Cemile’yi bitirdiğinde insanın içinde garip bir sessizlik olur. Ne büyük laflar, ne yüksek dramlar… Ama bir şey yer değiştirir. Sanki aşk dediğin şeyin aslında ne olduğunu ilk kez bu kadar sade, bu kadar dürüst bir yerden görmüşsündür.
Cengiz Aytmatov bu hikâyede bağırmaz. Aşkı kutsamaz, süslemez, idealize etmez. Aksine onu çok insani, çok kırılgan bir yerden anlatır. Savaş vardır, yoksulluk vardır, gelenek vardır. Ama tam onların ortasında, beklenmedik bir yerden Cemile çıkar.
Cemile sessiz bir isyan gibidir. Kimseye meydan okumaz ama kimseye de ait olmak istemez. Onun Daniyar’a yaklaşması büyük sözlerle olmaz. Daha çok bakışlarla, susarak, yürürken yan yana gelerek olur. Aytmatov’un şu cümlesi bunu çok iyi anlatır:
“Cemile gülmüyordu ama içindeki ışık her şeyi aydınlatıyordu.”
Bu hikâyede aşk, sahip olmak değildir. Kurtarmak hiç değildir. Daha çok birinin yanında kendin olabilmektir. Daniyar’ın sessizliği, Cemile’nin cesaretiyle birleştiğinde ortaya çok saf bir şey çıkar: Birlikte susabilme hâli.
Ve anlatıcı Seyit, aslında hikâyenin kalbi biraz da ondadır. Çünkü o, bu aşkı izlerken büyür. Aşkı yaşayarak değil, tanık olarak öğrenir. Belki de bu yüzden Cemile onun için sadece bir kadın değil, bir eşiğin adıdır. Aytmatov bunu çok sade söyler:
“O yaz, ilk kez insan ruhunun ne kadar derin olduğunu anladım.”
Cemile’yi özel yapan şey, mutlu son vaat etmemesidir. Okura “herkes cesur olsun” demez. Ama şunu gösterir:, bazı insanlar bir kez gerçekten yaşar, sonra bedeli neyse öder. Bazılarıysa hiç yaşamadan güvenli kalır.
Bu kitap bana hep şunu düşündürür:
Aşk bazen bir kişiye değil, kendi hayatına sadık kalma cesaretine duyulur.
Ve belki de bu yüzden Louis Aragon’un dediği gibi, bu gerçekten de “dünyanın en güzel aşk hikâyelerinden biri”dir. Çünkü sessizdir. Çünkü abartısızdır. Çünkü gerçek hayata çok yakındır.