden 41.000 yıl önce yaşamış bir parmak kemiği ile tanımlanmışlardır. Tür, Altay Dağları'nın içerisindeki Denisova Mağarası'nda keşfedilmiştir. Bu bölgede bir zamanlar Neandertaller'in ve modern insanların da bulunduğu bilinmektedir. Daha sonradan türe ait dişler ve ayak parmakları da bulunarak, farklı bir türün keşfedildiği doğrulanmıştır. Kesin sonucu ise, mtDNA üzerinde yapılan analizler vermiştir: Denisovalılar, Neandertaller ve modern insanlar ile kuzen olan ayrı bir türdür. Genel olarak Siberya ve Güneydoğu Asya'da türleşen insanlar olarak düşünebileceğimiz bu canlı grubu, Malezya-Endonezya ve Avusturalyalı Aborjinler'in de oluşumunda büyük rol oynamıştır. Bu bölgelerde yaşayan insanların genlerinin %6'sı, Denisovalılar'a aittir. Üstelik Denisovalılar Neandertaller ile de çiftleşmiştir ve Neandertaller'in genomunun %17'si doğrudan Denisovalılar'ın genleridir. Denisovalılar'ın anatomisi hakkında çok fazla bilgi bulunmamaktadır. Daha fazla bilgi geldikçe buraya ekleyeceğiz.


İşte o "muhteşem" denilen, kendi kendini yüceltme konusunda rakip tanımayan hayvan türü olan insan ve onun 6 milyon yıllık evrimi, bu şekilde gerçekleşmiştir.

 

Uzun ama yine içimize sinen bir çalışma oldu. Orjinalini hazırlamak 2.5 günümüzden fazlasını aldı, düzenlemek ise toplamda 8 saati buldu. Ancak faydalı olacağına inanıyoruz.

 

Saygılarımızla.

 

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)


Kaynaklar ve İleri Okuma: 

  1. Heng HH (May 2009). "The genome-centric concept: resynthesis of evolutionary theory". BioEssays 31 (5): 512–25. doi:10.1002/bies.200800182. PMID 19334004.
  2. Klages, Arthur (2008) "Sahelanthropus tchadensis: An Examination of its Hominin Affinities and Possible Phylogenetic Placement," Totem: The University of Western Ontario Journal of Anthropology: Vol. 16: Iss. 1, Article 5. http://ir.lib.uwo.ca/totem/vol16/iss1/5
  3. Brunet M., Beauvilain A., Coppens Y., Heintz E., Moutaye A.H.E. et Pilbeam D., 1995. "The first australopithecine 2,500 kilometres west of the Rift Valley (Chad)" Nature, 378 (6554)
  4. Guy F., Lieberman D. E., Pilbeam D., Ponce de Leon M. S., Likius A., Mackaye H. T., Vignaud P., Zollikofer C. P. E. et Brunet M., (27 December 2005). "Morphological affinities of the Sahelanthropus tchadensis (Late Miocene hominid from Chad) cranium" [1] PDF fulltext Supporting Tables, PNAS, 102 (52) : 18836–18841.
  5. Reynolds, Sally C; Gallagher, Andrew (2012-03-29). African Genesis: Perspectives on Hominin Evolution. ISBN 9781107019959.
  6. Stanford, Craig B. (2012). "Chimpanzees and the Behavior ofArdipithecus ramidus". Annual Review of Anthropology 41: 139. doi:10.1146/annurev-anthro-092611-145724.
  7. White, Tim D.; Asfaw, Berhane; Beyene, Yonas; Haile-Selassie, Yohannes; Lovejoy, C. Owen; Suwa, Gen; WoldeGabriel, Giday (2009). "Ardipithecus ramidus and the Paleobiology of Early Hominids". Science 326 (5949): 75–86.
  8. Gibbons, Ann (2009). "A New Kind of Ancestor: Ardipithecus Unveiled". Science 326 (5949): 36–40.
  9. Jamie Shreeve (2009-10-01). "Oldest Skeleton of Human Ancestor Found". National Geographic magazine.
  10. Haile-Selassie, Yohannes; Suwa, Gen; White, Tim D. (2004). "Late Miocene Teeth from Middle Awash, Ethiopia, and Early Hominid Dental Evolution". Science 303 (5663): 1503–1505.
  11. M. G. Leakey, C. S. Feibel, I. MacDougall & A. Walker (1995-08-17). "New four-million-year-old hominid species from Kanapoi and Allia Bay, Kenya". Nature 376 (6541): 565–571.
  12. Cartmill, Matt; Fred H. Smith, Kaye B. Brown (2009). The Human Lineage. Wiley-Blackwell. p. 151. ISBN 978-0-471-21491-5.
  13. Johanson, D.C. (2009). "Lucy (Australopithecus afarensis)". In Michael Ruse & Joseph Travis. Evolution: The First Four Billion Years. Cambridge, Massachusetts: The Belknap Press of Harvard University Press. pp. 693–697.
  14. Brunet, Michel, Beauvilain, Alain, Coppens, Yves, Heintz, Emile, Moutaye, Aladji H.E., and David Pilbeam. 1995 The first australopithecine 2,500 kilometres west of the Rift Valley (Chad). Nature 378: 273-275.
  15. Asfaw, B; White, T; Lovejoy, O; Latimer, B; Simpson, S; Suwa, G (1999). "Australopithecus garhi: a new species of early hominid from Ethiopia". Science 284 (5414): 629–35. doi:10.1126/science.284.5414.629. PMID 10213683.
  16. Juliet King (June 4, 2010). "Australopithecus sediba fossil named by 17-year-old Johannesburg student". Origins Centre. 
  17. Berger, L. R.; de Ruiter, D. J.; Churchill, S. E.; Schmid, P.; Carlson, K. J.; Dirks, P. H. G. M.; Kibii, J. M. (2010). "Australopithecus sediba: a new species of Homo-like australopith from South Africa". Science 328 (5975): 195–204. doi:10.1126/science.1184944. PMID 20378811.
  18. Watson, Peter (2002). The Modern Mind: An Intellectual History of the 20th Century. New York: Perennial. pp. 486–487. ISBN 0-06-008438-3.
  19. Scott, R.S., Ungar, P.S., Bergstrom, T.S., Brown, C.A., Grine, F.E., Teaford, M.F., and Walker, A. (2005). "Dental microwear texture analysis shows within-species dietary variability in fossil hominins". Nature 436 (7051): 693–695. doi:10.1038/nature03822. PMID 16079844.
  20. Leakey, M. G., et al (2001). New hominin genus from eastern Africa shows diverse middle Pliocene lineages, Nature, Volume 410, pgs. 433-440
  21. Curnoe, D. 2010, "A review of early Homo in southern Africa focusing on cranial, mandibular and dental remains, with the description of a new species (Homo gautengensis sp. nov.)." HOMO - Journal of Comparative Human Biology, vol.61 pp.151–177.
  22. Herries et al., 2009. "A multi-disciplinary seriation of early Homo and Paranthropus bearing palaeocaves in southern Africa" Quaternary International 202 (1-2) , pp. 14-28
  23. Wood and Richmond; Richmond, BG (2000). "Human evolution: taxonomy and paleobiology". Journal of Anatomy 197 (Pt 1): 19–60. doi:10.1046/j.1469-7580.2000.19710019.x. PMC 1468107. PMID 10999270. p. 41
  24. Wayman, Erin (8 August 2012). "Multiple Species of Early Homo Lived in Africa". Smithsonian Magazine. 
  25. Hazarika, Manji (16–30 June 2007). "Homo erectus/ergaster and Out of Africa: Recent Developments in Paleoanthropology and Prehistoric Archaeology"
  26. Antón, S. C. (2003), Natural history of Homo erectus. Am. J. Phys. Anthropol., 122: 126–170. doi:10.1002/ajpa.10399 
  27. Wood, Bernard, and Mark Collard (2001). "The Meaning of Homo". Ludus Vitalis 9 (15): 63–74.
  28. Augusti, Jordi; Lordkipanidze, David (June 2011). "How "African" was the early human dispersal out of Africa?". Quaternary Science Reviews 30 (11–12): 1338–1342. doi:10.1016/j.quascirev.2010.04.012.
  29. Rightmire, G. Philip; Van Arsdale, Adam P.; Lordkipanidze, David (June 2008). "Variation in the mandibles from Dmanisi, Georgia". Journal of Human Evolution 54 (6): 904–8.
  30. Antón, S. C. (2003), Natural history of Homo erectus. Am. J. Phys. Anthropol., 122: 126–170. doi:10.1002/ajpa.10399
  31. Mallegni, F (2003). "Homo cepranensis sp. nov. and the evolution of African-European Middle Pleistocene hominids". Comptes Rendus Palevol 2 (2): 153–159.
  32. Klein, Richard. 2009. "Hominin Disperals in the Old World" in The Human Past, ed. Chris Scarre, 2nd ed., p. 108.
  33. Mounier, Aurélien; Marchal, François; Condemi, Silvana (2009). "Is Homo heidelbergensis a distinct species? New insight on the Mauer mandible". Journal of Human Evolution 56 (3): 219–46. doi:10.1016/j.jhevol.2008.12.006. PMID 19249816.
  34. Burger, Lee (November 2007). "Our Story: Human Ancestor Fossils". The Naked Scientists.
  35. Stringer, Chris (2011). The Origin of our Species. Penguin. p. 202. ISBN 978-0-141-03720-2.
  36. Johansson, Donald; Edgar, Blake (2006). From Lucy to Language. Simon & Schuster. p. 222. ISBN 978-0-7432-8064-8.
  37. J. L. Bischoff et al. (2003). "The Sima de los Huesos Hominids Date to Beyond U/Th Equilibrium (>350 kyr) and Perhaps to 400–500 kyr: New Radiometric Dates". J. Archaeol. Sci. 30 (30): 275. doi:10.1006/jasc.2002.0834.
  38. Richard E. Green et al (2010). "A Draft Sequence of the Neanderthal Genome". Science 328 (5979): 710–722. Bibcode:2010Sci...328..710G. doi:10.1126/science.1188021. PMID 20448178.
  39. White, Tim D.; Asfaw, B.; DeGusta, D.; Gilbert, H.; Richards, G. D.; Suwa, G.; Howell, F. C. (2003), "Pleistocene Homo sapiens from Middle Awash, Ethiopia", Nature 423 (6491): 742–747, Bibcode:2003Natur.423..742W, doi:10.1038/nature01669, PMID 12802332
  40. Wilford, John Noble (November 2, 2011). "Fossil Teeth Put Humans in Europe Earlier Than Thought". The New York Times. Retrieved June 8, 2012.
  41. Fagan, B.M. (1996). The Oxford Companion to Archaeology. Oxford, UK: Oxford University Press. p. 864. ISBN 978-0-19-507618-9. 
  42. Goodman M, Tagle D, Fitch D, Bailey W, Czelusniak J, Koop B, Benson P, Slightom J (1990). "Primate evolution at the DNA level and a classification of hominoids". J Mol Evol 30 (3): 260–266. doi:10.1007/BF02099995. PMID 2109087.
  43. Antón Susan C., Swisher Carl C., III; Swisher (2004). "Early Dispersals of homo from Africa". Annual Review of Anthropology 33: 271–296. doi:10.1146/annurev.anthro.33.070203.144024.
  44. David Leveille (31 August 2012). "Scientists Map An Extinct Denisovan Girl's Genome". PRI's The World,. 
  45. Krause, Johannes; Fu, Qiaomei; Good, Jeffrey M.; Viola, Bence; Shunkov, Michael V.; Derevianko, Anatoli P. & Pääbo, Svante (2010), "The complete mitochondrial DNA genome of an unknown hominin from southern Siberia", Nature 464 (7290): 894–897, doi:10.1038/nature08976, PMID 20336068
  46. Washington Post
  47. Animal Diversity Web
  48. Australian Museum
  49. About Archaeology
  50. Archaeology Info
  51. Macroevolution
  52. Talk Origins-1
  53. Talk Origins-2
  54. Evrim Bilgisi

6 Yorum