Merhaba
İnsan geçmişi neden düşünür ve diğer canlılardan farkı nedir sorusu, aslında tek bir disiplinle açıklanabilecek kadar basit değildir. Evrim, psikoloji, nörobilim ve sosyoloji birlikte ele alındığında daha anlamlı bir tablo ortaya çıkar. Çünkü insan sadece hatırlayan bir canlı değil; aynı zamanda hatırladığı şeye anlam yükleyen, onu yeniden yorumlayan ve kimliğinin bir parçası hâline getiren bir varlıktır.
Evrimsel açıdan bakıldığında geçmişi hatırlamak, tüm canlılar için hayatta kalma avantajı sağlamıştır. Bir hayvanın tehlikeli bir bölgeyi, yiyecek kaynağını ya da tehdit oluşturan bir bireyi hatırlaması yaşam şansını artırır. Bu nedenle hafıza yalnızca insana özgü değildir. Örneğin fillerin yıllar sonra su yollarını hatırlaması, kargaların kendilerine zarar veren insan yüzlerini tanıması veya köpeklerin olumsuz deneyim yaşadıkları kişilere karşı farklı davranış geliştirmesi, geçmiş deneyimlerin diğer canlılarda da davranışları şekillendirdiğini göstermektedir (Shettleworth, 2010). Ancak insan burada başka bir aşamaya geçer: Sadece “hatırlamaz”, aynı zamanda geçmiş üzerine düşünür. Geçmişte yaşadığı bir olayı zihninde tekrar tekrar değerlendirir, neden ve sonuç ilişkisi kurar ve geleceğini buna göre şekillendirmeye çalışır. Bilişsel psikolog Endel Tulving bu durumu “zihinsel zaman yolculuğu” (mental time travel) olarak tanımlar; yani bireyin zihinsel olarak geçmişe gidip olayı yeniden deneyimleyebilmesi ve geleceğe ilişkin senaryolar kurabilmesi (Tulving, 2002).
Sosyolojik açıdan mesele daha da genişler. İnsan yalnızca kendi geçmişini değil, toplumunun geçmişini de taşır. Bir aile hikayesi, göç deneyimi, savaş, ekonomik yoksunluk ya da kültürel travma kuşaktan kuşağa aktarılabilir. Toplumsal hafıza bireyin kimliğini şekillendirir. Sosyologlar bunu “kolektif bellek” olarak açıklar; yani bir toplumun ortak deneyimlerinin bireysel yaşamları etkilemesi (Halbwachs, 1992). Örneğin geçmişte savaş yaşamış toplumlarda korku, dayanışma ya da güvensizlik gibi davranış örüntülerinin nesiller boyunca aktarılabildiği gösterilmiştir. İnsan burada yalnızca deneyim taşıyan değil, aynı zamanda deneyimi anlatıya dönüştüren bir canlıdır. Tarih yazması, mitler oluşturması ve geçmişi kültürel hafızaya dönüştürmesi bunun bir sonucudur (Harari, 2015).
Psikolojik açıdan ise geçmişi düşünmek hem iyileştirici hem de yorucu olabilir. İnsan zihni yaşananları olduğu gibi kaydetmez; onları duygular ve mevcut ruh hâliyle birlikte yeniden şekillendirir. Bu nedenle anılar bir kamera kaydı gibi sabit değildir. Örneğin depresif ya da kaygılı bireylerin olumsuz anıları daha yoğun hatırladığı bilinmektedir (Beck, 1979). Bazen geçmiş üzerine düşünmek kişisel gelişimi ve öz farkındalığı artırırken, bazen de kişiyi pişmanlık ve suçluluk döngüsüne sürükleyebilir. Psikolojide buna “ruminasyon” yani zihinsel geviş getirme adı verilir. Özellikle travmatik olaylardan sonra kişinin aynı anıları tekrar tekrar düşünmesi sık görülen bir durumdur (Nolen, Hoeksema vd., 2008). Bir geyik saldırıya uğradığında korku geliştirebilir; ancak elimizde onun yıllar sonra “keşke farklı davransaydım” biçiminde soyut bir öz değerlendirme yaptığına dair bir kanıt yoktur. İnsan ise çoğu zaman zihninde geçmişi yeniden kurar. Nörolojik açıdan bakıldığında ise beynin belirli bölgeleri bu sürecin merkezinde yer alır. Hipokampus, anıların oluşumu ve depolanmasında temel bir role sahipken; korku ve yoğun duygularla ilişkili anıların güçlenmesinde amigdala etkili olmaktadır (Kandel vd., 2013). İnsan beyninin ön kısmında bulunan prefrontal korteks, olayları analiz etme, planlama, öz değerlendirme ve dürtü kontrolü gibi işlevlerle ilişkilidir. Bu bölgenin gelişmişliği, insanın geçmişi değerlendirip geleceği planlama kapasitesini artırmış olabilir (Sapolsky, 2017). Ayrıca nörobilim çalışmalarında beynin “varsayılan mod ağı” (default mode network) olarak adlandırılan sistemi, kişinin boş anlarında geçmişi düşünme, geleceği hayal etme ve kendisi üzerine zihinsel senaryolar kurma eğiliminde olduğunu göstermektedir (Buckner vd., 2008).
Ben bu konuya biraz daha insani bir yerden baktığımda şunu düşünüyorum. İnsan olmanın en ağır ama belki de en anlamlı taraflarından biri, geçmişi sadece yaşayıp bırakmamak. Bir köpek eski sahibini özleyebilir, bir fil kaybettiği sürü üyesinin kemiklerine dokunabilir; bunlar bize diğer canlıların da duygusal hafızaya sahip olduğunu düşündürür. Ancak insan çoğu zaman bir adım daha ileri gider ve yaşadığı acıya anlam arar: “Bu beni nasıl değiştirdi?” diye sorar. Belki de insanı şiir yazan, tarih oluşturan, bilim üreten ve sanat yaratan canlı yapan şey budur. Çünkü insan yalnızca yaşananı taşımaz; onu anlamlandırmaya çalışır. Bu noktada nörolog Oliver Sacks’ın belleğin insan kimliğinin temel taşlarından biri olduğu yönündeki yaklaşımı oldukça anlamlıdır: İnsan, biraz da anılarından oluşur (Sacks, 1985).
Sonuç olarak mevcut bilimsel veriler, geçmiş deneyimlerden etkilenmenin birçok canlıda bulunduğunu; ancak geçmiş üzerine soyut, anlatısal ve öz değerlendirme içeren düşünme biçiminin büyük ölçüde insana özgü olduğunu göstermektedir (Tomasello, 1999; Tulving, 2002). Fakat bu durum aynı zamanda insan için bir yük de olabilir. Çünkü insan geçmiş sayesinde öğrenir, kültür üretir ve uygarlık kurar; ama aynı geçmiş nedeniyle özlem duyar, travma yaşar ve bazen zihninde kaybolur. Belki de bu yüzden Marcel Proust’un şu sözü bu konuyu güzel özetler. “Gerçek keşif yolculuğu yeni manzaralar aramak değil, yeni gözlerle bakabilmektir.” Çünkü çoğu zaman değişen geçmiş değil, ona verdiğimiz anlamdır. Ayrıca nörobilim çalışmalarında beynin “varsayılan mod ağı” (default mode network) olarak adlandırılan sistemi, kişinin boş anlarında geçmişi düşünme, geleceği hayal etme ve kendisi üzerine zihinsel senaryolar kurma eğiliminde olduğunu göstermektedir (Buckner vd., 2008).
Ben bu konuya biraz daha insani bir yerden baktığımda şunu düşünüyorum İnsan olmanın en ağır ama belki de en anlamlı taraflarından biri, geçmişi sadece yaşayıp bırakmamak. Bir köpek eski sahibini özleyebilir, bir fil kaybettiği sürü üyesinin kemiklerine dokunabilir; bunlar bize diğer canlıların da duygusal hafızaya sahip olduğunu düşündürür. Ancak insan çoğu zaman bir adım daha ileri gider ve yaşadığı acıya anlam arar. “Bu beni nasıl değiştirdi?” diye sorar. Belki de insanı şiir yazan, tarih oluşturan, bilim üreten ve sanat yaratan canlı yapan şey budur. Çünkü insan yalnızca yaşananı taşımaz; onu anlamlandırmaya çalışır. Bu noktada nörolog Oliver Sacks’ın belleğin insan kimliğinin temel taşlarından biri olduğu yönündeki yaklaşımı oldukça anlamlıdır: İnsan, biraz da anılarından oluşur (Sacks, 1985).Okuduğum tüm mevcut bilimsel veriler, geçmiş deneyimlerden etkilenmenin birçok canlıda bulunduğunu; ancak geçmiş üzerine soyut, anlatısal ve öz değerlendirme içeren düşünme biçiminin büyük ölçüde insana özgü olduğunu göstermektedir (Tomasello, 1999; Tulving, 2002). Fakat bu durum aynı zamanda insan için bir yük de olabilir. Çünkü insan geçmiş sayesinde öğrenir, kültür üretir ve uygarlık kurar; ama aynı geçmiş nedeniyle özlem duyar, travma yaşar ve bazen zihninde kaybolur. Belki de bu yüzden Marcel Proust’un şu sözü bu konuyu güzel özetler. “Gerçek keşif yolculuğu yeni manzaralar aramak değil, yeni gözlerle bakabilmektir.” Çünkü çoğu zaman değişen geçmiş değil, ona verdiğimiz anlamdır. Bazen düşünüyorum da, keşke insanın geçmişi düşünme biçiminde küçük bir merhamet payı olsaydı. Geçmişi hatırlamak belki bizi biz yapan şey ama keşke zihnimiz, canımızı en çok yakan anıları aynı canlılıkla tekrar tekrar önümüze koymak yerine, onları zamanla biraz daha silik bırakabilseydi. Çünkü bazı insanlar geçmişi yalnızca hatırlamıyor; yeniden yaşıyor. Bir cümle, bir şarkı, bir koku ya da sessiz bir gece, insanı yıllar öncesine götürüp eski yaraların başına bırakabiliyor. O an insan, unutmanın aslında ne büyük bir lütuf olabileceğini düşünüyor. Belki geçmiş tamamen silinmesin ama en azından can yakan tarafları biraz daha sessizleşsin… İnsan geçmişten ders alsın ama onun ağırlığını ömür boyu taşımak zorunda kalmasın. Çünkü bazen insanı en çok yoran şey yaşadıkları değil, dönüp dönüp zihninde yeniden yaşamak zorunda kaldıkları oluyor. Geçmişi düşünmemek elde değil gibi :)) [1]
Kaynaklar
-
Hatice Kutbay. (). Kendi Yorumum Ve Okumalarim.