Bugün içinde yaşadığımız çağ, bilginin çoğaldığı ama hakikatin bulanıklaştığı bir çağdır. Herkes konuşuyor, herkes yorum yapıyor, herkes anlatıyor; fakat bu gürültünün içinde hakikate ulaşmak giderek zorlaşıyor. Bunun temel nedeni bilginin yokluğu değil, doğru bilginin ya dolaşıma girmemesi ya da erişiminin sınırlı kalmasıdır. Akademik çevreler bilgiyi üretmekte başarılı olabilir; ancak bu bilginin toplumla buluşmadığı her durumda ortaya ciddi bir boşluk çıkar. Ve hiçbir boşluk uzun süre boş kalmaz.
Bugün özellikle tarih tartışmalarının sertleşmesi, yüzeyselleşmesi ve kutuplaşması tesadüf değildir. Toplumun büyük bir kısmı birincil kaynaklara doğrudan ulaşamamakta, bu nedenle ikinci el anlatılar üzerinden düşünmeye zorlanmaktadır. Devlet arşivleri teknik olarak kapalı değildir; ancak erişimin belirli prosedürlere bağlı olması, bu belgeleri pratikte sınırlı bir çevrenin kullanımına bırakmaktadır. Oysa arşivler yalnızca akademik çevrelerin değil, bir milletin ortak hafızasıdır. Bu hafızaya doğrudan temas edemeyen bir toplum, geçmişini başkalarının yorumları üzerinden öğrenmeye mahkûm kalır.