Evrim Kuramı'nın Evrimi - 4: Darwin'den Sonra Kuram'ın Gelişimi ve Bilimin Her Alanına Yayılışı - Modern Sentez

Yazdır Evrim Kuramı

Merhaba arkadaşlar,

 

Bu yazı dizimizin geçen yazılarında, Evrim fikrinin Darwin'e kadar olan uzun yolculuğunu ve kendisinden önce gelenlerin özverili çabalar sonucu ortaya çıkardıkları bilgileri miras alan Darwin'in, nasıl zorlu bir süreçten geçerek, ince eleyip sık dokuyarak bilimin en güçlü kuramlarından ve doğanın en güçlü gerçeklerinden/yasalarından birini ortaya attığını inceledik.

 

Bu yazımızda, Evrim Karşıtları'nın sıklıkla -ve kasti olarak- unuttukları ve -kasti olarak- çarpttıkları bir diğer gerçeğe değineceğiz, bu yüzden Evrimsel Biyoloji ile ilgilenenlerin de özellikle çok iyi bilmesi gereken, herkes için çok önemli bir yazı olacak. Darwin, 1859'da Türlerin Kökeni'ni yayınladıktan sonra, ilk baskı üzerine 4 baskı daha yaptı ve ölmeden önce kitabının 5 farklı baskısı yapılmış oldu. Ölümünden sonra da son bir baskı daha, 6. baskısı yapılarak, günümüze kadar ulaştı. Yani kuram, sadece Darwin'in yayınladığı zamandan, öldüğü zamana kadar geçen 23 yıllık sürede bile (1859-1882) toplamda 6 defa güncellendi ve geliştirildi, hem de sadece yazarı ve kuramı ilk defa ortaya atan kişi tarafından.

 

Doğal olarak, kuramın ortaya atılmasından sonraki yaklaşık on yıllık kabullenme sürecinden itibaren, Dünya'nın dört bir yanından on binlerce bilim insanları, kuramı test etmeye ve incelemeye başladılar. Her biri farklı alanlardaki uygulamalarını görmeyi denedi, jkuramı yanlışlamaya çalıştı, eksik taraflarının açıklamalarını inceledi, doğru olamayacağını düşündüklerini çürütmeye çalıştı ve kısaca, kuramı didik didik yokladı. Her biri, bir bilim insanının yapması gereken şekilde, tarafsız ve hatta taraflıysa da çoğu zaman görüşün karşısında olacak şekilde kuramı ele aldı. Bu süreç boyunca, yani 1859'dan günümüze kadar, kuramın pek çok eksiği bilimsel araştırmalar sonucu kapatıldı, yanlışları düzeltildi, fazlaları atıldı, eksikleri tamamlandı ve bu şekilde gelişimini, yani evrimini sürdürdü. 

 

Ne yazık ki günümüzde insanlar saplantılı bir şekilde inançlarını ve bilim düşmanlıklarını sürdürmek istedikleri için, Evrim Kuramı'nı Darwin'in ortaya attığı şekliyle ele almaktadırlar. Türlerin Kökeni içerisinde dürüstçe açıkladığı "Teori'nin Zorlukları" kısmını gündeme getirerek, sanki yayınlandığından beri kimse bu kuram üzerinde çalışmamış gibi Evrim'i zan altında bırakmaya çalışmaktadırlar. 1859 yılından kalma bilgileri kullanarak, Kuram'ın "hata"larını göstermeye çalışmakta ve bu şekilde kendilerini tatmin etmektedirler.

 

Bu yazımızda, Kuram'ın 1859'dan bu yana ne kadar geliştirildiğini ve ne kadar geniş bir alana yayılarak, sadece Biyoloji'nin değil, bilimin bir bütün olarak hemen her köşesindeki tartışmasız önemini göstermeye çalışacağız. Umarız herkes için faydalı bir araştırma yazısı olacaktır.

 

Charles Darwin, Türlerin Kökeni'ni yayınladıktan sonra elbette çalışmalarını durdurmadı; hatta çok hızlı bir şekilde sürdürmeye devam ett. Bunlara, iki yazı önce ayrıntısıyla değinmiştik. Ancak bu çalışmalarının etkilerinden hiç bahsetmedik. Çünkü Darwin bir anda bilim dünyasında son derece popüler bir isim haline geldi ve çalışmaları büyük ilgi gördü. Zaten artık Evrim'in fitili bir kere ateşlenmişti. Hızla, bütün Dünya Evrimsel Biyoloji'nin etkisini görmeye başlıyordu.

 

Köken yayınlanmadan önce, Robert Chambers tarafından 1844 yılında Yaratılış'ın Doğal Tarihi'nin İzleri (Vestiges of the Natural History of Creation) isimli bir kitap yayınlandı. Bu kitapta insanların bir hayvan olduğu görüşüne yer veriliyordu ve bütün Dünya bu kitaba karşı ciddi bir şekilde birleşmişti. Chambers'ın elinde elbette somut bir Evrim görüşü yoktu, ancak kavramlar yerli yerinde ve oldukça açıklayıcıydı. Tabii günümüz Evrimsel Biyoloji bilgileri dahilinde. O dönemdeyse kimsenin Chambers'ın neden bahsettiğini anlamaması ve ona karşı gelmeleri oldukça mantıklıdır. Ne var ki, 1859 yılında Darwin doğal Evrim sürecinin mekanizmalarını ortaya koyduğunda, insanların elinde bilime karşı çıkabilecekleri hiçbir güç kalmamıştı. Çünkü Darwin, bir doğa yasasını, bütün yalınlığıyla göstermekteydi. Yine de Darwin, Köken'de insanı işin içine hiç katmadı ve Evrim'i sadece diğer hayvanlarla sınırlı tuttu. Ancak elbette, dürüst bir bilim insanı olarak gerçek görüşü bu değildi ve düşüncelerini, daha doğrusu bilimi asla gizlemedi. Gizliden gizliye araştırmalarını ve düşüncelerini bir araya getirdi.

 

1863 yılında Charles Lyell İnsanın Antik Tarihine Dair Jeolojik Kanıtlar (Geological Evidences of the Antiquity of Man) isimli kitabını yayınladı. Böylece bilim dünyası, insanın düşündükleri kadar yeni "yaratılmış" bir varlık olmadığını görmüş oldu. Her ne kadar Yeni Dünya Yaratılışçıları o zamandan itibaren Dünya'nın sadece 10.000, 20.000 veya en fazla 40.000 yaşında olduğunu düşünseler de, Lyell kitabında insanın tarihinin bile bundan eski olduğunu ortaya koydu. Böylece bilimsel düşüncede yeni bir devrim yaşanmaya başladı.

 

Aynı sene, Thomas Huxley İnsanın Doğadaki Yerine Dair Kanıtlar (Evidence As to Man's Place in Nature) isimli kitabını yayınladı. Korkusuz ve açık sözlü bir bilim insanı olan Huxley, kitabında Darwin'in ortaya koyduğu prensipleri insanlara uyguladı. Böylece kitap, insanın evrimine dair yayınlanmış ilk kitap olarak tarihe geçti. Kitapta Huxley yüzlerce farklı açıdan insanın sıradan bir hayvan türü olduğunu ve tıpkı Darwin'in izah ettiği gibi, Evrim'e sebep olan Doğal Seçilim ve Cinsel Seçilim doğa yasalarına uygun bir şekilde evrimleştiğini ortaya koydu. 

 

Tabii bu dönemlerde henüz paleontolojik çalışmalar günümüzdeki kadar gelişmiş değildi. Dinozorlar bile henüz keşfedilmiş, eldeki en eski insan kalıntıları Java Adamı'na, yani bugün Homo erectus olarak bildiğimiz türe aitti. O zamanki insanlar bunu maymunlar ile insanlar arasında bir geçiş türü olarak değerlendirdi. Çünkü Darwin, Evrim Kuramı'na göre "ara geçiş türleri" olması gerektiğini düşünmüştü. Ne var ki günümüzde "ara geçiş türü" kavramının pek de o zaman düşünüldüğü gibi olmadığını biliyoruz.

 

O döneme kadar insan hep tablonun dışarısında tutulmuş, taksonominin babası olarak görülen Carolus Linnaeus insan ve diğer maymunları tek bir grupta toplasa da, şiddetli bir dille eleştirilmiştir. Saygın bir bilim insanı olan Richard Owen, kendisinden önce gelen taksonomistler olan Cuvier ve Johann Friedrich Blumenbach gibi insanın tüm memelilerden ayrı bir tür olması gerektiğini şiddetle savunmuştur. Ancak Huxley'nin ortaya koydukları bu isimlerin düşüncelerine darbe indirmiş ve onları savunmasız bırakmıştır. Evrimsel Biyoloji'nin açıklayıcı gücü o günden itibaren bilime ışık tutmaya başlamıştır.

 

1871'de ise Charles Darwin yine tartışmaya son noktayı koymuştur: İnsan'ın Türeyişi ve Cinsiyete Bağlı Seçilim (The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex) isimli kitabını yayınlamıştır. Kitabında, insan evrimini ele almış ve olasılıkları değerlendirmiştir. Tabii, dediğimiz gibi, o zamanlar halen fosil eksiği olması, değerlendirmeleri sorunlu kılmıştır. Ancak yine de kitapta insanın neden sıradan bir hayvan olduğu ve diğer hayvanlar gibi, diğer hayvanlardan evrimleşmesi gerektiği anlatılmaktadır. Ayrıca Darwin kitabını yumuşatmak adına, biraz da doğru bir şekilde, insan zekasının diğer hayvanlardan farkını sıklıkla vurgulamaktadır. Ancak yine de bunları doğal süreçlere bağlamaktadır. Örneğin ahlaki değerlerin, sosyal bir düzen içerisinde yaşayan türlerin zamanla zeka evrimine paralel olarak kazandıkları bir değer olarak görmüştür. Ve yine, çağının çok ilerisinde bir öngörüyle haklı çıkmıştır. Ayrıca kitapta ilk defa ve ayrıntısıyla Cinsel Seçilim'i tanıtmıştır. Günümüzde bu tip seçilimin de bir Evrim Mekanizması olduğu net bir şekilde bilinmektedir.

 

İnsanın bile sıradanlığının anlaşılması, Evrimsel Biyoloji'nin hızla bütün bilimleri aydınlatmasıyla devam etti. Böylece yeni bir bilimsel devrim gelişmeye başladı. Bu süreçte yüzlerce bilim insanı bu devrime araştırmaları ve çalışmalarıyla katkı sağladı. 1859-1870 arası herkes Evrim'in mümkün olup olmadığını tartışıyordu. Ancak her tartışmanın sonu, Evrim'in bir doğa yasası olduğunun görülmesiyle sonlanıyordu. Bu sebeple bilim insanları, artık bunun geçerliliğini tartışmayı bırakıp, bilimsel metoda devam ettiler: araştırma yaptılar. Eğer araştırmaları Evrim'e ters sonuçlar verirse, bilgi yanlışlanacaktı. Ve bilgi yanlışlanamadığı sürece, teori güçlenecekti.

 

İşte bu sebeple bilim insanları çok kapsamlı bir mücadeleye başladılar. Bilimsel amaç, Evrim'i çürütmekti, tabii kötü bir niyetle değil. Her bilim insanı, uzmanı oldukları alanda incelemelere ve Evrimsel çıkarımlara başvurmaya başladı. Ve denemelerin hiçbirinde ama hiçbirinde Evrim'e zıt bir durumla karşılaşılmadı. Görünüşe göre Biyoloji'nin her alanı, Evrim ile aydınlanmaktaydı.

 

1900'lere kadar sadece türler ve değişebilirlikleri üzerinde duruldu. Kuram'ın hala açıkları vardı, çünkü bir bireyi ortama uygun kılan özelliklerin nasıl yavrulara aktarıldığı, yani Doğal Seçilim'in sürerliliğine sebep olan faktörler bilinmiyordu. Ta ki 1900 yılında, Gregor Mendel'in aslında 1866'da yayınladığı kalıtım yasaları Hugo de Vries ve Carl Correns tarafından yeniden keşfedilip Dünya'ya ilan edilene kadar. İşte 1900 yılında gelen bu bilgi, Evrimsel Biyoloji'nin gidişatına hız kattı. Çünkü artık Genetik Bilimi doğuyordu ve Darwin, henüz bu gerçek keşfedilmeden, aslında Genetik Bilimi'nin bir sonucu olarak çıkması gereken Evrim Kuramı'nı ortaya atabilmişti. İşte bilim insanlarının, Evrim'in bir doğa yasası olduğunu anlamaları, Genetik sayesinde oldu. Ve 1900 yılından beri hiçbir bilim insanı, Evrim'in var olup olmadığını tartışmamaktadır (tabii gerçekten "bilim insanı" olan ve şahsi inançlarını işine karıştırmayanlar). 

 

Burada tekrar etmemizde fayda var: Günümüzde biliyoruz ki, Evrim bir doğa yasasıdır. Fizik yasaları, canlılık ve Evren yerli yerinde durduğu sürece de mutlaka ama mutlaka var olacaktır. Ancak Evrim Kuramı, bu doğa yasasını açıklamak için ortaya atılmış bilimsel bir tezdir. Çürütülebilir, geliştirilebilir, değiştirilebilir, ilerletilebilir... Ki 1859'dan beri yapılan da budur. Ancak nasıl ki Newton'un Yerçekimi Teorisi, İzafiyet Teorisi ve Kuantum Mekaniği ile değiştirildiyse ve netleştirildiyse ama Kütleçekim yasası olduğu gibi yerinde kaldıysa; Evrim Kuramı da ne kadar değişirse ve gelişirse gelişsin, Evrim bir doğa yasası olarak kalmaya devam edecektir. Evrim çürütülemez. Evrim Kuramı çürütülüp, değiştirilebilir. Tabii böylesine kapsamlı ve bunca senedir, onlarca bilimden destek alıp onları besleyen bir kuramın tamamen çökmesi de artık olanaksızdır. Bilim insanları şu anda sadece Evrim Kuramı'nı daha derinleştirip, ufak eksiklerini tamamlamaya çalışmaktadır. Yoksa türlerin evrim geçirdiği ve farklılaştığı artık tartışılmaz bir gerçektir.

 

Mendel'in Yasaları'nın tekrar keşfedilmesi, Evrim'in nasıl sürdürüldüğünün (var olup olmadığının değil!) tartışmalarıyla ilgili olarak iki yeni ekolün doğmasına sebep olmuştur:

 

Sıçramacılık (Saltationism): Bu ekole ait bilim insanlarına göre genetik değişimler ciddi etkilere sahip mutasyonlar ve değişimler ile olmaktadır. Evrim, kademeli olarak, Darwin'in açıkladığı gibi yavaş yavaş ilerlemez; tam tersine bir anda ve hızlı değişimler gözlenir. Bu ekolün doğmasına sebep olan şey, Mendel'in genetiğin çok hızlı bir şekilde değişebileceğini düşünmesidir. Mendel'e katılan insanlar, hızlı bir şekilde bu görüşe kaymışlardır.

 

Biyometrikçiler (Biometricians): Bu ekoldeki insanlar ise Mendel'in hatalı olduğunu ve deneysel verilerin gösterdiği gibi mutasyonların çok ani olması durumunda canlının yaşamını sürdüremeyeceği, dolayısıyla Evrim'in yavaş ilerleyen bir süreç olması gerektiğini savunurlar. Bu kişilere kademeliciler (gradualists) de denebilir.

 

Bu tartışmalar, yaklaşık 20 yıl kadar sürdü ve çok şiddetli geçti; tıpkı günümüz bilim düşmanlarının bilime ve Evrim'e saldırmaları gibi. Ancak tartışmaların kesilmesine sebep olan keşif, Thomas Hunt Morgan'dan geldi. Morgan, laboratuvarında günümüz modern biliminin de en sevdiği canlılardan biri olan Drosophila melanogaster (meyve sineği) üzerinde Evrimsel Biyoloji ile ilgili çalışmalar yaptı ve eldeki iki bilimin, Evrimsel Biyoloji ile Genetik Bilimi'nin ortak noktasını keşfetti: Popülasyon Genetiği. İşin ilginç ve hayranlık duyulası tarafı ise Morgan'ın esasında bir sıçramacı olması; ancak laboratuvarında yaptığı çalışmalar sonucunda mutasyonların yeni türlerin oluşumunu tetikleyebileceğini ve bunların yavaş süreçler olduğunu göstermesi sonucu dürüstçe yanıldığını ilan edebilmesidir. Bu da bizlere, bilim insanları ile cahilce gördüklerine değil, duyduklarına ve inandıklarına sarılıp gerçekleri kabullenemeyen insanlar arasındaki farkı güzel bir şekilde göstermektedir.

 

Morgan'ın çalışmaları, genetik çeşitliliğin popülasyonlar içerisinde mutasyon sayesinde artabileceğini ortaya koydu. Bu çalışmalar Ronald Aylmer Fisher, John Burdon Sandersan Haldane ve Sewall Wright gibi bilimin dehası sayılan isimlerce bir adım öteye götürüldü. 1918'de Fisher, yayınladığı bir makalesinde biyometrikçiler tarafından sürekli artan genetik varyasyonların ölçülebilme sebebinin birbirinden uzak gen "lokusları"nın varlığı olabileceğini ortaya koydu.

 

1920 yılında JBS Haldane, endüstriyelleşme sonucunda sanayi kelebeklerinin (Biston betiluria) çeşitli varyasyonlarının popülasyon içerisinde değişeceğini gösteren Bernard Kettlewell'in bu görüşlerinin matematiğin işin içerisine dahil edilmesini sağlayarak ispatladı. Böylece Evrimsel Biyoloji, ilk defa ayrıntılı bir matematik ile değerlendirilmiş ve geçerliliği gösterilmiş oldu. 

 

Bunun ispatlanmasıyla birlikte, Fisher 1930 yılında Doğal Seçilim'in Genetik Teorisi (The Genetical Theory of Natural Selection) isimli kitabını yayınladı. Burada, Mendel Genetiği'nin Evrimsel Biyoloji ile tamamen uyumlu olduğunu ispatladı. Bundan hızını alan Haldane, yaptığı matematiksel modellerle doğada Evrim'in Fisher'ın tahmin ettiğinden çok daha hızlı işleyebileceğini; ancak büyük sıçramalardan bahsedilemeyeceğini ortaya koydu.

 

Wright ve Fisher, araştırmaları sonucunda, genetiğin de işin içine dahil olmasıyla yeni bir Evrim Mekanizması keşfettiler: Genetik Sürüklenme. Bu konuyu, ilgili yazımızda açıklamıştık; ancak hatırlatmak gerekirse, popülasyon içerisindeki genetik dağılımın, zaman içerisinde popülasyonun rastlantısal karışımı sebebiyle değişmesine Genetik Sürüklenme diyoruz. Etkisi, büyük popülasyonlarda göreceli olarak az olsa da, özellikle küçük popülasyonlarda Evrim'in en güçlü tetikleyicilerinden birisidir. Ancak Fisher ve Wright bunun etkisini abartarak, Doğal Seçilim ile kıyaslamışlar ve seçilimden etkili olduğunu iddia etmişlerdir. Günümüzde bu halen tartışılan bir konu olsa da, bu tip bir kıyaslamayı Evrim Ağacı olarak çok da mantıklı bulmuyoruz.

 

Tüm bunlar olurken, diğer bilimler de gelişmeye devam ediyordu. Örneğin Sigmund Freud Evrimsel Biyoloji'yi Psikoloji alanına dahil eden isim oldu ve bu sayede çağının çok ötesinde ve baş döndürecek kadar etkili psikanaliz kuramlar geliştirmeyi başardı. Paleontoloji hızla gelişiyordu ve Dünya'nın her yanında bilim insanları fosiller buluyordu. Bu fosiller ve daha önceden bulunabilenler, ilk defa Evrimsel Biyoloji'nin çatısı altında birleşiyor ve aralarındaki bağ kolayca görülebiliyordu. Taksonomi, Evrimsel Biyoloji'nin doğmasıyla birlikte kökünden değişti ve tüm canlılar arasındaki devasa Evrim Ağacı ilişkisi ortaya çıkarılmaya başlandı. Genetik, bu gelişmeleri destekliyor ve moleküler boyutta açıklıyordu. Sosyologlar, Evrimsel Biyoloji'yi kullanarak insan toplumları arasındaki ilişkileri ilk defa net olarak aydınlatabilmeye başladılar. Kısaca bilimin her alanında, Evrimsel Biyoloji sayesinde devrim yaşanmaya başlamıştı.

 

Morgan'ın öğrencilerinden olan Theodosius Dobzhansky genetik biliminin bulgularını doğaya uygulayan ilk bilim insanı oldu. Genellikle Drosophila pseudobscura türü sineklerle çalıştı. Uzun yıllar süren uğraşları sonucunda, 1937 yılında Genetik ve Türlerin Kökeni (Genetics and the Origin of Species) isimli kitabını yayınladı. Bu kitap, bilim dünyasında yine büyük bir etki yarattı, çünkü Genetik ile Evrimsel Biyoloji arasındaki tüm boşluklar doldurulmaktaydı. O günden sonra da zaten Genetik Bilimi, Evrimsel Biyoloji'nin ayrılmaz bir parçası haline geldi ve aralarındaki bağ, sonraki bilim insanlarınca da geliştirildi. Dobzhansky kitabında, Haldene, Fisher ve Wright'ın araştırmalarını ele alıyor ve onları doğaya bağlayacak matematiksel formülasyonları ortaya koyuyordu. Kitabında, doğadaki popülasyonların, laboratuvarda hayal edilenden çok fazla genetik varyasyona sahip olduğunu da gösterdi. Ayıca genetik olarak "alt-popülasyon" olarak bulunan grupların Evrimsel Biyoloji'deki önemini de ortaya koydu. Dobzhansky, Doğal Seçilim'in hem genetik varyasyonları, hem de türlerin değişimini sürekli kılan bir özelliği olduğunu ispatladı. Kendisinden önce gelen ve araştırmaları Sovyetler Birliği tarafından durdurulan Sergei Chetverikov'un çalışmalarını ileriye götürerek çekinik genlerin Evrim için önemini gösterdi ve popülasyon içerisinde çekinik genlerin çeşitlilik için bir rezervuar görevi gördüğünü açıkladı.

 

Daha sonra, Edmund Brisco Ford araştırmalarıyla Dobzhansky'nin tamamlayıcısı olmuştur. Araştırmalarının sonucunda popülasyonlarda evrimin temel sebebinin Genetik Sürüklenme'den çok Doğal Seçilim olduğunu ortaya koymuştur; ancak bu sonuçlar, yukarıda açıkladığımız gibi halen tartışılmaktadır. Ford'u ayrıcalıklı kılan, Evrim'i doğada incelemiş olmasıdır. Pek çok diğer bilim insanı hızlı sonuçlar almak amacıyla kendisinin laboratuvara hapsederken Ford, doğanın içerisinde Evrimsel Biyoloji'nin etkilerini gözlemiştir. Bu sayede, araştırmalarının da etkisiyle Evrim yeni bir bilimin doğumuna sebep olmuştur: Ekolojik Genetik. Özellikle güveler ve kelebekler üzerinde çalışarak Kettlewell ve Fisher'ın iddialarının doğruluğunu teyit etmiştir. İlk defa genetik çokbiçimlilik (genetic polymorphism) kavramını tanımlamıştır. Genetik çokbiçimlilik, aralarında en nadir olanının, sadece mutasyonlar ya da göç ile sayıları korunamayacak iki ya da daha fazla popülasyonun eş zamanlı olarak bir arada bulunmasına denir. Genetik çokbiçimlilik, sürekli ve sabit olarak Doğal Seçilim tarafından korunur. Ancak daha sonradan keşfedilmiş olan geçişken çokbiçimlilik (transient polymorphism) durumunda ise türler korunmaz ve biri, diğerini yok eder. Tanım olarak genetik çokbiçimlilik tür içerisindeki tipler arasındaki dengeyle ilgilidir. Bu yüzden Ford'un çalışmaları, Evrimsel Biyoloji'nin laboratuvar ile doğa arasındaki uyumunu göstermiştir. Ford bu açıklamaları kullanarak insan kan gruplarının da popülasyon içerisinde hastalıklara karşı mücadele amacıyla korunduğunu ortaya atmıştır.

 

Evrimsel Biyoloji denince akla gelen en büyük isimlerden biri olan Ernst Mayr, Evrimsel Biyoloji'ye en büyük katkıyı Sistematik ve Türlerin Kökeni (Systematics and the Origin of Species) isimli kitabıyla yapmıştır. 1942 yılında basılan kitap, allopatrik türleşme kavramının önemini ortaya koymuştur. Mayr, simpatrik türleşme konusunda şüphecidir ve coğrafi izolasyon olmadan türleşmenin gerçekleşebileceğine inanmamıştır. Ne var ki kendisinin bu düşüncesi, günümüzde hatalıdır. Mayr ayrıca tür tanımını da netleştirmek için çalışmalarda bulunmuş ve biyolojik tür kavramını ortaya atmıştır. Mayr'ın açıklamaları sonucunda tür kavramı "diğer tüm popülasyonlardan izole olmuş durumda, kendi içerisinde çiftleşebilen veya çiftleşme potansiyeli bulunan canlılar" olarak tanımlanmıştır. Ancak ilgili yazımızda belirttiğimiz gibi, günümüzdeki tür tanımı biraz daha kapsamlıdır; ancak Mayr'ın bu konudaki katkıları su götürmezdir. 1920 yılında Bernhard Rensch'in çok tipli popülasyonların evrimsel süreçleri ile ilgili yaptığı çalışmalardan etkilenmiş ve bu konu üzerine eğilmiştir. Bu popülasyonların özellikle mevsim değişimleri gibi faktörlere verdikleri cevaplarla ilgilenmiştir. 1947 yılında Rensch'in yayınladığı Türler Düzeyinin Üzerindeki Evrim (die Transspezifische Evolution) isimli kitabında, Evrimsel Biyoloji'nin sadece türlerin evrimini değil, türleri kapsayan ailelerin, takımların, sınıfların ve hatta filumların evrimini açıklayabileceğini göstermiştir. Bu çalışmaları sayesinde Almanya'da Evrim çok hızlı bir şekilde kabul edilmiş ve gelişmiştir.

 

Tüm bu bilimsel devrime paleontolojiyi katan isim ise George Gaylord Simpson olmuştur. 1944 yılında yayınladığı Evrim'de Mod ve Tempo (Mode and Tempo In Evolution) isimli kitabında paleontolojik verilerin tamamının Evrimsel Biyoloji ile uyumlu olduğunu göstermiştir. Simpson'ın bu çalışması gerçekten çok önemlidir, çünkü ondan önceki paleontologlar, Evrim'in Doğal Seçilim gibi yavaş bir süreçle ilerlediğini kabul etmiyorlardı. Bunun sebebi de fosillerin çok nadir oluşuyor ve bulunuyor olması, bunun sonucunda da eldekli fosillerin sanki büyük sıçramalarla canlıların değiştiğini gösteriyor olmasıdır. Yani "ara tür" kavramının yanlış anlaşılması, bu sorunlara sebep olmaktadır (ve günümüzdeki bilim düşmanları da, günümüzden 70 sene önceki insanların düştüğü hatayı sürdürmektedirler). Ne var ki Simpson durumu net bir şekilde açıklamış ve paleontolojinin tüm verilerinin Evrimsel Biyoloji'yi ve yavaş, kademeli bir süreci desteklediğini ispatlamıştır. Atların evrimini ele alarak türler arasında doğrusal bir evrim süreci olabileceğini göstermiştir (gariptir ki günümüzdeki bilim düşmanları atların evriminin asla açıklanamadığını iddia etmektedirler). Simpson, Evrimsel Biyoloji'nin de söylediği gibi türlerin dallanarak, önceden tahmin edilemeyen ve kesintili bir süreç olduğunu göstermiş, fosilleşmenin zorluklarını ortaya koyarak neden elimizde her canlıya ait yüzbinlerce fosil olmadığını izah etmiştir. 

 

Botanik bilimini Evrimsel Biyoloji sürecine katan isim ise Leynard Stebbins olmuştur. En önemli çalışması olan ve 1950 yılında basılan Bitkilerde Çeşitlilik ve Evrim (Variation and Evolution In Plants) isimli kitabında hibridizasyon ve çok-kromozomluluk (polyploidy) durumunun evrimsel önemini açıklamıştır.

 

1960'lı yıllarda, William Donald Hamilton, George Williams ve John Maynard Smith, Evrimsel Biyoloji'yi bir adım daha öteye taşıyan isimler olmuştur. Bu isimlerin Evrimsel Biyoloji'ye en büyük katkıları, genler üzerinde aşırı durarak genetiğin Evrimsel Biyoloji üzerindeki etkilerinin çok daha net anlaşılmasını sağlamışlardır ve gen merkezli evrim görüşü dediğimiz görüşü oluşturmuşlardır. Artık Evrimsel Biyoloji, sadece Doğal Seçilim ile sürüklenen bir süreç olmaktan çıkarak, doğanın her alanına yayılmış bir doğa yasası olarak Evrim'i ele almaya başlamıştır. DNA ve genetiğin etkileri daha da netleştirilmiş, akraba seçilimi, şefkat, acıma, türleşme gibi kavramlar çok daha açık olarak anlaşılabilmiştir. 

 

1976 yılında Richard Dawkins Bencil Gen (The Selfish Gene) isimli kitabında genlerin tek gerçek seçilim birimi olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca Dawkins mem kavramını geliştirmiş ve Evrimsel Biyoloji'nin, Biyoloji dışındaki alanlarda da açıklamalar yapabileceğini ileri sürmüştür.

 

Öte yandan Stephen Jay Gould ve onun ekolünden bilim insanları bunu şiddetle reddetmişler ve her şeyin genlerle açıklanmasının yanlış olduğunu ileri sürmüşlerdir. Çalışmalarıyla dikkatleri yine genlerden, bir bütün olarak organizmalara çekmişlerdir ve seçilimden etkilenen birimlerin genler değil, organizmalar olduğunu ileri sürmüşlerdir. 1972 yılında Gould ve Niles Eldredge, sıçramalı denge (punctuated equilibrium) kavramını ortaya atmışlardır. Buna göre Evrim, uzun süreli denge halinden sonra, ani çevresel değişimlere bağlı olarak hızla gelişmekte ve çok kısa sürede bir sürü yeni türün evrimleşmesine olanak tanımaktadır. Sonrasında ise tekrar uzun bir sabitlik, sakinlik dönemine girmektedir. Yani bu bilim insanlarına göre kademeli bir değişim gerçek olsa da, asıl büyük değişimleri ani sıçramalar yaratmaktadır. Bu görüşleri, Kambriyen Patlaması gibi kısa sürede meydana gelen büyük değişimleri açıklasa da, bu patlamaların düşünüldüğü kadar kısa sürede olmadığına dair elimize gelen yeni bulgulardan ötürü açıklamaları şüpheli görünmektedir. Günümüzde genel olarak kabul gören, sıçramaların kimi zaman etkili olsa da, asıl sürecin kademeli bir evrim ile olduğu şeklindedir.

 

1980 yılında keşfedilen Hox genleri, pek çok soruya yanıt vermiştir. Bu genlerde meydana gelen rastgele mutasyonlar çoğu zaman ölümcül sonuçlar doğursa da, morfolojik açıdan çok ciddi varyasyon yaratma kapasitesine sahiptirler ve pek çok durumda oluşan mutantlar hayatta kalabilmektedir. İşte bu, hem kademeli evrim için, hem de sıçramalı evrim için bir dayanak noktası olmuştur. Bu keşif sayesinde pek çok ara geçiş türünün nasıl evrimleştiği açıklanmış ve açıklamalar geliştirilmiştir.

 

21. yüzyıla doğru ise her alanda yapılan keşifler adeta Evrimsel Biyoloji'nin birleştirici gücünü ilan eder şekildedir. Evrimsel Biyoloji iyice spesifikleşmiş, moleküler genetik ve bilgisayar bilimleri gibi diğer bilim ve teknolojilerden de güç alarak bir adım öteye gitmiştir. Evrimsel Biyoloji sayesinde yeni yüzyılda birçok yeni bilim dalı doğmuştur: paleobiyoloji, evrimsel gelişim biyolojisi, evrimsel sistematik bilimi, filogenetik bilimi ve daha onlarcası...

 

Gelişen teknoloji sayesinde genler tek tek ve özenle takip edilebilmekte, birbirlerinden ayırarak incelenebilmekte ve hatta istenildiği gibi manipüle edilebilmektedir. Tüm bunlar, Evrimsel Biyoloji sayesinde doğayı daha iyi anlamamız, genlerin neden ve nasıl hücrelerimizde yer ettiğini ve nasıl birbirlerine bağlandığını anlamamız sayesinde gelişebilmiştir. Mutasyonların yüzlerce türü tanımlanmış, seçilim mekanizmalarının onlarca alt dalı belirlenmiş, yeni evrim mekanizmaları keşfedilmiş, genlerin birbirleriyle ilişkileri çözülmüş ve daha nice dev adım atılmıştır. Tüm bunların büyüleyici yanı ise, her bir gelişimin Evrimsel Biyoloji'yi doğrular ve ondan güç alır nitelikte olmasıdır. 

 

Günümüzde, hemen her bilim Evrimsel Biyoloji'yi doğrulayan veriler vermektedir. Bunun açıklaması da çok basittir: Evrimsel Biyoloji, bir doğa yasası olan Evrim'i açıklamayı başaran bilimdir. Ve her canlı, bu doğa yasasına göre var olabildiğine göre, elbette ki doğanın herhangi bir kısmını, özellikle de canlıları ilgilendiren bir kısmını anlamaya çalıştığımızda karşımıza çıkacak olan yine bu yasadır. 

 

Aşağıda, günümüzde diğer bilimler ile Evrimsel Biyoloji'nin ilişkisini gösteren bir figür görmektesiniz:

 

 

Buradaki okları takip ederek Evrimsel Biyoloji'nin çalışma ve gelişme biçimini görebilirsiniz. İşte bütün bu bilimleri birbirine bağlayan bilimin adı Evrimsel Biyoloji, bilimlerin birbirine bağlanmasına ise Modern Sentez denmektedir.

 

Günümüzde, Evrimsel Biyoloji sadece canlıların birbirleriyle ilişkilerini değil, aynı zamanda bilimlerin birbirleriyle ilişkilerini tamamlamıştır. Bilimlerin çok büyük bir kısmı canlılarla doğrudan ya da dolaylı olarak ilgilenmektedir. Dolayısıyla canlıları birbirine bağlayan bir yasa ve bu yasayı açıklayabilecek kuram, bilimleri de birbirine bağlayacaktır. İşte Evrim'in 3000 yıllık tarihinden gücünü alan Charles Robert Darwin bu meşaleyi yakmış, doğadaki Evrim yasasını fark edebilen onlarca düşünür ve filozoftan aldığı bilgiyi bilime çevirmiş ve yasayı açıklamak üzere Evrim Kuramı'nı ortaya atmıştır. Kendisinden sonra gelen onlarca, yüzlerce, yüz binlerce bilim insanı da bu bilgiyi düzeltmiş, geliştirmiş, güçlendirmiş; kısaca evrimleştirmiştir.

 

Umarız açıklayıcı bir yazı olabilmiştir.

 

Sevgilerimizle.

ÇMB (Evrim Ağacı)


6 Yorum