Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar: Genel Bakış, Ürünlere Örnekler ve Dikkat Edilmesi Gereken Sorunlar

Yazdır Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar: Genel Bakış, Ürünlere Örnekler ve Dikkat Edilmesi Gereken Sorunlar

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ile ilgili tartışmalar aralıklarla gündeme gelse de, bu tartışmalardan yola çıkarak gerçek anlamıyla bilimsel bir algının halk arasında yaratılmasının oldukça güç olduğu görülmektedir. Bunun sebebi biraz da bu tür bilimsel konulara yaklaşımların “saman alevi” düzeyinde olmasıdır. Bir anda ortaya çıkıveren, konuyu tam olarak kavramamış ya da özünü anlayamayan insanlar, hızlı bir şekilde konuyu alevlendirip sonra kaybolmaktadırlar. İşe birazcık daha bilimsel perspektiften bakabilen aktivist gruplar, kimi zaman bu saman alevinden güç alarak tartışmaları sürdürmeye çalışsalar da, genelde halkın bu GDO karşıtlığına duyduğu ilgi toplumsal bir histeriden öteye geçememekte; sonrasında da dinmektedir. Bu "saman alevi" düzeyindeki tartışmaların en olumsuz etkisi, halkın konu hakkında bilimsel ve gerçek bilgilerle donanarak dünya görüşlerini zenginleştirmekten ziyade, akılların bir köşesinde kalan ve konunun tam olarak ne olduğunu bilinmemesinden güç alan "GDO'ya düşman olmalısın, çünkü anlamıyorsun!" imgesidir. Bu imgeyi silmek, bilimsel organizasyonlara düşmektedir. Bu makalemizde bunu yapmaya çalışacağız.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) ve bunların daha kritik görülen bir alt kategorisi olan Genetiği Değiştirilmiş Yiyecekler (GDY) konusu, bir zamanlar halkın dilinden düş(ürül)meyen bir konudur. Bu makaleyi kalame aldığımız sıralarda pek gündemde olmasa da, geri dönüşü çok uzak değildir diye düşünmekteyiz. Bu yazımızda GDO konusunu ele alarak, geride bırakılan toplumsal histeriyi ve beyimizde adeta zorla yer ettirilen "GDO-fobisini" elimizden geldiğince kırmaya çalışacağız. Bu noktada okurlarımız eğer ki kendilerine öğretilmişl otomatik reaksiyonları göstermeye başladılarsa ve "Aman, yine GDO'yu destekleyen bir yazı." diyorlarsa, kendilerine dürüstçe şunları sormalarını ve buna göre okumaya devam etmeye karar vermelerini talep ediyoruz: "GDO nedir? Nasıl üretilir? Kullanılan teknikler nelerdir? Bugüne kadarki örnekleri nelerdir? Yarar-zarar dengesiyle ilgili bugüne kadar incelediğiniz akademik kaynaklar ve bilim raporları hangileridir? Bir başkasına GDO'yu tüm önemli detaylarıyla anlatacak kadar teknik ve pratik bilginiz bulunmakta mıdır?" Bu sorulara kesin ve net bir "Evet" yanıtı veremiyorsanız, bu makalemizi okumanızı tavsiye ederiz. Belki de görüşleriniz değişecek, belki de aynı kalacaktır. Ancak her halükarda, konuyla ilgili akademik literatüre ve modern duruma daha yaklaşacağınızı garanti edebiliriz. Ki bu, harika bir şeydir!

GDO, birçoklarının sandığının aksine evrimsel biyoloji ile oldukça bağlantılı bir konudur. Zira en nihayetinde bu çalışmaların amacı genetik bilgilerimizi kullanarak Evrim Ağacı üzerinde canlıların özelliklerini değiştirmek, Evrim Ağacı'nın farklı dallarından canlıların özelliklerini bir araya getirmek ya da bir dal üzerindeki bir canlının genleriyle oynayarak onun özelliklerini değiştirmek suretiyle, canlıların evrimsel gelişimi ve ilerleyişi ile oynamaktır. Biz yine de bu yazımızda konuyu evrimsel biyolojiden ziyade, doğrudan biyolojik açıdan ele alacağız. Çünkü biyolojik ve genetik temelleri anlaşılmaksızın evrimsel analiz perspektifinden GDO'yu incelemek pek mümkün olmayacaktır.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO), adından da kolaylıkla anlaşılabileceği üzere genetik mühendisliği (daha isabetli tabiriyle moleküler biyoloji) teknikleri kullanılarak bir organizmanın genlerinin değiştirilmesi sonucu oluşan yeni organizma formlarına denmektedir. Genom açısından çok da ciddi bir değişim yaratılmadığı için bu yeni organizma halen eski organizma ile aynı türe aittir. Bir diğer deyişle, aksine neden olacak bir değişiklik yaratılmadıysa, genellikle genetiği değiştirilmiş olan organizma ile eski organizma normal bir şekilde çiftleşebilir. İki form arasındaki genom ayrışma miktarı önemsenmeyecek kadar küçüktür. Ancak genlerinin özellikle insanların istekleri yönünde değiştirilmiş kısımları bu canlılara "vahşi" olarak da anılan "orijinal" versiyonlarında bulunmayan, sıradışı özellikler katabilir. Moleküler biyologlar tarafından kullanılan bu gen değiştirme tekniklerinin başında genetik rekombinasyon (genlerin yeniden düzenlenmesi) bulunmaktadır. Basitçe "genlerin karılması" olarak düşünülebilecek olan bu metot sayesinde genler, bilim insanlarının dilediği şekilde yeniden yaratılabilir. Tabii ki bu karılma olayı mayoz bölünmeden bildiğimiz kromozomal çaprazlanma (krosover) olayındaki gibi rastgele olmaktan ziyade, bilim insanlarının kontrolünde ve dikkatle yapılmaktadır.

Aslında ülkemizde GDO dendiğinde akla gelen ilk canlılar bizlerin besin kaynakları olduğu için, Genetiği Değiştirilmiş Yiyecekler (GDY) daha meşhur bir grubu oluşturmaktadır. Yine adından kolaylıkla anlaşılacağı üzere GDY, genetik yapısı değiştirilerek insanların istedikleri özelliklere sahip olabilen (ve “oldurulabilen”) yiyecekler, besinler demektir. GDY üretim tekniklerinin başında, yine biyologların kullandığı mutagenez yöntemi gelmektedir. Bu, genlerde spesifik olmayan, ancak düzenli/sabit olan mutasyonlar yaratarak canlıların özelliklerini değiştirmek demektir. Bunun ne demek olduğunu ve önemini yazının ilerleyen kısımlarında daha iyi anlayabileceksiniz. Şunu belirtmekte fayda var ki "mutagenez", "GDO" ve "geleneksel yapay seçilim" yöntemleri arasında temelde farklılıklar bulunsa da, biz bu yazı kapsamında GDO'yu bir bütün olarak ele alacağız. GDO derken kastettiğimiz, yapay yöntemlerle ve göreli olarak kısa bir süre zarfı içerisinde genetiği istenen bir yönde, doğrudan genoma müdahale ile değiştirilmiş her türlü canlı olacaktır. Ki bu, son derece yerinde bir yaklaşımdır; zira 2010 yılında Plant Biotechnology Journal isimli dergide yayınlanan bir makaleye göre, genetiği değiştirilmiş bir organizmaya ne isim verildiği önemli değildir; nasıl yöntemlerden geçirildiği önemlidir. Dolayısıyla her bir vaka ayrı olarak ele alınmalı ve analiz edilmelidir. 


Fakat ilginç bir nokta olarak belirtmekte fayda var ki, mutagenez yöntemiyle genetiği değiştirilmiş yiyecekler "organik" sıfatı altında satılabilmektedir. Halbuki bu yöntemin GDO'dan pratikte bir farkı olmadığı gibi, GDO üzerindeki denetlemeler nedeniyle GDO, mutagenezden daha "güvenilir" bir yöntem olarak bile görülebilecektir! ABD'nin Ulusal Bilimler Akademisi de bu görüşe katılmaktadır:

"Genetiği değiştilmiş tahılları denetlemeden geçirip de, mutasyon ve seçilim yoluyla üretilen tahıllara serbest geçiş hakkı tanımanın bilimsel hiçbir dayanağı bulunmamaktadır."

Bizim yazımızın genel görüşü de, bu çizgide olacaktır: Bizler, GDO'ya özel bir aşk duymuyoruz veya "geleneksel tarımcılık" denen metodolojiye özel bir nefret beslemiyoruz. Bizler, GDO'nun ne kadar güçlü bir potansiyele sahip olabileceğini anlıyor, bu konudaki modern bilimin bulgularının GDO'yu ayrı bir kategoriye yerleştirip özel bir denetimden geçirilmesinin bilimsel bir dayanağı olmadığını biliyor; ancak bu yapıldığında dahi GDO'nun halka gösterilen kadar ürkütücü bir doğaya sahip olmadığını anlıyoruz. Dolayısıyla her besin üretim teknolojisinin benzer (ve katı) denetimlerden geçmesini destekliyor, halk sağlığını ilgilendiren konularda işin şansa da, bilim düşmanlığına da bırakılmaması gerektiğine inanıyoruz. Dolayısıyla bu yazımızı bir "GDO aşkı" olarak düşünmek hatalı olacaktır. Bu, var olanın beyanından ibarettir.

Bu noktada anlaşılması gereken bir diğer nokta, Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların sadece yiyeceklerden ibaret olmadığıdır. Çeşitli bakteriler, virüsler ve hatta kimi karmaşık yapılı, ökaryotik canlılar genetik yapıları değiştirilerek yeniden üretilebilir. Bu genetiği değiştirilmiş yapılar bugüne kadar türümüze sayısız fayda sağlamıştır ve sağlamayı sürdürmektedir. Dolayısıyla yiyeceklere geçmeden önce, genel olarak GDO hakkında bilgi vermekte fayda görüyoruz. Böylece konu hakkında gerekli temele sahip olmayan okurlarımızın ufuklarını genişletmeye katkı sağlayabileceğimizi umuyoruz. Zaten unutmayınız ki, GDO için söyleyeceğimiz her şey aynı zamanda GDY için de geçerli olacaktır.


 

GDO/GDY Nasıl Üretilir? Genetiği Değiştirmek Nasıl Mümkün Olabilir?
 
Evrimsel biyolojinin bize açıkça gösterdiği üzere canlıların tamamı ortak bir atadan evrimleşerek var olmuştur, son halleriyle var olmamışlardır. Bunun en büyük kanıtlarından biri her canlının genlerinin birbiriyle benzer yapıda olmasıdır. Daha önemli bir diğer kanıtı ise, bütün canlıların (istisnasız!) ortak olarak paylaştığı 300-500 arası gen bulunuyor olmasıdır. Yani bu genler, her canlıda, mutlaka bulunur. Bu, tartışmasız bir şekilde her türün ortak bir atadan geldiğini göstermektedir. Çünkü bu genlerde meydana gelen değişimler canlılığın sona ermesine sebep olmaktadır . Bu genler, canlılığın en temel özelliklerini kodlarla (enerji üretimi gibi). Ayrıca canlıların Evrim Ağacı üzerinde morfolojik, anatomik, fizyolojik, eşeysel, genetik, vb. özelliklerine göre evrimsel sınıflandırmalarını yaptığımızda, canlıların bu temel genler haricinde kalan genlerinde, Evrimsel Süreç ile tam olarak örtüşen bir geçiş görürüz. Bu açılardan bakıldığında, Evrimsel Biyoloji'nin açıklayıcı gücü tartışılmazdır. 

İşte bu gerçek kullanılarak, moleküler biyolojinin de araçları devreye sokulduğunda, canlılığı dilediğimiz yöne doğru değiştirmek teoride mümkün olabilmektedir. Zira canlıların yapısı ve genel özellikleri anlaşıldığında, onların bir oyun hamurundan pek de farkı olmadığı görülecektir. Basit bir başlangıçtan başlayan canlılık, evrimsel süreçler dâhilinde bugünlere, milyonlarca çeşide ulaşmıştır. Ancak hepsinin yapısı aynıdır ve %100 “doğal”dır (zaten bu doğallığın ve yapaylığın tanımı sorunun ana kaynağıdır, buna döneceğiz). Bizim, beyin yapısı evrimsel süreçte gelişmiş bir hayvan türü olarak etrafımızı daha ileri düzeyde algılayıp müdahale edebildiğimiz için keşfettiğimiz bilim ve teknoloji, canlılık üzerinde dilediğimiz gibi yaratma, değiştirme, modifiye etme, geliştirme gibi yetenekleri bize bahşetmektedir. Yani biyoteknoloji, zaten teorik olarak mümkün olanın pratiğe dönüştürülmesini mümkün kılan anahtardan ibarettir.

Bu bilim ve teknolojiyi kullanarak GDO üretmek için yapılan işlem basitçe şudur: Buradaki makalemizden de okuyabileceğiniz üzere, Yatay Gen Transferi evrim mekanizmalarının oldukça önemli olanlarından birisidir. İşte bunu keşfeden bilim insanları, bu transferi kontrol altına almayı da başarmışlardır. Kısaca hatırlatmak gerekirse: Normalde bakteriler ve virüsler girdikleri konak hücrelere genlerini verebilirler veya onlardan gen "çalabilirler". Daha sonra başka bir konağa geçtiklerinde çaldıkları bu genleri yeni konağa enjekte edebilirler. Bu şekilde, eğer eski konak ile yeni konak farklı türlerdense, bakteri ve virüs sayesinde bu farklı türler arasında gen alışverişi olur. Normalde, farklı türler çiftleşemeyeceği için bu transferin olması asla beklenmezken, virüsler ve bakteriler biraz "zorlama" yoluyla bu genlerin türler arası aktarımını sağlarlar. Ebveynden yavrulara aktarım “dikey” olarak düşünülürse, türler arasındaki virüsler ve plazmidler aracılığıyla olan bu aktarım “yatay” bir aktarımdır. Bu yüzden bu mekanizmaya Yatay Gen Transferi denir.

İşte bilim insanları, özellikle hazırladıkları plazmidlerin (hücreye girerek çekirdek DNA’sına bağlanan, halka yapılı ve ufak bir DNA yapısı) genleri arasına kendi istedikleri özellikleri kodlayacak olan genleri yerleştirerek, genetiğini değiştirmek istedikleri organizmaya enjekte ederler. Zararsız olan plazmidler bakteri bu hücreleri işgal ederken genleri de aktarırlar. Bu sayede ana organizmanın genleri istenildiği gibi değiştirilebilir. Bazen de "gen silahı" şeklinde havalı bir isme sahip olan bir çeşit enjektör ile doğrudan istenen genler hücre içerisine nakledilebilir.



Peki nasıl olur da daha önceden orada olmayan ya da en azından "o şekilde olmayan" genlere sahip canlılar ölmeden ya da hastalanmadan varlıklarını sürdürebilmektedirler? Burada, bu işlemin başarılı olmasının tek bir izahı vardır: Canlılık, çok basit kimyasal temeller üzerine kuruludur; ancak milyarlarca yıldır süren gelişimi onu gittikçe daha da karmaşıklaştırmıştır. Dolayısıyla ne kadar karmaşık olursa olsun, çok basit fizik ve kimya kurallarıyla en karmaşık canlılar bile manipüle edilebilmektedir. Çünkü genlerin tamamı, gizemli ve doğaüstü oluşumlar değildir; basit kimyasal zincirlerden ibarettir. Tıpkı "tutkal ile bir masanın bacağını uzatmak için parça eklemek" gibi genlere de ekstra parçalar eklenebilir, gerekirse, tıpkı gereğinden uzun bir masa bacağını yontarak kısaltabildiğimiz gibi, istenmeyen gen parçaları da genomdan silinebilir. Çünkü canlılığın bütünlüğünü koruyan, herhangi bir doğaüstü, madde ötesi özelliği yoktur. Her şey fizik, kimya ve biyolojiden ibarettir!

Ancak bunu böyle söyleyince sanki çok da kolay bir işlem olduğu sanılmasın. Örneğin insan genomunda 3 milyar nükleotit bulunmaktadır. Bu nükleotitlerin %1-2 civarı gerçekten protein kodlayıp, belli bir ürün üreten kombinasyonlardır. Bunlara "gen" denir. Bunlardan vücudumuzda kabaca 20.000 civarında bulunur. Bunun dışında kalan milyarlarca nükleotit ya hiçbir işleve sahip olmayan, atalarımızdan kalma artıklardır ya da söz konusu genleri düzenleyici bazı etkileri bulunan genomik parçalardır. Bunların birbiriyle karmaşık etkileşimi, kimi zaman yapay müdahaleleri zorlaştırabilmektedir. Çünkü hatalı bir müdahale, genlerin yapısal bütünlüğünü bozabilir veya etkileşimlerini olumsuz etkileyebilmektedir. Hele ki bazı genlerin birden fazla görevi olduğunu düşünecek olursanız, bir de bu karışıma halen bazı genlerin görevlerinin ve birbirleriyle etkileşimlerinin tam olarak çözülmediğini ekleyecek olursanız, işin önemi ve ciddiyeti çok daha belirgin hale gelecektir. 

Ne var ki bu zorlukların hiçbiri, GDO ile ilgili araştırmalardan korkmak veya onları durdurmak için yeterli ve geçerli sebepler değildir. Zira her bilimsel atılım, özellikle de tıbbi bilimsel atılımlar, bu tip zorluklardan geçerek bugünlerine gelebilmiştir. Bilim insanları GDO ile uğraşırken genleri rastgele, kafalarına göre, hiçbir düzen, plan, program olmaksızın değiştirmemektedirler. Müdahale edilecek genler çok dikkatli bir şekilde izole edilmekte, görevleri incelenmekte, kimyasal yapıları analiz edilmekte ve buna göre kararlara varılmaktadır. Kimi zamansa deneme-yanılma biçiminde yapılan deneylerle bazı bilgiler edinilmekte, bunlardan yola çıkarak çeşitli sonuçlara varılmaktadır. Tüm bunlar, büyük uzmanlık isteyen çalışmalardır ve genellikle çok dikkatli bir şekilde sürdürülen araştırmaların ürünüdür. Bu sebeple GDO araştırmalarını ve bu araştırmalardan çıkan ürünleri sanki sadece "GDO'ya şüpheyle yaklaşanlar" denetliyormuş, sadece onların endişeleri varmış, sadece bu gibi kişiler GDO ile ilgili olası riskleri biliyormuş gibi bir hava yaratmak doğru değildir. 

Bu tip konulara geleceğiz; ancak öncelikle GDO'nun kısa bir tarihine göz atalım, böylelikle ne gibi araştırmalardan geçilerek bugünkü tartışmaların doğduğunu anlamamız biraz daha mümkün olacaktır.

 
GDO'nun Kısa Tarihi
 
Aslında genetik biliminin tarihi aşırı eskilere gitmediği için, genler üzerinde oynamamızın tarihi de çok eskilere gitmemektedir. Bilinen ilk GDO, 1973 yılında üretilmiş bir bakteridir. Orjinal olarak bir E. coli bakterisi olan bu bakteriye dışarıdan Salmonella genleri eklenmiştir. Böylece bakterinin daha önce hiç sahip olmadığı özellikleri geliştirebilmesi sağlanmıştır.

Bu olay tabii ki o dönemde büyük sansasyon yaratmış, bilim insanları "Tanrı'nın alanına müdahale etmek" ve "Tanrıcılık oynamak" ile suçlanmış, bilimin "şeytan işi" olduğu iddia edilmiştir. Bu konu halen tartışmalı olsa da, düşünceleri ve açıklamalarıyla bilim dünyasında halen büyük olay yaratan, GDO ile ilgili araştırmalarıyla olmasa da bu araştırmaların da önünü açan "DNA'nın keşfi"ne imza atan James Watson, tartışmalara son noktayı koymuştur. Kendisine gelen eleştirilere şu cevabı vermektedir: 

"Tanrı'yı biz oynamazsak, kim oynayacak?"

Sonuç olarak bu tartışmalar 1975 yılında düzenlenen Asilomar Konferansı'na taşınmıştır. Bu konferanstan çıkan ana karar, hükümetlerin bu teknolojilerin güvenli olduğu kesinleşene kadar GDO üretimini sıkı denetim altında tutmasıdır. Buna bağlı olarak, Dünya üzerindeki ilk GDO firması olan Genentech, 1978 yılında Herbert Boyer tarafından kurulmuştur. Piyasaya hızla giriş yapan bu firma, GDO teknolojisini kullanarak insanlığın en büyük sorunlarından birine çözüm üretmiştir: E. coli bakterisinin genlerini değiştirerek insülin üretebilmelerini sağlamıştır. Bu müthiş bir atılım ve GDO'nun gücünü göstermek adına harika bir örnektir; çünkü E. coli bakterisinin "vahşi" versiyonunun (genleri değiştirilmeden önceki halinin) insülin üretmekle alakası bile yoktur! Bu sayede insanlığa sınırsın insülin üretimini ve şeker hastalığının ilaçlarının hızla ucuzlamasını sağlamıştır. Bu çalışmaları Boyer'e Ulusal Bilim Madalyası'nı getirmiştir. Benzer şekilde başka hastalıklar için gereken; ancak doğada bulunması çok güç olan kimyasallar genetiği değiştirilen organizmalar tarafından üretilebilmeye başlanmıştır. Aynı zamanda bu saha, sadece ilaç üretimi işini aşarak birçok hastalıktan korunmaya yönelik aşıların da üretilebilmesine kapı aralamıştır.

Daha sonra, 1986'da ilk defa besinlerin alanına girilmiştir. Kaliforniya'da kurulmuş ufak bir biyoteknoloji firması olan Oakland Gelişmiş Genetik Bilimleri ekibi sıfırın altındaki sıcaklıklarda hayatta kalabilen bakterilerin genlerini bitkilere aşılayarak bitkilerin donmasını engellemişlerdir. Bu sayede tarlalardaki bitkilerin soğuk iklimlerde donmasının ve hasatın hiç olmasının önüne geçilmek hedeflenmiştir. Bu çalışma, GDO karşıtlarının baskısı, protestoları ve engelleri nedeniyle sürekli geciktirilmiş ve ilk etapta 5 ila 10 yılda tamamlanması beklenirken, çok daha geç bir sürede tamamlanabilmiştir.

1990'ların başına gelindiğinde GDO'ya yönelik üretim ve araştırmalar o kadar artmış ve dolayısıyla bunların karşıtlarının baskıları da o kadar şiddetlenmiştir ki, Dünya Sağlık Örgütü ve benzeri kurumlar GDO üzerinde bazı denetimler yapmaya ve standartlar geliştirmeye başlamışlardır. Açıkçası Evrim Ağacı olarak bizim açımızdan bunun herhangi bir sakıncası yoktur. Tek bir şartla: Eğer ki diğer modern besin üretim teknolojileri de benzer standartlara tabi tutulacaksa... Ancak bu konuya daha sonra döneceğiz. Şimdi, GDO teknolojileri sayesinde neler yapabileceğimize çok kısa bir bakış atalım. Bunu yapabilmek için, öncelikle neyin "GDO" olarak değerlendirebileceğini bir miktar netleştirmemiz gerekmektedir.

 


Hangi Ürünler GDO Kabul Edilmektedir?
 
GDO ile ilgili yanlış bir anlaşılma, "doğal olmayan her şeyin GDO olması gerektiği" şeklinde lanse edilen algıdır. Örneğin, devasa büyüklükteki bir ineğin fotoğrafı size gösterilerek "Bakın GDO neler yaratıyor!" gibi duygulara yönelik algı operasyonları GDO karşıtları tarafından sıklıkla başvurulan yöntemlerden birisidir. Ancak bilim cemiyeti içerisinde GDO'nun tanımları bundan çok daha net ve kısıtlıdır. Örneğin, ABD Besin ve İlaç Başkanlığı'nın kullandığı GDO tanımı, son derece katı ve nettir:

"Genetik mühendislik yöntemleriyle geliştirilmiş her türlü hayvan veya bitki, genetiği değiştirilmiş organizma olarak tanımlanmaktadır."

Bu katı tanım, GDO karşıtları açısından bir sıkıntı yaratmalıdır: Çünkü GDO'lar üzerindeki aşırı sıkı ve boğucu denetim, bu sıkı tanım nedeniyle her türlü genetik mühendislik ürününü kapsamakta, onların da belli standartları sağlamasını gerektirmektedir. Bu nedenle GDO'lu ürünleri piyasaya sürmek aşırı zor bir süreçtir ve çok nadiren başarılabilmektedir. Ancak bir kere başarıldığında, GDO'nun geleneksel yöntemlere göre kat kat başarısı nedeniyle o marketi domine etmeyi başarabilmektedir. Yoksa GDO konusunda dönen gizli oyunlar, kapalı kapılar ardında yapılan anlaşmalar falan yoktur. Çok katı kurallar, çok katı yaklaşımları gerektirmektedir ve sadece bu gereksinimleri tatmin edebilenlerin ürünleri piyasada kendine yer bulabilmektedir. 

Peki, yukarıdaki tanımda "genetik mühendislik yöntemlerini" nasıl tanımayacağız? Bu yöntemler, genel olarak bilim insanları tarafından canlıların genomlarını manipüle etmeyi tanımlama amacıyla kullanılan her türlü biyoteknoloji yöntemini kapsamaktadır. Bu durumda, teknik GDO tanımında yapay seçilimle üretilen hayvanlar veya hormonlarla ve antibiyotiklerle geliştirilen canlılar yer almamaktadır. Bu durum, yanlış ellerde GDO'dan çok daha tehlikeli olabilecek teknolojilerin sırf "GDO olmadıkları için" göz ardı edilebilmesi demektir. GDO'yu canavarlaştırmak yerine, belki de daha kapsayıcı tanımlara odaklanmak ve besinlerimizin kalitesini toptan yükseltmeyi hedeflemeliyiz.

Bu noktada ilginç bir diğer gerçekten bahsetmekte fayda vardır: Şu anda piyasada GDO kategorisine giren hiçbir et ürünü bulunmamaktadır; çünkü GDO'lar üzerinde bulunan katı kurallar, bu ürünlerin markete girişine engel olmaktadır. Buna karşılık yapay seçilimle değiştirilen veya GDO sayılmayan gen teknolojileri aracılığıyla üretilen ürünler, hormonla büyütülmüş hayvanlardan elde edilen etler, piyasayı doldurmaktadır. Dolayısıyla birisi size GDO'yu canavarmışçasına göstermeye çalıştığında, belki de halihazırda piyasada bulunan ama GDO olmayan ürünleri örnek göstermeli ve bunları nasıl izah ettiklerini sormalısınız.


GDO Ürünlerine Örnekler
 
Az önce bahsettiğimiz ufak tarihçeden de görülebileceği üzere teknolojinin büyük bir çoğunluğu insanlığın (ve hatta diğer canlılığın da) faydasına kullanılmaya çalışılmaktadır. Elbette üretilen her bilimin sonucunda "iyi teknoloji" de üretilebilir, "kötü teknoloji" de... Bu, insanlığın düşünüşü ve erk sahiplerinin çıkarlarıyla ve niyetleriyle alakalıdır. Atomun parçalanması radyoloji ve radyografi bilimlerini doğurarak tıp biliminde muhteşem gelişmelere sebep olmuş ve milyonların hayatını kurtarmıştır, kurtarmaya devam etmektedir. Öte yandan Hiroşima ve Nagazaki'de milyonların ölümüne sebep olmuştur. Bu, tamamen bilimin siyasi güçler ve genel olarak insanlar tarafından ne yöne çekileceği ile ilgilidir. Zaten bu sebeple muhalefet önemlidir; lakin sınırları da bilmek şarttır. Cahil bir muhalefet, gözü dönmüş bir iktidar kadar tehlikelidir. Bu konuda da biraz böyle bir durum söz konusudur.

Unutmamak gerekir ki birkaç kötü örneğinden ötürü koca bir bilim dalını ve teknoloji üretimini çöpe atamayız! Bu, en kibar tabiriyle aptallık olacaktır. Üstelik insan kendisine sormak durumundadır, “Ben kimim ki bir bilim dalının geliştirilip geliştirilmeyeceğine kadar vereyim?” Kör bir karşıtlığı ve bir bilim dalının tümden durdurulması yerine çok daha düzenli standartlar ve kuralların getirilmesi savunulmalıdır. Böylece bilimi iyi yönde sürdürmemiz, buna katkı sağlamamız gereklidir. Bir bilim sahasının gelecekte kötü yönde kullanılabilecek potansiyele sahip olması, emekleme evresinde önüne geçilmesi ve yok edilmesi için asla yeterli bir sebep değildir ve olmayacaktır. Aynı zamanda bu olası olumsuzluklar, insanlığın önünde açabileceği sınırsız imkanları göz ardı etmemiz için yeterli bir sebep değildir.
 

1) Bakteriler

Basit genetik yapılarından ötürü GDO teknolojilerinin uygulandığı ilk canlılar bakteriler ve arkelerdir. Bunların GDO haline getirilmesindeki genel amaç, insanlığın tıbbi olarak ihtiyaç duyduğu proteinlerin üretilmesidir. Çünkü bu proteinlerin sentetik olarak üretilmesi çok zahmetli ve uğraş gerektiren bir iştir. Normalde, istenilen proteinleri üretmeyen canlıların genetik yapıları değiştirilerek laboratuvarlarda sonsuz üretim aracı olarak kullanılabilirler.

Bunun en güzel örneği, yukarıda da değindiğimiz insülin üretimidir. İnsülinin sentetik olarak üretimi çok pahalı ve zor bir iştir. Üstelik sadece sınırlı bir miktarda üretilebilir. Ancak eğer ki bakterilerin genetiği değiştirilir ve genleri insülin üretecek olarak özelleştirilirse, bir kap içerisinde öylece duran ve aksi takdirde doğrudan bir işe yaramayacak bakterilerin sürekli olarak insülin üretebilmesi sağlanmış olur. Bu sayede şeker hastaları için sınırsız ilaç kaynağı doğmuş olur. Bu, ilaç fiyatlarının düşmesine ve çok daha fazla diyabet hastasının ilaca erişebilmesine olanak sağlar.


İnsülin haricinde bakterilere ürettirilmeye başlanan en önemli proteinlerden biri pıhtılaşma faktörü olarak bilinen yapılardır. Hemofili hastalığına sahip oldukları için kanları pıhtılaşmayan insanlara bu içeriğe sahip ilaçların verilmesi şarttır. Ancak bu faktörlerin laboratuvarda üretilmesi son derece sıkıntılı, masraflı ve uzun süren bir iştir. İşte bunu bakterilerin genetik yapılarının değiştirilmesi cevap olmakta ve binlerce hemofili hastasının hayat kalitesi çok daha kolay bir şekilde arttırılabilmektedir.

Son olarak bakterilere ürettirilen en yaygın ürünlerden biri de, gelişim için olmazsa olmaz bir hormon olan büyüme faktörünün üretilmesidir. Bakterilerin genetik yapıları değiştirilerek bu protein yapılı hormondan sınırsız üretilebilir. Böylece cücelik gibi insan hayatını oldukça zorlayan sorunların önüne kolayca geçilmiş olur.
 

2) Hayvanlar
 
Hayvanların genetik yapılarının değiştirilmesinin en büyük amacı, birçok hastalığın tedavisinde etkili olan proteinlerin tespit edilmesidir. Temel olarak yapılan, belli bir hastalığa sahip olduğu bilinen hayvanların genlerinin değiştirilerek ya da dışarıdan onlara bazı genler eklenerek yeni malzemelerin vücut içerisinde üretilmesini sağlamak ve bu ürünlerin hastalığa tedavi olup olmadığını tespit etmektir. Genetiği Değiştirilmiş Hayvanlar'ın üretilmesinin bir diğer sebebi de, insanlar için organ transferi kaynaklarını arttırmaktır. Bir diğer hayvan türünden alınan bir organın en büyük sorunu, insan savunma sistemine karşı antijenler içeriyor olmasıdır. Yani başka bir hayvandan alınan organ insana transfer edildiğinde, bireyin vücudu bu yeni organa tepki gösterir ve vücuttan atmaya çalışır. İşte buna engel olmak şarttır. Bunun için genetiği değiştirilmiş hayvanlar üretilir ve bu hayvanların genleri, embriyolojik gelişimleri sırasında insanların savunma sistemine uygun yapıda organlar üretebilecek şekilde ayarlanır. Böylece transfer edilen organlar herhangi bir sorun yaratmaz; ya da en azından hedeflenen budur. Elbette bu hayvanlardan organ almamızın etik açıdan değerlendirmesi ayrı bir yazıda yapılabilir.  Ancak ben burada tartışmayı uzatmamak adına sadece olası faydalarından bahsetmeyi tercih ediyorum.

Bu alandaki araştırmalarda en sık kullanılan hayvan Drosophila melanogaster türü meyve sinekleridir. Bu sinekler, üretimleri ve incelenmeleri kolay olması, yaşam döngülerinin kısa olması, bakımlarının kolay olması ve omurgalılara göre oldukça az sayıda gene sahip olması sebebiyle model tür olarak kullanılırlar. Bu tür üzerinde en sık yapılan deneyler, canlıların genlerini değiştirerek gelişimsel olarak ne gibi değişimleri sağlayabildiğimizin gözlenmesidir. Çünkü en yukarıda da açıkladığım üzere bir meyve sineğinin gelişimi ve genleri ile bir insanın gelişimi ve genleri belli bir düzeyde (bu düzey evrimsel geçmiş ile belirlenir) benzerdir. Dolayısıyla meyve sineğinden edineceğimiz bilgiler, insanların hayat standardını yükseltmeye yarayabilir.


Benzer şekilde sivrisinekler kullanılarak üretilen GDO ürünleri arasında sıtma-dirençli sivrisinekler bulunmaktadır. Dünya Sağlık Örgütü'nün açıklamasına göre sıtma sadece 2008 yılında 1 milyon kişiyi öldürmüştür. Bu sivrisinekler kullanılarak sıtma ile mücadele edilmesi hedeflenmektedir. Çünkü eğer ki sıtma parazitine karşı dirençli sivrisinekleri çoğaltabilirsek, sıtmanın kökünü sonsuza kadar kurutabiliriz. Benzer şekilde genetiği değiştirilen sivrisinekler Deng Salgını'nın önlenmesinde kullanılmıştır. Bu salgın 50-100 milyon insanı etkilemiş; ancak alınan önlemler sayesinde sadece 40.000'inin ölümüyle sonuçlanmıştır.

GDO teknolojisinin uydulandığı bir diğer canlı olan Pectinophora gossypiella türü solucanların genetik yapıları değiştirilerek ekinler için son derece zararlı olan bu türün yayılması önlenmiştir. Böylece birçok tarım arazisi kurtarılabilmiştir.

Sadece omurgasızlar değil, omurgalılar üzerinde de birçok üretim yapılmıştır. Özellikle memeliler, bu canlıların başında gelmektedir. Fareler üzerinde yapılan genetik deneyler ile insanlar için nasıl organ üretilebileceği araştırılmaktadır. Özellikle dokuların hangi kimyasallara nasıl tepki verdiği incelenmektedir. Bu sayede gelecekte organ yetmezliklerinin ve hatta kanser gibi hastalıkların yarattığı sorunların önüne geçilebilmesi hedeflenmektedir.

2009 senesinde Japonya'dan araştırmacılar ilk defa Genetiği Değiştirilmiş Primatlar üzerinde başarılı bir sonuç elde edebilmişlerdir. Bu, bakteriler gibi prokaryotlara nazaran daha zorlu bir süreçtir. Çünkü yüksek yapılı canlılara geldikçe, gen eklenmesinden doğabilecek sorunların sayı ve çeşidi artmaktadır. Bunun sebebi, ökaryotların genom karmaşıklığının ve biyokimyasal altyapılarının prokaryotlardan daha karmaşık olmasıdır. Eklenen her gen, yeni bir kimyasalın (genellikle bir proteinin) üretimi demektir ve bu kimyasalın canlıda üretimi, birçok tepkimeyi doğrudan, birçoğunu ise dolaylı olarak etkileyecek, bazılarını bozabilecektir. Evrimsel süreçte bu değişimler gerçekleşebilir, çünkü hem değişimler oldukça ufak çaplıdır, hem de çok uzun vadede seçme-eleme işlemiyle popülasyon içerisinde yayılır. Ancak tabii ki bilim insanlarının ve genel olarak insanlığın evrimi bekleyecek kadar süresi bulunmamaktadır. Bu sebeple işleri hızlandırmaya çalışmaktayız ki tartışmaların temelinde de bu konu yatıyor: Daha hızlı evrim, daha yavaş evrimden daha güvensiz midir? Bu soruya net bir şekilde "Evet!" demenin herhangi bir bilimsel dayanağı bulunmadığı gibi, "Hayır!" demek de bilimsel şüphecilik nedeniyle pek mümkün olamıyor. Bu belirsizlik, halk arasındaki tartışmaların temelinde yatıyor.

Ne olursa olsun, Japon araştırmacılar bir marmoset türü üzerinde çalışarak, bu türe hiçbir zarar vermediği tespit edilen bir genetik değişim yaratmışlardır. Bu çalışmaları ile Parkinson Hastalığı'nın, Huntington Hastalığı'nın ve ALS'nin önüne geçmeyi hedeflemektedirler. Bunların her biri ölümcül ya da süründüren sinir hastalıklarıdır. Örneğin ALS, Dünyaca ünlü fizikçi Stephen Hawking’in neredeyse ömrünün tamamında tekerlekli sandalyeye mahkum olmasına neden olan sinir hastalığıdır. Her yıl yaklaşık olarak 100.000 insan ALS’ye yakalanmaktadır. Yapacağımız genetiği değiştirilmiş organizma araştırmalarıyla milyonlarca insanın hayatını tehdit eden hastalıkları yok etme imkanı bulabiliriz.

GDO'lu ilk et ürünlerinden biri olan somon balığını buradan okuyabilirsiniz.


2011 senesinde Çinli bilim insanları 300 besi ineğine insan genleri aktararak, ineklerin insan memesinden alınan süt ile aynı özelliklerde süt üretebilmesini sağlamışlardır. Her hayvanın sütü, kendi yavrularına yönelik üretilmektedir; ancak yine de hepimizin memeli hayvanlar olmasından ötürü bu sütü paylaşabilmekteyiz. Yine de örneğin ineklerin sütünü, insanların sütüne benzer şekilde yapabilirsek, anneleri ve yavrularını etkileyen birçok tıbbi sorunun önüne geçmemiz mümkün olabilir. Ayrıca araştırmacıların iddiasına göre bu değişim, canlının genomunun kalanında hiçbir değişim yaratmamış, yani eti de normal şekilde tüketilmeye devam edilebilir durumda kalmıştır. Bu sayede gelecekte sütten kesilen annelerin veya yeterince süt üretemeyen annelerin kendi bebekleri için uyumlu, kişiye özgü insan sütleri üretilebilecek, bebeklerin ihtiyacı olan tüm besinleri annesinden alabilmesi sağlanabilecektir.

GDO ürünlerini daha derinlemesine araştırdığımızda, yine karşımıza evrimsel biyoloji araştırmaları gelmektedir. Örneğin Hydra canlısı üzerinde yapılan çalışmalar ile savunma sisteminin nasıl evrimleştiği ortaya konmaya çalışılmaktadır. Çünkü bu kadar ilkin bir sölenter türü bile, evrimsel süreç sebebiyle insan hakkında bilgiler verebilmektedir ve edinilen bilgiler, insanlara yönelik çalışmalarda nokta atışı olarak kullanılabilmektedir. Genetiğini değiştirerek incelediğimiz canlılar, bu gen değişimlerine verdikleri tepkiler sayesinde bize evrimsel tarihin sır perdelerini aralamaktadır. Eğer ki sistemlerin ve genel olarak canlıların evrimini daha detaylı olarak anlayabilirsek, bu evrimsel süreçte oluşmuş sayısız hastalığın nasıl durdurulabileceğine dair fikirler geliştirebiliriz. Bu açıdan da genetiği değiştirilmiş organizma araştırmaları büyük önem taşımaktadır.

Balıklar üzerinde de genetik çalışmalar yürütülmüştür. Bunun en temel sebebi ise az sayıda üreyebilen balıkların üremelerinin arttırılması, böylece besin kaynaklarının çoğalmasıdır. Bu balık türlerinin başında somon balıkları gelmektedir. Sonuçta anlamamız gereken bir gerçek, insanların toptan belli bir beslenme tipine zorlanamayacak olmasıdır. Eğer ki dünyadaki besin kıtlığı ve dengesizliğine bir çare bulacaksak, bunun için en pratik çözüm, besin kaynaklarının olabildiğince sağlıklı ve etkili biçimde arttırılmasıdır. GDO dendiğinde akla hep genleriyle oynanan meyve sebzeler gelse de, sağlıklı ve bol et üretimi konusunda da büyük fırsatlar sağlayabilecek bir alandır. Üstelik GDO araştırmaları sayesinde etin hayvanların vücudu dışında nasıl üretebileceğimizi de anlama fırsatımız olacaktır. Böylece hayvanların kesilmesine ihtiyaç duymadan et üretmek mümkün olacaktır.

Hayvanlar, genetiği değiştirilmiş organizma araştırmalarının sadece bir diğer boyutudur. Halk arasında daha sık olarak bilinen bitki genetiği araştırmaları da bize sayısız olanak sunabilecektir. Şimdi bunlara biraz bakalım:
 
 
3) Bitkiler
 
Bitkiler üzerinde de ciddi miktarda genetik çalışma yapılmaktadır. Çünkü halen tarım ürünleri insanlık için büyük bir besin kaynağıdır ve bu kaynağın geliştirilmesi, insanlığın kıtlık sorununu sonsuza kadar ortadan kaldırabilecektir. Her ne kadar kıtlığın bilimsel değil, siyasi bir sorun olduğu iddia edilse de, bilim sayesinde geliştirilebilecek yöntemler gerçekten de diğer hiçbir sahaya ihtiyaç duymaksızın bu sorunların ortadan kaldırılmasına katkı sağlayabilecektir. Üstelik kıtlık, sadece Dünya'mızı ilgilendiren bir sorun değildir. Nasıl yani diye sorabilirsiniz: Ancak Mars'a, Plüton'a, Andromeda'ya gitmeyi başardığımız günler geldiğinde, Dünya üzerindeki tarıma dayalı tarım ürünlerini kullanabileceğimizi sanmak hayalcilik olacaktır. GDO'ya Dünya'da ihtiyacımız olmadığını varsaysak bile, uzayda ihtiyacımız olacağını anlamak durumundayız.

Bitkiler üzerinde yapılan çalışmaların başında, ekinlerin haşerelere karşı korunması gelmektedir. Zirai böcekler halen tarımın belalı bir sorunudur ve bunun önüne geçilmesi üretimi kat be kat arttırabilecektir. İşte bu sebeple bitkilerin genleri değiştirilerek bu böceklere karşı savunması olacak yapılar evrimleştirilmesi  hedeflenmektedir. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: doğa içerisinde birbiriyle mücadele eden türlerden, tarım ürünlerimizi koruyabilecek olanların genlerini güçlendirerek, tarım ürünlerine zarar verenleri engelleyebiliriz. Böylece tarla sahipleri, bu konuya hiç para harcamadan, doğanın kendi dengesinden faydalanarak sorunlarını çözebilecektir.  

Ayrıca tarım ürünlerinin hasadından sonra, tüketimine kadar olan raf ömürlerini arttırmak da önemli bir sorundur. Zira besinlerin bozulması, ciddi sorunlar yaratmakta ve ürünü bozmaktadır. Bu sebeple daha uzun ömürlü, daha dayanıklı bitkiler ve besinler üretilmeye çalışılmaktadır. Bu sayede, şu anda besinleri korumak için her türlü besine basılmaya çalışılan koruyucuların önüne geçilebilecektir. Eğer ki besinlerimiz genetik yapıları gereği dirençli olursa, dışarıdan eklenen koruyucu kimyasallara ihtiyacımız kalmayacaktır. Böylece bu kanserojen maddeleri almaktan da kurtulmuş olacağız. Zira genleri değiştirilmiş bir organizmayı yediğiniz için hastalanma şansınız, bu koruyucularla korunan besinlerden zarar görme ihtimalinizin yanında yok denecek kadar küçüktür.

Benzer şekilde kötü hava koşullarına karşı çalışmalar da yapılmaktadır. Yukarıda da biraz bahsetmiştim. Bilindiği üzere ekinlere "don vurması" olayı, ciddi bir problemdir ve yiyecek fiyatlarını bir anda tavan yaptırabilmektedir. Yıl içerisinde özellikle soğuk aylarda fiyatların birden fırlamasının nedeni budur. Dona karşı dayanıklı besinler üretilmesi ise bu sorunu sonsuza kadar çözmek demektir. İşte bu sebeple bitkilerin ve yiyeceklerin genleri değiştirilerek daha dirençli, daha güçlü ürünler elde edilmeye çalışılmaktadır.


Bunların haricinde besinlerin içeriklerinin zenginleştirilmesi de önemli bir çalışma alanıdır. Örneğin A Vitamini açısından zengin besinler üretilerek birçok hastalığın önüne geçilmesi hedeflenmektedir. Çünkü bazı bölgelerdeki insanlar ve dolayısıyla onların çocukları, çeşitli temel besin maddelerine erişememektedirler. Hatta besin maddelerine erişebilseler de, bulunulan coğrafyada bazı mineraller ve vitaminlerin bulunması, üretilmesi, edinilmesi çok zor olduğundan, bunlardan mahrum kalmaktadırlar. İşte genetiği değiştirilmiş organizmalar sayesinde, normalde bu vitamin ve mineralleri içerisinde barındıramayacak ürünlere bunlar eklenebilir. Böylece birçok insanın (ve diğer canlının) çok daha düzgün gelişmesi sağlanabilir, besin yetersizliği ve beslenme bozuklukları dolayısıyla oluşan sayısız hastalığın önüne geçilebilir.

Buna benzer şekilde genetiği değiştirilmiş patates, domates, vb. ürünler üretilerek insanlığın kıtlık sorununa çözüm üretilmeye çalışılmaktadır. Eğer ki genetiği değiştirilmiş organizmalar başarıya ulaşacak olursa, insanın açlık sorunu çekmesi diye bir durum ortadan sonsuza kadar kalkacaktır. Bu, çok önemli bir getiridir. Zaten kıyametin koptuğu nokta da genellikle bu son noktadır. GDO karşıtları, diğer tüm olası faydaları görmezden gelerek temel besin maddelerine GDO müdahalesini gündeme getirirler. İnsanlar da, temel besin maddelerine müdahale edilmesine genelde içsel bir tepki koymaya meyilli olduklarından, otomatik olarak GDO karşıtlığı geliştirirler. Bu çok büyük bir tehlikedir ve bilim düşmanlığı da genellikle bu şekilde masum sebeplerle başlar.

Bu kişilerin genelde iddiası, örneğin Afrika’da aç çocukların bulunuyor olma sebebinin yeterince besinimizin olmaması değil, var olan besinin adaletsiz bir şekilde paylaşılıyor olduğudur. Bu doğrudur da! Sonuna kadar hem de! Ancak yine teori ile pratiğin çarpıştığını görmekteyiz. Ne yazık ki var olan koşullarda, kısa vadede bu kapitalist yaklaşımları bir anda ortadan kaldırmamız mümkün değildir. Bilimin neden bu tür çalışmalara bu kadar önem verdiğini basit bir sayı gösterebilir: Afrika’da her gün 18.000 çocuk açlıktan ölmektedir. Siyasi çözümler arayarak kaybettiğimiz her bir gün, on binlerce çocuğu katletmekteyiz. Dolayısıyla şu etapta ideal çözümleri ön plana çıkarmak yerine, bu sorunu pratik olarak nasıl çözeceğimizi tespit etmemiz ve çözümü uygulamaya koymamız şarttır. Sonrasında daha ideal, daha güzel, daha faydalı çözümleri de uygulayabiliriz. Ancak şu anda kimse ideali arzulayarak bu kadar çocuğun ölümüne engel olma potansiyeli olan teknolojilerin önüne geçme cüretine sahip olamaması gerekmektedir. Ayrıca, bu kısmın başında uzay araştırmaları ile ilgili potansiyelden bahsettiklerimizi de aklınızdan çıkarmamanızı tavsiye ederiz.
 
 
GDO'nun Dikkat Edilmesi Gereken Sorunları
 
Elbette tüm bunları okurken aklınıza binbir türlü şey geliyor olabilir: "Bu canlıların haklarını kim savunuyor?", "Bir primatın genlerini değiştirmek bize düşer mi?", "Ya yediğimiz GDO'lu besinler bize ileride zarar veriyorsa?" ve daha binlercesi... Belki de “Eh, GDO o kadar da kötü bir şeye benzemiyor.” diye düşünmeye başlamış olabilirsiniz. Ancak GDO’yu savunun ya da karşısında olun, bilmemiz gereken bazı tehlikeler vardır ve bu tehlikelerin önünün alınması gerekir. Tabii ki bu önünü alma işlemi tüm bilimi toptan durdurmak demek değildir. Akılcı, mantıklı, insani ve bilimsel bir yaklaşım sergilenmelidir. Şimdi bu olası tehlikelere göz atalım:
 
İlk olarak şunu söyleyebiliriz ki tüm insanlık, GDO magazinsel bir patlama yapmadan önce de, GDO'lu ürünleri tüketmekteydi. Bunu yapan ülkelere Türkiye de dahildir. Çünkü teknik olarak Yapay Seçilim ile üretilen canlılar bile GDO sınıfına alınmaktadır, GDO olarak değerlendirilmelidir. Bu durumda, tüm besi hayvanlarımız ve var olan tüm zirai ürünlerimiz, doğrudan gen müdahalesi olmaksızın da genetiği değiştirilmiş organizmalardır. Eğer ki inek, kuzu, koyun, domuz, mısır, lahana, brokoli, turp, karnabahar, vb. ürünleri tüketiyorsanız, bunlara doğrudan gen müdahalesi yapılmamış olsa bile GDO tüketiyorsunuz demektir. Çünkü bunların hepsi, vahşi ortamlarındaki doğal formlarının insan müdahalesiyle, insanın seveceği ve isteyeceği yönde evrimleştirilmiş, sonradan var edilmiş canlılardır. Bundan 50.000 yıl önce ne brokoli vardı, ne evcil domuz, ne lahana... Bunları biz yarattık, biz evrimleştirdik. Ayrıca genlerine müdahale etmiyor olsak da, hayvanlarımızın beslenme düzenlerini değiştirerek de onların "doğallığı" ile oynamaktayız. Bunların hepsi onların genlerinde değişime sebep oluyor ve bu yüzden GDO kategorisine (en azından GDO'nun gevşek tanımı dahilindeki kategoriye) girmelerine sebep oluyor. Tükettiğimiz ürünlerin hemen hepsi aslında GDO'lu. Ancak bu daha "doğal yollarla" üretilen ürünlerin genleri doğrudan değiştirilmediği için şimdiye kadar bu kadar sükse yapmadı.

Bu "doğallık" konusu da son derece tartışmalı bir konudur elbette. Mantıkta, doğaya başvurma safsatası denen bir safsata bulunmaktadır. Bu safsata çerçevesinde bir şeyin "doğal" olmasının, otomatik olarak o şeyin "iyi" olması anlamına geldiği düşünülür. Benzer şekilde, bir şey "doğal" değilse, "kötü" olması gerektiğine inanılır. Halbuki bu "doğallık" tanımı son derece şaibelidir. Örneğin, vahşi bir kaplan sanıyoruz ki birçoklarının "doğal" tanımına uyacaktır; ancak onun yanında "doğal olmayan" teknolojiler (çitler, zırhlı araçlar, vs.) olmaksızın bulunmak istemezsiniz. Sıtma mikrobu "doğal"dır; ancak yine de doğal olmayan ilaçları kullanmak istersiniz. Keza baş ağrısı da doğaldır... Benzer şekilde, bir otomobil hiç de "doğal" bir şey değildir; ancak kimse bunlardan kurtulmamızı istememektedir. Keza uçaklar, internet, modern giysiler ve daha nicesi... Sonuç olarak, "doğal" olan şeyler de, "yapay" olan şeyler de bizler için iyi ya da kötü olabilirler. Bu değerleri belirleyenler, onların nasıl kullanıldığıdır. Doğal olan bir şey içsel olarak iyi olmak zorunda değildir. Yapay olan bir şey de, içsel olarak kötü olmak zorunda değildir.

Bu gerçeğin üzerini örtmek isteyen bazı kişiler genellikle Yapay Seçilim’in “daha doğal bir süreç”, GDO’nun ise “tamamen sentetik” olduğu tezini ileri sürerler. Bu, mantık çerçevesinde birçok safsatayı barındıran bir argümandır: çöp adam, yanlış ikilem, doğallık safsatası... Yapay Seçilim ile GDO arasında doğallık-yapaylık arasında o kadar zıt kutuplarda görebileceğimiz kadar fark yoktur. Yapay Seçilim, doğrudan genlere müdahale olmaksızın, genlerin fiziksel özellikler (fenotip) üzerindeki etkilerinin seçilimi üzerinden genlerin seçilimidir. GDO ise, gen düzeyindeki müdahalelerdir. İki durumda da genlerin seçilimi ve değiştirilmesi söz konusudur. Ancak biri, diğerine göre daha hızlı ve kontrollüdür. Ne var ki GDO karşıtları, bu teknolojiyi gerçekte olmadığı kadar şeytanlaştırarak onu düşman bellemeye çalışmaktadırlar (çöp adam mantık hatası). Ayrıca GDO ve Yapay Seçilim’i iki ayrı kutuptaymış gibi insanlara sunarak yanlış ikilem mantık hatasına düşmektedirler. Yapay Seçilim, GDO’nun uzun vadede ve daha yüzeysel olarak uygulanması sonucu elde edilen versiyonu gibidir. Yanlış ellerde kullanıldığında GDO kadar tehlikeli olabileceği gibi, profesyonelce kullanıldığında GDO kadar müthiş sonuçlar doğurabilir. Örneğin insanların belli özelliklerine göre çiftleşmelerine izin verilmesi, belli özelliklerine göre ise üremelerinin engellenmesi fikrine öjeni denmektedir ve bu, Yapay Seçilim'in insanlar üzerindeki bir uygulamasıdır. Bu, içsel olarak kötü ve ahlak dışı bir uygulama olacaktır. Öte yandan GDO sayesinde üretilen insülin, ahlaki ve etik hiçbir soruna neden olmayan, herkesin kullandığı ve faydalandığı bir üründür. Dolayısıyla görülebileceği gibi, Yapay Seçilim ve GDO'yu "iyi" ya da "kötü" olarak yaftalamak doğru değildir.


Bilimsel açıdan baktığımızda GDO'nun bazı potansiyel tehlikeleri bulunmaktadır. Bu tehlikelerin ilki, GDO'nun çok kısa bir geçmişi olmasıdır. Bu sebeple GDO'lu ürünler tüketmenin bize uzun vadede ne gibi sorunlar yaratacağını bilmek olanaksızdır. Aradan 100-150 yıl geçmesi gerekiyor ki bu ürünler diyetimize girdiğinde bize nasıl bir etki yapıyor, istatistiki olarak görebilelim. Şu anda bu durum olmadığı için, klinik araştırmalar yüzlerce testten geçirilerek onaylansa bile, hala uzun vadeli tehlikeler olabilir. Unutmayın ki GDO üretebilen ülkelerin aynı zamanda bu konudaki yasaları da çok katı. Dolayısıyla herkes istediği gibi GDO'lu ürün üretip piyasaya süremez. Bu yüzden insanların endişelendiği kadar kritik bir durum yok. 

Üstelik, eğer ki "henüz yeterince tanımadığımız"dan endişe ediliyorsa, aynı durum modern 4K UHD televizyonlar, akıllı telefonlar, tabletler, akıllı arabalar, dronlar, 3 boyutlu yazıcılar, aerojeller, biyoplastikler, grafen, yüksek sıcaklıkta çalışabilen süperiletkenler, manyetoreolojik akışkanlar, süperakışkanlar, metal köpükler, programlanabilir maddeler, nanorobotlar, kuantum noktalar, süperalaşımlar, sentetik elmas, lazer video ekranlar, OLED ekranlar, faz dizili optikler, ferro akışkanlar, yapay fotosentez makinaları, füzyon enerjisi, lityum demir fosfat bataryalar, nanoteller, 4G, 4G LTE, 5G teknolojileri, yapay zeka ve daha nice modern teknoloji için de aynı durum geçerlidir. Bunların insanlar, doğa ve kendi teknolojimiz üzerindeki uzun dönem etkilerini bilmiyoruz! Belki hepimizin sonunu getirecek teknolojiler, belki de değiller... Ancak her birine bilimsel, modern, açık fikirli bir perspektiften yaklaşmamız, doğru adımlar atarak tüketmemiz ve dikkatli olmamız gerekiyor. Fakat hiçbiri için paranoyaya da gerek olmadığını biliyoruz. GDO da bundan farklı değil. 

Dolayısıyla GDO’ya "saldırırken" de mantıklı bir tutum sergilemek gerekiyor. Çünkü her GDO’lu ürün birbiriyle aynı özellikte değildir. “Çok sıkı kontrol” dediğimiz şey de zaten bununla ilgilidir. Bazı ürünler, diğerlerine göre çok daha öngörülebilir ve test edilebilir yapıdadır. Bunları başarıyla ürettikten sonra, “Acaba?” diyerek bu ürünleri toptan durdurmaya çalışmak akıl dışıdır. Bilimsel analizler, hata paylarıyla birlikte ilan edilir ve bu hata payları kabul edilebilir sınırdaysa uygulanmaması için hiçbir neden yoktur. Zaten bugüne kadar bilimsel olarak ürettiğimiz her ürün, her teknoloji ve her yapı, bu tür hata payları dâhilinde üretilebilmiştir. Kusursuz bir ürüne ulaşmak imkânsızdır. 

GDO'nun ikinci en büyük sorunu, mikroRNA'dır. Bu gerçeğin farkına varalı çok kısa bir süre geçti. Daha önceden türler arası gen aktarımının Yatay Gen Transferi haricinde doğal yollarla, basit bir şekilde gerçekleşemeyeceği düşünülüyordu. Ancak mikroRNA'nın (kısaca miRNA) keşfiyle, bir türün DNA'sından üretilen minik RNA parçalarının başka bir canlının genetik yapısına kısmen kolayca geçebildiği tespit edildi. Dolayısıyla genetiği değiştirilmiş bir muz yediğinizde, bu farklı genetikteki yapı size geçebilir ve bu genler, insan üzerinde denenmediği için hiç beklenmedik sonuçlar yaratabilir. Burada şunu düşünebilirsiniz: "E normalde de muz yiyoruz, onun da geni geçerse ne olacak?". Bu soruya cevap vermek hem kolay, hem de zor. Kolay, çünkü evrimsel geçmişimiz bizim bu genlere karşı koymamızı sağlayacak şekilde özelleşmiş olabilir. Sonuçta muzu yeni yemeye başlamadık. Aynı zamanda zor, çünkü belki de bilmediğimiz bazı hastalıkların sebebi bu nadir olarak gerçekleşen gen transferleridir ve biz henüz bunun farkında değilizdir. İşte sorun, birazcık bu noktadan kaynaklanıyor.

Sonuç olarak GDO ile ilgili en büyük iki sorun bunlardır. Bir diğer sorun olarak GDO'nun biyolojik silah olarak kullanımı akla gelebilir. Yani bir ülke, uzun vadede etkilerini test ettiği bir geni, bir şekilde (sivrisineklerle, besinlerle, vs.) bir diğer ülkeye sokarak o halkı hasta etmek, yok etmek gibi emellerini gerçekeştirebileceği iddiasıdır. Ancak bundan korkarak GDO'ya karşı çıkmak büyük bir cehalet örneğidir. Zira bilimin önünü keserek olumsuz politik olaylardan kurtulmak mümkün değildir. Bilim, mutlaka yolunu açacak ve ilerleyecektir. Bu durumda yapılması gereken, siyasi gücü dengelemek ve akıllı olmaktır. Çağ, bilim çağıdır ve bu asla geri dönmeyecektir. Dolayısıyla anlamsız mücadeleler içerisine girmektense, bilim güçlendirilip hak ettiği yere getirilmeli, böylece siyasi politikalar güçlendirilmeli ve böylece de dış ülkelerin bu tip oyunlarının önüne geçilebilmelidir. Kısaca GDO'ya karşı çıkarak GDO'nun olumsuz etkileri önlenemez. Bilimi geliştirerek bunun önüne geçecek yöntemler ortaya konulmalıdır.



Çok Mu Tehlikeli?

Eldeki tüm veriler incelendiğinde görülen şudur: GDO ile ilgili korkuların temelinde sadece “olası tehditler” yatmaktadır. Şimdiye kadar gözlenebilmiş ve iddiaları destekleyecek pek fazla veri bulunmamaktadır. Dolayısıyla GDO karşıtlığının temelinde “Bakın, bu oldu.” demekten ziyade, “Ya bu olursa?” gibi farazi endişeler vardır. Elbette bu endişeler tamamen yersizdir demiyorum; ancak bir bilim dalını toptan durdurmaya çalışmayı haklı çıkaracak bir veri olmadığını anlamak gerekmektedir.

Bilimsel verilere bakılacak olursa, 2008 yılında Kraliyet Tıp Cemiyeti'nin yayınladığı bir rapora göre son 15 yıl içerisinde milyonlarca insan GDO'lu ürün tüketmiştir ve sebebi GDO olan tek bir hastalık bile tespit edilmemiştir. Buradaki itirazlar da “Nasıl ayırt edecekler ki GDO’dan mı değil mi?” şeklinde gelmektedir. Ancak bu sadece GDO için değil, her ürün için geçerli bir sorundur. Kola tüketimi de hastalıklara neden olabilir; ancak doğrudan kola tüketimi dolayısıyla ölen neredeyse kimse yoktur. Ancak kola karşıtı kampanyaların bu kadar yoğun savunulmadığını görmekteyiz. Bunun sebebi, GDO’nun yeni bir saha olmasıdır. 

2004 senesinde Amerikan Ulusal Bilimler Akademisi, "Bugüne kadar genetiği değiştirilmiş organizmaların insan sağlığına olumsuz etki ettiği tek bir vakaya bile rastlanmamıştır." şeklinde bir rapor yayınlamıştır. Son olarak 2010 senesinde Avrupa Bilimsel Araştırmalar ve İnovasyonlar Genel Yönetim Komisyonu'nun yaptığı açıklamada şu ifadeler yer alır:

"Dünya çapında yapılan 25 yıllık bir GDO tarihini kapsayan, 500'den fazla bağımsız grubun imza attığı 130 araştırmanın incelenmesi sonucunda biyoteknolojinin, özellikle de Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların, insan sağlığına geleneksel ürün üretiminin verdiğinden daha fazla zararı olmadığı sonucuna rahatlıkla varılabilir." 


Yine de akılda tutmak gerekir ki bu araştırmaların hiçbiri GDO'nun uzun vadeli etkilerini ortaya çıkaracak yapıda değildir. Zaten Dünya çağındaki GDO karşıtı örgütler (Greenpeace gibi), tamamen bu uzun vadeli etkilere yönelik karşı propoganda yapmaktadırlar. Bu örgütlerin varlığı son derece faydalıdır, zira bilim insanlarını araştırmaya itmektedirler ve belki de gerçekten haklı oldukları anlaşılacak ve GDO'lu ürünlerin tüketimi tamamen yasaklanacaktır. Ancak şimdilik, hiçbir tehlike, en azından doğrudan tespit edilmemiştir. 

Elbette bu alanda bazı karşı araştırmalar da yürümektedir. Örneğin 2009 senesinde Fransa'daki bir grup araştırmacı, genetiği değiştirilmiş mısır tüketen memelilerde karaciğer, böbrek ve kalp hastalıklarının arttığını iddia etmişler ve bunu bir makaleye dönüştürmüşlerdir. Ancak birçok diğer bilim insanı, yapılan araştırmanın istatistiki açıdan hatalı olduğunu ortaya koyan değerlendirme yazıları yazmışlardır. Sonuç olarak Fransız Biyoteknoloji Bilimsel Komitesi Yüksek Konseyi makale ile ilgili şu açıklamada bulunmuştur: 

“...yapılan araştırmanın Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların hemotolojik, hepatik ya da renal toksikoloji açısından hiçbir kabul edilebilir bilimsel içeriği olmadığı gösterilmiştir.” 

Sonrasında aynı araştırmaya yönelik olarak Yeni Zelanda'da yapılan bir değerlendirme yazısı da, araştırmada kullanılan istatistiki verilerin şans faktörüne aşırı derecede bağlı olduğu ve dolayısıyla herhangi bir bilgi vermediğini ilan etmiştir. 

29 Ocak 2015'te Pew Araştırma Kurumu tarafından yapılan bir araştırmaya göre, Dünya'nın en büyük ve saygın bilimsel oluşumları arasında olan Amerikan Bilimin İlerleyişi Derneği (AAAS) üyesi bilim insanlarının %88'i GDO'nun güvenliği olduğunu düşünmektedir. AAAS tarafından yayınlanan bir araştırma raporu, şu cümlelere yer vermektedir:

"Bilim, bu konuda son derece nettir: Moleküler biyoteknoloji teknikleri kullanılarak yapılan ve tahılları geliştirmekte kullanılan yöntemler güvenlidir. Dünya Sağlık Örgütü, Amerikan Tıp Derneği, ABD Ulusal Bilimler Akademisi, İngiliz Kraliyet Cemiyeti ve diğer tüm saygın bilim örgütü, bilimsel kanıtları incelemiş ve aynı sonuca varmışlardır: GDO'lu tahıllardan üretilen besinlerin tüketimi, geleneksel bitki geliştirme teknikleriyle elde edilen tahıllarla üretilen besinlerden daha riskli değildir."

Sonuç olarak, nereden bakarsanız bakın, halen GDO'nun olumsuz özelliklerine yönelik bir gerçekten söz etmemiz mümkün değildir. 


Sonuç

Tüm bunlar göz önüne alındığında, GDO üretiminin (biyoteknolojinin bir alanı olarak görülebilir) sıradan bir bilim olduğu görülecektir. Her bilim ürünü gibi, her tarafa çekilmesi mümkündür. Evrimsel Biyoloji, tüm bilimi aydınlatan bir bilim dalı olmuştur. Ancak bazı sapkın düşünceliler bu bilimden yola çıkarak öjeni yaklaşımını geliştirmişlerdir ve insanların birbirinin üremesini kontrol altına alarak “üstün ırkı” yaratabileceklerini savunmuşlardır. Atom bombasına daha önce değinmiştim. Uzay araçları bize yeni evrenler keşfettirirken, aynı zamanda siyasi araçlar olarak, insan öldürme amaçlı kullanılabilmektedir. Kısaca tüm bunlar, insanların eğitimi ve politikanın temiz ilerletilmesiyle ilgilidir ve ancak bunların düzgün denetimi sağlanarak önlenebilir. Bunun yerine, anlamsız bir yol olan, bilimin önüne kesme çalışmaları yapılırsa, işte orada cehalet başlayacak ve korkulandan çok daha büyüğü başa gelecektir.

Şüphesiz ki GDO'nun sayısız faydası vardır ve mutlaka bu araştırmalar sürmelidir. Ancak bu araştırmaların hepsi insan sağlığına ve güvenliğine yönelik yasalarla denetim altına alınır ve siyasi düşünüş biçimi insancıllaştırılırsa, herhangi bir sorun kalmayacaktır. Dediğim gibi bu tip önlemler almak yerine kör bir şekilde GDO'ya karşı çıkmak ve araştırmaları tamamen durdurmaya çalışmak cahilliktir ve son derece gülünçtür. 

Daha önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, GDO ile ilgili olarak yapılan karşı propagandaların son derece abartılı olduğunu ve bu konuya çok daha bilimsel yaklaşılması gerektiğini düşünmekteyiz. Zira tıpkı evrimsel biyolojide olduğu gibi, GDO (biyoteknoloji) da sokağa çok fazla düşerse, bilimsel bilgiye sahip olmayan kişilerin ağzına kolayca sakız olacağını ve tartışmaların bilimsel değerini iyice kaybedeceğine inanmaktayız. Bize kalırsa yapılması gereken, yukarıda sıkça tekrar ettiğimiz gibi bilime gereken değerin verilmesi ve bu sayede GDO ile ilgili araştırmalarda her ülkenin belli bir düzeyin üzerine çıkabilmesidir. Bizler, GDO'ya körce karşı çıkılmasındansa, çok daha sağduyulu olarak yaklaşılması gerektiğini ve asla, hiçbir şekilde, bilimin önünün kesilmemesi gerektiğini, sadece bilimin uygulamalarının düzenlenmesi gerektiğini düşünmekteyiz. GDO’lu ürünlerin halkın bilebilmesi ve tüketip tüketmeyeceğine özgürce karar verebilmesi için açıkça işaretlenmesi gerektiği, GDO araştırmalarının tarafsız kurumlarca değerlendirilmesinin zorunlu kılınması, çok sıkı testlerden geçirilmeden hiçbir GDO ürününün piyasaya sürülmemesi gerekmesi gibi önlemlerin tamamına sonuna kadar katılıyor ve destekliyoruz. 


Yani bilimsel araştırmalar sürdürülmelidir, ancak bunların etkilerinin halka yansıtılması konusunda yasalarla denetim getirilmelidir. Bu hem bilimin iyiliği, hem de insanların güvenliği ve sağlığı açısından en doğrusu olacaktır. Kısaca GDO "öcü" değildir, ölümcül hiç değildir. Abartıldığı kadar tehlikeli de değildir. Her bilim kadar, her ürün kadar tehlikesi vardır. Belki biraz daha fazlası vardır; ancak emin olunuz ki lanse edilenin aksine “günümüzün en büyük tehlikesi”, “besin canavarı” ve benzeri komik nitelemeleri hak etmekten çok, çok, çok uzaktır.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
6 Yorum