Hedef tahtası kullanırsanız deney amacına ulaşamaz, çünkü kuantum intiharı düşünce deneyi, Çoklu Dünyalar Yorumu ile Kopenhag Yorumu arasındaki farkı sadece tetiği çeken kişinin öznel birinci şahıs deneyimi üzerinden ayırt etmek için tasarlanmıştır. Cansız bir hedef tahtasına ateş ettiğinizde, dışarıdan bakan herhangi bir gözlemci için iki yorum da tamamen aynı istatistiksel sonuçları üretir.
Meseleyi biraz açalım. Diyelim ki silahın tetiğini bir kuantum ölçüm cihazına bağladık. Cihaz bir atom altı parçacığın spin durumunu ölçüp yüzde elli ihtimalle tetiği çekiyor, yüzde elli ihtimalle boş çıt sesi veriyor olsun. Silahı bir hedef tahtasına doğrultup yüz el ateş ederseniz ne olur? Kopenhag yorumunda her atışta dalga fonksiyonu çöker ve yaklaşık elli mermi tahtaya isabet eder. Çoklu Dünyalar yorumunda ise evren her atışta ikiye dallanır. Siz dışarıdaki gözlemci olarak her iki dalda da varlığınızı sürdürürsünüz ve standart olasılık kuralları gereği yine yaklaşık elli mermi izi, elli boş atış kaydedersiniz. Kısacası hedef tahtasının karşısında durup çayınızı yudumlarken bu iki kuramı birbirinden ayırt edemezsiniz.
Silah bir insana çevrildiğinde ise devreye kuantum ölümsüzlüğü olarak da bilinen öznel seçilim girer. Kopenhag yorumuna göre namlunun ucundaki kişi birkaç deneme içinde yüksek olasılıkla ölür ve deney biter. Fakat Çoklu Dünyalar yorumunda evren her atışta dallanırken, o kişinin bilinci yalnızca hayatta kaldığı dallarda akmaya devam edebilir. Öldüğü evrenlerde artık bir gözlemci kalmadığı için o dalları asla tecrübe edemez. Dolayısıyla o araştırmacı, kendi öznel bakış açısından silahın art arda yüzlerce kez mucizevi biçimde tutukluk yaptığını algılar. Hedef tahtasının bir bilinci olmadığı için, ben sadece merminin ıskaladığı evrenlerde varlığımı sürdüreyim diyemez.
Max Tegmark bu deneyi tartıştığında kimseye bunu gerçekten yapmasını önermiyordu elbette. Üstelik Çoklu Dünyalar yorumu doğru olsa bile bunu yalnızca kendinize kanıtlayabilirsiniz. Dışarıdaki sevdikleriniz sizin öldüğünüz evren dallarında kalıp üzülmeye devam edecektir. Biz fizikçiler tahtada soyut modeller kurmayı severiz ama bu tip uç düşünce deneyleri sadece kuantum mekaniğindeki ölçüm probleminin doğasını anlamak için birer zihin jimnastiğidir.
Kısa cevap: Hayır, gök cisimleri Dünya üzerindeki bir kaya gibi atmosferik sürtünmeyle mekanik olarak zımparalanıp aşınmaz, fakat uzay ortamı onların yüzeylerini atomik ölçekte kesinlikle hırpalar! Uzay kusursuz bir vakum değildir. Yıldızlararası ortamın barındırdığı son derece seyrek gaz, toz ve yüklü parçacıklar hem uzay aşınması (space weathering) dediğimiz mikroskobik başkalaşımlara yol açar hem de akılalmaz zaman ölçeklerinde gök cisimlerinin hareket enerjisini çok ufak bir miktar çalar.
Bunu hayal edebiliyor musunuz, gezegenlerarası veya yıldızlararası boşlukta santimetreküpte ortalama sadece birkaç tane hidrojen atomu bulunur! O kadar akılalmaz bir seyreklikten bahsediyoruz ki, Dünya gibi devasa bir kütle saniyede 30 kilometre hızla bu ortamda akıp giderken karşılaştığı gaz direnci makroskopik bir aşınma üretemez. Sürtünmeden doğan aerodinamik kuvvet, cismin kendi kütleçekiminin ve moleküler bağlarının yanında kelimenin tam anlamıyla HİÇBİR ŞEYDİR! Bu yüzden Dünya veya Jüpiter milyarlarca yıldır döndüğü halde sürtünmeyle incelip yok olmaz.
Peki bu parçacıklar yüzeye hiç mi temas etmez? Elbette eder ve burada işin içine harika astrofiziksel süreçler giriyor! Koruyucu atmosferi olmayan Ay, Merkür veya asteroitler gibi çıplak kayaç yüzeyler, Güneş rüzgarı kaynaklı yüksek enerjili iyonların bombardımanına maruz kalır. Bu yüklü parçacıklar yüzeydeki atomlara çarparak onları yerinden fırlatır, buna saçılma (sputtering) deriz! Üstüne mikrometeoritlerin hiper hızlı çarpmaları da eklenince kayaların kristal kafes yapısı bozulur, yüzey kararır ve optik özellikleri değişir. Yani klasik bir rüzgar sürtünmesi olmasa bile, kesintisiz bir kozmik radyasyon ve toz akışı yüzeyleri atom atom döverek aşındırır.
Dönme ve yörünge hareketine gelirsek, gaz yoğunluğunun çok daha yüksek olduğu bebeklik evrelerinde, yani ilkel gezegen disklerinde (protoplanetary disk) gaz sürtünmesi GEZEGENLERİN KADERİNİ belirleyecek kadar güçlüydü ve gezegen göçlerini tetikledi! Hatta ölçeği daha da büyütüp galaksilere bakarsak, galaksi kümelerindeki sıcak gazın içinden hızla geçen galaksiler ram pressure stripping (koç basıncı soyulması) yaşar ve koca bir galaksinin tüm gazı arkasında bir kuyruk gibi sökülüp atılır! Bu ölçekleri düşününce insan gerçekten varoluşsal bir ürperti hissediyor! Özetle, uzayın boşluğu cisimleri bir zımpara gibi ufalamaz ama o görünmeyen seyrek doku yüzeylerde atomik izler bırakır ve milyarlarca yıllık kozmik hareketi sessizce sınırlar.
Evrim Ağacı'nın %100 okur destekli bir bilim platformu olduğunu biliyor muydunuz? Evrim Ağacı'nın maddi destekçileri arasına katılarak Türkiye'de bilimin yayılmasına güç katın.