Bir saatin akrep ve yelkovanını saat 3’ten alıp öğlene doğru geri çevirdiğimizi hayal edelim. Zihnimizde ilk beliren şey basit bir geometrik dönüşüm olur. Düzlemde bir nokta döner ve yön değiştirir, lakin özünde aynı mesafeyi her zaman korur. Matematikçilerin bunu bir çarpma işlemiyle ifade edebilmesi başlı başına büyüleyici gelir. Bir sayıyı alıyorsun, başka bir sabit sayıyla çarpıyorsun ve sonuç bize hem büyüklüğü hem de yönü değişmiş yeni bir konum veriyor.
Bu noktada karmaşık sayılar devreye giriyor. İlk bakışta “gerçek olmayan” gibi duran bu sayılar, aslında düzlemdeki dönüşlerin en doğal dili haline gelir. Zira bir karmaşık sayıyla çarpmak, özünde bir ölçekleme ve dönme işlemini aynı anda gerçekleştirmek demektir. Bu kadar zarif bir temsilin ortaya çıkması tesadüf gibi gelmiyor bana zira adeta matematiğin kendi iç estetiğinin bir sonucu gibi… Lakin asıl mesele burada başlıyor: Düzlemde bu kadar temiz çalışan bir yapı, uzaya geçtiğimizde neden aynı sadeliği koruyamıyor? İki boyutta bir sayıyla dönüşü temsil edebiliyorken, üç boyutta işler karmaşıklaşıyor. Zira uzayda dönme dediğimiz şey yalnızca bir açıdan ibaret değil; bir eksen etrafında gerçekleşiyor. Bu da tek bir sayının yeterli olmamasına yol açıyor. İşte tam bu noktada, matematikçiler alıştıkları sayı kavramını genişletmek zorunda kalıyorlar.