14. yüzyılın başlarında, henüz adına “Osmanlı” demeye kimsenin cesaret edemediği bir zamanda, Söğüt civarında bir yerde, gecenin soğuğu toprağa iyice çökerken, ateşin başında oturan birkaç adamın zihninde “devlet” fikri yoktu. Onların dünyasında ne mezhepler netti ne sınırlar çizilmişti ne de tarih kitaplarının sevdiği o büyük kavramlar ortalıkta dolaşıyordu. Bildikleri şey daha basitti ama daha yakıcıydı: Hayatta kalmak, tutunmak, birlikte yürümek ve gerektiğinde birlikte ölmek. Bu insanların bir kısmı gaza eden alplardı, bir kısmı abdaldı, bir kısmı ise bugün geriye dönüp baktığımızda rahatça etiketlediğimiz ama o gün kendilerini asla öyle tanımlamayan heterodoks Türkmenlerdi.