Gece saat 03.20’de devasa bir mağazanın loş ışıkları altında; belimdeki kronik sızıyla barkod okuturken hissettiğim o yabancılaşma duygusunun bir benzerini bu kez sabaha karşı 06.00’da, Mecidiyeköy’de bir servisin arka koltuğunda otururken yaşadım. Egzoz ve rutubet kokan o daracık yerde “İki saatlik iş var, gidip takılıp paranızı alacaksınız.” vaadiyle kandırılmış ve birçoğu Türkçe bile tam konuşamayan yabancı uyruklu insanların arasında, Beykoz’un derin ormanlarına doğru yol alıyorduk.
Sistemin insanların hayallerini, tecrübesizliklerini ve çaresizliklerini kullanarak kurduğu pürüzsüz sömürü çarkıyla ilk tanışmam böyle oldu. Ajansların “staj” adı altında ilk iki çekimin parasına konduğu, on iki saatlik ağır fiziksel eziyetin karşılığı olarak ise elinize sadece 1200 TL tutuşturulan bir düzen bu.
Zamanını ve bedenini satarken kendi ürettiği kurgunun bir parçasına dönüşen ancak o dünyada özne olmaktan çok uzak, sadece harcanabilir bir araca indirgenen insan… Tam bu noktada Karl Marx’ın bahsettiği “emeğin yabancılaşması” tüm çıplaklığıyla somutlaşıyor. Toplumun zihninde “ışıklı, büyülü set ortamı” olarak canlanan şey sahada sabah yarım ekmek salam ve kaşarlı sandviçten, akşam çamurun ortasında yenen yarım ekmek soğuk kumrudan ibaret kalorik bir hiyerarşiden başka bir şey değil.
Ata Binemeyen Sultan
TRT’de yayınlanan Mehmed: Fetihler Sultanı dizisinin setindeyiz. Üzerimde tam 25 kilo ağırlığında gerçek demirden bir tımarlı sipahi zırhı var. Güneş tepeye tırmandıkça omzumdaki o demir soğukluğunu yitiriyor; ter, pas ve ucuz kumaş kokusu genzime oturuyor. Kafamda boynumu kilitleyen ağır miğferin içinde sadece kendi ritmik nefesimi duyuyorum. Kurgunun tarihi gerçekçiliği adına plastikten kaçınılmış. Faturası ise saatlerce ormanda ayakta dikilen bize kesilmiş.
Sistem, sıradan bir insanı işe alırken kusursuz bir yetenek envanteri ister. Oyunculuk ajanslarının başvuru formlarındaki “Özel yetenekleriniz nedir?” bölümü adeta bir sınav gibidir: Yüzme, ata binme, kılıç kullanma… Ancak bu kuralın “ön taraftakiler” için geçerli olmadığını sahada anlarsınız. Ekranda çağ kapatıp çağ açacak olan Fatih Sultan Mehmet’i oynayan oyuncuyu ata bindirebilmek için koca bir ekibin dakikalarca kan ter içinde kalışını izlersiniz. Adam ata binmeyi bilmiyordur ama varsın bilmesin; simülasyon onun acemiliğini örtecek, arkadaki otuz görünmeyen beden ise o kurgusal gerçekliği inandırıcı kılacaktır. Jean Baudrillard’ın bahsettiği o pürüzsüz simülasyon tam olarak burada kurulur.
Patlak Bot ve Franz Kafka
Daha da trajikomiği, setin kendi içinde ürettiği o absürt döngüde gizlidir. Bir sahnede denize yakın tarafta, kadrajın biraz daha önünde durmam istendi. Tam yerime geçerken çalışanlardan biri ayağımdaki patlak botu fark edip yanındaki ekip arkadaşına sesini yükseltti:
Görmüyor musun bu patlak botu, bu olmaz! Başkasını seçin!
Halbuki o tabanı incelmiş patlak botu sabah bana giydiren de o kostümü sağlayan da sistemin kendisiydi. Kendi verdikleri kusurlu ekipman üzerinden beni “yetersiz” ilan edip kenara çektiler ve yerime başka birini seçtiler. Franz Kafka’nın Dava’sındaki gibi: Sistem size kuralları koyar, imkansız şartları teslim eder, sonra da o şartların kurbanı olduğunuz için sizi suçlu ilan eder.
Oynamak mı, Beklemek mi?
Figüranlık -tamam hadi “yardımcı oyunculuk” olsun- zannedildiği gibi bir “oyunculuk” veya sahnede rol kesme işi değil. Figüranlık katıksız bir “bekleme” eylemi. On iki saatlik mesainin belki toplamda yirmi dakikası hareket halindesinizdir; geri kalan on bir saat kırk dakika boyunca bir dekor, cansız bir nesne gibi durmanız beklenen o uzun ve bitmek bilmez boşluk başlar.
Aslında maddi destek istememizin nedeni çok basit: Çünkü Evrim Ağacı, bizim tek mesleğimiz, tek gelir kaynağımız. Birçoklarının aksine bizler, sosyal medyada gördüğünüz makale ve videolarımızı hobi olarak, mesleğimizden arta kalan zamanlarda yapmıyoruz. Dolayısıyla bu işi sürdürebilmek için gelir elde etmemiz gerekiyor.
Bunda elbette ki hiçbir sakınca yok; kimin, ne şartlar altında yayın yapmayı seçtiği büyük oranda bir tercih meselesi. Ne var ki biz, eğer ana mesleklerimizi icra edecek olursak (yani kendi mesleğimiz doğrultusunda bir iş sahibi olursak) Evrim Ağacı'na zaman ayıramayacağımızı, ayakta tutamayacağımızı biliyoruz. Çünkü az sonra detaylarını vereceğimiz üzere, Evrim Ağacı sosyal medyada denk geldiğiniz makale ve videolardan çok daha büyük, kapsamlı ve aşırı zaman alan bir bilim platformu projesi. Bu nedenle bizler, meslek olarak Evrim Ağacı'nı seçtik.
Eğer hem Evrim Ağacı'ndan hayatımızı idame ettirecek, mesleklerimizi bırakmayı en azından kısmen meşrulaştıracak ve mantıklı kılacak kadar bir gelir kaynağı elde edemezsek, mecburen Evrim Ağacı'nı bırakıp, kendi mesleklerimize döneceğiz. Ama bunu istemiyoruz ve bu nedenle didiniyoruz.
Ne zaman duracağımıza, ne kadar süre hareketsiz kalacağımıza ve ne zaman nefes alacağımıza karar veren dışsal otorite (reji), bedenimizi mekan içinde milimetrik bir nesneye dönüştürür. Michel Foucault’nun kışlalarda ve hapishanelerde aradığı o katı “biyopolitika”, tam da bu orman kuytusunda işler. İnsani ihtiyaçlar ise tamamen görmezden gelinir. Devasa bütçeli bir yapımın ortasında, tüm gün boyunca ormanın derinliklerindesinizdir. Küçük tuvaletiniz geldiğinde yapabileceğiniz tek şey, setten gözle görülmeyecek bir anı kollayıp kendinizi ağaçların arasına atmak ve ihtiyacınızı doğanın kalbinde halledivermektir.
Çekim aralarında yorgunluktan alev gibi çimlere serildiğimizde ise kimse bize adımızla seslenmez. Ekip başı bağırır:
Tımarlı sipahi kalk! Herkes ilk olduğu yere geçsin!
Ve aynı anda otuz isimsiz beden, miğfer şakırtıları eşliğinde ayağa dikilir. Tıpkı bir kışla disipliniyle ama sıfır aidiyetle…
Günün en sarsıcı anı ise o uzun bekleme aralarından birinde yaşandı. Ayakta durmaktan dizlerimiz çözülmüşken reji koşarak bir sandalye getirdi. Dizide rol alan ünlü oyuncu Gürkan Uygun gelip tam durduğum yerin kırk santim yanına oturdu. Yüzü denize dönüktü. Biz o yirmi beş kiloluk demir yığınının içinde kan ter içindeyken onun gözü bir an bile bize kaymadı. Ne bir bakış, ne bir varlık onayı… Erving Goffman’ın kamusal alan için söylediği “sivil ihmal” kavramı, Goffman’ın “sahne arkası” olarak tanımladığı bu mekanda tam bir ontolojik yok saymaya dönüşmüştü. Biz onun için ormandaki bir çam ağacından, sahneye koyulmuş bir fondan farksızdık.
Zırhın İçindeki Zihin
Peki insan bu görünmezlik, yirmi beş kiloluk fiziksel yük ve nesneleşme içinde zihnini nasıl korur? Byung-Chul Han’ın Yorgunluk Toplumu’nda tarif ettiği o ruhsal tükenişe karşı tam da o zırhın altında hareketsiz durup beklerken zihnin bulduğu o yalın özerklikle.
Bedeninizi 1200 TL’ye kiralayabilirler, omurganıza demir yükleyebilirler, hatta patlak bot giydirip kenara itebilirler ama o zırhın içindeki zihnin akışına ve kurduğu felsefeye müdahale edemezler.
İnsan setteki bu ağır gerçekliği ve beklemenin trajikomik absürtlüğünü bizzat yaşarken Paul Lafargue’ın bahsettiği o “çalışma deliliğini” bir kez daha kavramış oluyor.
İllüzyonun Sönüşü
Adorno ve Horkheimer’ın “Kültür Endüstrisi” dediği o devasa mekanizma, kitleleri ekrandaki ışıltıyla büyülerken arkadaki bu ağır sömürüyü kusursuzca gizler. Gece saat 23.00’te eve vardığımda arkadaşlarımdan gelen “Hangi sahnede çıktın, seni izleyeceğiz!” mesajları tam da bu illüzyonun kanıtıydı. Gülümsedim. Çünkü ekranda olmayacaktım. Ben zaten görünmeyeceğimi, işin “oynamak” değil sadece saatlerce sessizce “beklemek” olduğunu biliyordum.
İnsanlar “figüranlık yaptım” deyince kafalarında ışıltılı bir set hikayesi canlandırıyorlar. Oysa gerçeğin ta kendisi sabahın 06.00'sında kalkış, tuvalet için ormanın kuytularına kaçış, ata binmeyi bilmeyen bir başrol, 40 santim yanımızda durup yüzümüze bile bakmayan bir ünlü ve “Tımarlı sipahi kalk!” komutuyla çimlerden doğrulup kendi görünmezliğini belgeleyen otuz bedendi.
Ertesi sabah saat 07.00'de o servise tekrar binecek insanlar vardı.
Neyse ki ben binmeyeceğim.
- 1
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 10/09/2026 20:04:54 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/23718
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.