İlk bilge (homo sapiens) insan fosil kayıtlarına, yaklaşık 300.000 yıl öncesine tarihlenen Fas’taki Jebel Irhoud olarak bilinen mağarada rastlandı. Daha yakın zamana tarihlenen modern insan fosilleri ise Afrika’da Rift vadisinde bulundu, fakat bu buluntular bize insanların düzenli gömüldüğünü işaret eden bir izlenim vermedi. Nil Deltası bölgesindeki mağaralarda yapılan çalışmalar incelendiğinde, günümüzden yaklaşık 130.000 yıl öncesine tarihlenen mezar buluntuları keşfedilmiştir. Afrika Kıtası’ndan göç etmeden önce, Nil Deltası’ndaki mağaralarda mezar buluntuları ilk modern insanın (homo sapiens) düzenli ve bilinçli bir şekilde mezar kazılarak ölülerini gömdüklerine (en azından bir kısmını) ilk kez rastlanmıştır. Diğer yandan yakın akrabamız Neandertal insanının da Kuzey Irak’ta ilk mezar izlenimi veren buluntuları, günümüzden 70.000 yıl öncesine tarihlenerek bulunmuştur. Ve yine, daha yakın zamana ait Avrupa’daki kazılarda dini ritüeli andıran ve kişinin özel eşyaları ile gömüldüğünü gösteren izler ve Üst Paleolitik dönemde (M.Ö. 12000 - M.Ö. 50000), mezar buluntularında ortaya çıkan; hayvan kemikleri, kişisel eşyalar, aşı boyaları, bir takım süs eşyaları ve yakınları olduğunu düşündüğümüz diğer aile bireyleri ile gömülmeleri daha sıklıkla karşımıza çıkmıştır.
Ölüm ve belki de ölümden sonra manevi hayat bilincinin ilk işaretleri olarak kabul edebileceğimiz arkeolojik bulgular, hominidlerin ve özellikle modern insanın kendisini doğanın bir parçası olarak değerlendirmekten uzaklaştığı ve ruhani, manevi bir düşünce fikrine doğru evrildiği sonucunu çıkarmak çok olası görünüyor. Artık kendisini doğada yaşayan herhangi bir canlıdan farklı ve üstün gören modern insan, kendisini ölüm sonrası ruhani hayatta da farklı bir konuma koydu ve tabi anlayamadığı pek çok doğa olayını da anlamlandırmaya çalıştı. Yaşam sonrası ölüm ve yok oluş, insan bilincinin kabul etmekte zorlandığı en önemli konu olmalı. Ölüm ve sonsuza dek yok olma düşüncesi, zaten fazlasıyla korkutucuydu. O halde ölüm sonrası bir yaşam olmalıydı. İşte bu sayılan nedenler insanlığı kaçınılmaz tek bir yola sevk etti; "inançlar".
“Korku ve umut”u tüm inançların en temel argümanları olarak görebiliriz.
Korku: Kötülük veya günah sayılan eylemlerde bulunursan, insanı ve doğayı yaratan, yöneten Tanrıları ve Tanrıçaları gücendirirsen, ruhani - manevi hayatta sistematik bir cezaya maruz kalırsın.
Umut:[1], [2] Kötülük veya günah sayılan eylemlerden sakınırsan, insanı ve doğayı yaratan, yöneten Tanrıları ve Tanrıçaları gücendirmezsen ve istenilen ritüelleri yerine getirip, armağanlarını sunarsan, ruhani- manevi hayatta ödüllendirilirsin.
Bu açıdan bakıldığında inançların insanlardan istediği şeylerin kötü olduğu söylenemez. İyi ol, yardımsever ol, insan öldürme, hırsızlık yapma, başkasının kadınına ilişme, başkasının malına göz dikme, yalan söyleme, riyakârlık yapma, kıskanma v.s. ve ödülünü al. Bunların tersini yaparsan sonsuz cezanı çek. Oldukça masum görünen ve günümüz etik anlayışına uyan taraflarının yanı sıra, günümüz ahlak anlayışına uymayan tarafları da mevcuttu. Tanrılara adanan adaklar arasında insanın olması, inançlar arasındaki çekişmeler neticesinde yapılan çatışmalar, kendi toplumundan veya inancından olmayan erkeklerin köleleştirilmesi, kadınların cariye yapılması, bazı işlenen günahların cezasının bu dünyada verilmesi (recm cezası, iğdiş etme v.b.) gibi.
Çok tanrılı pagan dinleri döneminde Tanrı tanımı; tanrı-insan karışımı bir varlıktı. Bu dönemde Tanrılar, ruhani tanımlamalardan çok, cismani tanımlar içeriyordu. Örneğin; evlenebilir, çocuğu olabilir, kardeşleri veya anne-babası olabilirdi. Diğer yandan cismani bir tahtı, eşyaları, orduları olabilir ve insana özgü hasletleri dahi olabilirdi. Kıskanabilir, intikam alabilir, hile yapabilir, tuzak kurabilirdi.
Tanrı-insan karışımı bu inançlar, günümüz etik anlayışına uymayan kısımların haricinde, o dönemde yaşayan insanlar üzerinde başka baskılara da sebep oldu. O dönemin kralları, kraliçeleri aynı zamanda tanrı ve/veya tanrıların soyundan gelen ruhani varlıklar olarak da nitelendirildi. Ve o dönemde yaşayan ruhban sınıfını da çok ayrıcalıklı bir hale getirdi. Artık inançlar, insan topluluklarının en çok sömürüldüğü, zulme uğradığı, söz haklarının elinden alındığı sistematik bir düzen halini almıştı.
Tek Tanrılı (monoteist) dinlerin, özellikle İbrahimi dinlerin kitapları incelendiğinde (Tevrat, İncil, Kur’an) en büyük ortak yanı, çok tanrılı dinlere karşı yapılan mücadeledir. Özellikle şirk konusu ele alındığında neredeyse kutsal kitapların 1/3’i bu konu üzerinde durur. Artık insan ve tanrı kavramları birbirinden tamamen ayrılmıştır. Kutsal kitapların tanrı tasviri her kitapta insan hasletlerinden biraz daha uzaklaştırılmıştır -Bu kısımda bir konuya açıklık getirmekte fayda var. İncil’de baba, oğul, kutsal ruh üçlemesi varken yukarıdaki iddia çökmüştür eleştirisi gelebilir. İslam inancında “Allah doğmamıştır, doğurulmamıştır” öğretisi var iken baba-oğul-kutsal ruh nasıl olabilir? Aslında burada üçleme gibi görünen durum tek bir durumdan bahsetmektedir. İsa Peygamber Allah’ın yeryüzünde vücut bulmuş halidir ve Hristiyanlık öğretisine göre İsa aslında Tanrı’nın ta kendisidir-.
İlk kitaplı, tek tanrılı din olan Museviliğin ortaya çıktığı döneme bakalım. Anlatıya göre (tarihi açıdan bir kayıt yok) Musa'nın Antik Mısır'ın Akhenaton'u tarafından oluşturulmuş ve monoteist-tektanrılı ögeler taşıyan Tanrı Aton inancına mensup bir rahip olduğunu ve Yahudi mistisizminin de bu dinin izlerini taşıdığı düşünülür. Akhenaton'un, Aton için yazdığı düşünülen övgü şiiriyle, Mezmurlar 105 (Museviliğin kutsal kabul edilen dua kitabı, Zebur’da denir) arasında paralel ifadeler bulunur. Diğer yandan Musa’nın 2. ve 3. Thutmose döneminde yaşadığı da söylenir. Firavun tarafından tamamen köleleştirilen, sömürülen ve nüfuslarının fazla olmasından dolayı tehdit olarak görülen, ve bu nedenle soykırıma varan uygulamalara maruz bırakılan Musa ve taraftarlarını (İsrailoğullarını), bir başkaldırıya sürüklemiştir. Aslında Firavun’un da tanrı-insan kabul edilmesi, bir yerde politeist dinlere başkaldırıdır.
Diğer tek tanrılı din Hristiyanlık’ın başlangıç döneminde ise Roma İmparatorluğu’nun ve özerkliğini kabul ettirmiş Yahudi Ruhban sınıfının, bölge halkına yapmış olduğu sömürü ve haksızlıklar, İsa Peygamber ve takipçilerinin, dönemin adil olmayan yönetimine karşı eleştiriler getirmesine sebep olmuştur.
Aslında maddi destek istememizin nedeni çok basit: Çünkü Evrim Ağacı, bizim tek mesleğimiz, tek gelir kaynağımız. Birçoklarının aksine bizler, sosyal medyada gördüğünüz makale ve videolarımızı hobi olarak, mesleğimizden arta kalan zamanlarda yapmıyoruz. Dolayısıyla bu işi sürdürebilmek için gelir elde etmemiz gerekiyor.
Bunda elbette ki hiçbir sakınca yok; kimin, ne şartlar altında yayın yapmayı seçtiği büyük oranda bir tercih meselesi. Ne var ki biz, eğer ana mesleklerimizi icra edecek olursak (yani kendi mesleğimiz doğrultusunda bir iş sahibi olursak) Evrim Ağacı'na zaman ayıramayacağımızı, ayakta tutamayacağımızı biliyoruz. Çünkü az sonra detaylarını vereceğimiz üzere, Evrim Ağacı sosyal medyada denk geldiğiniz makale ve videolardan çok daha büyük, kapsamlı ve aşırı zaman alan bir bilim platformu projesi. Bu nedenle bizler, meslek olarak Evrim Ağacı'nı seçtik.
Eğer hem Evrim Ağacı'ndan hayatımızı idame ettirecek, mesleklerimizi bırakmayı en azından kısmen meşrulaştıracak ve mantıklı kılacak kadar bir gelir kaynağı elde edemezsek, mecburen Evrim Ağacı'nı bırakıp, kendi mesleklerimize döneceğiz. Ama bunu istemiyoruz ve bu nedenle didiniyoruz.
Ortadoğu’nun 2000 yıllık tarihini anlatan Bernard Lewis “Ortadoğu” adlı kitabında İslamın ortaya çıkışı ile ilgili dönemin analizini de anlatır. Roma imparatorluğu ve Persler, 6.yüzyılda ipek ve baharat yollarına (ticaret yolları) hakim olma savaşları vermiştir. O dönemin tacirleri, bu bölgelerdeki savaşlar, adaletsizlikler nedeniyle kendilerine alternatif ticaret yolları aramışlar ve böylece Güney Ortadoğu kentleri olan Mekke, Hicaz, Taif gibi kentler ön plana çıkmıştır. O dönemde sadece küçük bir vaha kenti olan Mekke, 6.yüzyılda ticaret yollarının güzergâhındaki değişiklikler nedeniyle konaklama ve ticaret mekanı olmuş ve zenginleşmiştir. Fakat bu zenginleşme o dönemde bazı ünlü ailelerin özellikle Kabe’nin de kontrolünü elinde bulunduran Kureyş Kabilesi’nin tekelinde gerçekleşmiştir. Kabe’nin kontrolü de önemli bir yer teşkil eder. O dönemde Tanrı’nın kızları olarak adlandırılan Lat, Uzza ve Menat en önemli Kabe putlarından olması ve bölge halkı için ticaret dışında aynı zamanda “hac ritüelinin” de yapıldığı yer olması anlamına geliyordu ki, Kureyşliler için dini ziyaretlerde ciddi bir gelir kapısıydı. İslam Peygamberi Muhammed’in farklı bir din anlayışı ve kast sistemine dayalı olmayan eşitlikçi bir düzen getirmeye çalışması, özellikle Kureyşliler’in şiddetli tepkisini çekmiştir.
Monoteist din inançlarından sonra büyük kitleleri etkileyen ve peşinden sürükleyen din inançları ortaya çıkmamıştır. Bu dönemi takiben, özellikle aydınlanma çağı olarak tanımladığımız dönemde (Rönesans), bilim-inanç çatışmaları ön plana çıkmıştır. Bilim ve teknikteki ilerlemeler, elde edilen bulguların dini söylem veya ayetleriyle çakışması, tezat oluşturması, ruhban sınıfı ve bilim çevreleri arasında süregelen bir çekişme haline bürünmüştür. Takip eden dönemde, Avrupa’da yaşanan Reform hareketleri, fikir özgürlüğü, düşünce özgürlüğü, hukuk sistemindeki ilerlemeler, din ve devlet işlerinin ayrıştırılması, kilisenin toplum üzerindeki baskılarının ve etki alanının azaltılması, bilim ve düşünce dünyası üzerindeki baskıları en az seviyeye indirgemiş olsa da, pek çok coğrafyada toplumsal baskılar ve tehditler devam etmiştir. İnançlı olmayan kesime yüzyıllardır uygulanan baskılar, nefret duygusunu körüklemiştir ve aslında tarih boyunca bir gereklilik gibi görünen ve hatta insanoğlunun adına yaraşır bir hayata ulaşma mücadelesi veren dinlere, ağır eleştiriler getirmelerine sebep olmuştur.
Sonuç olarak inançlar, biz insanoğlunun yaşaması gereken bir gereklilik, hatta zorunluluktu. İnsanın düşünce evriminde ve tarihinde öyle veya böyle var olan tüm inançlar saygı duyulmayı da hak ediyorlar.
- 8
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- ^ Bernard Lewis. Ortadoğu.
- ^ Murat Karakoç. (2016). Paleolitik Çağda Mezar Ve Ölüm Kavramı. Dergi Park. | Arşiv Bağlantısı
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 04/04/2026 16:22:33 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/14191
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.