20 Yaş Dişleri, Körelmiş Organlar ve Evrim

Yazdır 20 Yaş Dişleri, Körelmiş Organlar ve Evrim

20 Yaş Dişleri (İng: Wisdom Teeth), insan türünün hem alt hem üst çenesinde bulunan azı dişleri arasında en arkada, üçüncü azı dişleri olarak çıkan dişlerdir. Ağıza sürme yaşı ortalama 17-25 arasında olduğundan ve insan bu yaşlarda daha eğitimli ve dolayısıyla nispeten akıllı olduğundan buna “akıl dişi” de denilmektedir. Normal olarak, her bir çenenin iki köşesinde de birer tane olmak üzere 4 tanedirler. Ancak kimi yetişkinde bu sayı daha da artabilir. Yirmi yaş dişlerinin sıklıkla gömülü kalırlar, çıktıkları zaman doğru şekilde çıkmazlar ve diğer dişlere sürtünerek onların yapısını bozabilirler. Bu nedenle de ağrı ve enfeksiyona neden oldukları bilinmektedir. Bunun haricinde ise hiçbir işlevleri bulunmamaktadır. Dolayısıyla ağrıya neden oldukları zaman, diş hekimleri tarafından çekilerek hasta rahatlatılabilmektedir. 20 yaş dişleri çekilen kişilerin ağız fonksiyonlarında hiçbir azalma olmamaktadır. Aşağıda bu dişleri görmektesiniz:

 

 

 

Uzun yıllar insanlar bu dişlerin en başından neden var olduğunu anlayamamış ve bir çeşit "lanet" olarak görmüşlerdir; zira 20 yaş dişlerinin çıkmaya başlamasından çekilene kadar verdiği acıyı, bu dişleri sorunlu olarak çıkan kişiler gayet iyi bilirler. Ancak evrimsel biyolojinin gelişimiyle birlikte öncelikle insan evrimine ışık tutulmuş, daha sonra da bu tip körelmiş organların varlığı açıklanmıştır. 20 yaş dişleri de, insanda görülen 40'tan fazla körelmiş organ ve yapıdan sadece birisidir. Aşağıda, bu körelmiş yapıların ne şekilde hatalı oluşabileceklerine örnekler görülmektedir:

 

 

Yukarıdaki fotoğrafta, en dış taraftaki dişler 20 yaş dişleridir. Birkaç örnek daha:

 

 

 

evrimsel biyolojinin üzerine kurulduğu ve doğada her yerde görülen evrim yasasını açıklayan Evrim Kuramı'nın ortaya koyduğu üzere, insan türü günümüzden 6 milyon yıl kadar önce şempanzeler ve bonobolarla ortak olan atamızdan ayrılarak, günümüzdeki insana kadar evrimleşmiştir. Bu süreçte pek çok değişim geçirmiş, evrimi sırasında pek çok özellik edinip, pek çok özellik yitirmiştir. Bunlardan biri de, diyetin (beslenmenin) değişimine bağlı olarak yapısal evrim geçirmesidir.

İnsanların en ilkin ataları halen hem ağaçlarda, hem yerde yaşamaya uygun bir anatomiye sahiptiler. Genellikle meyveler ve yeşillikler ile beslenmektelerdi. Vücutlarında bulunan apandiks organı, yeşillik içerisinde bolca bulunan selülozun (glikozdan oluşan bir polimolekül) sindirimi için bazı enzimler salgılıyordu. Ancak selülozun sindirimi asla kolay olmadığı için, sadece bu enzimler yeterli olmuyordu. Bu sebeple hayvanların pek çoğunun özel adaptasyonlar geçirmesi gerekti. Örneğin bir takım hayvan türü, bu sorunu geviş getirerek, yani besinleri birden fazla defa öğüterek çözmüştür. Bazı diğerleri ise selüloz sindirebilen bakterilerle mutualist yaşama geçmişlerdir ve onların salgılayabildikleri selülaz enziminden faydalanmışlardır. Bir diğer hayvan türü olan insan ise bu sorunu güçlü bir çene ile, daha fazla mekanik kuvvet uygulayarak çözmeye çalışmıştır. Burada "çözmüştür", "çalışmıştır" gibi etken fiiller kullanmamız sizi yanıltmasın. Elbette evrim, bir türün "istekleri" ve "çabaları" doğrultusunda yaşanmaz. Dolayısıyla az önce söylediklerimizi daha doğru ifade edecek olursak: Her zaman daha geniş, daha çok ve güçlü diş barındırabilen çenelere sahip olan bireyler, yedikleri yeşilliklerden daha fazla enerji üretebilmeyi başarmışlardır (daha fazla sindirebildikleri için) ve bu sayede de gerek hayatta kalma konusunda, gerek üreme konusunda daha avantajlı konuma geçmişlerdir. Böylece kendilerine bu avantajı sağlayan genler gelecek nesillere daha sık aktarılmış ve türün popülasyonları, bu özelliği giderek daha sık göstermeye başlamışlardır. İşte bu, evrimdir!

Yani buradan anlamamız gereken şudur: Eskiden türümüzün çenesi çok daha genişti ve daha fazla diş barındırıyordu. İşte 20 yaş dişleri dediğimiz üçüncü azı dişlerimiz de bu zamanlarda otların daha güçlü bir şekilde, daha hızlı ve daha etkili parçalanmasını ve öğütülmesini sağlamaktaydı. Yani o zamanlar son derece işlevsel yapılardı bunlar...

Ancak evrimsel sürecin bir noktasında, şempanzelerden ayrılmamızdan çok da uzun olmayan bir süre sonra, insan türü ağaçlardan inerek savana yaşantısına başladı. Bu ortamda uzun mesafelerde göç etmeye, savananın kısa otları arasında hayatını sürdürmeye ve uzun zamanlar saklanacak veya meyvelerinden faydalanacak tek bir ağaç bile bulamadan yaşamaya başladı. Bu sebeple de eskiden yiyebildiği yeşillikleri ve meyveleri bulabilmesi giderek zorlaştı. İşte bu yüzden, türümüzün atalarının popülasyonları içerisinde, savana ortamında bolca bulunan ete yönelebilen bireyler avantajlı konuma geçmeye başladılar. Et belki otlara ve meyvelere göreçok daha farklı bir besin kaynağıydı, başa çıkması güç bakterilere sahipti ve hatta ilk defa et yemeye başlayan atalarımız için mide bulandırıcıydı. Ancak içerisindeki ot ve meyvelerle kıyaslanmayacak kadar fazla olan besin maddesi ve yeni yaşam ortamında bolca bulunabilmesi açısından o günlerde yaşayan bireyler için bir zorunluluktu. Öte yandan, bazı araştırmalara göre belki de atalarımız ormanlarda yaşadığı zamanlarda da et tüketiyordu; ancak bu et tüketimi, diyetlerinin çok küçük bir yüzdesini oluşturuyordu. Örneğin yaşayan en yakın kuzenimiz olan şempanzeler, ormanlarda yaşayıp aslen meyve-kökenli besinlerle beslenseler de, sıklıkla et de tüketmektedirler. Biz de, bu şekilde eti çok da zorlanmadan tüketmeye ve hatta ana besin kaynağımız haline getirmiş olabiliriz. Ancak her nasıl olursa olsun, savana yaşantısına geçiş, otlara göre sindirimi çok daha kolay olan etlerle beslenmeye başlamamız ile sonuçlanmıştır. Bunu yapan atalarımız avantajlı konuma geçmişlerdir. Eğer ki halen ot-temelli beslenmek isteyen atalarımız olmuşsa, bunlar muhtemelen kısa sürede açlık dolayısıyla elenmişlerdir. Tabii avlanmanın bir güç gösterisi haline dönüşmesi, cinsel seçilimi de tetiklemiş olabilir. Bu durumda, etin türümüz evrimindeki rolü katlanarak artmış olacaktır.

Sonuç olarak insan türü yavaş yavaş et tabanlı bir diyete başlamış oldular ve bunun çok önemli sonuçları oldu. Bunlar arasında açık ara en önemlisi, etin içerisinde bulunan bol proteinin sinir hücrelerinin üretimi için gereken enerjiyi bolca sağlaması ve böylece beynin harcayacağı enerji için yeterli miktarda besin maddesi bulunabilmesi oldu (tabii zekamızın evrimi sadece et diyetine geçişle ilgili değildir, bunu bu yazımızda ele almıştık zaten). Ancak evrimsel süreçte et tüketilmesinin başlamasının tek etkisi, zeka üzerine olmadı. Sindirim sistemimiz boyunca pek çok organın evrim geçirmesi ve bu yeni besini sindirmeye adapte olması gerekti. Hatta bağışıklık sistemimiz bile evrimleşmek durumunda kaldı, çünkü ette bol miktarda bakteri ve virüs bulunuyordu ve sadece bunlara karşı bağışıklık geliştirebilecek bireyler hayatta kalmayı başardılar.

Tüm bunlar sonucunda etkilenen organlardan biri de, çene ve diş yapımızdı. Beynimizin büyüyebilmesinin bizlere avantaj sağlamasından ötürü, beyne yer açmak adına ve diyetin de değişmesiyle birlikte çene yapımız küçülmeye başladı. Artık eski güçlü ve vahşi ağızlara ihtiyacımız azalmaya başlamıştı. Otlara göre sindirimi çok daha kolay olan et için fazladan dişlere ihtiyacımız kalmamıştı. İşte bu yüzden de fazladan dişler üretmeye harcanan enerji, başka alanlara harcanabilirdi. Zaten çenenin küçülebilmesi için en dıştan başlayarak dişlerden fedakarlık etmek avantaj sağlamaktaydı.

Ne var ki evrim süreci asla birkaç günde olabilecek bir süreç olmamıştır, bu, doğa yasasının "doğasından" dolayı böyledir. Nasıl ki kıta kaymaları birkaç günde gözlenebilir olaylar değilse (ve bu durum, kıtaların hareketinin doğasından ötürü böyleyse), evrim yasası da kısa sürede aşırı hızlı değişimlerin gözlenebildiği bir yasa değildir. Bunun genellikle sebebi organizmaların evrimsel süreçte oldukça karmaşıklaşması ve ani değişimlere tüm yapıların aynı hızda cevap verememesidir. Çok ani değişimler, diğer yapıların bu değişime ayak uyduramamasına neden olacak ve türün elenmesiyle sonuçlanacaktır.

Evrim sürecinin yavaş olmasından ötürü, körelmiş organların da öyle birkaç günde veya yılda kaybolması veya körelmesi beklenememektedir. Ancak canlılara baktığımızda, köreldiği belli olan organlar evrimsel süreçte varlık-yokluk skalasında farklı noktalara düşmektelerdir. Yani bir organ/yapı/mekanizma henüz işlevini yitirmeye başlamışken, bir organ/yapı/mekanizma körelmenin ileri düzeylerindedir, bir diğer organ/yapı/mekanizma yok olmak üzeredir. Pek çok organ/yapı/mekanizma da bu süreçte çoktan yok olmuştur ancak çoğu zaman yok olan bir organın eskiden orada olduğunu tespit etmek zor olabilmektedir.

20 yaş dişleri de popülasyon içerisinde yok olmaya doğru adım adım gitmektedir. Et ile beslenmeye 2.5 milyon yıl önce başladık ve bu sürede, artık işe yaramadığı için ve çenenin küçülebilmesi için yer açmanın avantajlı hale gelmesiyle, insan popülasyonu içerisinde 20 yaş dişleri giderek yok olmaya başladı. Eskiden popülasyonlarda bireylerin %99'undan fazlasında 20 yaş dişlerinin var olduklarını bilmekteyiz, ancak günümüzde, Dünya geneline baktığımızda bazı insanlarda ömürleri boyunca hiç 20 yaş dişinin çıkmadığını görmekteyiz.

İstatistik vermemiz gerekirse, günümüzde insanların %35'inde bu diş hiç oluşmamaktadır. Buna, evrimsel biyolojide agenez denmektedir. Yani popülasyon normları aksine, aynı popülasyon içerisindeki bireylerin, belirli bir organ/yapı/mekanizmayı embriyonik dönemde ya da zamanı geldiğinde üretememesi... Genel olarak insan popülasyonunda ise Tazmanya'da yaşayan Aborjinlerde 20 yaş dişleri hiçbir bireyde çıkmamaktadır. Öte yandan Meksika yerlilerinde popülasyon içerisindeki tüm bireylerde 20 yaş dişleri çıkmaktadır. Diğer tüm toplumlarda ise bu dişlerin varlığı, 0 ile 100 skalasında değişmektedir. Örneğin bu yazının yazarı olarak benim ailemde anne tarafında 20 yaş dişleri hiç çıkmazken, baba tarafında çıkan bu dişler ağrısız olarak çıkmaktadır. Bende de 20 yaş dişleri hiçbir ağrı olmaksızın çıktı.

İşte bu, popülasyon içi varyasyon (çeşitlilik) demektir. Bu çeşitlilik içerisinde, ortam koşullarına en uygun olan bireyler hayatta kalacaklardır. Örneğin insan türü de diğer hayvanlar gibi halen vahşi hayatta yaşıyor olsalardı ve et kıtlığı yaşansaydı, 20 yaş dişlerine sahip ve bunları az çok acısız kullanabilen bireyler yeşil bitkileri çok daha etkili bir şekilde sindirebileceklerdir ve vahşi ortamda diğer insanlara göre avantajlı konuma geçeceklerdir. Belki bu kıtlık ya da yeni yaşam biçimi milyonlarca yıl sürecek olsa, bir diğer körelmiş organ olan apandiks yeniden işlevini kazanmak üzere seçilim baskısına uğrayacaktır (çünkü halen apandiks eser miktarda da olsa selüloz sindirimi için salgı sağlamaktadır; ancak bu salgı hiçbir işe yaramayacak kadar azdır). Veya daha önce olanın aksine, belki apandiks değil ama karaciğerimiz ya da pankreasımız bunu yapabilecek şekilde evrimleşecektir.

Sonuçta evrim, popülasyon içerisindeki çeşitliliğin, çevre koşullarının baskısı altında, farklı yönlerde seçilmesi ve bunun sonucunda avantaj/dezavantaj durumuna göre bireylerin hayatta kalıp üreyebilenlerinin kendilerindeki güçlü fiziksel özelliklere sebep olan genleri yavrularına aktarabilmeleriyle olur. Çünkü bunun sonucunda, uzun nesiller sonrasında popülasyon içerisindeki bireyler her zaman ortama daha adapte olabilmiş bir hale gelirler ve bu değişim sırasında, seçilim tek konuda, tek yönlü olmadığı için yüzlerce, binlerce özellikleri değişecektir. İşte bir noktada türler, eskiden birbirleriyle çiftleşebilirlerken, farklı yönlerde değiştikleri için (farklı bölgelerde, farklı seçilim/doğa baskıları altında kaldıklarından ötürü) birbirleriyle çiftleşemeyecek kadar farklılaştıklarında, türleşme meydana gelir ve bir türün, yeni birden fazla türe evrimi bu şekilde olur.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Science
  2. Nature Genetics
  3. Nature
  4. The Journal of American Dental Association
  5. LiveScience
  6. How Stuff Works
  7. Smithsonian Institute
  8. Vocativ
6 Yorum