Puan Ver
0
Puan Ver
4,068
Emre Adıyaman
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Göbekli Tepe'de hangi taş ne zaman kalıntıya eklenmiş ve semboller ne zaman taşlara çizilmiştir? Bunu bilebilir miyiz? Biliyor muyuz? Ne zaman?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Halil Gün , Üniversite Öğrencisi

Göbeklitepe veya Göbekli TepeŞanlıurfa il merkezinin yaklaşık olarak 22 km kuzeydoğusunda, Örencik Köyü yakınlarında[1] yer alan dünyanın bilinen en eski kült yapılar topluluğudur.[2] Bu yapıların ortak özelliği, T biçimindeki 10-12 dikilitaş yuvarlak planda dizilmiş, araları taş duvarla örülmüştür. Bu yapının merkezinde daha yüksek boyda iki dikilitaş karşılıklı olarak yerleştirilmiştir. Bu dikilitaşların çoğu üzerinde insan, el ve kol, çeşitli hayvan ve soyut semboller, kabartılarak veya oyularak betimlenmiştir.[3] Söz konusu motifler yer yer bir süsleme olamayacak kadar yoğun olarak kullanılmıştır. Bu kompozisyonun bir öykü, bir anlatım veya bir mesaj ifade ettiği düşünülmektedir.[4] Hayvan motiflerinde boğa, yaban domuzu, tilki, yılan, yaban ördekleri ve akbaba en sık görülen motiflerdir.[3] Bir yerleşim yeri değil, kült merkezi olarak tanımlanmaktadır. Buradaki kült yapılarının üretime geçiş aşamasına -tarım ve hayvancılığa- yakın olan son avcı grupları tarafından inşa edilmiş olduğu anlaşılmaktadır.[5] Diğer anlatımla Göbekli Tepe, çevredeki oldukça gelişmiş ve derinlik kazanmış bir inanç sistemine sahip olan avcı-toplayıcı gruplar açısından önemli bir kült merkezidir.[6] Bu durumda bölgenin en erken kullanımının Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ’ın (PPN, Pre-Pottery Neolithic) A evresine (MÖ 9.600-7.300), yani günümüzden en azından 11.600 yıl öncesine dayandığı ileri sürülmektedir.[3] Bununla birlikte Göbekli Tepe'deki en eski faaliyetleri tarihlendirme olanağı şimdilik yok, fakat bu anıtsal yapılara bakıldığında Paleolitik Çağ'a kadar uzanan, birkaç binyıl daha eskiye, epipaleolitike kadar giden bir geçmişi olduğu düşünülmektedir.[2][7] Göbekli Tepe'nin bir kült merkezi olarak kullanımının MÖ 8 bin dolaylarına kadar devam ettiği, ve bu tarihlerden sonra terk edildiği, başka veya benzer amaçlarla kullanılmadığı anlaşılmaktadır.[8]

Bütün bunlar ve kazılarda ortaya çıkarılan anıtsal mimari, Göbekli Tepe'yi eşsiz ve özel yapmaktadır. Bu bağlamda UNESCO tarafından 2011'de Dünya Mirası geçici listesine alındı ve 2018'de kalıcı listeye girdi.[9]

Söz konusu dikilitaşlar, stilize insan heykelleri olarak yorumlanmaktadır. Özellikle D yapısı merkez dikilitaşlarının gövdesinde bulunan insan el ve kol motifleri, bu konudaki her türlü şüpheyi ortadan kaldırmaktadır. Dolayısıyla "dikilitaş" kavramı, işlev belirtmeyen yardımcı bir kavram olarak kullanılmaktadır. Esasen bu "dikilitaş"lar, insan vücudunu üç boyutlu olarak betimleyen stilize tarzda yontulardır.[10]

Buradaki kazılarda çıkartılan bazı heykel ve taşlar Şanlıurfa Müzesi'nde sergilenmektedir.[11]

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Wikipedia
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
55
Emre Ayhan
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Bunları okumadan önce videolara da bakabilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=YNyuHLiydK8

https://www.youtube.com/watch?v=QL2deU-xj8A

Kısa: İnsan dili çok uzun ve karmaşık yollardan geçerek bugünlerine gelmiştir. Konuşma, sosyal bir toplumun, hele ki insan gibi zekaya ve giderek artan karmaşıklığa dayalı sosyal bir toplumun kaçınılmaz bir sonucu olarak doğmuştur, çevresel baskıların etkisi altında evrimleşmiştir. İnsan türü, sosyal yapısına bağımlı olarak evrimleşmiş bir türdür ve dolayısıyla sosyal yapıyı destekleyecek her unsur, evrimsel açıdan korunacaktır. İşte zaten çok eski atalara dayanan ses çıkarma yetisi, giderek karmaşık bir hal almış ve konuşma olarak, daha karmaşık ses paketleri halinde kendini göstermeye başlamıştır. Bu karmaşıklaşmayı, seslerin tekrarlanması ve belirli kurallara göre dizilmesi takip etmiştir ve sonucunda, günümüzdeki diller evrimleşmiştir.

Biraz detay: Canlılar, birbirleriyle iletişim kurmak amacıyla birçok yöntem kullanırlar demiştik; ancak bunlardan en etkili olanlarından biri, ses çıkarmaktır. Bir arkadaşınıza, bir şey anlatmak istediğinizi; ancak konuşamadığınızı ve hatta ses çıkaramadığınızı düşünün. Hatırlayın ki ses çıkarmamak, iletişim kurmak için bir engel değildir. Örneğin bilgisayarın fişini, prize takmasını istediğinizi anlatacaksınız diyelim. Bu imkansız değildir; ancak ses olmaksızın zordur, en azından bu kadar basit bir işlemi bile yapmak zaman alır: Eğer ki işaret parmağınızla bilgisayarı işaret edecek olursanız, iletişim kısıtlı bir miktarda gerçekleşmiş olur, arkadaşınız, bilgisayarı görür; ancak ne yapmak istediğinizi anlayamaz. Dolayısıyla bir sonraki adıma geçmeniz gerekir: Hemen sonrasında, fişi işaret ederseniz, arkadaşınızın geçmişteki bilgileri dahilinde daha detaylı ve net bir bilgi iletişimi sağlamış olursunuz. En azından bu iki hareket sonucunda arkadaşınız, bilgisayarın fişiyle, yani daha spesifik bir konuyla ilgilendiğinizi anlamış olur. Daha önemlisi, bilgisayarın fişini işaret ettikten sonra, arkadaşınızın hemen arkasında duran prizi işaret edecek olursanız, artık iletişim tamamlanmış olur. 

İşte araştırmacılar, vokalizasyonun, sonrasında ise konuşmanın bu gibi yakın iletişimsel yolları hızlandırmak amacıyla evrimleştiğini düşünmektedir. Çünkü ses, 20 santigrat derecelik bir havada, saniyede ortalama 343 metrelik bir hızla ilerler. Dolayısıyla canlıların belli bir mesafe dahilinde çok seri bir şekilde iletişim kurabilmesi, ses sayesinde mümkün olabilir. Üstelik ses, dalgalar halinde yayıldığı ve toplayıcı organlar (kulak kepçesi gibi) sayesinde yansıtılarak odaklanabilmesi evrimsel açıdan çok da zor olmadığı için, kimi zaman görsel iletişime göre bile avantajlıdır. Zira görsel iletişimde ışık, doğrusal bir yol izleyerek göze ulaşmak zorundadır ve önüne çıkan engelleri her zaman aşamaz. Ses ise, aradaki engellerin içerisinden ve çevresinden bile yayılarak iletişimi tamamlayabilir.

Aslında fiziksel açıdan bakıldığında, aynı durum ışık için de geçerlidir; ancak ne yazık ki evrim ve evrimsel süreçler sonucu oluşan canlılar mükemmel olmadığı için, insan türü de mükemmel değildir ve gözlerimiz (ve bilinen diğer hayvanların da gözleri), bu yansıyan ışıklardan ve fotonlardan bilgi alacak kadar hassas değildir. Dolayısıyla ses, evrimsel süreçte görmeye göre son derece avantajlı bir iletişim yolu olmuş olabilir.

Canlıların ilk olarak ne zaman ses çıkardıklarını tam olarak bilemiyoruz. Ancak yapılan güncel araştırmalar, ses çıkarmanın kökenlerinin oldukça eski olduğunu göstermektedir. Örneğin National Geographic'in 17 Temmuz 2008'de yaptığı bir araştırma haberine göre, Cornell Üniversitesi'nden Prof. Dr. Andrew Bass, canlıların beyinlerinde ses çıkarmayı kontrol eden ortak bölgelerin (ki buna "ses çıkarma devresi" adını veriyoruz) günümüzden 400 milyon yıl öncesinde yaşayan balık atalara kadar ulaştığını ortaya koymuştur. Science dergisinde yayınlanan araştırma yazısına göre ses çıkarmayı başaran ilk atalarımız balon balıklarıyla olan ortak atalarımızdır. Yine araştırmacılar, köpekbalıkları ve akrabalarının ses çıkaramamalarına rağmen, bu türlerin beyinlerinde halen ses çıkarmaya yarayan, işlevsiz bölgelerin bulunduğunu belirtmektedirler. Buradaki önemli nokta, kıkırdaklı balıklar ile kemikli balıkların ortak atalarının çok önceden ayrılmış olmasıdır. Buna rağmen, köpekbalıklarında bulunan işlevsiz ses devreleri daha detaylı analiz edilebilirse, canlıların ilk defa ne zaman ses çıkardıklarına dair bilgilerimiz daha da netleştirilebilir.

Ses Çıkarmayı "Konuşma" Yapan Nitelikler Nelerdir?

Ses çıkarmanın evrimi başarıldıktan sonra, aslında konuşmanın evrimi çok da anlaşılmaz değildir. Ancak burada kilit nokta, tıpkı insanın zeka evrimine sebep olan değişik faktörlerin çevresel olarak bir araya gelmesinde olduğu gibi, konuşmanın da evrimine sebep olan unsurların oluşabilmesidir. Eğer ki insan zekasının evrimiyle ilgili yazılarımıza göz attıysanız, zekanın neden insanda bu kadar fazla evrimleşip de, diğer türlerde bu kadar ileri noktalara ulaşmadığını anlamış olmanız beklenmektedir. Konuşma için de benzer ve pek de şaşırtıcı olmayarak zekanın evrimiyle paralel bir evrim süreci söz konusudur.

Konuşmanın evrimindeki ilk önemli basamak, ses gruplarını kategorize etmekten geçmektedir. Yani tamamen rastgele ve anlamsız sesler çıkarmadan, paketler halinde anlamlı ve bir dilde olduğu gibi gruplanmış ses dizilerinin üretilmesine geçişin başarılması gerekmektedir. Bu süreci birçok hayvan başarıyla geçmiştir; ancak her türün kendi içerisindeki "dil" anlayışı farklıdır (ve bizim bildiğimiz dillerden elbette ki farklıdır). Örneğin bir goril (ve benzeri birçok maymun olan ve maymun olmayan primat türü), farklı durumlarda farklı sesler çıkarmak konusunda özelleşmiştir. Ancak bu ses gruplarının konuşma olarak sayılamamasının birçok farklı sebebi vardır (ve bu sebeplerin hiçbiri evrensel olarak kabul görmemektedir). Bir grup bilim insanına göre konuşmanın en önemli bileşeni, soru sormaktır. Yani bir tür eğer ki sorular soramıyorsa, o zaman sadece durumsal bir iletişimden bahsedilebilir. Öte yandan soru sormak, sadece iletişim kurmanın da ötesine geçerek bilgi talebinde bulunmayı gerektirmektedir. Diğer hayvanlarda bu durum gözlenemediği için, bu canlıların sesli iletişimine "konuşma denememektedir".

Bir diğer görüşe göre ise, bir sesli iletişimin konuşma sayılabilmesinin tek yolu, onun geçmişe ve geleceğe atıfta bulunmasıdır. İnsan türü, geçmişten ve gelecekten bilgi alıp, bilgi verecek kadar gelişmiş bir türdür. Geçmişteki olaylarla ilgili sözlü iletişime geçebildiği gibi, gelecekte olabilecek olaylara yönelik bilgileri sözlü olarak aktarabilir. Ancak insan dışındaki hiçbir türde, sözlü olarak geçmişe ve geleceğe yönelik sesli iletişimde bulunulduğu görülmemiştir. İnsan dışındaki bütün hayvan türlerinde iletişim (sesli veya sessiz olsun), şimdiki zamana sıkışıp kalmıştır. Burada önemli bir ayrımdan bahsetmemiz gerekir: Canlıların geçmişe ve geleceğe yönelik düşünceler geliştirmesiyle, bunları sesli olarak ifade edebilmeleri farklı konulardır. Birçok primat türü geçmişi ve geleceği anlayıp, buna yönelik davranışlar sergileyebilecek kadar zekidir; ancak insan dışındaki hiçbir maymun türü bunu dillendirecek kadar evrim geçirmemiştir.

Bazı bilim insanları ise ses çıkarmanın gerçekten "konuşma" olarak nitelendirilebilmesi için, seslerin tekrar eden nitelikte olması gerektiğini savunmaktadır. Örneğin hayvanların iletişiminin konuşma olamamasının en birincil sebeplerinden biri, seslerin birbirini tekrar eden şekillerde değil, duruma göre oluşturulan, ancak belli bir aralık içerisinde kalan özellikte olmasıdır. Öte yandan bu görüşe karşı çıkan bilim insanları da vardır, zira insanlarda bile, küçük bir kabilenin dili olsa da Pirahã dilinde sesler birbirini tekrar etmemektedir. 

Her ne olursa olsun, insanın dilinin belli başlı özelliklerinin, diğer canlıların iletişim biçiminden daha farklı, en azından daha gelişmiş ve özelleşmiş olduğunu görmek zor değildir. Peki bu özellikler nasıl kazanıldı ve evrimsel geçmişteki kilit noktalar nelerdi?

Konuşmanın Evrimindeki Kilit Noktalar

Bu konu da, uzun zamandır bilim insanlarının merceği altındadır. Her ne kadar araştırmalar, bütün noktaları belirleyip, genel bir teori geliştirebilecek kadar sonuç getirmiş olamasa da, bütün araştırmaların vardığı tek bir nokta vardır: Beynin evrimi!

Yine zekanın evrimiyle ilgili yazımızda açıkladığımız gibi, beynin evrimini tetikleyen belli başlı unsurlar olmuştur. Bu unsurlar, insanların evrimi sırasında çevresel olarak etki etmeseydi, belki de hiçbir zaman insan bu kadar zeki bir tür olamayacaktı. Benzer şekilde, bu unsurlar eğer aynı şekilde (veya benzer şekillerde), başka canlı türlerinin üzerine etki etseydi, günümüzde zeki olan türler başka türler olacaktı (veya hiçbir tür zeki olmayacaktı). Ancak doğal süreçlerin etkisi altında, insanın zekasına etki eden bazı unsurlar bir araya geldi ve insan beyni, hızla evrimleşmeye başladı. Bu süreçte, insanı "insan" yapan birçok özellik kazanıldı. İşte konuşma da, bunlardan biridir.

Konuşmayı sağlayan birincil beyin bölgeleri, en üstte verdiğimiz yazımızda da belirttiğimiz gibi Broca Alanı ve Wernicke Alanı denen iki alandır ve bunlar, beynin en dış kabuğunda, yani özellikle insana "insani" özelliklerini katan kabukta bulunur. Aşağıda, bu iki alanı bir arada görmekteyiz:

Bu alanların evrimi, konuşmanın gerçekleşmesi için inanılmaz bir öneme sahiptir; zira Broca Alanı ses biçimlerini kontrol ederken, Wernicke Alanı daha gelişmiş boyutta, kelime dizimi ve cümle bazında anlamlı sesler çıkarılmasını sağlar. Eğer ki bir insanın Broca Bölgesi hasar görürse, o kişinin konuşabilmesi imkansızdır. Öte yandan bir kişinin Broca Bölgesi sağlamken, Wernicke Alanı hasar görürse, kişi sesler çıkarır ve konuşabilir; ancak bu konuşma anlamlı olmaz, sorulara anlamlı cevaplar verilemez ve kişi, bu anlamsızlığı bilinçli olarak fark edemez, sorulara mantıklı cevaplar verdiğini sanar. Yani bizim karmaşık konuşmamız, beynin bu iki bölgesinin dansıyla sağlanır (aşağıdaki görselde bu dansı sağlayan bağlantılar gösterilmektedir) ve bu, tıbbi bilimlerin bize verdiği bir bilgidir.

Tam da beklendiği gibi, Evrimsel Biyoloji açısından incelediğimizde ise, insanın yakın akrabası olan türlerde müthiş bir durumla karşılaşılır: Bu canlıların beyinlerinde, Wernicke Alanı'na karşılık gelen bölge, insanınkinden daha basit yapılıdır ve bu canlıların hemen hiçbirinde insandaki kadar gelişmiş bir Broca Alanı bulunmaz! Bu canlılarda, bunların homologları (eşleri) bulunur; ancak Broca Alanı, oldukça basit yapılıdır (Wernicke Alanı göreceli olarak daha karmaşık ve ileri düzeydir). Yani bu canlıların konuşamaması, beyinlerindeki evrimle, özellikle de Broca Alanı'nın evrimiyle doğrudan alakalıdır diyebiliriz. Örneğin makaklarda (Macaca cinsi), şempanzelerde (Pan cinsi) ve insanlarda (Homo cinsi) bulunan eşlenik bölgeler aşağıda görülmektedir:

Yapılan araştırmalara göre insana giden kolda, konuşmayı ilk başaran türler, iki ayak üzerine kalkmaya başlamalarıyla birlikte Australopithecus cinsleri ve yakın akrabaları olmuştur. Tarih olarak ise 3.5 milyon yıl kadar önce, yani bu cinslerin evriminin en üst noktalarındayken bildiğimiz anlamıyla konuşmaya yakın bir iletişim türünün başladığı düşünülmektedir. Bunun sebebi iki ayak üzerine kalkmanın beraberinde getirdiği kas ve iskelet sistemi değişimlerinin konuşmaya uygun, L şeklindeki ses yolunu evrimleştirmesidir. Ancak yine de bu türlerin konuşma biçimi, asla bizler, yani Homo cinsi kadar ileri düzey olamamıştır. Hatta uzmanlar, oldukça yakın akrabalarımız olan Neandertallerin bile insan kadar karmaşık sesler çıkaramadığı (ve hatta bazı bilim insanları ise konuşamadığı) yönünde veriler sunmaktadırlar. Tüm bu türlerin ses çıkarma ile konuşma arasındaki evrimsel geçişine Hawaii Üniversitesi'nden dilbilim profesörü Derek Bickerton ön-dil adını vermektedir. Bu tanıma göre, tam olarak konuşayan türlerin, tam olarak konuşmak için evrimleştirmesi gereken unsurlar:

  1. Tam gelişmiş bir söz dizimi,
  2. Geçmişe ve geleceğe yönelik referansta bulunabilmek adına çekimler,
  3. Kapalı sistemli bir kelime dağarcığıdır.

Dolayısıyla konuşmanın evrimi gibi soyut gelen bir konuda bile kademeli bir evrimden söz etmek mümkündür.

Yapılan bazı araştırmalar ise, dili tetikleyen olgunun insanların FOXP2 isimli bir alelinde meydana gelen bir mutasyon olduğunu ileri sürmektedir. Ancak sonradan gelen araştırmalar, bu araştırmanın iddialarını biraz sarsmıştır, zira incelemeler, bu mutasyonun Neandertal-Modern İnsan ayrımından önce gerçekleştiğini, dolayısıyla insan konuşmasında doğrudan bir etkisi olamayacağını göstermektedir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Evrim Ağacı
Devamını Göster
Puan Ver
2
Puan Ver
1,045
Şevval Güneş
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
peki dil düşünceyi ifade etme konusunda güvenilir bir araç mıdır?Dil mi düşünceye önceldir, düşünce mi dile?Hangisi düşünceyi doğurur?
Puan Ver
1
Puan Ver
2,250
Ömer Alpöz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
evren bir canlının yemek yiyip entropiye karşı gelmeye çalışması gibi kendi içinde hareketler yaparak entropiye karşı gelmeye çalışıyor mu
Puan Ver
1
Puan Ver
2,250
Ömer Alpöz
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
felsefe bölümü sağladığı entelektüel yararlar ile birlikte modern zamanlarda ne şekilde kullanılabilir, avantajları nelerdir?
Puan Ver
2
Puan Ver
1,616
Jimmy Braddock
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Örnek olarak tırnak kenarları.
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
4
Puan Ver

Bahsettiğiniz süreç immünolojide "inflamasyon" diye geçer. Bu sürecin 4 ana belirtisini, 1. yy'da Celsus isimli Romalı hekim öne sürmüştür. Bunlar sıcaklık (calor), ağrı (dolor), kızarıklık (rubor) ve şişme (tumor). Günümüzde ise bunların mekanizmalarını açıklayabilecek bilgi birikimine sahip olduk.

Bakteriler ile enfekte olmuş dokulara, o bölgedeki bağışıklık sistemi hücreleri tarafından antijen sunumu gerçekleşir. Kompleman dediğimiz hümoral bağışıklık sistemi aktive olur. Hem bağışıklık sistemi hücrelerinden, hem de bölgedeki dokuların bazılarından çeşitli sinyal molekülleri olan sitokin ve kemokinler salınır. Histamin gibi damar geçirgenliği artıran ajanlar sayesinde damar geçirgenliği artar. Çünkü damardan söz konusu bölgeye daha donanımlı bağışıklık sistemi hücreleri göç edecektir. Damardan dokulara hücreler sızarken, aynı şekilde sıvı geçirgenliği de artar. Bu da şişkinlik ve kızarıklık görünümü verir. IL-1 gibi sıcaklığı artıran sitokinler de salınınca, inflamasyon daha belirginleşir. Bu süreçler sırasında bölgedeki sinir uçları uyarıldığı için normalden daha çok ağrı hissederiz.

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
5k
Adem Emre
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Biyolojiye ilgim var. Sizce biyoloji okumalı mıyım? Eskişehir Osmangazi Üniversitesi'nde okumayı düşünüyorum.
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Şule Uçar
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Yenilenme yetenekleri çok yüksek ola aksolotlların genonomunu insan üzerinde uygulamaya çalışılmaktadır fakat çok zorlu süreç çünkü aksolotl bizim kadar komplex canlılar değiller su an gerçekleşmiş kesin bir çalışma makalesi ben de bulamadım genom yapılarını büyük bir kısmını çözmüş olsalarda insana aktarma kısmınında büyük sıkıntılar çekiliyordur mutemelen umarım gerçekleştiriz ama özellkle kanserli hücrelerimizi yeniletebilerek kanserin çözümlerinden biri olur (kendilerinin kansere yakalanma riski bizden 1000 kat daha az)

Favorilerime Ekle
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
55
Boran Durkaya
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Afrika'da yaşayan insanlar günler boyunca aç kalabiliyor. Fakat bizim gibi insanlar 24 saatten fazla aç kalırlarsa ölme noktasına geliyorlar. Sorum şu, canlılar açlık yönünde adaptasyon geçirebilir mi? Cahilliğimin kusruna bakın ama örnek vermem gerekirse DNA kendini daha az protein ile yaşama konusunda geliştirebilir mi?
Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver

Öncelikle adaptasyonun ne olduğundan çok kısaca bahsedim. Adaptasyon; Canlının içine girdiği çevreye, iklime vb. uyma. Ayrıca adaptasyon doğal seleksiyonda başarılı olmuş, ona sahip olan organizmayı evrimsel olarak daha uyumlu kılan bir özelliktir. Örneğin kutuplarda yaşayan hayvanların beyaz posta sahip olması.

Senin düşüncene gelirsek Afrika’daki yaşayan insanlar “Seçilim Mekanizmaları” sayesinde açlığa dayanamayanların ölmesi sebebiyle elenip dayananların üreyip soyu devam ettirmesi sonucu açlık yönünde adapte olmuş denebilir. Tabi DNA’ları mutasyon geçirip uzun zaman gerçekten açlığa dayanabilenlerin soyu devam etmeli. Bu aslında zahmetli ve uzun süreli bi iş. Bi anda gerçekleşmez nesiller sürmesi gerekir bu yüzden de gözlemleyebilme olasılığımız düşük.

Sonuç olarak bakarsak bu mümkün olabilir. Ama dediğim koşulların gerçekleşmesi gerektiğini unutmamak gerekir.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Wikipedia Nedir?
  2. FenSepetim Adaptasyon Örnekleri
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
55
Sude Karaca
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Fakat buna rağmen okumamı sürekli başa sarıyor,bir şeyleri kaçırdığımı ya da kafamda doğru betimleyemediğimi düşünüyorum.Takıntı olabilir mi?
Puan Ver
0
Puan Ver
55
Sude Karaca
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Neden kendi yaptığımız bir çok eyleme kusur bulmakta çekinmezken bir başkası yaptığında hayranlık duyuyoruz?
Puan Ver
6
Puan Ver
197
Mehmet Ulusoy
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Bu soru arkadaşımın '' saçlarımı soğuk suyla yıkayınca daha yağsız oluyor. Sıcak suyla sanki yağ yapışıyor. '' deyişiyle gelişen bir sorudur.
Puan Ver
1
Puan Ver
540
Ix Chel
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Yunan ve Roma mitolojisinin benzemesinden bahsetmiyorum.
Puan Ver
1
Puan Ver
75
Oğuzhan Biçen
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Uzay - zaman bir bütündür ve her cisim uzay - zamanda ışık hızında hareket eder. Bu kısımda her cismin ışık hızından bahsediliyor. Eksik ifade mi?
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
1
Puan Ver
Mehmet Ünlü , Araştırma Sever (Elektronik ve Haberleşme Mühendisliği Öğrencisi)

''Uzay - zaman bir bütündür ve her cisim uzay - zamanda ışık hızında hareket eder.''

İfade temelde eksik değil anlatmak istediğini şöyle anlatayım: Einstein'ın özel görelilik kuramına göre her cisim hem uzayda (hız) hem de zaman da seyahat edeceğini söylemiş ve hareketin bunlardan hangisine yayılırsa diğerinde de ışık hızını koruyacak düzeyde bir yayılma olacağını ifade etmiştir.

Gelin, biraz daha açık olalım, uzaydaki her yönelimimiz aynı zamanda da zamandadır demiştik. Cisim ışık hızına ulaştığında ise zaman boyutunda yönelimini durdurur. Aynı şekilde bu ifade zaman içinde geçerlidir. ikisine birbirine bağımlı olarak yayılım gösterirler. Zaman ve uzamsal boyutların aynı dokunun birleşik bir parçası olduğunu anlattığımıza ve evrenin hız limitinin ışık hızı olduğunu bildiğimize göre şunu söyleyemez miyiz?: uzay-zamanda her şey ışık hızında hareket etmektedir!

  • Eğer söz konusu ışık ise, ışık zamanda hareketsizdir yani sonsuz ömürlüdür. Uzay-zamandaki bütün hareketini yani C sabit hızının tamamını uzayda yol alarak geçirir ve zaman boyutunda hiç gitmez.
  • Evinizdeki bir vazo veya uzay-zamanın herhangi bir yerindeki sabit diyebileceğimiz bir nesne de ışık hızında hareket eder. Ancak ışıktan şöyle bir farkı vardır; bu hareketinin tamamı uzay-zamanın zaman boyutunda gerçekleşir yani zamanda ışık hızıyla yol alarak, vazonuz eskiyecektir (Sanırım atasözümüz olan yuvarlanan taş yosun tutmaz veya işleyen demir ışıldar sözleri de bunu açıklıyor :) ).
  • Son olarak da vazonuzu (Annenize çaktırmadan ve kırmadan) evden çıkarıp hızlandırdığımızı düşünelim. Bu durumda vazonun uzay-zamanın zaman boyutundaki hareketi yavaşlar ve bu yavaşlama oranında uzay boyutlarında hareket etmeye başlar, yani yol almaya başlar. Tahmin edeceğiniz gibi, vazonun hızını ne kadar artırırsanız uzay-zamanın zaman boyutundaki hareketi o kadar yavaşlar, uzaydaki hareketi o kadar artar. Ancak her iki boyutta gerçekleşen hareketin toplamı değişmez ve C (ışık hızı) kadar kalır.

Bunu çok iyi anlatan bir görseli altta bırakıp Minkowski Uzay Zamanı dediğimiz bu şeyin kaynağını atıyorum.

Uzay zaman düzlemi
Uzay zaman düzlemi
bilimfili
Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Khan Academy Minkowski Uzay Zamanı(yanında ılgını çekebilecek videolar da var.)
Devamını Göster
Puan Ver
1
Puan Ver
70
Ege Çakar
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Şöyle ki konjugasyon ve mutasyonlar var bu yüzden mitozun evrime katkısı olduğunu düşünüyorum sadece bunu açıklayan bir makale lazım bana.
Kabul Edilen Cevap Kabul Edilen Cevap
Puan Ver
3
Puan Ver
Altan Özerenler , Biyoteknoloji Öğrencisi

Krossing Over olayı yani parça değişimi mitoz bölünmede yoktur. Sadece mayoz bölünmede gerçekleşir. Ayrıca rastgele dağılım olayı vardır. Rastgele dağılımda eğer birey birbirinden farklı birim faktörleri içeriyorsa (mor x beyaz) her bir gamet bunları % 50 oranında alabilecektir. Ancak kalıtsal çeşitlilik mitoz bölünmedede vardır. Gerçekleşen mutasyonlar bir sonraki nesile aktarılabilir ama bu gen sadece anneden veya babadan geldiği için bastırılabilir. Eğer aktarılan mutasyonlu gen dominant(baskın) özellikteyse sonraki nesilin fenotipine yansımaktadır ama resesif(çekinik) özellikte ise genotipinde olan özellik fenotipine yansımaz. Bu sebeble mitoz bölünme evrime %100 katkı yapar veya yapmaz diyemeyiz.

Favorilerime Ekle

Kaynaklar

  1. Mitoz ve mayoz, Mendel Genetiği http://www.bektastepe.net/course-slides/2-mitoz-ve-mayoz.pdf
Devamını Göster
Puan Ver
0
Puan Ver
26k
Ersals Krononot
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Parçacığın kendisine karşı direnç göstererek kütle kazandığı bozonun kendine ait kütlesi olabilir mi, eğer varsa da neye dayandırabiliriz...
Puan Ver
0
Puan Ver
26k
Ersals Krononot
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
elde edilen bilimsel bulgunun gerçekliğini deneylenebiliyor, ölçülebiliyor olmasına rağmen tartışılır hale getirir mi.
Puan Ver
0
Puan Ver
25
Yahya Arda Dur
Favorilerime Ekle
Sonra Cevapla
Takip Et
Bir projeyi yetiştirmek için 48 saatir her 8 saate bir "Coffenap" denilen etkinliği uyguluyorum. Bu etkinliğin zararları nelerdir ?
Tüm Sorular
Evrim Ağacı Soru & Cevap Platformu, Türkiye'deki bilimseverler tarafından kolektif ve öz denetime dayalı bir şekilde sürdürülen, özgür bir ortamdır. Evrim Ağacı tarafından yayınlanan makalelerin aksine, bu platforma girilen soru ve cevapların içeriği veya gerçek/doğru olup olmadıkları Evrim Ağacı yönetimi tarafından denetlenmemektedir. Evrim Ağacı, bu platformda yayınlanan cevapları herhangi bir şekilde desteklememekte veya doğruluğunu garanti etmemektedir. Doğru olmadığını düşündüğünüz cevapları, size sunulan denetim araçlarıyla işaretleyebilir, daha doğru olan cevapları kaynaklarıyla girebilir ve oylama araçlarıyla platformun daha güvenilir bir ortama evrimleşmesine katkı sağlayabilirsiniz.
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Birçok insan düşündüğünü zannetiği sırada aslında sadece önyargılarını yeniden düzenlemektedir.”
William James
Geri Bildirim Gönder