Merhaba
Bak şimdi çok dürüst bir yerden soruyor sununuz bunu. Çünkü “torpil” dediğimiz şey sadece bir sistem sorunu değil, insanın içini de kurcalayan bir mesele. Haksızlığa uğradığında canın yanıyor ama bir gün sevdiğin biri için kapı açma imkânın olsa ne yapardın, işte orası da insanın aynası.
Önce şu soruya gelelim. Torpil hep var mıydı? Evet. Tarih boyunca var. Antik Roma’da “patron ve client” ilişkileri vardı; güçlü birinin himayesine girer, karşılığında sadakat gösterirdin. Osmanlı’da iltimas ve himaye kültürü vardı. Modern devletlerde ise liyakat sistemi geliştikçe torpil “resmî olarak yasak ama fiilen yaşayan” bir şeye dönüştü.
Sosyolog Max Weber bürokrasiyi tanımlarken şunu söyler. “Modern bürokrasi kişisel ilişkilerden arındırılmış, kurallara dayalı bir sistemdir.” Yani ideal olan liyakat. ama insan faktörü devreye girdiği anda işler karışıyor.
Şimdi psikolojik tarafına bakalım. Torpil sadece kötü niyet midir? Her zaman değil. Evrimsel psikoloji açısından insan türü küçük akraba gruplarında hayatta kaldı. Akrabayı kayırmak, “in-group bias” dediğimiz iç grup yanlılığı, aslında biyolojik bir eğilim. Sosyal psikolog Henri Tajfel’in sosyal kimlik kuramı tam bunu söyler. İnsanlar kendi grubunu bilinçsizce kayırma eğilimindedir. Yani “bizden olan”a daha çok güvenmek, onu kollamak doğal bir refleks.
Ama işte burada kritik bir kırılma var. Küçük kabile düzeninde işe yarayan bu eğilim, modern toplumda adaletsizlik üretmeye başlıyor. Çünkü artık kararlar sadece aileyi değil binlerce insanı etkiliyor. Bir de güç meselesi var. Psikolojide “moral licensing” diye bir kavram var. Kişi kendini iyi ve ahlaklı gördüğünde, küçük bir kayırmayı sorun etmeyebiliyor. “Zaten çok çalıştı”, “Bir kereden bir şey olmaz” Tanıdık geliyor mu? Yani torpil bir psikolojik vaka mı? Patolojik anlamda hastalık değil ama güçlü bir bilişsel yanlılık. İnsani mi? Evet, eğilim olarak insani. Ama adil mi? Çoğu zaman değil.
Biraz yakından bakalım. Türkiye bağlamında torpil meselesi sadece “ahlaki zayıflık” değil; tarihsel, kültürel ve kurumsal katmanları olan bir yapı. Önce tarihsel arka plan. Osmanlı’da bürokrasi modern anlamda rasyonel ve hukuki değil, büyük ölçüde patrimonyaldi. Yani devlet, padişahın şahsi otoritesinin uzantısıydı. Görevler çoğu zaman sadakat ve himaye ilişkileri üzerinden dağıtılırdı. Sosyolog Max Weber’in tanımıyla bu tür sistemlerde “kişisel bağlılık, kurallardan önce gelir.” Cumhuriyet’le birlikte hukuki ve rasyonel bürokrasi hedeflendi ama kültürel alışkanlıklar bir günde değişmiyor.
Türkiye’de güçlü olan şey “ilişki toplumu” yapısı. Ferdinand Tönnies’in Gemeinschaft (cemaat) kavramını hatırla: yüz yüze ilişkiler, akrabalık, hemşehrilik, güven ağları. Türkiye hâlâ birçok alanda cemaat tipi bağların güçlü olduğu bir toplum. Bu kötü bir şey değil başlı başına; dayanışma üretir. Ama aynı yapı, kamusal alanda liyakat yerine “tanıdık” mekanizmasını da besleyebilir.
Pierre Bourdieu’nün “sosyal sermaye” kavramı burada çok açıklayıcı. Bourdieu der ki.Sosyal sermaye, bir bireyin sahip olduğu kalıcı ilişki ağlarından doğan fiili ya da potansiyel kaynakların toplamıdır.” Türkiye’de sosyal sermaye çoğu zaman diplomadan daha işlevsel olabiliyor. Yani kimi tanıdığın, ne bildiğinden daha belirleyici hale gelebiliyor.
Bir de güvensizlik meselesi var. Toplumsal güven düzeyi düşük olduğunda insanlar resmi mekanizmalara değil, kişisel bağlara yönelir. “Sistem zaten adil değil, bari tanıdık üzerinden ilerleyeyim” mantığı yayılır. Bu da torpili normalleştirir. Böylece torpil sadece ayrıcalık değil, bir tür hayatta kalma stratejisi gibi görülmeye başlanır.Ama burada kritik bir kırılma vardır.Torpil yaygınlaştıkça liyakat zayıflar, liyakat zayıfladıkça kuruma güven azalır, güven azaldıkça insanlar yine torpile sarılır. Kısır döngü.
Şunu da dürüstçe söylemek lazım.Türkiye’de aile bağları çok güçlü. Aileyi koruma ve kollama ahlaki bir yükümlülük gibi algılanıyor. “Elimden geleni yapmazsam ayıp olur” duygusu var. Bu kültürel norm, kamusal alana taşındığında sorun başlıyor. Çünkü kamu alanı akrabalık etiğiyle değil, eşitlik ilkesiyle çalışmalı. Burada mesele bireyin kötü olması değil; kamusal alanın yeterince kurumsallaşamaması. Şeffaf sınav sistemleri, bağımsız denetim mekanizmaları ve hesap verebilirlik arttıkça torpil alanı daralır. Sistem kişisel ilişkilere ihtiyaç bırakmazsa, insani kayırma eğilimi de etkisini kaybeder.
Türkiye’de torpil gerçekten herkesin şikâyet ettiği ama fırsat bulduğunda çoğunun kullanmak isteyeceği bir şey mi? diye soracak olursak. Eğer öyleyse, bu sadece sistem sorunu değil, kültürel içselleştirme sorunu da demektir. Yani mesele biraz şudur .Biz “adalet”i ilke olarak mı seviyoruz, yoksa bize yaradığı sürece mi? İş orada düğümleniyor.
Ben sana şunu sorayım düşün, Eğer torpil sadece bireysel bir zaaf olsaydı, güçlü kurumsal sistemlerde bu kadar yaygın olur muydu? Demek ki mesele hem insan doğası hem de sistem tasarımı. Şeffaflık ve denetim azaldıkça, o doğal kayırma eğilimi fırsata dönüşüyor.
Aristoteles “Adalet, eşit olanlara eşit davranmaktır” der. Modern toplumun derdi de tam bu aslında. Kişisel bağdan bağımsız bir eşitlik kurabilmek.
Özetle, şunu söylemek mümkün. Torpil insanın içindeki “bizden olanı koruma” dürtüsünden besleniyor. Bu dürtü doğal. Ama medeniyet dediğimiz şey zaten doğal dürtüleri sınırlayarak ortak iyiyi kurma çabası değil mi? İşte torpil, o sınırın zayıfladığı yerde ortaya çıkıyor.[1]
Kaynaklar
-
Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim Ve Sosyal Antropoloji Okumaları.