Bir sabah kalkıyorsunuz. Yirmi üç yaşındasınız, yirmi dört, yirmi beş, fark etmiyor. Gün başlıyor, bir şeyler yapıyorsunuz, akşam oluyor. Ama içinizde bir şey tam oturmuyor. Doğru yerde misiniz, doğru şeyleri mi yapıyorsunuz, bu his ne zaman geçecek. Cevap gelmiyor. Yarın da gelmeyecek büyük ihtimalle.
Bu his yirmili yaşların en tanıdık hissi ve kimse bunu tam anlatmıyor. Çünkü anlatması zor, çünkü o dönemden çıkanlar unutuyor, çünkü içindeyken kelimeler bulunamıyor ama tam ortasındaysanız, biliyorsunuz. Çok iyi biliyorsunuz. Yirmili yaşlar garip bir eşik. Çocukluk bitti, yetişkinlik başladı, ama ne bitti ne başladı tam olarak netleşmedi. İki dünyanın arasındasınız. Bir ayağınız geride, bir ayağınız ileride, ikisi de tam tutmuyor. Çocukken kim olduğunuzu size söylüyorlardı. Aileniz söylüyordu, okulunuz söylüyordu, çevreniz söylüyordu. "Uslu çocuksun", "matematikçisin", "sanatçısın", "en küçüksün." Bunlar kimlik değildi, kimlik kılavuzuydu. Hazır cevaplar, hazır çerçeveler. Sormak zorunda kalmıyordunuz çünkü cevaplar zaten oradaydı. Şimdi o çerçeveler yetmiyor. "Ben kimim" sorusu ilk kez gerçekten ciddileşiyor. Soyut bir soru değil artık, hayatınızın her kararında karşınıza çıkıyor. Ne okuyacaksınız, nerede yaşayacaksınız, kimi seveceksiniz, neye inanacaksınız, hangi işi yapacaksınız. Her tercih bir cevap veriyor o soruya ve her cevap sizi biraz daha şekillendiriyor. Ama bunu fark etmeden yapıyorsunuz çoğunlukla. Seçimler birikip karaktere dönüşüyor, karakter oluşurken izlemiyorsunuz. Sonra bir gün eski bir fotoğrafa bakıyorsunuz ve "ben buydum" diyorsunuz. Hem tanıyorsunuz hem de yabancı biri.