Uyku Nedir? Uykunun Evrimi, Günlük Uyku Süreleri ve Uyku Sırasında Düşme Hissi Üzerine...

Gece Modu

Bu yazı, Evrim Ağacı'na ait, özgün bir içeriktir. Konu akışı, anlatım ve detaylar, Evrim Ağacı yazarı/yazarları tarafından hazırlanmış ve/veya derlenmiştir. Bu içerik için kullanılan kaynaklar, yazının sonunda gösterilmiştir. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Bu yazı, İnsanın Evrimi yazı dizisinin 28. yazısıdır. Dizinin ilk yazısına gitmek için buraya, dizideki tüm yazıları görmek için buraya tıklayınız. Yazı dizileri, EA Akademi'nin bir parçasıdır.

Yazı dizisi içindeki ilerleyişinizi kaydetmek için veya kayıt olun.

Uyku, birçok hayvan türünde ortak olarak paylaşılan bir özelliktir. 2012 itibariyle Türkiye’de doğan bebeklerin ömür uzunluğu beklentisi ortalamada 75 yıl civarıdır. Bu kadar yaşayacak insanların ortalamada 25 yıllarını gözleri ve algıları kapalı bir şekilde, uyku halinde geçireceklerini düşünürsek, uykunun türümüz için ne kadar önemli olduğunu fark etmek mümkündür. Sadece türümüz için de değil… Neredeyse beynin ilk evrimleştiği zamanlardan beri çeşitli uyku formları da canlılara eşlik etmiştir. Bu durumda, eğer ki evrimsel tarihimizi aydınlatmak, beyinlerimizin nasıl çalıştığını anlamak ve kendimizi daha iyi tanımak için uykunun nasıl evrimleştiğini ve neden var olduğunu anlamamız gerekmektedir. Günümüzde uykunun hem evrimine, hem de canlılardaki işlevine yönelik çok kapsamlı ve çok yönlü birçok araştırma yürütülmektedir. Bu yazıda, güncel uyku araştırmalardan bazı örnekler ve sonuçlar sunarak sizlere sadece uykuyu, evrimini ve hayatımızdaki yerini anlatmakla kalmayacağız; aynı zamanda uykuyla yakından ilişkilendirilen birçok ilginç konuyu (örneğin rüyaları, uyku sırasındaki düşme hissinin neden yaşandığını, vb.) en temel düzeyde ve basit bir dille anlatmaya çalışacağız. Umarım faydalı olacaktır.

Uyku Nedir?

Eğer ki uykuyu anlamak istiyorsak, öncelikle onu tanımlamamız gerekmektedir. Ancak biz insanlar da dâhil olmak üzere binlerce farklı hayvan türünün her gün saatlerce yaptığı bu davranışı tanımlamanın çok da kolay olmadığı görülecektir. Merriam-Webster sözlüğü uykuyu “gözlerinizin ve bilincinizin kapalı olduğu doğal dinlenme hali” olarak tanımlamaktadır. Bu daha ziyade halka yönelik ve bilimselliğe pek de ağırlık vermeyen bir tanımdır. Türk Dil Kurumu ise bu olguyu “Dış uyaranlara karşı bilincin, bütünüyle veya bir bölümünün yittiği, tepki gücünün zayıfladığı ve her türlü etkinliğin büyük ölçüde azaldığı dinlenme durumu” olarak tanımlamaktadır. Bu tanımın özellikle “her türlü etkinliğin büyük ölçüde azaldığı” kısmının aslında bir yanılgı ve hata olduğunu yazının ilerleyen kısımlarında göreceğiz. Bu hatadan biraz daha arındırılmış ve biraz daha bilimsel bir tanım, Macmillian tarafından basılan Öğrenciler İçin Sözlük’te bulunabilir: “Uyku, bilinç düzeyinin değiştiği, duyusal aktivitenin ve neredeyse tüm istemli kasların baskılandığı doğal olarak kendini tekrar eden bir durumdur.”

Bunların hepsini bir arada harmanlayıp, bilime ağırlık verecek şekilde bir tanım çıkarmam gerekirse uykuyu şöyle tanımlayabiliriz: Uyku, belli bir uyarı eşiğinin altında olan dış uyaranlara yönelik tepkilerin büyük oranda baskılandığı, bilincin neredeyse tamamen kapalı olduğu, istemli kas faaliyetlerinin bazı istisnalarla birlikte baskılandığı ancak özellikle beynin ve hormonal sistemin son derece aktif olduğu, vücudun genel olarak dinlendirilmesi, bakımının yapılması, sorunlarından arındırılması ve süreçlerin düzenlenmesi için genellikle günlük olarak kendini tekrar eden bilişsel ve sinirsel bir algı durumudur. Uyku sırasında tüm hayvanlarda uyaranlara verilen tepki miktarı ve becerisi azalır. Bu azalma, beynin uyarı eşiğini yükseltmesinden kaynaklanır. Bu konunun detaylarına sonra kısaca da olsa gireceğiz; ancak eğer ki normalde uyanıkken uyarı eşiği 50 birimse ve bu 50 birimin üzerine çıkabilen her uyaran bilincimiz tarafından algılanıyorsa, uyku sırasında bu eşik -örneğin- 80 birim olur. Böylece sadece bu eşiği aşabilen, ani, keskin, etkili uyaranlar bilince ulaşabilir ve genellikle bunun sonucunda uykudan uyanma veya uykunun hafiflemesi (derin uykudan çıkma) görülür. Kıyas olması bakımından, bu eşik değişimi kış uykusu (hibernasyon) veya komaya nazaran oldukça azdır. Bu nedenle uykudaki bir bireyi kış uykusundaki bir hayvana kıyasla uyandırmak çok daha kolaydır. 

Pixabay

Ancak uyku hali, “tamamen aktivitesizlik hali” demek değildir. Hatta böyle bir tanım derinden hatalı olacaktır. Uyku sırasında birçok hayvan türünün vücudundaki yapım işlemleri, yıkım işlemlerine göre daha hızlıdır. Yani vücudumuza bir sonraki gün ya da genel olarak ömrümüz boyunca lazım olacak çok sayıda kimyasal madde genellikle uyku döngüleri sırasında üretilir. Ayrıca bu süreçte büyüme faaliyeti gerçekleştirilir ve savunma, sinir, kas ve iskelet sistemlerinin yeni güne hazırlanması sağlanır. Uyku sırasında adeta bir "temizlik" yapılır ve vücudun fonksiyonlarını olumsuz olarak etkileyen birçok faktör vücuttan uzaklaştırılmak üzere bir sonraki güne hazırlanır. Tüm bunlar uykunun neden kritik derecede önemli olduğunu anlamamıza yarayan faktörlerin sadece ufak bir kısmıdır.

Uykunun nereden geldiğini ve neden önemli olduğunu anlamak için başvurulabilecek bir yöntem de Hayvanlar Alemi’ne ve evrim tarihine bakmaktır. Genellikle evrim tarihinde daha eskilere kadar takip edilebilen, yani daha erken evrimleşmiş olup da günümüzde yaygın olarak korunmuş olan özellikler, canlılar için daha yüksek öneme sahip özelliklerdir. Bu nedenle canlıların genomlarındaki (hücreleri içerisindeki genetik materyaldeki) en fazla korunmuş bölgeler, hücresel ve yapısal süreçleri denetleyen gen bölgeleridir. Bunun haricindeki genel görünümü, fiziksel özellikleri, davranışsal becerileri ve daha nice özelliğimizi belirleyen genler, evrimsel süreç içerisinde bir o yana, bir bu yana çekilerek değişmiş, farklılaşmış ve yeni türlerin oluşumuna katkı sağlamıştır. Elbette, temel genlerimiz de evrimleşmektedir; ancak bunun hızı çok daha düşüktür ve bu genlerdeki mutasyonlar (genetik değişimler), diğer genlere nazaran genellikle çok daha yıkıcıdır. İşte bu nedenlerle, insan haricindeki diğer hayvan türlerine bakarak, taksonomik bir âlem olarak Hayvanlar Alemi’nde uykunun ne kadar önemli olduğuna dair fikir elde edebiliriz. Uyku, insan-dışı hayvanlarda yaygın olarak görülmektedir: bilindiği kadarıyla bütün memeliler, bütün kuşlar, bütün sürüngenler, amfibilerin neredeyse tamamı, balıkların tamamına yakını, bazı böcekler ve hatta yuvarlak solucanlar gibi çok daha basit yapılı hayvanlar ya bildiğimiz anlamıyla insanın yaptığı gibi uyurlar ya da uykuya benzer olan davranışları sergilerler. Elbette, uykunun son haliyle ve bir anda ortaya çıkması mümkün değildir. Her özellik gibi uyku hali de, çeşitli basamaklardan geçerek evrimleşmiş olmalıdır. Gerçekten de, bilim insanları, hayvanlar âlemi içerisindeki uyku türlerine, uyuma biçimlerine, kış uykusu gibi daha uzun soluklu ve derin uyku hallerine ve benzeri durumlara bakarak, uykunun evrimsel tarihini adım adım takip edebilmektedirler. Bu araştırmalar, uykunun evrimsel geçmişte ne kadar derinlere gittiğini ortaya koymaktadır. Bu da, hem uykunun özellikle beyni veya sinir sistemi olan canlılar için neden vazgeçilmez olduğunu göstermekte, hem de evrim tarihindeki basamaklara ait önemli bilgiler vermektedir.

Pixabay

Uykuyla ilgili tüm mekanizmalar henüz tam olarak keşfedilmemiş olsa da, uykuyla ilgili aydınlatılan büyük bir bilgi yığını bulunmaktadır. Uykuyla ilgili bazı detaylara geçmeden önce, Hayvanlar Âlemi’nde uykunun ne kadar yaygın olduğuna ve evrimsel süreçte seçilebilmiş olması bakımından neden önemli olduğuna bir göz atalım:

Uykunun Evrimi ve Bu Evrime Yönelik Farklı Fikirler Üzerine...

Los Angeles'ta bulunan University of Californiada bir sinirbilim profesörü olan Jerome Siegel'e göre, "uykunun faydalarını” tek tek saymak bile mümkün değildir. Nature Reviews Neuroscience dergisinde çıkan makalesinde Prof. Siegel, uykunun faydalarını arama araştırmalarının "yolundan çıktığını" belirtmektedir. Bunun sebebi olaraksa, bu araştırmaların hemen hemen tümünün şu ortak yanılgıya sahip olmasını gösterir: Uykunun bütün canlılarda tek bir kökenden geldiğini sanmak ve her canlıda aynı amaçla evrimleştiğini düşünmek... Az önce söylediğimizi hatırlayın: uykunun tarihi, Hayvanlar Âlemi olarak bildiğimiz taksonomik âlemin evrimsel geçmişinin oldukça derinlerine gömülü haldedir. Bu da bana (ve bu alanda uzman birçok diğer bilim insanına), uykunun ortak bir atada evrimleşip tüm torunlara aktarıldığı fikrini vermektedir. Evrimsel biyolojide buna sinapomorfi adı verilir. Yani evrimsel süreçte ortaya çıkan yeni bir özelliğin, o özelliğin çıktığı atadan evrimleşen tüm torunlara aktarılması olayı. Bu aktarım nedeniyle günümüzdeki (veya yok olmuş) canlılar arasındaki ortak karakterlere, özelliklere ve benzerliklere homoloji adı verilir. Homolog karakterler, canlıların ortak atalarından aldıkları, o atada evrimleşip torunlarına aktarılmış olan sinapomorfik özelliklerdir. Örneğin bir atın, bir ayının, bir kurbağanın, bir insanın, bir yarasanın, bir kartalın ve bir sincabın hepsinin kol (veya kanat) ve bacaklarındaki kemik düzeninin aynı sırayı takip etmesi (yukarıdan aşağı doğru “bir kemik, iki kemik, çok sayıda kemik ve parmak kemikleri” sırası) tesadüf değildir. Bu canlıların ortak atasında (denizlerden karaya çıkan ilk dört üyeli hayvanlarda) bu kemik düzeni evrimleştiği için, tüm torunlara da belli başlı değişimlerle birlikte bu düzen aktarılmıştır.

Ancak her birbirine benzeyen özellik, ortak atadan gelmiş olmak zorunda değildir. Yani her benzerlik, homolojik evrim değildir. Örneğin kuşların kanatları ve yarasaların kanatları yüzeysel olarak bakıldığında birbirine oldukça benzerdir. Ancak bu iki kanat, ortak bir atada evrimleşip de bu iki canlı grubuna aktarılmamıştır. Zira yarasalar memeli hayvanlardır ve memelilerin ortak atasında kanatlar yoktur. Hatta memeliler arasında kanatlar yaygın bile değildir! Kuşlar ise dinozorlardan evrimleşmiştir ve dinozorlarda da kanatlar yaygın değildir. Bu durumda olan, birbirinden bağımsız soy hatlarında, benzer çevre şartları ve evrimsel değişim baskıları altında, benzer özelliklerin ortaya çıkmasıdır. Buna, homoplazi adı verilir. 

Pixabay

Homoplazik evrime bir diğer güzel örnek, deniz memelilerinin kuyruk ve yüzgeçleridir. Memeliler, ilk dört üyeli (tetrapod) canlıların denizlerden karalara çıkmasından milyonlarca yıl sonra, balıklardan evrimleşmiş olan amfibilerden evrimleşmiş olan sürüngenlerden evrimleşmiştir. Tüm memelilerin ortak atası, karalarda evrimleşmiştir. Ancak bu türlerden bir kısmı, okyanuslara yakın bölgelerde avlanan canlılardır ve bir süre sonra karaların fazlasıyla işgal edilmesi, okyanusları avcılardan kaçmak için iyi bir ekolojik sistem haline getirmiştir. Böylece bazı atasal karasal memeliler, denizel memelilere kademeli olarak evrimleşmiştir ve bu evrime dair eksiksiz sayılabilecek bir fosil dizisine sahibiz. Bu denize geri dönüş nedeniyle bu hayvanların kol ve bacakları (tetrapod atalarından aldıkları uzuvlar) yüzgeçlere evrimleşmiştir. Buna rağmen, halen kemik düzenleri karasal atalarınınkini birebir takip eder! Çünkü evrim, tüm özellikleri kökünden değiştirip, silip atamaz. Sadece değiştirebilir ve çok yavaş bir değişimle yeni özellikler yaratabilir veya var olanları çok yavaş bir şekilde yok edebilir. Örneğin birçok balina türünün vücudunda halen körelmiş halde arka bacak kemikleri bulunmaktadır! Bu kemikler hiçbir işe yaramaz, ancak vücutta öylece durur. Bunlar, karalardan denizlere dönüş sırasında yitirilen arka bacakların evriminin canlı örnekleridir.

İşte bu şekilde bağımsız soy hatlarında yaşanabilen benzer evrimsel değişimler, uykunun kökenleriyle ilgili de önemli bilgiler verebilir. Prof. Siegel’a göre uyku, çok büyük ihtimalle homoplazik bir evrim örneğidir. Yani evrimsel süreçte birden fazla canlı türünde uyku, birbirinden bağımsız olarak evrimleşmiştir. Bir diğer deyişle, tek bir ortak atada evrimleşip tüm torun türlere aktarılmasındansa, torun türlerde birbirinden bağımsız olarak evrimleşmiştir. Bu tür evrime, az önce örneklediğimiz gibi oldukça belirli (spesifik) örneklerde rastlayabiliyor olsak da, daha sıklıkla genel geçer olarak canlılara avantaj sağlayabilen özelliklerde rastlarız. Örneğin göz, evrimsel süreçte birden fazla defa, birbirinden bağımsız olarak evrimleşmiştir çünkü ışığa duyarlı olmak neredeyse her ortamda son derece avantajlıdır. Benzer şekilde uyku da, sağladığı çok sayıda avantajdan ötürü Evrim Ağacı üzerinde bağımsız şekilde, birden fazla defa evrimleşmiş olabilir.

Pixabay

Bunun arkasında yatan en temel sebep, uykunun birçok farklı hayvanda farklı şekillerde karşımıza çıkmasıdır. Örneğin az önce bahsettiğimiz kemik düzeni, belli başlı farklılıkları içerse de son derece net bir şekilde benzerdir (hatta evrimsel biyolojide buna korunmuş karakterler adı verilir). Ancak uyku söz konusu olduğunda, çok farklı türde uyuma biçimleri ve döngüleri görmek mümkündür. Science dergisinin bilimsel incelemeler ve bloglar köşesinde yazan Greg Miller, Dr. Siegel’ın makalesindeki tespitleri şöyle maddelendiriyor:

  • Büyük kahverengi yarasa, Dünya'da bilinen en uykucu hayvanlardan biridir. Bir günde 20 saatten fazla uyur. Öte yandan zürafalar, 4 saatten az uyurlar.
  • Göçmen kuşlar ve yeni doğan katil balinalar haftalarca uykusuz yaşayabilirler ve sonrasında bunu telafi etme ihtiyacı duymazlar.  
  • [Detaylarını yazının ilerleyen kısımlarında anlatacağımız] REM uykusu, bütün karasal memelilerde gözlenmiştir; ancak yunus ve diğer denizel memelilerde yoktur. Ayrıca bütün kuşlarda da REM uykusu gözlenir; fakat sürüngenlerde, balıklarda ve amfibilerde yoktur.
  • İnsanlar yavaş-dalga uykusu sırasında daha fazla büyüme hormonu salgılarlar. Fareler ve köpekler uyanıkken daha fazla büyüme hormonu salgılarlar.  
  • İnsanların ve farelerin erkekleri, REM uykusu sırasında ereksiyon olurlar. Erkek armadillolarda uyku sırasındaki ereksiyon, sadece REM-dışı zamanlarda gözlenir.  

Bu farklılıklar uykunun, tek bir ortak atadan gelip sonradan farklı adaptasyonlarla değişmesindense, sanki birçok farklı dalda bağımsız olarak evrimleşmiş bir özellik olduğunu düşündürmektedir. Bu durumda şunu anlamamız gerekir: Eğer ki "Tüm uyku uyuyan canlıların uyku uyuyan ortak atası hangi türdür?" sorusu sorulacaksa, muhtemelen sorumuzun bir cevabı bulunamayacaktır. Çünkü çok büyük ihtimalle uyku, tek bir türde evrimleşip torun türlere aktarılmamıştır. Muhtemelen uyku, birden fazla noktada, birbirinden farklı dönemlerde evrimleşmiştir ve hatta kimi canlılarda evrimleşmesine rağmen sonradan kaybolmuş olabilir. Bu durum, her homoplazik evrim örneğinde olduğu gibi, evrimsel analizi oldukça zorlaştırmakta ve karmaşıklaştırmaktadır. Ancak üstesinden gelmek imkânsız değildir.

Pixabay

Bu sorunun üstesinden nasıl gelebiliriz? Prof. Siegel, uyuyan ilk canlıyı veya uykunun canlılar için evrensel olarak ortak faydasını araştırmak yerine, farklı canlıların neden kendilerine has şekilde uyuduklarını araştırmak gerektiğini savunmaktadır. Bu da çok kolay bir görev değildir; çünkü her türde uykunun işlevini ve biçimini anlamak eşit derecede basit değildir. Bazı türlerde uykunun neden evrimleştiğinin cevabı çok açıktır: Örneğin kahverengi yarasa, gün batımında, alacakaranlıkta uyanır. Çünkü besini olan güveler ve sivrisinekler en çok bu zaman aktiftir. Eğer yarasalar gündüz uyanacak olsaydı, avlanacağı yerde av olma ihtimali çok yüksek olurdu. Çünkü yarasaların avcılarının çoğu gündüz aktiftir. Dolayısıyla evrimsel süreçte bu av-avcı ilişkisi uyku düzeninin de kademeli olarak değişmesine ve günlük ışık döngüsüne bağlı olarak şekillenmesine neden olmuştur. Bu, bir nevi davranışsal evrim olarak da düşünülebilir. Çünkü evrimleşen sadece fiziksel özellikler ya da genler değil, bunların bir kombinasyonu ile çevre etkileşiminin sonucu olan davranışlardır da… 

Bu noktadan sonra Prof. Siegel oldukça sıra dışı bir iddiada bulunur: ona göre uyku, Bitkiler Âlemi’nde ve Hayvanlar Âlemi’nde süreklilik halinde olan ve canlıların inaktif (etkisiz) oldukları bir durum olarak değerlendirilmesi gerektiğini düşünür. Bu inaktif dönemlerin evrimleşmiş olmasının nedeninin, bu uyku dönemlerinde canlının ihtiyacı olan bazı işlemlerin gerçekleştirilmesidir. Örneğin hayvanlarda belli davranışların düzenlenmesi, bitkilerde ise enerji harcamalarının düzenlenmesi bu süreçte olur. Bu nedenle Prof. Siegel, uykunun tanımını ve kapsamını genişleterek “düzenlenme işlemlerinin hızlandığı dönemler” haline getirir. Ona göre, bir akçaağacın yapraklarını döküp çıplak hale gelmesi, enerji kaynaklarını düzgün harcamanın bir sebebi olarak görülmelidir ve bir nevi "uyku halidir”. Dolayısıyla uykunun evrimini ve o canlıda veya atalarında nasıl evrimleştiğini anlayabilmenin tek yolu, o canlının "neden" ve "nasıl" uyuduğunu anlamaktan ve uyanık olduğunda neler yaptığını tespit etmekten geçer. İkisi arasındaki ilişki, size aradığınız cevapları verecektir.

Burada, akla şu soru da gelmektedir: Belki de uykuyu ve evrimini ters anlıyoruzdur? Belki uyku, en temelde bulunan, “taban davranışı” diyebileceğimiz veya "normal" olan durumdur? “Uyanıklık" ise, bu uyku halinde yapılan düzenlemelerin işleme konması sonucunda, canlının aktif olarak bazı davranışlar sergilediği dönemdir? Özellikle aktif hareket eden hayvanlarda bu makul bir açıklama olabilir. Hayvanlar geceleri belirli düzenleme faaliyetlerini yapıp, adeta “şarj olduktan” sonra bu şarjı çeşitli işleri (avlanma, kaçma, üreme, sığınak bulma, vb.) halletmek için harcıyor olabilirler. Dolayısıyla uyku uyanıklık halini kesen değil de, uyanıklık uyku halini kesen bir durum olabilir. Bu fikir, şu anda “çılgın bir spekülasyon” konumunda görülmelidir. Çünkü bunun güçlü bir iddia haline gelmesi için birçok açıklanması gereken nokta vardır. Dahası, bu iddia bazı evrimsel bilgilerimizle örtüşse de, bazı diğerleriyle çelişmektedir ve bu nedenle bilim camiası arasında pek geçerli bir görüş olarak üzerinde durulmamaktadır. Bu spekülasyonun en önemli eleştirilerinden biriyse, böyle bir varsayımda bulunmamızın pratik bir faydası olup olmayacağı noktasındadır. Yani temel davranış durumunun uyku mu, uyanıklık mı olduğu elbette temel algı ve kavrayış açısından önemli olacak olsa da, ikisi döngüler halinde bir arada bulunduğu için hangisinin daha temel bir durum olduğunun anlaşılması, araştırmaları doğrudan ve kökünden etkilemeyecektir. 

Pixabay

San Diego Üniversitesinde nörogenetik profesörü olan Ralph Greenspan ise, uykunun evrimini çözmenin hayatının amacı olduğunu söylemektedir. Ona göre uyku, ilk defa basit canlı formlarında evrimleşmiş ve daha sonra, sinir sistemlerinin gelişmesiyle beraber daha fazla kompleks hale gelmiştir. Laboratuvarında sürdürülmekte olan bir araştırmalarda, denizanası türlerindeki uyku davranışını saptamaya çalışmaktadırlar. Denizanası, en ilkel sinir sistemine sahip olan hayvanlardan biridir. Aynı laboratuvarda Trichoplax isimli bir denizel hayvan da incelenmektedir. Trichoplax'ın sinir sistemi bulunmaz. Aynı laboratuvar, ilginç bir şekilde, meyve sinekleri ve faredeki uykuyu kontrol eden genleri, bu ilkel denizel canlıda da bulmuştur. Onlar için asıl soru şudur: Uyku, gelişmiş bir beyne ihtiyaç duymakta mıdır? Yoksa uyku için, bir sinir sistemine dahi gerek yok mudur?

Bu çok kritik bir sorudur. Şu etapta bunu öğrenmenin iki yolu vardır: ilki, özellikle sinir sistemi olmayan canlıları seçip inceleyerek bir sonuca varmaya çalışmak… Diğeri ise, çok sayıda canlıyı bir arada inceleyerek beyin, sinir sistemi ve uyku arasındaki ilişkiyi daha iyi anlamak... Bir nevi bir kataloglama yapmak… Bu yaklaşımlardan ilki, Ralph Greenspan ve diğer araştırmacılar tarafından benimsenmektedir. Greenspan, Nisan 2013 tarihinde ABD Başkanı Barack Obama tarafından başlatılan BRAIN Girişimi’nin (BRAIN: Brain Research through Advancing Innovative Neurotechnologies, Tür: Girişimci Sinirbilim Teknolojilerini Geliştirme Yoluyla Yapılan Beyin Araştırmaları) baş mimarlarından birisidir. Bu girişim, insan beynini bütün detaylarıyla öğrenmeyi veya en azından bu süreci hızlandırmayı hedefleyen yüz milyonlarca dolarlık (30 Eylül 2014 verilerine göre projeye 300 milyon dolardan fazla fon ayrılmıştır) bir çalışmadır. Greenspan, sinir sistemi olmayan canlılar yanında insan beyniyle ilgili bu müthiş girişimde de görev alarak çok yönlü bir analizi sürdürmektedir.

Kataloglama ve geniş bir veri tabanı üretmeye yönelik çalışma ise yaygın bir şekilde, çok sayıda bilim insanı tarafından sürdürülmektedir. Konuyla ilgili olarak Cambridge Yayınevi'nden çıkan "Uykunun Evrimi" isimli kitapta Boston Üniversitesi Nöroloji Bölümünden Doç. Dr. Patrick McNamara, Durham Üniversitesi Evrimsel Antropoloji Grubu Başkanı Prof. Robert A. Barton ve Harvard Üniversitesi Antropoloji Bölümünden Doç. Dr. Charles L. Nunn uykunun evrimsel kökenini araştırmakta ve konuyla ilgili bilimsel araştırmaları okuyucularına sunmaktadırlar. Kitap şu anda ne yazık ki Türkçe olarak bulunmamaktadır; ancak İngilizce bilen okurlarımıza önemle tavsiye ederiz. Kitapta, böceklerden memelilere, balıklara ve kuşlara kadar pek çok canlı grubunun uykuyu kullanma biçimleri ve nasıl evrimleştirdikleri anlatılmaktadır. Konuya ilgi duyan herkesin çok detaylı ve kapsamlı bilgiler edinmesi mümkün…

Pixabay

Google Scholar akademik makale ve kitap arama motorunda “uyku” ve “evrim” sözcüklerinin İngilizcelerinin bir arada geçtiği 744.000 civarında akademik makale ve kitap bulunuyor olması, uyku evrimi konusunun derinliğini ve kapsamını göstermektedir. Şu anda uykunun evrimiyle ilgili tek ve nihai bir şablon bulunmamaktadır. Ancak çok farklı sahalardan gelen çok fazla sayıda veri ve araştırma, uykuya ve evrimine dair fikirlerimizi şekillendirmektedir. Bunların içeriği koskoca bir bilim sahasını oluşturduğu için her yaklaşıma tek tek yer vermem mümkün olmayacaktır. Ancak son bir kez, bunun öneminden bahsedebilirim: canlılığın evrimsel tarihini incelemek, bize önemli ipuçları vermektedir. Örneğin tek hücrelilerden çok hücrelilerin evrimi, makroskobik olan çok hücrelilerin ilkin örneklerinin bugünkü süngerler gibi hareketsiz hayvanlar olması, sonradan bu hayvanların içerisinden hareket edebilen grupların evrimleşmesi, bize uykunun en azından bazı canlı gruplarında nasıl kademelerden geçerek evrimleştiğine dair fikirler verebilir. Az önce de dediğimiz gibi, süngerlerin hareketsiz hayvanlar olması, besinlerini etraflarındaki suyu süzerek içerisindeki molekülleri ve besinleri alarak yapmaları, ilkin hayvanların zaten "sürekli uyku" olarak da değerlendirilebilecek bir halde olduklarını göstermektedir. Sonradan hareketin yaygınlaşmasıyla birlikte, uyku ile uyanıklık şeklinde iki ayrı fazın oluşmuş olması çok muhtemeldir. Sonuç olarak uyku, sözünü ettiğim gibi bir çeşit davranışsal evrim örneğidir. Tabii bu evrim, fizyolojik ve anatomik birçok özelliğin evrimiyle de desteklenmiştir. Bunlara yazının ilerleyen kısımlarında değineceğiz. Şimdi, uykuyu biraz daha yakından tanıyalım. Böylelikle, yazının ikinci ana konusu olan rüyaları da daha iyi anlamamız mümkün olacak.

Uykunun Temelleri: Uyurken Vücudumuzda Neler Olur? 

Daha önce de belirttiğimiz gibi, uyku sırasında olan en bariz değişim, vücudumuzun algısal işlevlerinin yavaşlatıldığıdır. Karaciğer, böbrek, bağırsak ve hatta kalp gibi organlarımızın faaliyetleri yavaşlar. Böylelikle dinlenmeleri mümkün olur. Aynı zamanda vücudun genel olarak hücresel ve dokusal biyolojik süreçlerinin de yavaşladığı ve bu sayede enerjinin korunduğu düşünülüyor olsa da, bu konuda oldukça tartışmalı ve değişkendir. 

 Uyku sırasında metabolizmamız birden yavaşlamaz, kademeli olarak yavaşlar. Dolayısıyla, yaklaşık 7 saatlik bir uyku sonunda uyandığınızda, metabolizmanız son 7 saattir hiçbir besin tüketilmediği için %15 civarında yavaşlamış olur. Ancak bu yavaşlamanın gecenin tamamına yayılması sonucunda elde edilen ortalamada %7’lik bir yavaşlama pek de ciddi bir metabolik yavaşlama değildir. Dahası, metabolizma hızını etkileyen tek unsur uyku değildir. Gün içerisinde ne kadar stresli olduğunuz, spor yapıp yapmamanız, bir veya birkaç gece önce kaç saat uyuduğunuz, beslenme türünüz, en son ne zaman yemek yediğiniz, uyuduğunuz odanın sıcaklığı genleriniz ve daha nice koşul, metabolizmanızın uyku sırasında ne kadar yavaşladığını, hatta yavaşlayıp yavaşlamadığını etkileyen unsurlardır. Bazı insanlarda metabolizma, uyku sırasında yavaşlamadığı gibi, eğer doğru koşullar sağlanırsa hızlanır. Örneğin, ABD Ulusal Sağlık Enstitüleri’nden Dr. Paul Lee tarafından yürütülen uzun dönem bir araştırmada, 18-19 derece sıcaklıktaki odada uyuyan birinin, yaklaşık 25 derece sıcaklıktaki bir odada uyuyan birine göre metabolizmanın hızlanarak kahverengi yağ deposu olarak bilinen ısı depoların aktivitesinin artarak vücuttaki glikoz (şeker) dağıtımının daha etkili hale geldiği gösterildi. Çünkü 25 derecelik bir odada uyuyan birinin vücudunun ısıtılması için metabolik faaliyete pek gerek yokken, 18 derecelik bir odada böyle bir gereksinim bulunmaktadır. Böylece metabolizma hızlanır ve biraz daha soğuk bir odada uyuyanlar uyku sırasında diğerlerine göre yaklaşık %7 oranında daha fazla kalori yakabilirler. Ayrıca, daha sonradan üzerinde duracağımız “günlük uyku ihtiyacı” kadar uyuyanların, daha az uyuyanlara göre daha fazla kalori yaktığı gösterilmiştir. Her gün 16 dakika daha az uyuyan insanların, uyku ihtiyaçlarını tam olarak karşılayanlara göre daha kilolu olduğu tespit edilmiştir. Ayrıca sürekli aç kalmak da, birçok farklı açıdan uyarıldığı gibi son derece hatalı bir diyet tipidir. Uzun dönem aç kalındığında vücut zorlu bir döneme girileceğini varsayarak savunmaya geçer. Bu da, metabolizmayı düşürür. Bu durum, vahşi doğada yaşadığımız zamanlarda atalarımız için son derece önemli olan evrimsel bir adaptasyondur. Dahası, eğer ki çok aç kalırsanız, muhtemelen uyku ihtiyacınızı karşılayamadan uyanacaksınızdır; çünkü beyniniz sağlıklı fonksiyonlarını sürdürebilmek için beslenmeniz gerektiğini bilecek ve sizi uyandıracaktır. Bu durum da, zaten savunmaya geçerek yağları yakmayı azaltan, zor durumlar için saklamaya çalışan metabolizmanızın bir de uyku eksikliği nedeniyle yavaşlamasına neden olacaktır. Bu nedenle gün içerisinde düzenli beslenmek, metabolizmayı sürekli tetikler ve uyku kalitenizi de arttırır. Tüm bu farkların uzun vadede şeker hastalığı, obezite veya aşırı kiloluluk ile mücadelede önemli olacağı düşünülmektedir. Bu örnekleri, çevre koşullarının metabolik faaliyeti ne kadar etkileyebildiğini göstermek için vermek istedik. Evet, eğer her sadece “uyumanın” etkisine odaklanacak olursak, metabolizmayı yavaşlatıp enerjiyi koruyucu bir etkisi olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bahsettiğimiz bu diğer koşulların vahşi yaşamda çok sık karşılaşılan durumlar olması, bilim insanlarının uykunun “enerji koruma avantajı” dolayısıyla evrimleştiğine şüpheyle yaklaşmalarına neden olmaktadır. Çünkü uyku enerji koruması sağlıyorsa bile, yan etkilerin bu az miktardaki korumayı dengeleyici hatta engelleyici etkisi çok yaygındır ve doğada sürekli görülür. Yine de, bu konuda henüz kesin bir yargı olmadığını da belirtelim. Yapılacak yeni araştırmalarla bu soru işaretleri daha da netleşecektir.

Pixabay

Eğer uyku sırasında beyne odaklanacak olursanız, karaciğer ya da böbrek gibi organların aksine, tamamen zıt bir tabloyla karşılaşırsınız. Uyku sırasında beynimiz gerçek anlamda iş başı yapar. Gün içerisinde genel düzenlemeleri yapan ve vücudumuzdaki kasların, istemli ve istemsiz hareketlerin yürütülmesinden sorumlu olan beyin, gece olduğunda müthiş bir faaliyet göstererek beden ve zihnimizi adeta "yeniler". Uyku sırasında büyüme hormonları salgılanarak büyümemiz sağlanır. Gün içerisinde öğrenilenlerin düzenlenmesi yapılır ve bellek güçlendirilir. Ayrıca Freudyen yaklaşıma göre, uyku sırasında bilinçaltımızdaki korku ve bastırılmış güdülerle yüzleşiriz. Rüyaların da bunu sağlayan bir aracı olarak evrimleştiği düşünülmektedir. Günlük yaşamda karşımıza çıkabilecek olaylar, rastgele bir şekilde görüntüler, sesler, kokular olarak beynimizde üretilmektedir ve bunlar bizi gerçek hayata hazırlamaktadır. Bu, atalarımız için çok ciddi bir avantaj sağlamış olabilir. Sadece atalarımız için değil, Hayvanlar Âlemi’ndeki tüm akrabalarımız için de... İşte bunlara “rüya” adını veriyoruz. Ancak bu konuya daha kapsamlı olarak ilerleyen kısımlarda döneceğiz. Henüz uykuyu tam olarak anlamadan, rüyaları anlamamız doğru olmaz.

Tüm insanların, özellikle de çocuk ve gençlerin kesintisiz uyku uyumaları önemle tavsiye edilmektedir. Eğer uyku bölünürse ve kesik kesik olursa vücut, kas tamirini, hafıza düzenlenmesini, büyüme ve keyif hormonlarının salgılanmasını tamamlayamaz. Ayrıca erken kalkmak veya kesintili bir uyku uyumak, gün içerisinde karar alma yetimizi ve konsantrasyonumuzu olumsuz yönde etkiler. Bu da uykunun işlevlerine ve çalışma biçimine ait ilginç bilgiler vermektedir. Özellikle uykusuzluğun canlılar üzerindeki etkisine tekrardan geleceğiz. Bu kısımda aslen uykunun fazlarına (evrelerine) odaklanmak ve uykuyla ilgili daha fazla bilgi vermek istiyoruz:

Uykuyu temel olarak iki kısma ayırmak mümkündür: REM Evresi (Rapid Eye Movement - Hızlı Göz Hareketi Evresi) ile NREM Evresi (Non-Rapid Eye Movement - REM-Olmayan Evre). Bu fazlar isimlerini gözlerimizin kapalı olmalarına rağmen yuvarları içerisindeki hızlı hareketinden almaktadır. Uyku sırasında belli aralıklarla gözlerimiz hızla sağa sola ve yukarı aşağı titremeye ve yuvarları içerisinde çeşitli yönlere hareket etmeye başlar. Buna, "Hızlı Göz Hareketi" denir ve bu hareketin görüldüğü evreye REM adı verilir. Diğer evrede (NREM’de) ise bu görülmez. Bu göz hareketinin nedeni tam olarak bilinmemektedir; ancak REM sırasında uyandırılan insanlar neredeyse her zaman o anda rüya gördüklerini belirtmektedirler. Rüyalar da, az sonra döneceğimiz gibi çok hızlı elektriksel faaliyetin ve görsel veri iletiminin olduğu dönemler olduğu için, göz kasları da bundan payını alıyor olabilir. Muhtemelen gözler rüyanın etkisiyle hızlı bir şekilde görsel veri algılamaya çalışırlar; ancak gözler kapalı olduğu ve duyu organları inaktife yakın bir durumda olduğu için bu tam olarak başarılamaz. Aslına bakılacak olursa, uyku sırasında gözlerimiz vücudumuzdaki hareket edebilen ender kasları barındırıyor olsa da, uyku boyunca gözlerden sadece “ışık var” ve “ışık yok” bilgisi beyne iletilebilmektedir (ki evrimsel süreçte en basit yapılı ve eski gözlerin de sadece bu işlevi görebiliyor olması hoş bir “tesadüftür”). İşte bu nedenle sabahları gelen güçlü ışığın insanları uyandırdığı düşünülmektedir. Dahası, zihinsel aktivite olarak yeni uyanmış bir insanın gözlerinin görme yetisini tam olarak kazanabilmesi, uyanma anından sonra yaklaşık 30 saniye sürer. Bu da, gözlerin uyku sırasındaki faaliyetiyle ilgili bilgiler vermektedir. Bu hızlı hareketlerin bir diğer olası açıklaması ise, tamamen etkisiz hale getirilmemiş göz kaslarının bir görüntü yakalama çabası olabilir. Bu durum çoğu zaman görme engellilerde de rastlanan bir durumdur. Eğer ki gözlerine dikkat edecek olursanız, aralıklarla da olsa hızlı bir şekilde tarama hareketleri yaptıklarını görebilirsiniz. Belki de gözlerimiz içgüdüsel olarak bir görüntü yakalamaya çalışacak şekilde özelleşmiştir. Ancak ne yazık ki bu hareketlerin nihai ve net sebebi henüz tam olarak bilinememektedir. 

Pixabay

REM ve NREM evreleri bir uyku boyunca periyodiktir. Yani vücudumuz uyku sırasında ortalama 90 dakikalık döngüler halinde REM ile NREM evreleri arasında gidip gelir. Rüyaların da genellikle görüldüğü REM evresi, NREM evresinden çok daha kısa sürer ve genellikle gecenin %80'ini NREM döneminde geçiririz. NREM evresi, her biri 5 ila 15 dakika arasında değişen 3 alt evreden oluşur. Dolayısıyla NREM evresi genellikle en az 15, genellikle en fazla 45 dakika sürer. Ancak kimi zaman, özellikle uykunun hangi aşamasında olduğunuza bağlı olarak NREM evresi 90 dakikaya kadar uzayabilir. Her ne kadar sürerse sürsün bu evre tamamlandıktan sonra REM evresine girilir. Uyku sırasında girdiğiniz ilk REM evresi sadece 10 dakika civarında sürer. Sonra tekrardan NREM evresine dönülür ve bu şekilde uyku devam eder. Uyku döngüsü devam ettikçe, REM süresi de artar. Yani genellikle uyanmadan önce girilen en son REM evresi, ilk REM evresinden daha uzundur. Birçok insanın birçok rüyayı hatırlayabilmesi de bundan olabilir. Dahası, REM evresinde beyin çok daha aktiftir. İlginç bir gerçek ise şudur: yetişkinler uykularının %20’sini REM evresinde geçirse de, bebekler %50’sini bu evrede geçirirler. Bu da, yine, uyku ve rüyaların işleviyle ilgili önemli mesajlar vermektedir. Ancak bunlara şimdi değinmeyeceğiz, az sonra bahsedeceğiz. Şimdi, şu evrelere biraz daha yakından bakalım:

Uykunun Evreleri

A) NREM Bölgesi

Yavaş dalga uykusu olarak da bilinen NREM evresinde sinir aktivitesi giderek azalır, metabolik hız ve vücut ısısı en düşük düzeylere iner. Bu sırada görülen rüyaların sadece %10-20 civarının hatırlandığı raporlanmaktadır. Bu evrenin alt fazları ve genel süreçleri şöyle sıralanabilir: 

A-1) Kısım - 1

  • Uyanık olmakla uyku arasındaki dönemdir.
  • "Hafif uyku" da denir.
  • Sadece 5-15 dakika arası sürer.
  • Uykunun %5’ini oluşturur.

A-2) Kısım - 2

  • Uykunun başlangıcıdır.
  • Ortam ile olan ilişik kesilir.
  • Nefes alımı ve kalp atışları sabitleşir.
  • Vücut sıcaklığı düşer.
  • Uykunun %50-60’ını oluşturur.

A-3) Kısım 3 ve 4 (bazı kaynaklar bu kısımları ayırır, bazıları ise birleştirir)

  • En derin ve en tamir edici uykudur.
  • Kan basıncı düşer.
  • Nefes alımı yavaşlar.
  • Kaslar gevşer.
  • Kaslara gönderilen kan miktarı artar.
  • Doku büyümesi ve tamiri hızlanır.
  • Enerji yenilenir.
  • Büyüme hormonu, gelişim hormonları (özellikle kas ile ilgili olanlar) salgılanır.
  • Uykunun %15-20’sini oluşturur. 

B) REM Bölgesi

Uykumuzun %20-25’ini oluşturan REM evresi konusuna biraz odaklanmak istiyoruz çünkü eğer ki rüyalardan söz edeceksek REM evresini daha da iyi anlamamız gerekiyor.

REM uykusunda, sinir faaliyetlerini gözlememizi sağlayan EEG (elektroansefalografi) grafikleri, NREM'in ilk fazındakine benzer şekilde, senkronize değildir. Yani beynimizdeki sinirlerdeki sinyal atımları çok daha kaotik ve hızlıdır. Bir diğer deyişle, nöral (sinirsel) aktivite yüksektir. Hatta beyin kökünde (özellikle pons bölgesinde) ve oksipital lob olarak da bilinen görme merkezindeki nöronlar, uyanık haldekinden daha aktiftir. İşte bu aktivite, rüyaların oluşumunu sağlar. Buna karşılık REM uykusunda kas tonusu çok düşüktür. Bu nedenle kas faaliyetlerini takip etmemizi sağlayan EMG (elektromiyografi) grafikleri bu evre sırasında son derece suskundur. Bu da evrimsel açıdan son derece mantıklıdır. Eğer ki kas faaliyetleri yüksek olsaydı, her ne kadar baskılanmış olsa da sinir eşiklerinin aşılması daha kolay olurdu. Bu durumda, rüya gören bir bireyin gördüğü rüyaların etkisiyle hareket etmesi daha kolay olurdu. Eğer atalarımızın ağaçta uyuduğu düşünülecek olursa, buna engel olmanın ne kadar kritik bir avantajı olduğunu görebilirsiniz. Rüyalarımızda kimi zaman aksiyon filmleriyle boy ölçüşecek şeyler görürüz. Bunları görürken beynimiz kaslarımızın hareketine izin verseydi, kısa sürede ölmemiz işten bile değildi. İşte uyurgezerler gibi bazı hastalıklara sahip olan insanlarda, bu mekanizma bozuktur ve rüyalarını fiziksel olarak, gerçekten yaşarlar da… 

Pixabay

REM uykusuyla ilgili ilginç bir gerçek ise üreme organlarında görülür. Her bir REM evresinde erkek penisinde ereksiyon, kadında ise klitoral büyüme görülür. Yani iki cinsiyet de bu evrede adeta üremeye hazırlanır. Kadınlarda daha ziyade rahim kasılmaları ve idrar boşluğundaki kasların hareketlenmesi görülür. Ancak durum erkeklerde çok daha yaygın ve süreklidir. Erkeklerde bu ereksiyonlar 3 yaşında bile görüldüğü gibi, ömrün sonuna kadar her uykuda kendini tekrar etmektedir! Bunun nedeni de tam olarak bilinmemektedir. Yine ilginç bir şekilde, yapılan araştırmalarda bu ereksiyon halinin cinsel istekle herhangi bir alakası olduğu tespit edilememiştir. Araştırmacılar, bu ereksiyona neden olan sinir devrelerini incelemekte ve REM uykusundaki sinir faaliyetleriyle karşılaştırmaktadır. Farelerde REM uykusunu düzenleyen temel ön beyin ve hipotalamusun yanal ön-optik bölgesi, aynı zamanda ereksiyonlarla da ilişkilendirilmiştir. Yani REM uykusundaki ereksiyon, bir “devre karışıklığı” kadar basit bir açıklamaya bile sahip olabilir! Bu tür bir ereksiyonun, dokuz bantlı armadillolar hariç incelenen her memeli hayvanda REM evresi (veya o evreye karşılık gelen benzer bir evrede) görülmesi, durumu ilginçleştirmektedir. Bu armadillolarlardaki istisnanın da, üreme davranışlarındaki farklılıktan kaynaklandığı düşünülmektedir. Tüm bunlar göz önüne alındığında iş, “devre karışıklığı”ndan ziyade “evrimsel bir avantaj”a da işaret ediyor olabilir. Belki de bu ereksiyon hali, bir çeşit “evrimsel başarı göstergesi” olarak değerlendirilmelidir. Ancak sadece karşı cinsiyete değil, ebeveynlere de… Birçok hayvan türünde eğer ki yavrular hayatta kalabileceklerine ve evrimsel açıdan başarılı olduklarına dair bazı işaretler göstermezlerse, aileleri tarafından ya terk edilirler, ya öldürülürler. Belki de bu ereksiyonların bu kadar erken dönemlerde başlaması, yavruların ebeveynlerine cinsel başarıları konusunda verdikleri bir mesajdır. İlerleyen yaşlarda bu mesaj ebeveynlere değil de, aynı ortamda bulunan dişilere yönelik bir mesaj haline geliyor olabilir. Araştırmaların sonuçları, daha net cevaplar almamızı sağlayacaktır.

REM uykusundaki bir kişiyi uyandırmak zordur. Aniden uyandırılırsa kişi kas tonusu düşük olmasından dolayı bir süre felçliymiş gibi hisseder. Daha önce de sözünü ettiğim gibi, bu evrede görülen rüyaların %80'e yakın bir kısmı hatırlanabilir. Ancak sorun şudur: insanlar genellikle REM evresinde uyanmazlar. İşte tam olarak bu sebeple rüyaların çoğu hatırlanamaz. Ortalama bir yetişkin her gün 4-7 arası rüya görür. Hiç rüya görmeden geçirilen gece sayısı yok denecek kadar azdır. REM uykusunu iyi alamayan bireylerde kafa karışıklığı, şüphecilik, duygu durum bozuklukları, motor performans düşüklüğü, bellek ve dengede kısıtlılık, bağışıklık sistemi işlevlerinde yetersizlik görülür. Bu evrede görülen genel süreçleri ise, NREM için yaptığım gibi şöyle sıralayabiliriz:

  • Beyne ve vücuda enerji sağlanır.
  • Gündüz performansına arttırmaya yönelik düzenlemeler yapılır.
  • Beynin farklı bölgeleri aktive edilir ve rüyalar görülür.
  • Gözler hızlıca hareket eder.
  • Vücut gevşer ve hareket edemez, kaslar tamamen kapatılır.
  • Ayrıca ghrelin ve leptin hormonları sayesinde mutluluk, tokluk gibi durumlar düzenlenir.
  • Karanlıkta salgılanabilen melatonin hormonu salgılanır

Uykunun Döngüsü ve Süresi Hakkında Temel Bilgiler

Uyku, bütün bir yaşam boyunca aynı ritimde sürmez. Eğer ki siz de çocukluğunuzun bir kısmını "öğle uykusu" diye bir kavramla geçirdiyseniz (ve bundan nefret ettiyseniz), yalnız olmadığınızı ve utanmanızı gerektirecek bir durum olmadığını söyleyebiliriz. Dahası, her ne kadar çoğu çocuk tarafından sevilmese de bu, onlar için oldukça faydalı ve biyolojik olarak isabetli bir uyku döngüsüdür. Çünkü türümüz Homo sapiens’in çocukluk evresindeki bireylerinde uyku günde 2 defa görülen bir durumdur. Dolayısıyla bu tür bir uyku uyumakta anormallik bulunmaz. Çocuk büyüdükçe, bu ikincil ve genellikle daha kısa olan uykuya ihtiyacı da azalacaktır. Zaten yaş ilerledikçe uyku süresi de giderek azalır; yaşlılıkla birlikte bu süre tekrardan uzar. Yeni doğan bebekler günlerinin 16-20 saatini, 1-4 yaş arası çocuklar 11-12 saatini uykuda geçirirler. Gençler ve yetişkinlerde bu süre 8 saate kadar geriler. Yaşlılıkta ise duruma ve ihtiyaca bağlı olarak bu süre 10-16 saat arasına çıkabilir. Genel olarak yaşlara göre günlük uyku sayısı aşağıdaki gibi sıralanabilir: 

  • Yeni doğan bebeklerde polifazik (ikiden fazla)
  • Çocuklarda bifazik (iki defa)
  • Erişkinlerde monofazik (tek sefer)
  • Yaşlılarda bifazik (iki defa) 

İşte bu sebeple yeni doğan bebekler, günün 18 saatini uykuda geçirirken, çocuklar günde iki sefer uyur. Çocuk sahibi olan yetişkinlere, en azından çocuğu psikolojik baskı altına sokmayan bir yaşa kadar, günde iki uyku uyutulması tavsiye edilir.

Pixabay

Kişisel Uyku İhtiyacıyla İlgili Temel Bilgiler

Şimdi, uykuyla ilgili en kritik konulardan biri olan “kişisel uyku miktarı ihtiyacı” konusuna değinelim. Bunu yaparken, Güney Avustralya Üniversitesi Uyku Araştırmaları Merkezi’nde çalışan bilim insanlarından Gemma Paech’in The Conversation sitesinde yayınladığı oldukça faydalı bir analiz yazısını temel alacağız ve oradan bilgileri aktarırken kendim de üzerine bilgiler katacağız.

2014'ün Eylül ayında Wall Street gazetesinde yayımlanan bir yazıda 7 saat uykunun 8 saatten daha iyi olduğunun ilan edilmesi ve aynı zamanda Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi'nin uykumuzla ilgili bazı çerçeve bilgiler (yönergeler) yayınlaması üzerine yetişkinlerin ne kadar uyuması gerektiği tartışması yeniden alevlendirmiştir. Peki, bu yönergeler neler söylüyordu? Çok fazla ve farklı şeyler… Ne yazık ki, söz konusu uyku miktarı olduğunda, herkes için tek bir sayı vermek mümkün değil. İhtiyaç duyulan uyku miktarı kişiden kişiye ciddi anlamda değişebiliyor.

Uykumuz, sirkadyen ve homeostatik süreçlerle kontrol edilir. Bunlardan ilki uykumuzun zamanlamasını, ikincisi uykumuzun süresini etkiler. Sirkadyen süreçler, aynı zamanda, 24 saat içerisinde uykuya olan istekliliğimizi belirler. Buna, sıklıkla bir canlının "iç saati" ya da “biyolojik saati” de denmektedir. Homeostatik süreçler ise uyanıklığımız süresince biriken “uyku basıncını” belirler. Tıpkı su biriktikçe su basıncının artması gibi, uyku biriktikçe de uyku basıncı artar. Bu nedenle uykumuz geldikçe vücudumuz ağırlaşır, hareketlerimiz yavaşlar, gözlerimiz kapanır, dikkatimiz dağılır ve diğer fizyolojik ve psikolojik değişimleri yaşarız. Aynı zamanda homeostatik süreçler uykumuz sırasında da uyuma isteğimizin giderek azalmasını sağlar. Tıpkı dolu bir havuzdan yavaşça suyu boşaltmak gibi… Uyudukça, uyku basıncımız giderek düşer. Burada göstermek istediğim temel nokta şu: Uykuyla ilgili deneyimlediğimiz fizyolojik ve psikolojik durumların birçoğu, vücudunuzdaki mekanistik ve takip edilebilir süreçler olarak net bir şekilde tanımlanabilmiştir.

Pixabay

Hem sirkadyen, hem de homeostatik süreçler genler, hücresel ve dokusal özellikler, organların sağlık durumu gibi iç faktörlerden ve uyku geçmişi, egzersiz yapıp yapmamak ve hastalıklar gibi dış faktörlerden etkilenir. İşte uyku sürelerinin kişiden kişiye değişiyor olması da, bu iç ve dış faktörlerin karmaşık etkileşimiyle izah edilebilmektedir. Ancak ne yazık ki biyoloji diğer bilimlere göre çok daha az matematiksel bir bilim olduğu için sizin ihtiyacınız olan uyku miktarını bir matematiksel formüle değerler yerleştirerek bulamamaktayız. Fakat yine de umutsuz değiliz. Çünkü biyoloji, belki de diğer hiçbir bilimin olmadığı kadar hipotez ve teori ile devam ettirilen, deneylerden ve gözlemlerden gücünü alan bir bilim… Bu artısını kullanarak, bazı istatistiki genellemeler yapabilir ve sonrasında bu genellemelerimizi kişiye özel olarak modifiye edebiliriz.

Genlerimiz bizlerin günün hangi kısmında uyuduğumuz konusunda etkilidir: gece geç saatlere kadar uyanık kalmayı tercih eden "gece kuşları" mıyız, yoksa erkenden uyanıp erkenden kalkan "erkenci kuşlar" mıyız, bunu büyük oranda genlerimiz belirler. Tabii ki bunu belirleyen tek bir gen bulunmamaktadır; ancak etkileyen bütün genler şu anda tüm detaylarıyla da bilinmemektedir. Fakat bildiğimiz bir şey var ki türümüz gündüz yaşayan (diurnal) bir hayvan türüdür. Gündüzleri avlanır ve işlerini görür, geceleri uyur. Fakat insanların alışkanlıklarını değiştirerek gece yaşayıp gündüz uyuyan (nokturnal) bir yaşam tarzına sahip olabildiklerini de görüyoruz. Bu durum, çevresel faktörlerin davranışlarımız üzerinde genler kadar, hatta onlardan daha bile etkili olabildiğinin güzel bir örneğidir. Öte yandan genlerimiz aynı zamanda kısa mı yoksa uzun süreler mi uyumayı tercih ettiğimizi de belirleyen temel faktörlerdir. Yine aynı şekilde, birçok çevresel etmen de ne kadar uykuya ihtiyaç duyduğumuzu etkilemektedir. Kısaca şunu söyleyebiliriz: genler, davranışlarımız için belli çerçeveler çizerler ve temeli atarlar. Çevresel etmenler ise o çerçevenin içini doldururlar ve genlerimizin üzerine davranışlarımızı ve özelliklerimizi inşa ederler. 

Geceleri ne kadar iyi uyuyabildiğinizi en fazla etkileyen faktörlerden bir tanesi, uyku geçmişinizdir. Birçok yetişkin, farkında olsalar da olmasalar da, kendilerini günlük ya da haftalık olarak uykularından alıkoyarlar. Uykuyu kısıtlamak veya geceleri hep uyanık kalarak sabahlamak, uykularımız üzerinde biriken uyku basıncını arttırır. Bu uyku basıncı, uyuduğunuz süre zarfında azalır. Dolayısıyla yatağa ne kadar fazla uyku basıncıyla giderseniz, o kadar uzun süreler uyumanız gerekir. Dolayısıyla kural basittir: ne kadar uyku kaybederseniz, o kadar uykuya ihtiyaç duyarsınız. Buna bazı bilim insanları "uyku borcu" da demektedir. Eğer ki ortalamada 7 saat uyku sizin için en uygunuysa ve bir gece 5 saat uyuyabildiyseniz, ertesi gün 9 saat uyuyarak arayı kapatabilirsiniz. Tabii 3 gün uykusuz kaldığınız için 21 saat uyumanız gerekmez; ancak 3 gün aralıksız uykusuz kalacak olursanız, ilk uyuduğunuzda uyku sürenizin 15-20 saat arasında olması çok muhtemeldir. Dolayısıyla uyku borcu hesabı doğrusal bir matematik hesabı olmasa da, gerçeğe yakın sonuçlar vermektedir.

Sağlık, egzersizler, ağır iş yükü ve hatta zihinsel yorgunluk bile uyku süresini değiştirebilir. Hastalıklar sırasında, spor yapma sonrası ve hatta sınav zamanları gibi zihinsel stres altında olduğunuz zamanlarda aynı dinlenmişlik haline erişmeniz için gereken uyku süresi artar.

Pixabay

Uyku ihtiyacı aynı zamanda yaşa bağlı olarak da değişir. Daha yaşlı insanlar genellikle gençlerden daha az uyurlar. Yaşa bağlı olarak bu ihtiyacın değişmesinin de sirkadyen ritim ile homeostatik süreçler arasındaki ilişkinin değişmesinden kaynaklandığı düşünülmektedir.

Kişiden kişiye uyku ihtiyacının çok fazla değişiyor olması, yetişkinlerin genel olarak kaç saat uyuması gerektiği konusunda tavsiyelerde bulunmayı güçleştirmektedir. Ancak tüm uyku araştırmalarının 7 ila 9 saat arasını en uygun olarak tespit etmesi, bizlerin gerçek uyku ihtiyacı ile ilgili en azından genel bir çerçeve sunmaktadır.

Neden 8 Saat?

7 saatten daha az alınan uykunun bireylerin tepki süresini düşürdüğü, karar alma yetisini bozduğu, konsantrasyonu azalttığı, hafızayı zayıflattığı ve psikolojik denge halini dengesizleştirdiğini göstermektedir. Aynı zamanda az uykunun daha bariz etkileri, gün içerisindeki uykusuzluk, yorgunluk, bitkinlik ve bazı fizyolojik fonksiyonlarda aksama ile kendini gösterir. Ancak yapılan araştırmalar, 8-9 saat uyuyan insanlarda bu etkiler üzerinde olumlu veya olumsuz hiçbir etki tespit edememiştir. Dolayısıyla 8-9 saatlik bir uyku, yetişkinlerin en iyi şekilde işlev görebilmesi için gerekli uyku miktarı olarak belirlenmektedir.

Tabii buradan, 9 saatten uzun uyumanın sağlık için zararlı olduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Tam tersine, yapılan araştırmalar uyku süresinin uzatılmasının, ilerideki uykusuzluk dönemlerindeki "uyku borcunu" azalttığını göstermektedir. Yani uyku borcu, iki taraflı çalışmaktadır diyebiliriz: bir gün daha uzun uyursanız, ertesi gün daha az uyuyabilirsiniz. Bu az uyuma sizi yine olumsuz etkileyebilir; ancak bir önceki gün daha uzun uyuduysanız bunun etkisi normal uyumuş birine göre daha az olacaktır. Her ne kadar 10 saat, "ihtiyacımız olan" bir uyku süresi olmasa da, arada sırada bu uzatılmış uykuları uyumanın faydalı olduğu görülmektedir.

"Sadece Aptallar 8 Saat Uyur" veya "Ama Bana 5-6 Saat De Yetiyor!"

İlki, popülist ve bilimsel dayanağı olmayan, üzerinde durmaya değmeyecek bir iddiadır; o nedenle geçiyoruz, yukarıda gerekli bilgileri zaten verdik. İkincisi içinse kendinize şunu sormalısınız: Gerçekten yetiyor mu?

Eğer şanslıysanız, az uyku için gereken "doğru" genetik altyapıya sahip olabilirsiniz. Evrimsel süreci işleten temel çark, bir canlı popülasyonu içerisindeki varyasyonlardır ve mutasyonlar veya crossing-over (gen çaprazlanması) gibi çeşitlilik mekanizmaları sürekli olarak yeni genetik kombinasyonlar yaratırlar. Evrim, bunlardan en uyumlu kombinasyonların hayatta kalması, diğerlerinin elenmesi sonucu popülasyonun genetik dağılımının değişmesi sürecidir. Siz de evrimsel süreçte yaratılan bu şanslı kişilerden biriyseniz, daha az uyku size yetiyor olabilir. Ancak daha az uyuyarak da idare edebildiğini iddia edenlerin büyük bir kısmı, aslında ne kadar ciddi anlamda bir uyku borcu içerisinde olduklarının farkında olmayan insanlardır. Bu durum, kişileri içten içe zayıflatıp birçok fizyolojik faaliyetlerini düzensizleştirmektedir.

Nasıl hissettiğimiz, her zaman vücudumuzun doğru işleyip işlemediğini yansıtmayabilir. Bu da, az uykunun da yeterli olduğu sanrısını ve yanılgısını yaratır. Eğer ki hafta sonları da uyanmak için bir alarma ihtiyaç duyuyorsanız ve doğal bir şekilde uyanmıyorsanız hafta içerisinde kesinlikle uyku kaybediyorsunuz demektir. Yani dış fonksiyonlarınıza doğrudan yansımasa da, iç dengeniz uykuyu yeterli bulmuyor demektir.

Pixabay

Öte yandan eğer ki doğal bir şekilde uykuya yatıp uyandığınızda, aradan 8 saat geçmemiş oluyorsa ve bu sürekli, doğal bir şekilde tekrarlanıyorsa, 8 saat uyuyacağım diye zorlamanızın da bir anlamı yoktur. Çünkü vücudunuz dinlenik ve alarmsız bir şekilde 8 saatten erken uyanıyorsa, muhtemelen bu vücudunuza yetiyor demektir. Ancak eğer ki alarm olmaksızın da erken kalkıyorsanız ve her seferinde bitkin ya da dinlenmemiş hissediyorsanız, bir uyku hastalığına yakalanmış olmanız veya uykunuzu etkileyen bir diğer sorun olması çok muhtemeldir. Bu durumda doktorunuza başvurmanız önemle tavsiye edilir. Fakat böyle bir durum yoksa kendinizi 8 saat uyumaya zorlamak da işleri kötüleştirebilir. Bunu da unutmamakta fayda var.

En Uygun Uyku Süresini Tespit Etmek...

Yazı içerisinde de belirttiğimiz gibi, bir kişinin ne kadar uykuya ihtiyaç duyduğu çok fazla sayıda faktörden etkilenebilir. Bu da, en uygun uyku sürenizi tespit etmeyi güçleştirebilir. Aşağıda size yardımcı olabilecek birkaç yönerge vereceğiz. Böylece en uygun uyku sürenizi belirlemenize katkı sağlayabilmeyi umuyoruz:

  1. Uykularınızın bir günlüğünü tutun. Yatağa gittiğiniz ve uyandığınız saatleri tam olarak yazın. Ortalama bir yetişkinin başını uyumak üzere yastığa koyduktan sonra ortalamada 14 dakika içerisinde uykuya daldığını unutmayın. Ayrıca uyandığınızda nasıl hissettiğinizi ve gün içerisinde o miktardaki uykuyla genel olarak nasıl hissettiğinizi not alın.
  2. Kendinizi yorgun ve uyumaya hazır hissettiğiniz anda yatağa gidin. Uyku saatlerinizi esnetmeyin.
  3. Eğer başarabilirseniz, uyanmak için bir alarm kullanmayın! Mümkünse, bırakın beyniniz yeterli hissettiğinde uyansın. Alarm, adından da anlaşılabileceği gibi, bir "tehlike sinyali"dir ve beyni bir anda tetikleyerek uyandırır. Bu, normalde bir savunma mekanizmasıdır; ancak modern insan tarafından günlük yaşamın sıradan bir parçası haline getirilmiştir.
  4. Gün içerisinde yeterli miktarda Güneş ışığı aldığınızdan ve odanızın, çalıştığınız ofisin, bulunduğunuz yerlerin olabildiğince Güneş aldığından emin olun. Sirkadyen ritminiz, çok büyük oranda Güneş'in konumuna ve miktarına göre belirlenir. Bu sebeple karanlık zindanlarda tutulanlar zaman algılarını yitirirler.
  5. Her gün eşit miktarda uyumaya çalışın. Bazı günler uzun, bazı günler kısa uyumak iyi bir çözüm değildir.

Bu kuralları takip edecek olursanız, kısa bir süre sonra sizin için en uygun olan süreyi tespit edebilirsiniz diye umuyorum. Eğer ki bir türlü bulamıyorsanız ve bunun önemli olduğunu düşünüyorsanız, doktora başvurun. Genel bir pratik olarak, uykunuzun vücudunuz tarafından kontrol edilen bir süreç olduğunu hatırlayın! Nasıl ki susadığınızda su içiyorsanız, uykunuz geldiğinde de uyuyun.

Pixabay

"Hypnic Jerk": Uyku Sırası Düşme Hissi ve Evrim

İnsanların hemen hemen hepsi hayatlarında en azından bir defa uykuya dalma sırasında sanki yataklarından düşüyorlarmış gibi bir his yaşamışlardır. Bu, kimi zaman uykuyu bölecek bir şekilde gece yarısında da yaşanabilir. Buna bilimsel dilde "Hipnogojik Miyoklinik Seğirti" (daha anlaşılır kelimelerle “Uyku Sırası İstemsiz Seğirme” diyebiliriz) denmektedir. Daha kısa adıyla "Hypnic Jerk" olarak da bilinir. Bu yaygın olarak kullanılan terimi tam olarak Türkçeye çevirmek mümkün olmasa da “Uyku Sırası Ani Sıçrama” diyebiliriz. Hazır sözcükler ve çevirilerden söz ediyorken belirtelim, "hipnoz" kelimesi Latincedeki hupnos sözcüğünden gelir ve Türkçedeki karşılığı "uyku"dur. Dolayısıyla sanılanın aksine pek de mistik bir anlamı yoktur. 

İngilizcede “jerk" olarak geçen sözcükse, fizikte "ivmenin hızı" olarak tanımlanmaktadır ve matematiksel olarak ivmenin zamana göre türeviyle ifade edilir. Yani ivmenin miktarının zaman içerisindeki değişimi olarak düşünülebilir. Bu kavram, mühendislikte önemli bir tasarım kriteridir, çünkü fiziksel bir "jerk"e sahip hareketler, bireylerde rahatsızlık hissi uyandırır. Dolayısıyla trenlerin, uçakların, arabaların hareketinde bu fiziksel kavramın sıfır olmasına çalışılır. İşte bu “yataktan düşme” hissinin, değişen bir ivmeyle hareket edildiğinde hissedilen rahatsızlığa benzemesinden ötürü böyle bir isimlendirme yapılmış olabilir.

Uyku sırası sıçrama konusu, popüler kültürü ve hiçbir bilimsel temeli olmayan, astral seyahatlerin gerçek olduğu inancını besleyen Yeni Çağ (New Age) akımlarını derinden etkilediği gibi, bilimsel arenada da ilgiyi çeken bir konudur. Çünkü beynin bireyin bir hissi deneyimlemesi için, yani beynin bir olguyu algılaması için, mutlaka bir şekilde uyarılıyor olması gerekmektedir. Bu uyartı, gerçek ya da sahte (fantom, gerçek dışı üretilmiş) olabilir. İç ya da dış kaynaklı olabilir. Ancak mutlaka fizyolojik ve biyokimyasal bir kökeni olmalıdır. Dolayısıyla bu düşme hissinin beyindeki sinyallerde mutlaka bir karşılığı bulunmalıdır. Bunu bulabilirsek, bu olguyu daha detaylı olarak analiz etmemiz mümkün olacaktır.

Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi ve Mayo Klinik bu konuda birçok araştırma yürütmüş önemli kurumlardır. Mayo Klinik tarafından yapılan araştırmalara göre insanların %70'inden fazlası bu hissi uykuya dalıp baş kısımları gevşedikten hemen sonra yaşamaktadırlar. Amerikan Uyku Tıbbı Akademisi ise bu olguya etki eden unsurlar üzerine bir araştırma yapmış ve bu his ile kişinin yaşantısı arasında önemli ilişkiler ortaya çıkarmıştır. Özellikle tedirginlik (anksiyete), stres hali, aşırı kafein tüketimi ve akşam saatlerinde çok yorucu işler yapan kişilerin bu hissi daha sık yaşadıklarını göstermişlerdir. En sık olaraksa yatakları rahatsız olan veya bireye uygun olmayan kişilerde bu hissin yaşandığı tespit edilmiştir. Dolayısıyla normalde büyük oranda “felçli” olduğumuz uyku sırasında böyle bir hissi deneyimliyor olmamız, dış dünyayla uyuyan beyin arasında bir bilgi akışı olduğuna işaret etmektedir. Bu beklenmedik değildir; ancak belirtilmesi ve anlaşılması önemlidir. Dolayısıyla uykuyla ilgili bu konunun, bir sonraki ana başlığımız olacak olan rüyalara geçişte önemli bir ara basamak olduğunu düşünüyoruz.

Pixabay

Bu hissin genellikle rahatsızlık ve endişe hali sonucu tetikleniyor olması, bilim insanlarını bunun bir adaptasyon olup olmadığı konusunda merak ettirmektedir. Bana kalırsa da bu oldukça yerinde bir meraktır. Çünkü atalarımızın yaşam alanları, yaşam biçimleri ve özellikle de uyudukları şartlar düşünüldüğünde, uykuyla ilişkili bazı “uyartıların” bizlere kadar ulaşmış olması kaçınılmazdır. Türümüz Homo sapiens’in ataları 4,2 - 3,5 milyon yıl öncesinden itibaren ağaçlar üzerinde yaşamayı bırakarak ormanlardan çıkmış ve kademeli olarak savana hayatına ve yer yaşantısına geçmiştir. O zamandan bugünlere kadar çok zaman geçmiş olsa da, ormanlardaki ve ağaçlar üzerindeki geçmişimiz, davranışsal evrim açısından değerlendirdiğimizde çok da eskilerde kalmış sayılmaz. Bu durumda, uyku ile uykusuzluk arasındaki geçişte atalarımıza evrimsel bir avantaj sağlamış bazı davranışlar, refleksler ve hisler günümüze kadar korunarak aktarılmış olabilir. Uyku sırası düşme hissi de, bu kalıntılardan oldukça ilginç bir tanesi olabilir.

İlkin primatlardan bu yana, yani yaklaşık 42 milyon yıldır atalarımızın hemen çok büyük bir kısmı ağaçlar üzerinde yaşamaktalardı. Ağaçta yaşamanın önemli bir avantajı yerdeki avcılardan uzakta, kısmen sakin bir hayat geçirebilmek olsa da, çok kritik bir tehlikesi kuşkusuz düşmektir. Tıpkı günümüzde olduğu gibi, çok muhtemel olarak geçmişte de, ağaçlarda yaşayan canlılarda (“arboreal canlılar”) ağaçlardan düşerek sakatlanma ve hatta ölme vakaları oldukça yaygındır. Bunun sebebi sadece denge kaybı değil, aynı zamanda bireyler arasındaki kavgalar sırasında bir bireyin diğerini ittirmesi veya aşağı atmaya çalışması gibi aktif çatışmalar ve uyku gibi pasif durumlar da olabilir. Dolayısıyla yaşamının büyük bir kısmını (ya da tamamını) ağaçlar üzerinde geçiren canlılarda, bunu daha başarılı bir şekilde yapmalarını sağlayabilecek bazı evrimsel adaptasyonlar bulmayı bekleriz. Örneğin rüzgârlı bir gecede uyuyan bir primatın, düşmeye karşı sürekli alarm halinde olması gerekir. Ancak bu hiç kolay bir iş değildir; hele ki uykunun zaten bilinçli hareketlerin tamamen durdurulduğu bir süreç olduğu düşünülürse… Üstelik eğer ki bu tür bir uyarılmışlık hali bilinçli beynin sürekli kontrolü altında olsaydı, oldukça enerji harcayan ve uykunun verimini düşüren bir davranış tipi olurdu. İşte bunun yerine, evrimsel süreçte sadece kritik anlarda beyin tam olarak uyarılarak uyanmayı sağlayan bir sinir devresinin evrimleşmiş olduğu düşünülmektedir. Bu devre, ne zaman ki ivmelenmede ani bir değişim olursa beyni uyararak uyku halinden çıkmasını sağlıyor olabilir. “Jerk” dediğimiz fiziksel olay da, çok ani gelişen ve kontrolsüz durumlarda (ağaçtan yuvarlanarak düşmek gibi) oluştuğu için bu önerme daha da makul hale gelmektedir. Biz de bu özelliği, ortak atalarımızdan ötürü, günümüzde ani sıçramalar olarak halen taşıyor olabiliriz. 

Fakat günümüzde yataktan düşmemizi tetikleyecek durumlar oldukça nadiren gerçekleşir. Üstelik bu ani sıçramaları deneyimleyenler, bunu düşmeye yakınken deneyimlememektedirler. Bu nedenle bu uyarılmanın bir başka nedeni olmalıdır. Uzmanların görüşlerine göre bu neden, yumuşak yataklarımız içerisinde gevşeyen vücudumuzun yanlışlıkla bu devreyi uyarmasıdır. Daha önce de detaylıca anlattığım gibi uykuya dalış sırasında olan en temel olaylar kasların gevşemesi, nefes hızının düşmesi ve vücut sıcaklığının düşmesidir. İşte bu ani sıçramaların ve düşme hislerinin, kasların gevşemesi sırasında beynin anlık kontrolü yitirmesi sonucunda oluştuğu düşünülmektedir. Bu “anlık kontrol kaybı”, bizim uyanıklık halimizi sağlayan retiküler aktive edici sistem ile, uykululuk halini kontrol eden ventrolateral preoptik çekirdek arasındaki mücadelenin bir sonucudur. Kelimenin tam anlamıyla bir sistem bizi uyanık tutmaya çalışırken, diğeri uykuya sokmaya çalışır ve ikincisi hâkim geldiği zaman (uyku basıncı yeterince biriktiğinde ve uygun şartlar sağlandığında) uykuya dalarız. Ancak bu geçiş bir anda ve beynin tamamına yayılı olarak gerçekleşmez. Kademeli olarak beyin uykuya geçer. İşte bu sırada, retiküler sistem son birkaç hamle yaparak bizi uyanık tutmaya çalışır. Bu ani sıçramalarla ilgili kuramların birisine göre beynimiz bu mücadele sırasında gevşeyen bedenimizin yatağa gömülürken aslında “düştüğünü” zannetmektedir. Bu yüzden hızla alarm durumuna geçmekte, ancak duyularımız tamamen açık hale gelir gelmez düşmediğimizi anlamamızla beyin hızla normal haline dönmektedir. 

Pixabay

Bu konuda yapılan araştırmalar halen sürmektedir; ancak bu ufak gibi gözüken konu bile, evrimsel süreçte türlerin ne gibi özellikler kuşandırabildiğini ve bunu türler değişse bile koruyabildiğimizi, hatta kullanmasak bile belirli süre zarflarında halen taşındığını göstermektedir. Dahası, bu davranışların kusursuz bir doğada olmadığını, sıklıkla vücudumuzun hataya düşebildiğini de hatırlatmaktadır. 4814 kişi üzerinde yapılan bir internet anketi, katılımcıların %38’inin her gün, %41’nin haftada birden fazla defa, %21’i nadiren bu sıçramayı deneyimlediklerini bildirmekteler. Katılımcıların %0’ı bu hissi daha önce yaşamadıklarını söylüyor; yani hepsi en azından 1 defa bunu yaşamışlar. Aynı ankette 3443 kişinin katıldığı ikinci kısımda, katılımcıların %54’ü anksiyete (telaşlılık) ve stresin bu sıçramaların sayısı ve şiddetini kesinlikle arttırdığını, %20’si bazen arttırdığını söylüyor. Bu kişilerin %44’ü bu sıçramaların uykularını bölse normal şekilde uyuduklarını ve uykularını almalarına engel olmadığını belirtirken, %30’u tekrardan uyumakta güçlük çektiklerini, %15’i ise bu şekilde uyandıktan sonra gece boyunca tekrar uyuyamadıklarını belirtiyor. Her ne kadar çok resmi ve geçerli bir araştırma olmasa da bu mini anketin sonuçlarından anlayabiliyoruz ki bu durumun bu kadar yaygın olması, endişe ve uyarılmışlığın bu olayın yaşanma sıklığını arttırması ve uykululuk halini çoğu zaman ciddi miktarda bozuyor olması, az önce sözünü ettiğimiz teorilerin yaygın geçerliliğini doğruluyor gibi gözüküyor.

Rüya Nedir? Neden Rüya Görürüz?

Bu noktada rüyalardan bahsetmek yerinde olacaktır; ancak bu konuyla ilgili apayrı bir yazımız olduğu için, uyku ile ilgili yazımızı bu noktada sonlandıracağız. Dilerseniz rüyalarla ilgili yazımızı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz.

Sonuç

Uyku ve rüyalar, insanlığın çok uzun sürelerdir ilgisini çeken ve merakla inceledikleri olgulardır. Bunların derinlemesine anlaşılması sadece biz insanların fizyolojik ve psikolojik özelliklerimizi anlamamızı sağlamanın ötesinde, diğer türlerle ortak olan kökenlerimizi anlamamıza da katkı sağlayacaktır. Rüyaları ve uykuyu daha iyi tanıdıkça, şimdiye kadar Evren içerisinde keşfettiğimiz en karmaşık yapılardan biri olan beyni daha iyi kavramamız da mümkün olacaktır. Bu da, sadece temel bilimleri değil, mühendislik bilimlerini de etkileyecektir. Uzun yıllardır bilim insanları insan-benzeri ve hatta insan-ötesi yapay zekânın hayalini kurmaktadır. Ancak bu araştırmalardaki en büyük engeller, teknolojik sınırlılığın ötesinde temel bilimlerden gelen verilerin yetersizliğidir. Uyku ve rüyalar gibi unsurlar üzerinde yapılacak araştırmalar, beyin ve çalışma prensipleriyle ilgili daha önceden fark etmediğimiz birçok önemli bilgiyi bize verebilir. Bu da, tüm insanlığın gidişatını değiştirmeye gebe olan teknolojilerin önünü açacaktır.

Bu yazıda uykunun kökenlerini, fizyolojisini, faydalarını ve uykuya dair bazı temel bilgileri verdikten sonra, uykunun önemli bir parçası olan rüyalar, evrimi ve mekanizmalarıyla ilgili yüzeysel de olsa bazı bilgileri vermeye çalıştık. 

Umuyoruz ki gözlerinizi kapatmanızdan tekrar açana kadar geçen sürede olanları bir nebze olsun daha yakından tanıyabilmenizi sağlayabilmişizdir. Daha önemlisi, her birimizin istisnasız yapmak zorunda olduğu bu önemli konu hakkında farklı (ama bilimsel) bir bakış açısı kazanmanıza katkı sağlayabilmişizdir.

Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • 6
  • 8
  • 1
  • 2
  • 1
  • 2
  • 2
  • 2
  • 0
  • 1
  • 0
  • 0
Kaynaklar ve İleri Okuma
  • World Life Expectancy. Health Profile Turkey. (2019, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: World Life Expectancy
  • Merriam Webster. Sleep. (2019, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Merriam Webster
  • TDK. Türk Di̇l Kurumu. (2019, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: TDK
  • Wikipedia. Sleep. (2019, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Wikipedia
  • J. M. Siegel. (2009). Sleep Viewed As A State Of Adaptive Inactivity. Nature Reviews Neuroscience, sf: 747-753.
  • C. L. Nunn, et al. (2016). Shining Evolutionary Light On Human Sleep And Sleep Disorders. Evolution, Medicine, and Public Health, sf: 227-243.
  • Brain Initiative. White House Fact Sheet: Over $300 Million In Support Of The President’s Brain Initiative. (2014, Nisan 30). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Brain Initiative
  • P. McNamara, et al. (2009). Evolution Of Sleep: Phylogenetic And Functional Perspectives. ISBN: 9780521894975. Yayın Evi: Cambridge University Press.
  • Google Scholar. (Arama Girdisi, 2019). Evolution And Sleep - Google Scholar.
  • S. Whitman-Salkin. 5 Metabolism Myths Debunked. (2009, Ağustos 25). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: The Daily Beast
  • P. Lee, et al. (2014). Temperature-Acclimated Brown Adipose Tissue Modulates Insulin Sensitivity In Humans. Diabetes, sf: 3686-3698.
  • K. Borsari. Burn More Calories While Sleeping. (2013, Temmuz 09). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Women's Health
  • C. Wolff. 9 Ways To Boost Your Metabolism When You're Sleeping. (2016, Aralık 27). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Bustle
  • Sleep Junkie. Why Do Your Eyes Move During Rem Sleep?. (2019, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Sleep Junkie
  • C. Schwanke. What Do My Eyes Do While I'm Sleeping?. (2009, Haziran 10). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Popular Science
  • S. Felson. Stages Of Sleep: Rem And Non-Rem Sleep Cycles. (2018, Ekim 26). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: WebMD
  • S. van der Linden. The Science Behind Dreaming. (2011, Temmuz 26). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Scientific American
  • P. McNamara. The Mystery Of Rem-Related Penile Erections. (2014, Haziran 18). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Psychology Today
  • J. Empson. (2002). Sleep And Dreaming. ISBN: 9780333947654. Yayın Evi: Palgrave.
  • H. University. Changes In Sleep With Age. (2007, Aralık 18). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Harvard University
  • G. Paech. Explainer: How Much Sleep Do We Need?. (2014, Eylül 11). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: The Conversation
  • M. Koskenvuo, et al. (2007). Heritability Of Diurnal Type: A Nationwide Study Of 8753 Adult Twin Pairs. Journal of Sleep Research, sf: 156-162.
  • E. B. Klerman. (2005). Clinical Aspets Of Human Circadian Rhythms. Journal of Biological Rhythms, sf: 375-386.
  • M. Webster. Can You Catch Up On Lost Sleep?. (2008, Mayıs 06). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Scientific American
  • M. M. Ohayon, et al. (2004). Meta-Analysis Of Quantitative Sleep Parameters From Childhood To Old Age In Healthy Individuals: Developing Normative Sleep Values Across The Human Lifespan. Sleep, sf: 1255-1273.
  • D. J Dijk, et al. (2000). Contribution Of Circadian Physiology And Sleep Homeostasis To Age-Related Changes In Human Sleep. Chronobiology International, sf: 285-311.
  • S. Banks, et al. (2007). Behavioral And Physiological Consequences Of Sleep Restriction. Journal of Clinical Sleep Medicine, sf: 519-528.
  • H. P. Van Dongen, et al. The Cumulative Cost Of Additional Wakefulness: Dose-Response Effects On Neurobehavioral Functions And Sleep Physiology From Chronic Sleep Restriction And Total Sleep Deprivation. Sleep, sf: 117-126.
  • G. Belenky, et al. (2003). Patterns Of Performance Degradation And Restoration During Sleep Restriction And Subsequent Recovery: A Sleep Dose-Response Study. Journal of Sleep Research, sf: 1-12.
  • T. L. Rupp, et al. (2009). Banking Sleep: Realization Of Benefits During Subsequent Sleep Restriction And Recovery. Sleep, sf: 311-321.
  • L. Lack. Monday's Medical Myth: You Need Eight Hours Of Continuous Sleep Each Night. (2012, Ağustos 27). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: The Conversation
  • EtymOnline. Hypnosis. (2019, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: EtymOnline
  • Wikipedia. Jerk (Physics). (2019, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Wikipedia
  • Physics Forums . Strange Sensation Starting To Fall Asleep. (2017, Mayıs 02). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Physics Forums
  • J. Castro. Hypnic Jerks - The Reason Why We Twitch Before Falling Asleep. (2017, Kasım 21). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Live Science
  • Dnews. Humans Left Trees 4.2 Million Years Ago. (2011, Ocak 28). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Seeker
  • T. Stafford. Why Your Body Jerks Before You Fall Asleep. (2012, Mayıs 22). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: BBC
  • E. Green. Hypnic Jerks: How To Stop Muscle Spasms Jolting You Awake. (2019, Nisan 05). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: No Sleepless Nights
  • R. Hooker. General Information On The Sumarian Epic Gilgamesh (Ca. 2000 B.c.e.). (2019, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Arkansas State University
  • M. Geller. Talmudic And Mesopotamian Dream Omens. (2019, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Melammu Project
  • S. Freud. (1913). The Interpretation Of Dreams. Yayın Evi: Wikisource.
  • S. Ferro. Where Do Dreams Come From?. (2013, Eylül 13). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Popular Science
  • S. Leu-Semenescu, et al. (2013). Can We Still Dream When The Mind Is Blank? Sleep And Dream Mentations In Auto-Activation Deficit. - Pubmed - Ncbi. Brain, sf: 3076-3084.
  • U. Boser. We're All Lying Liars: Why People Tell Lies, And Why White Lies Can Be Ok | Family Health. (2009, Mayıs 18). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: US News
  • LieSpotting. 10 Research Findings About Deception That Will Blow Your Mind. (2010, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: LieSpotting
  • R. Gray. Babies Not As Innocent As They Pretend - Telegraph. (2007, Temmuz 01). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Telegraph
  • Ç. M. Bakırcı. İnsanı Kendinden Şüpheye Düşüren İlginç Göz Yanılgıları - Evrim Ağacı. (2014, Ekim 23). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Evrim Ağacı
  • J. A. Hobson, et al. (2000). Dreaming And The Brain: Toward A Cognitive Neuroscience Of Conscious States. Behavioral and Brain Sciences, sf: 793-842.
  • A. Revonsuo. (2000). The Reinterpretation Of Dreams: An Evolutionary Hypothesis Of The Function Of Dreaming. Behavioral and Brain Sciences, sf: 877-901.
  • D. Williams. While You Were Sleeping. (2007, Nisan 05). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Time
  • University of Liège. Human Brain Still Awake, Even During Deep Sleep. (2008, Ekim 17). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Science Daily
  • J. A. Hobson. (1977). The Brain As A Dream State Generator: An Activation-Synthesis Hypothesis Of The Dream Process. American Journal of Psychiatr, sf: 1335-1348.
  • J. McNulty. New Neurocognitive Theory Of Dreaming Links Dreams To Mind-Wandering. (2017, Ekim 10). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: UC Santa Cruz
  • J. Winson. (1993). The Biology And Function Of Rapid Eye Movement Sleep. Current Opinion in Neurobiology, sf: 243-248.
  • J. Ridgeway. Why Did Sleep Evolve?. (2013, Ocak 01). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Scientific American
  • R. Rettner. Why Do We Dream - Solving Problems During Sleep. (2010, Haziran 27). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Live Science
  • J. Montangero. (2001). A More General Evolutionary Hypothesis About Dream Function | Behavioral And Brain Sciences | Cambridge Core. Behavioral and Brain Sciences, sf: 972-973.
  • K. Valli, et al. (2005). The Threat Simulation Theory Of The Evolutionary Function Of Dreaming: Evidence From Dreams Of Traumatized Children. Consciousness and Cognition, sf: 188-218.
  • R. Hurd. An Evolutionary Theory Of Dreaming. (2019, Mayıs 07). Alındığı Tarih: 07 Mayıs 2019. Alındığı Yer: Dream Studies Portal
  • C. S. Hall. (1966). Content Analysis Of Dreams. ISBN: B001F3LHCG. Yayın Evi: Appleton Century Crofts.
  • J. M. Merritt, et al. (1994). Emotion Profiles In The Dreams Of Men And Women - Sciencedirect. Consciousness and Cognition, sf: 46-60.
  • S. P. LaBerge. (2019). Lucid Dreaming: An Exploratory Study Of Consciousness During Sleep. Researchgate.

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 21/10/2019 19:35:52 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/87

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.

Soru Sorun!

Domuz Etinin Bilimsel Olarak İncelenmesi ve Sağlık Açısından Değerlendirilmesi

Rüyalar ve Evrim: Rüya Nedir? Rüyalar Neden Evrimleşmiştir? Nasıl Rüya Görürüz?

Öğrenmeye Devam Edin!
Evrim Ağacı %100 okur destekli bir bilim platformudur. Maddi destekte bulunarak Türkiye'de modern bilimin gelişmesine güç katmak ister misiniz?
Destek Ol
Gizle
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Ya bilimi adam gibi öğrenin, ya bilimin içinden gelen kişilere saygı gösterin.”
Celal Şengör
Geri Bildirim Gönder