"Hurdalıktaki Boeing 747", "Rastgele Çizilen Mona Lisa Tablosu", ''Maymunların Yazdığı Hamlet'' ve Evrim ile İlgili Diğer Benzetmeler Üzerine...

Yazdır "Hurdalıktaki Boeing 747", "Rastgele Çizilen Mona Lisa Tablosu",

Bu makalemizde, bilim tarihinin gördüğü en güçlü ve kapsamlı teorilerden birisi olan Evrim Teorisi'ne yöneltilmiş en saçma argümanlar arasında listenin tepelerini zorlayabilecek; buna rağmen halk arasında oldukça popüler olan bazı sözde benzetmelere (analojilere) değineceğiz. Elbette bu benzetmelerin halk arasında tutmasının veya varlığını sürdürebilmesinin nedeni, insanların üzerinde düşünerek bu benzetmeleri mantıklı bulması değil; insanlara ne düşünmeleri gerektiğini sürekli olarak söyleyen kitlelerin durmaksızın bu hatalı örnekleri halk arasında yaymayı sürdürmesidir. Dolayısıyla yeri geldiğinde, bu hatalı iddiaların neden hatalı olduğunun gösterilmesi ve doğrularının nasıl olması gerektiğinin öğretilmesinin faydalı olacağı kanaatindeyiz. Popüler bir evrimsel biyoloji yazarı olarak Richard Dawkins de Tanrı Yanılgısı isimli kitabında, bu analojilerden özellikle ikisine oldukça güzel ve biraz da sert bir dille değinmişti. Biz de bunlar ve hatta daha fazlası üzerinden geçerek, bu temel algı yanlışını hafızalardan silmek istiyoruz. Ayrıca kitaplarda ve internette yapılandan daha derin ve kapsamlı bir analiz ortaya koymak istiyoruz. 


İnsanlarımız ne yazık ki bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak konusunda çok hevesliler ve dar görüş açıları dahilinden, bilim tarihinin gelmiş geçmiş en büyük bütünleştirici kuramlarından biri olan Evrim Kuramı'nı yorumlamaya, daha da beteri nihai bir şekilde yargılamaya çalışıyorlar. Doğal olarak, bu da, "Boeing 747", "Mona Lisa Tablosu", "fabrika gibi çalışan hücre", "tuşlara rastgele basan maymunların Hamlet gibi bir eseri yazması" gibi rezaletlerle, gülünçlüklerle ve içler acısı cehalet örnekleri ile sonuçlanıyor. Bu yazımızda, bu üzücü ve tamamen hatalı benzetmelere değinecek ve esasında Evrim Kuramı'nın bugüne kadar ortaya koyduklarını yansıtacak şekilde inşa edildiğinde gerçekten de Evrim Kuramı'nın anlaşılması için metaforik olarak kullanılabilecek bu örneklerin, konu hakkında hiçbir bilgisi olmadığı halde bolca önyargısı olan insanların elinde nasıl manipüle edilebileceğini göreceğiz. Bunu yaparken sizlere söz konusu örneklerin gerçekte nasıl inşa edilmesi gerektiğini de gösterecek ve bu sayede bu bayağı örneklerin bile bilimsel bir perspektifte analiz edildiğinde gerçekten de Evrim Kuramı'nın en azından özüyle uyuştuğunu görmenizi sağlayacağız. Öte yandan, bir bütün olarak bakıldığında bu tür "cansızlık" benzetmelerinin "canlılık" ile ilgili süreçleri örneklemek için kullanılmasındaki temel ve içsel hatayı da ortaya koyacağız. Bu sayede, söz konusu örnekleri kullanarak canlılığa dair bilgilerimizin şeklini değiştirmek suretiyle bilimi karalamaya çalışabilecek diğer olası örneklerin önüne de daha doğmadan geçmiş olabileceğiz.

 

Evrim karşıtları, Evrim Teorisi’ni "çürütebilmek" hayali ve umutları içerisinde Evrim Kuramı üzerinde çalışan bilim insanlarının tarih boyunca hiçbir zaman söylemediği ve söylemeyeceği bir şeyi sanki söylüyorlarmış gibi aktarmak ve hedef şaşırtmak konusunda uzman olmuşlardır. Çünkü bilimden uzak bu beyinler, bilimsel yöntemlerle bu kuramı çürütemeyeceklerini ve evrimin bir doğa gerçeği olduğunu bildikleri için, kendi hayal dünyaları içerisinde ancak bu şekilde kitleleri bilimden ve gerçeklerden uzaklaştırabileceklerini düşünmektedirler. Üstelik iddialarının gülünç tarafı, bu iddiaların Evrim Kuramı ve içeriğinde ortaya konulan bilimsel gerçekler ile taban tabana çelişmesidir. İlk olarak konuyla ilgili olan betimlemelerin bazılarını tanıtalım. 

 

 

1) "Fırtına Giren Hurdalıktaki Boeing 747" Betimlemesi

 

Hayal gücü oldukça geniş; ancak eğitilmemiş olan zihinlere sahip bilim düşmanlarının hayallerinde canlandırdıkları "evrim" betimlemesi şu şekilde:

 

Bir hurdalık hayal edin, karmakarışık ve her türlü malzeme mevcut olsun. Bunların arasında uçak parçaları, araba parçaları, motor parçaları, beyaz eşyalar, rulmanlar, şaftlar, demir parçaları, vs. aklınıza ne gelirse var. Bu hurdalık öylece dururken bir gün, şans eseri bir kasırga (hortum, artık ne derseniz) vuruyor ve her şeyi alt üst ediyor. Rüzgarın etkisiyle hurdalıkta bulunan bu milyonlarca parça dört bir yana savruluyor, birbiriyle çarpışıyor ve sonunda kasırga sona erdiğinde, mükemmel bir şekilde birleşerek, kendi kendilerine, tamamen şans eseri (tesadüfen/rastgele) bir Boeing 747 oluşturuyorlar. Bütün parçaları eksiksiz ve muhteşem bir şekilde, yerli yerinde.

 

Bir Boeing 747



Evrim Karşıtları'na göre yukarıdaki bu betimleme, evrim sonucu oluşan canlıları betimlemek için kullanılabilmektedir. Yani bu şahıs, kurum ve örgütlere göre 2000 yıllık düşünsel tarihiyle ve 150 yıllık kuramsal tarihiyle Evrimsel Biyoloji, yukarıdaki gibi "özetlenebilir" ve bu yukarıdaki söyleneneleri anlatmaktadır. Şimdi, hiçbir açıklama yapmadan, ikinci bir betimlemeye değinelim:

 

 

2) "Rastgele Çizilen Mona Lisa Tablosu" Betimlemesi

 

İkinci betimleme ise genel olarak “ressam betimlemesi” olarak adlandırılabilir ve iddia edilme sıklığına göre 2 alt başlıkta inceleyebiliriz. Biri, “masanın üzerinde duran boyalar” ve diğeri “resmin ressamı” olarak adlandırılabilir. “Masanın üzerinde duran boyalar” betimlemesine göre:

 

Bir masanın üzerinde renk renk boyalar öylece durmaktadır. Yanlışlıkla, örneğin oda içerisindeki pencereden giren rüzgar dolayısıyla, yine masanın üzerinde duran kağıdın üzerine bu boyalar devrilir. Bu devrilme sonucunda şans eseri, renkler mükemmel bir oranda karışarak, tam olmaları gerektiği yerlere dökülüp buralarda bir araya gelerek "Mona Lisa" tablosunu (ya da herhangi bir diğer "anlamlı" resmi) oluştururlar. 

 

İkincisi ise daha geniştir ve genelde canlılığı var etmiş olması gerektiğine inanılan bir yaratıcı gücün ihtiyacını tanımlamak adına kullanılır."Resmin ressamı" olarak adlandırılan bu betimleme, bazı diğer çevrelerce "iğnenin ustası", "köyün muhtarı", "makinanın üreticisi", "saatin saatçisi", "fabrika gibi çalışan hücre" gibi pekçok farklı (ve artık nasırlaşmış, küflenmiş) betimleme olarak da karşımıza çıkar. Biz "resmin ressamı" örneği üzerinden giderek bu sözde "betimleme"yi verelim. Okurlarımız, bu betimlemedeki özneleri ve nesneleri az önce sözünü ettiğimiz diğer cisim ve kişilerle değiştirerek betimleme örneklerini arttırabilirler:


Bir odada duran harika bir tablo düşünün. Tablodaki resim, soyut veya somut da olsa, bir şeyler anlatır. Dolayısıyla bunu gördüğünüzde, bu resmin oraya rastgele/tesadüfen gelmiş olamayacağını bilirsiniz. O resmi yapan biri mutlaka olmak zorundadır. Nasıl ki hiçbir resim kendiliğinden ortaya çıkmıyorsa (ya da hiçbir insan imalatı olan ürün), insan da (ya da daha büyük boyutta evren de) bir yaratıcıya ihtiyaç duymalıdır." 


Mantık budur. Bunun pek çok çeşitli versiyonunu duyabilirsiniz, örneğin "Bir fabrika tıkır tıkır işler ve mutlaka bir yaratıcısı (mühendisi, işçisi) olmalıdır. Canlıların vücudu da bir fabrika gibi tıkır tıkır işlediği için, özenli ve bilinçli bir yapımcısı olmalıdır". Örnekler böyle uzar gider. Hatta yeri geldiği için, bu yazıyı düzenlediğimiz sıralarda sayfamıza gelen bir yorumu buraya kopyalamak istiyoruz, durumun vehametini anlamanız açısından. Okurumuzun söylediğini hiçbir harfine dokunmadan aktarıyoruz:

 

"Bir odaya bir kalem ile kâğıt koysak ve ikisini tam bin sene baş başa bıraksak. Acaba tek bir ‘A' harfinin kâğıtta vücut bulması mümkün müdür? Evet, bir harf kâtipsiz, bir masa ustasız ve bir resim de ressamsız olamaz. Bir harfin kâtipsiz olamayacağını kabul eden insan, nasıl olur da şu kâinat kitabının kâtipsiz ve bunca fiillerin failsiz olacağına hükmeder?"

 

Evet, gördüğümüz bu açıklama tam olarak anlatmak istediğimiz betimlemenin güzel bir örneğidir. Sanıyoruz ki bu örnekle birlikte bilim düşmanlarının Evrim Kuramı hakkındaki kafa yapısını ve bilgi düzeyini biraz daha net anlamışsınızdır. Şimdi bir diğer sık karşılaşılan örneğe geçelim:

 

 

3) "Rastgele Tuşlara Basan Maymunların Yazdığı Hamlet" Betimlemesi

 

Betimleme şu şekilde:

 

Düşünün ki bir maymunu bir daktilonun başına koyalım ve rastgele tuşlara basmalarını isteyelim. Bu rastlantısal tuş basımları sonucunda herhangi bir maymunun Shakespeare'in yıllara meydan okuyan şaheseri olan Hamlet'i yazması, bu eserin kendiliğinden ortaya çıkması mümkün müdür? Demek ki her eserin bir yaratıcısı olmalıdır. Hamlet bile bu şekilde kendiliğinden, rastgele ve tesadüfen oluşamıyorsa; ondan milyonlarca kat daha karmaşık olan bir canlının kendiliğinden oluşması mümkün değildir.

 

Yeri gelmişken komik bir ironiyi belirtmeden geçemeyeceğiz: aslında Hamlet'i yazan zaten bir maymundur. Hamlet'in yazarı, "maymunlar" (Simiiformes) infratakımına ait olan Homo sapiens türü (modern insan türü) içerisinde bir birey olan Shakespeare'dır. Tüm insanlar terminolojik ve taksonomik olarak bir maymun (spesifik olarak "Kuyruksuz Maymun") bireyi oldukları için, betimleme en azından özünde doğru olmaktadır. Fakat elbette burada verilmek istenen mesaj maymunların (ve dolayısıyla insanların) bilişsel kapasiteleriyle ilgili değil, "tuşlara rastgele basılmasından bir eserin doğması" mevzusudur. Yani rastgeleliğin düzen yaratamayacağı vurgusu. Bu benzetmenin akıl ve gerçek dışılığına yazının ilerleyen satırlarında geleceğiz.

 

 

Tüm Bu Betimlemelerin Ortak Hatası

 

Bu kadar betimleme (ve açıkçası, "saçmalık") şimdilik yeter. Artık açıklamalara geçelim ve bunların neden evrimi betimlemekten çok uzak, manipülatif ve akıl bulandırıcı iddialar olduklarına bir göz atalım. Ancak öncelikle dikkatinizi çekmek istediğimiz bir nokta var: Betimleme hangi şekilde üretilmiş olursa olsun, dikkat ederseniz hepsinin ortak noktası aynıdır: Karmaşık bir yapının bir seferde, birdenbire, kendiliğinden ve bilinçsiz bir kuvvetin etkisi altında oluşuvermesi. Ancak, önemli ve can alıcı nokta gözden kaçırılmaktadır:

 

Evrim Kuramı, hiçbir zaman kompleks bir canlının, daha basit olan parçaların ani ve tesadüfi bir birleşimi sonucunda, birdenbire var oluverdiğini veya oluştuğunu iddia etmemiştir, iddia etmemektedir ve iddia etmeyecektir! Evrim Teorisi’ne göre, Evrimin Çeşitlilik Mekanizmaları sebebiyle aynı tür içerisinde farklı özelliklere sahip olabilen bireyleri arasında, Evrimin Seçilim Mekanizmaları sebebiyle yavaş ve kademeli olan bir seçilim/eleme vardır. Yani rastgele olmayan, tam tersine son derece işlevsel ve havada serbest bırakılan bir topun yere düşeceğini öngörmek kadar öngörülebilir olan; ancak aynı zamanda da kütleçekimi ya da elektromanyetizma kadar bilinçsiz olan bir "seçilim" mekanizması, bir "seçilim" yasası vardır. Dikkat edecek olursanız, yukarıdaki betimlemelerin tamamı rastgeleliğe vurgu yapar; yani evrimin sadece çeşitlilik yaratan mekanizmalarını dikkate alır. Halbuki evrim rastgelelikten ibaret değildir; hatta tam tersine, sadece popülasyona dahil olan yeni malzemeler rastlantısal olarak oluşur; bu noktadan sonra aslen "evrimleşme" olarak nitelediğimiz, özelliklerin ortama uygun olanlarının seçilimine bağlı olarak değişme süreci hiç de rastgele/tesadüfi değildir. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: Bir havuz içerisine rastgele, düşünmeden fırlattığınız bir topun nereye düşeceği, ona dair herhangi bir hesaplama yapılmadığı sürece tamamen rastlantısaldır. Ancak nihayetinde topun en son duracağı nokta ve konumlanma (oryantasyon), fizik kuralları ve havuzun yüzey yapısı/şekilleri ile, hiç de rastgele olmayan bir şekilde belirlenir. Aynı şekilde, evrimin baştaki rastlantısal çeşitliliği hiç tesadüfi olmadan düzenleyen ve yönlendiren bu seçilim mekanizması da rastlantısal değildir. Bu rastgelelik, tesadüfilik, kaos gibi konuların evrimle ilgili tüm ilişkileri için "Evrim, Rastlantı/Tesadüf ve Kaos" başlıklı makalemizi okuyabilirsiniz. Ancak özet olarak bilinmesi gereken, Evrim Kuramı içerisinde hiçbir zaman, birimlerin rastgele birleşiminden bahsedilmez. Abiyogenez yazı dizimizde detaylarıyla bahsettiğimiz gibi, yaşamın başlangıcında bile aminoasitler, şekerler, nükleik asitler birdenbire "doğru dizilim" ile birleşerek bir canlı meydana getirmemişlerdir. Hepsi, çok küçük adımların uzun yıllar boyunca seçilip elenmesi sonucunda gerçekleşmiştir. Boeing 747 örneğinde, var olan basit parçalar, “kasırga” sebebiyle alt üst olmuş ve şans eseri bütün parçalar yerli yerine oturarak bir uçak ortaya çıkmıştır. Bunun, Evrim Teorisi ile ilgisi olmadığı çok açıktır.

 

Aslında ilginç bir şekilde, Evrim Kuramı'nın doğru olamayacağını iddia etmek için ileri sürülen betimleme, iddia sahiplerinin şahsi inançları olan "doğa üstü gücün var etmesi" ile tıpatıp aynı içerikte ve aslında onların iddia ve inançlarının bilimsel geçersizliğini ortaya koymaktadır: Baksanıza, her şey olduğu gibi duruyordu, birden bir güç (kasırga) her şeyi “Pat!” diye dağıttı ve birden ortaya çeşit çeşit canlılar çıkmaya, adeta “fışkırmaya” başladı. Yani ortada herhangi bir şey yokken, durup dururken her şey son halleriyle, hiç değişmeyecek şekilde var oldu. Bu, tabii ki bilimsel olarak en ufak geçerliliği, test edilebilirliği, yanlışlanabilirliği olmayan bir iddiadır. Dolayısıyla bilimsel bir argüman olarak ele alınamaz, bilimsel açıklamalara alternatif olarak ileri sürülemez. Kısaca bu Boeing 747 betimlemesini ileri sürenler, kendi tuzaklarına düşmektedirler: Evrim, her şeyin kademeli olarak gelişerek, çok uzun süreçlerde ve çok yavaş bir şekilde ortaya çıkabileceğini söylerlerken, yukarıdaki iddiaların sahipleri her şeyin bir anda, "Pat!" diye, birdenbire var edildiğini iddia etmektedirler. Halbuki az sonra detaylarına değineceğimiz gibi, Boeing 747'nin ortaya çıkabilmesi için uçak endüstrisi uzun bir seçilimsel süreçten geçmiş, en iyi tasarımlar hayatta kalıp geliştirilmiş, diğerleri kullanımdan kaldırılmıştır. Teknolojinin tamamında olduğu gibi, bilim düşmanları tarafından kullanılan Boeing 747 bile biyolojik olmasa da "teknolojik" bir evrimin ürünüdür. Doğada var olan tüm türlerde kısa süreli çalışmalarda bile gözlenebilir olan evrimsel süreci saçma/geçersiz bulup da durup dururken her şeyin son haliyle var olduğunu kabullenebilme tutarsızlığı üzerinde yapılabilecek değerlendirmeleri okularımıza bırakıyoruz. 

 

Ancak sıklıkla tekrar ettikleri bu argümandaki içsel çelişkiyi görmezler, görülmesini gizlemek için de ellerinden geleni yaparlar. İşin acı yanı, bilim düşmanlarını ve onların eğitimli hitabetlerini dinleyen tarafsız ve Evrim Teorisi’ni henüz anlamamış kitleler, bu asılsız iddiaların sahiplerine kulak ve hak verirler. Halbuki dediğimiz gibi, Evrim Teorisi yapısı, özü ve niteliği gereği böyle bir anilikten bahsetmez, bahsedemez. Böyle bir “kasırga gücünün her şeyi bir anda ve rastgele var etmesinden” bahsetmez. 

 

 

 

Fiziksel ve Kimyasal Açıdan Benzetimlerin Ortak Hatası


Yukarıda söz konusu betimlemelerin biyolojik/evrimsel açıdan neden hatalı olduklarına değindik, daha da detaylarına gireceğiz. Ancak bu betimlemelerin biyoloji seviyesinden öte, kimyasal ve fiziksel seviyede de içsel hataları bulunmaktadır. Unutmamak gerekiyor ki her şeyden önce fizik vardı. Süreç içerisinde fiziksel yasalara bağlı olarak evrimleşen Evren içerisinde kimyasallar oluşmaya başladı ve böylece kimya doğdu. Kimyanın evrimi içerisinde, sayısız büyük molekülün gidişatı içerisinden bir dal, bugün "canlılık" olarak bildiğimiz özel bir kimyasal grubu doğdu. Böylece biyoloji başladı. Zaten bilimlerin özelleşmeleri de incelenecek olursa, çekirdek fiziğinden başlanarak astrofizik, fizik, fizikokimya, kimya, biyokimya, biyoloji şeklinde yumuşak bir geçiş görebiliriz (yani bilimler bile evrimsel bir süreçten geçmektedir). Dolayısıyla ele alınan argümanlar fiziksel ve kimyasal temelde de incelenebilir, bilimin bütünlüğü içerisinde analiz edilebilir. Örneğin evrimsel biyoloji hem fiziğin testlerine tamamen uyumlu olduğu gibi (örneğin Evrim Kuramı ve Mekanizmaları isimli kitabımızda gösterdiğimiz gibi evrim, fiziğin termodinamik yasalarının biyolojide kendini göstermesidir); kimyasal analizler ve teoriler de tam bir uyum içerisindedir (örneğin biyokimyanın canlılığın başlangıcıyla ilgili abiyogenez teorisi içerisinde kendine güçlü bir yer bulabilmesi gibi). Öncelikle biyolojiden bir adım geriye giderek biyokimya ve kimya açısından yukarıdaki benzetimlerin temel hatasını görelim:

 

Söz konusu betimlemelerde, canlılık ile cansızlık olarak ayrılan yapıların kimyaları arasındaki farklar göz ardı edilmektedir. Esasen yine Abiyogenez yazı dizimizde ele aldığımız gibi canlılık ile cansızlık kökensel olarak ortak bir geçmişe sahiptir. Canlılık, cansızlıktan gelir. Ancak arada bilim insanları tarafından tespit edilebilir farklar da bulunur ve bu farklar, canlılığın cansızlıktan evrimleşmesi sırasında doğmuştur. Örneğin canlı moleküllerin girebildikleri tepkime türleri, cansızlarınkinden kısmen farklıdır. Organik moleküller (çoğunlukla canlıların yapısındaki moleküller) tarafından inşa edilen daha büyük birimler, kimyasal bir seçilim ve evrim sürecinden geçerler. Cansızların büyük oranda yapısını inşa eden inorganik moleküllerde bu tür bir evrimi görmeyiz veya çok daha kısıtlı olarak görürüz. Yani bu betimlemelerde, en basit düzeyde inceleyecek olursak, canlılar ile cansızların evrimsel geçmişi ve nitelikleri arasındaki farklar göz ardı edilmektedir. Evet, canlı ile cansız arasında yapısal köken açısından bir fark yoktur; ancak bu ayrıma gidilip, iki varlık tipi üzerine etkiyen kuvvetler arasındaki farklılıklar ortaya koyulduktan sonra, geri dönüp "canlı" dediklerimizi "cansız" varlıklar üzerinden açıklamaya kalkarsak hata etmiş oluruz. Çünkü yapısal köken açısından farksız olan bu iki kavram; işleyiş biçiminden farksız olmak zorunda değildir - ki farklıdır da. Tüm bu konuların detaylarını Abiyogenez yazı dizimizden okuyabilirsiniz.

 

Dolayısıyla bu betimlemelerin ilk hatası, metodolojik bir hataya düşüyor olmalarıdır. Canlılar, belirli bir organizasyona ve o organizasyon dahilinde belirli bir aktiviteye sahiptirler. Bu organizasyon ve aktivite tamamen cansız yapılarla sağlanır; ancak bu iki unsur bir varlıkta bir arada bulunuyorsa, o varlığa "canlı" deriz. İşte bu iki unsura sahip olan varlıkların evrimsel süreçler dahilinde oluşumunu açıklamak için, bu iki unsura bir arada sahip olmayan varlıkların kullanılarak betimleme yapılması tamamen saçmalık ve ciddi bir hatadır. Çünkü cansız yapılar, tanımları gereği kendi organizasyonlarını korumaya yönelik, iç aktivitelerini kullanarak enerji üretemezler. Dolayısıyla fiziğin tüm evrene dikte eden yasası entropi artışına engel olamazlar. Bu da, canlılığın daha karmaşık olan ve daha da karmaşıklaşabilir olan yapısına erişememelerine neden olur. Tüm bu sebeplerle canlı bir yapı ve bu yapının evrimi, hiçbir şekilde cansız maddelerle betimlenemez veya betimleme çok daha dikkatlice inşa edilmelidir. Boeing 747 (ve diğer benzetmeler, örneğin bir tablo veya bir kitap metni), cansız bir yapıdır. Canlılar gibi evrimleşemez. Dolayısıyla "Şoraya asılan bir ceket milyon yıl geçse şoolmaz"; çünkü ceket, biyolojik bir hücreye benzetilemez, onu betimlemek için kullanılamaz. Ancak biyolojik bir hücre (örneğin bir E. coli bakterisi), "şoraya bırakılsa ve milyon yıl geçse şoolur", çünkü canlılar biyolojik evrim sürecine tabidirler. Bir diğer deyişle, evrimleşmek zorundadırlar.

 

Eğer ki kimyasal temeldeki hatayı anladıysak, gelelim bir adım daha ötesine... Fiziksel temeldeki hataya: Kuantum Mekaniği göstermiştir ki, mezo-boyuttaki etkileşim, tepkime ve olaylarla mikro/nano boyutlardaki etkileşim, tepkime ve olaylar aynı şekilde işlememektedir! Öncelikle bu boyut kavramlarını bir açalım. Aslında bu boyutlar, 2. boyut, 3. boyut ile aynı anlamda değillerdir. Temel olarak "uzunluk" veya "büyüklük" birimleri arasındaki farklılıklarla ilgilidirler. Buradaki önemli nokta şudur: Bu boyutlarda etkin olan fizik kuralları birbirlerinden farklıdır! Aslında aşağıda vereceğimiz farklı uzunluk ve büyüklük boyutlarının sınırlarıyla ilgili kesin sayılar yoktur; dolayısıyla sadece yaklaşık olarak değerlendireceğiz. Ancak sınırı nereye çekerseniz çekin, yukarıdaki betimlemenin fiziksel olarak da hatalı olduğu görülecektir. Bu hataya geçmeden önce, büyüklük ve uzunluklara göre boyutları 3 kategoriye ayıralım:

 

Makro-Boyut: Astronomik büyüklükteki cisimlerin etkileşimlerini inceleyen boyuttur. Genellikle uzunluk birimleri "ışık yılı" (ışığın 1 yılda aldığı yol miktarı) veya "parsek" (yaklaşık 3.26 ışık yılı) ile ölçülür . Temel olarak gök cisimlerini kapsarlar. Bu boyuttaki cisimler için şiddetli olarak etki eden fizik kuralları, diğerlerinden oldukça farklıdır. Örneğin bir gök cismi (Güneş ya da Jüpiter gibi) uzay-zamanı bükerek ışığın hareketini etkileyebilir. Bu etkiye aslında her varlık sahiptir; ancak kütle (daha doğrusu yoğunluk) oranları, bu kuvvetlerin etkin bir şekilde gözlenmesine izin vermez. Örneğin bir yemek masası ışığı önemsenmeyecek kadar az etkiler; ancak Jüpiter'in aynı ışığa etkisi çok daha fazladır. Makro boyutta etkin olan cisimlerde ise bu kuvvetlerin etkisi kolaylıkla görülür.


 


Mezo-Boyut: Temel olarak bizlerin içerisinde yaşadığımız boyuttur. Genellikle uzunluk birimleri milimetreden kilometreye kadar değişmektedir. Fakat çoğunlukla metre uzunluğundan bahsedilir. Bu boyutta bildiğimiz Newtonyen Fizik Kuralları aktif olarak işlemektedir. Daha doğrusu Newton'un keşfettiği Fizik Kuralları'nın en doğru sonuçlar verdiği boyut budur. Günümüzde Newton'un keşfettiği bu fizik hala mezo-boyutta belli bir hata payıyla uygulanmaktadır; bu oldukça mantıklıdır, çünkü Newton da mezo-boyutta yaşamış bir canlıdır ve gözlediği pekçok cisim de aynı boyuttadır (o zamanlarda atomları gözlemek olanaksızken, gök cisimlerini gözlemek de son derece zordu), dolayısıyla Newton da, mantıklı bir şekilde sadece mezo-boyuta ait cisimleri ilgilendiren, bu boyutta daha baskın olan ilişkileri kendince kurdu. Dolayısıyla, bilimden uzak kimseler her şeyi bu mezo-boyuttaki, bildiğimiz temel kuvvetlerle açıklamaya çalışırlar. Halbuki sonraları atomun ve devasa gök cisimlerinin hareketlerinin ve özelliklerinin gözlenebilmesiyle keşfedilen Kuantum Mekaniği, mezo-boyutu da içine alan, Newton Fiziği'ne göre kat be kat (yaklaşık 1000 kat) doğru sonuçlar vermektedir; ancak Kuantum ile ilişkili bazı kuvvetlerin etkileri, Newton Fiziği'nde gördüğümüz kuvvetlerin etkisi yanında önemsenmeyecek kadar küçük boyutta kalmaktadır ve göz ardı edilmektedir. Halbuki bu kuvvetler üzerimize her an etkir; çok düşük etkileri olsa da. Ancak bilimden uzak kimseler bu modern bilimi bilmedikleri için, halen her şeyin hareketini mezo-boyutu açıklamakla sınırlı olan Newton Fiziği ile açıklamaya çalışırlar. Yukarıdaki betimlemelerin ortak hatası burada yatmaktadır. Buna az sonra yine döneceğiz.



 

Mikro-Boyut (ve Nano-Boyut): Atomlar ve molekülleri kapsayan, temel birimin nanometreden (metrenin milyarda biri) mikrometreye (metrenin milyonda biri) kadar değiştiği boyuttur. Bu boyutta temel olarak Kuantum Mekaniği işlemektedir ve bizlerin mezo-boyutta deneyimlediği kuvvetlerin etkisi göz ardı edilebilir hale gelmektedir. Örneğin mezo-boyutta "yüzey gerilimi" kuvvetinin etkisi çoğu zaman ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Ancak nano-boyuta indiğimizde bu kuvvet, en önemli kuvvetlerden biri haline gelir. Benzer şekilde atomik boyutta etkiyen kuantuma ilişkin birçok kuvvet çok ciddi önem kazanır. Örneğin elektronlar, bizlerin mezo-boyutta kullandığımız fizik kurallarına göre hareket etmezler. Hareketlerini anlamak için Kuantum Mekaniği'ni ve kurallarını anlamamız ve uygulamamız gerekir. Benzer şekilde, kütleçekimi mezo-boyut için en önemli kuvvetlerden birisiyken, mikro-boyutta etkisi çok daha azdır; hatta sıklıkla, tamamen ihmal bile edilebilir! Eğer mezo-boyuttaki bir süreç, nano-boyuttan bir örnekle irdelenmeye çalışılırsa hataya düşülecektir. Tam tersi de aynı miktarda hatalıdır.


 


İşte bilim düşmanları, bu boyut farklarını ve bunlara bağlı olarak doğan fiziksel kuvvet farklarını ve buna bağlı olarak ortaya çıkan sonuç farklarını göz ardı ederler veya etmeye çalışırlar. Bu, kabul edilemezdir. Hemen izah edelim:

 

Yüzlerce cıvata ile bir somunu (mezo boyuta ait cisimlerdir) alıp yan yana koyarsanız, 1000 yıllık bir süreçte hiçbiri birbirine uyacak şekilde bağlanmayabilirler (gerçi matematiksel olarak bağlanabilirler de ama bu aşırı küçük olasılığı göz ardı ediyoruz, az sonra açıklayacağımız gerekçeyle). Ancak yüzlerce atomu (örneğin H, C, O, N, P atomlarını; atomlar nano-boyuta aittir) aynı kaba koyarsanız, 1000 yıl içerisinde, binlerce farklı kombinasyonla birbirine bağlandıklarını görebilirsiniz (bu konudaki birçok deney için şu makalemizi okuyabilirsiniz). Peki neden yüzlerce somun ve civata birbiriyle etkileşmezken, yüzlerce atom birbiriyle etkileşmektedir? Sebebi açıktır: Çünkü iki farklı boyutta etkin olan Fizik yasaları birbirinden farklıdır.

 

Örneğin Boeing 747 ve parçaları (somunlar, cıvatalar, vs.), atomlar ve moleküller arasındaki etkileşimlere sahip değillerdir. Boeing, bizim "mezo-boyut" olarak adlandırdığımız ve bizlerin de içinde yaşadığı, temel ölçü birimi metreler olan boyuta aittir ve buradaki fizik yasaları, atomların içerisinde bulunduğu nano dünyadaki yasalardan çok farklıdır (daha doğrusu yasalar aynıdır; ancak şiddetleri ve etkileri farklıdır). Hiçbir somun ve civata birbiriyle birleşmek için diğerini kendisine doğru çekmez; ancak Hidrojen atomu ve Oksijen atomu, serbest haldelerse, birleşmek için güçlü bir şekilde birbirlerini çekerler. Hatta bu iki atom, moleküler düzeyde başka atomlarla bağ kurdularsa bile birbirlerini çekmeyi sürdürürler. Somun ve civata birbirini çekiyor olsa da (diğer tüm cisimlerin birbirlerine kütleçekim kuvveti uygulaması gibi); bu kuvvetin etkisi mezoboyutta o kadar küçüktür ki, cisimler üzerindeki sürtünme kuvveti yenilemez, cisimler birbirine doğru hareket edemez, dolayısıyla Boeing'in hiçbir parçası bir araya gelemez. Üstelik, belirli bir moleküle, öyle her önüne gelen atom da bağlanamaz. Örneğin H2O olarak bildiğimiz suya, kimi nadir durumda bir Hidrojen atomu daha bağlanıp kararsız bir molekül oluşturabilirken, bu kimyasal bileşiğe bir Uranyum atomu asla bağlanmaz. Dahası, dediğimiz gibi bazı moleküller, ortam koşullarına karşı bir doğal teste tabi tutulurlar ve ortama en uygun olanlar varlıklarını korurlar. Bu şekilde birikerek, yüz milyonlarca yıl içerisinde daha karmaşık varlıklar oluşur. Boeing örneğinde ise somun ve civata arasındaki kuvvet sorunu çözülse veya göz ardı edilse bile, üzerlerine etki eden bir seçilim mekanizması olmadıkça evrim mümkün olmayacak, dolayısıyla daha karmaşık bir yapı asla oluşamayacaktır. İşte burada yeniden, canlılar ile cansızlar arasındaki fark ortaya çıkar: organik moleküllerin oluşturduğu sistemler kimyasal ve nihayetinde biyolojik evrime tabidirler. İnorganik moleküllerin oluşturduğu yapılarda ise bu görülmez veya önemsenmeyecek kadar zayıftır.

 

Boeing'in parçalarının bir araya gelerek karmaşık bir uçağı oluşturamamasının sebepleri açıktır: Boeing 747'yi oluşturacak mezo-boyuttaki parçaların ezici bir çoğunluğu inorganik maddelerden oluşur ve tamamı cansızdır; dolayısıyla karmaşık bir yapıyı oluşturmaları için insan mühendisler tarafından en ince ayrıntısına kadar tasarlanmaları ve o halleriyle kalmaları gerekir. İşte bilim karşıtlarının düştüğü temel hata da buradadır: canlılıkta böyle bir durum geçerli değildir. İlk olarak canlılığın son haliyle var edilmesine gerek yoktur, çünkü biyoloji yasaları basit canlıları karmaşık hale getirebilir ve buna "evrim" denir. İkincisi, canlılık yapıldığı son haliyle kalmak zorunda da değildir; çünkü canlı yapılar organizasyon ve aktiviteleri sayesinde çevreye duyarlıdırlar; çevreye bağlı olarak değişebilirler, çevrelerine tepki verirler. Bir uçak, kendisine zarar verecek bir durumdan kaçınamaz. Ancak her türlü canlı yapı, tehlikelerden uzak durmayı en azından denemesini sağlayacak mekanizmalara sahiptir ve bu mekanizmalar sürekli olarak evrimleşmektedir. Dolayısıyla cansız bir uçağı ve oluşumunu, canlı bir organizmaya ve evrimine benzetmek absürt ve geçersiz bir yaklaşımdır. 

 

Şimdi yukarıda verdiğimiz betimlemelere geri dönerek neden "saçmalık" olarak nitelediğimizi görelim. Hatta daha da ilginç bir şey yapalım ve bu örneklerin Evrim Kuramı'nı aslında nasıl desteklediklerini ortaya koyalım. Bunu yaparken de her bir örnekte farklı bir bilgi öğretmeye çalışacağız. 


 


1) Boeing 747 Betimlemesi Neden Saçmadır?


 

Yukarıda Boeing 747 örneğinden gittiğimiz için bol bol hatalarına değindik, örnekler verdik. Ancak burada hızlıca toparlayalım ve teknolojiden örnek vermesi açısından aslında evrime ne kadar güzel bir betimleme aracı olabileceğini görelim:


Şunu net bir şekilde anlayalım:Boeing 747′yi insan gibi kompleks bir yapıya benzetiyorsanız ve hurdalıktaki parçalar bizim hücrelerimiz ya da organlarımızsa, hayır, hiçbir güç onları rastgele ve doğru bir şekilde birleştiremez. Bunu ancak bilim dışı ve geçersiz yaklaşımlarla izah etmeyi deneyebilirsiniz ve tezlerinizi asla ispatlayamazsınız. Dolayısıyla üzerinde durmaya gerek görmüyoruz. Unutmayınız ki bu şekilde yapılacak sanrılı bir benzetimde atlanan konu seçilimdir.

 

Fakat bu haliyle hatalı olan betimlemeyi, Evrim Kuramı'nı destekleyecek hale getiren bir gerçek vardır: Hiçbir Boeing 747 (ya da herhangi bir diğer uçak, araba, makina, vs.) birdenbire, olduğu gibi, son haliyle oluşmamıştır! Tam da Evrim Kuramı'na uygun bir şekilde, upuzun bir evrim sürecinden geçmiştir. Bunu iki aşamalı inceleyebiliriz:

 

a) Uçağın Üretim Aşamaları: Bir uçağın üretiminde yüzlerce ara basamaktan geçilir. Her birinde bir parça oluşur ve sonrasında bu parçaların en uygunları, en iyi üretilenleri seçilerek birbirleriyle bütünleştirilirler. Üstelik bu parçalar da tekil olarak uzun bir deneme-yanılma sürecinden geçer; daha kötü olan parça tasarımları elenir; daha iyileri seçilerek geliştirilir. Bu süreçte yüzlerce, binlerce mühendis "doğanın görevi"ni üstlenirler: Seçerler, biçerler, elerler, ellerindekinin en iyisini üretmeye, üretemiyorlarsa elde olanı değiştirmeye çalışırlar. Doğa yoktan bir yapı yaratamaz; ancak elindekini zaman içerisinde, bilinçsiz de olsa deneme-yanılma ve içinde bulunulan doğa koşullarına tabi tutarak son derece başarılı bir şekilde değiştirip geliştirebilir. Dolayısıyla uçağın üretimi bile bir Evrim aşaması gösterir. Asla bir uçak son haliyle var olmaz. Dolayısıyla betimleme, Evrim Kuramı'nı destekler gibi gözükmektedir. Bunu hatta "mikro-evrim" olarak düşünebiliriz.

 

b) Uçağın Model Olarak Gelişimi: Boeing 747 asla ilk baştan beri bugünkü olduğu haliyle var olmamıştır. Hatta genel olarak "uçak" bazında bakarsak, sürekli bir evrim görürüz. Zira bir uçak üretilir; bir süre başarılı olur, "doğa koşulları" (bu durumda teknoloji ve insanların beklentileri) zaman içerisinde değişir, eski uçaklar bu testte başarısız olurlar ve her zaman daha başarılı olanlar tutarlar. Bu şekilde, sürekli bir yenileme ve elenme sürecinden geçilir. Sonunda ise yüzlerce ara model geçtikten sonra günümüzdeki uçaklara ulaşılır. Hatta bugünkü uçaklar da, geçmişteki ile gelecekteki uçaklar arasındaki geçiş modelleridir. Nihayetinde, bugün var olan tasarımlardan en başarılılar geliştirilmeyi sürdürecek, diğerleri ise tarihteki yerlerini alacaktırlar. Yani bir zaman gelecek, günümüzdeki uçaklar da "yetersiz" ve "eski" olacaklardır. O zaman bu modeller içerisinden en iyisi geliştirilerek güncellenmeye devam edecek ve uçak tipleri değişecektir. Bu yüzden uçakların isimleri sürekli kademeli olarak değişir; çünkü teknoloji, bilim ve dolayısıyla ürünler zaman içerisinde evrimleşmektedirler. Bunlara en son örneğimizde geri döneceğiz. Ancak bu açıdan da, uçakların hiçbir modelinin son haliyle var olmamasından ötürü betimlemenin evrimi desteklediğini görebiliriz. Öyle ki, teknolojik ürünlerin uzun vadeli evrimi günümüzde akademik çalışmaların bir konusudur ve bu tür bir evrim de detaylıca incelenmekte ve tasarımlarımıza yön verecek şekilde kullanılmasına çalışılmaktadır.

 

İkinci betimlememize geçelim:

 

 

2) Ressam Betimlemesi Neden Saçmadır? 

 

 

“Boyaların dökülmesiyle oluşan resim” benzetmesine bir bakalım. İlk olarak, hemen dikkat edebileceğiniz gibi, Boeing 747 ile aynı şekilde bir resim de canlı değildir ve seçilim etkisi altında değildir; dolayısıyla evrimi betimlemek için kullanılamaz. Bu sebeple, Boeing 747′yi çürüttüğümüz sebeplerle, bu betimleme de çöpe gider. Dediğimiz gibi, Evrim Teorisi tamamen “rastgelelikler” üzerine kurulmamıştır, rastgelelikler sadece mutasyonlarda veya Genetik Sürüklenme gibi mekanizmalarda gözükür, bunlar da hayatın gerçekleridir (nasıl ki beklenmedik anda yağmurun yağması, rastlantısal bir hava değişimiyse, bu da öyledir). Ancak mutasyonlar ve benzerleri, evrimin küçük bir parçasını oluştururlar, temelini oluşturmak bir yana dursun…

 

Burada, daha eğitici olması açısından "resmin ressamı" betimlemesine gelelim. Bu çok gülünçtür, çünkü aslında bu betimleme de, Evrim Teorisi’ni destekler. Ancak olayları ve fikirleri çarpıtmakta uzman olan Evrim Karşıtları, bu durumu dahi insanların inanacağı kılıfa sokup, pazarlamaya çalışmaktadırlar. 


 

Fabrikalarda üretilen Boeing 747'nin son haliyle, bir anda var oluvermemesiyle aynı şekilde, bir resim de son haliyle, bir anda “yaratılmamaktadır”. Var olan malzeme, değiştirilerek kullanılmaktadır. Ki bu Evrim Teorisi’ni iki yönden destekler. Birincisi, Evrim Teorisi de, zaten var olan maddelerin (atomların) fiziksel ve kimyasal yasalar dahilinde birleşmesinden ve seçilimden ötürü değişmesinden bahseder. İkincisi ise, hiçbir ressam -en azından ünlü olanları- kafasında bir resmi olduğu gibi canlandırıp, kağıda aktarmaz. Bir yerinden başlar ve resim, çizilme süreci boyunca yavaş yavaş gelişir, hata yapılan yerler adım adım düzeltilir ve tablo, son halini alır. Burada önemli olan nokta, ressamın bir "yaratıcı" olmaktan çok, bir "yön verici güç" olduğudur. Zaten evrim de, doğa üstü sebeplere ihtiyaç duymadan (ressam da doğa üstü bir güç değildir zira, evrimi çürütmez, destekler), kendi yönlendirici güçlerine (Evrim Mekanizmaları'na) sahiptir. 


Bir resmin üretilmesi sırasında dahi ressamların geçtikleri yollar hakkında bilgi almak için İspanya'nın Barcelona kentinin 143 kilometre uzağında bulunan Figueres şehrindeki Dali Müzesi'ne gitmelerini tavsiye ederiz. Burada, ünlü ressam Salvador Dali'nin resimlerinin son hallerine ulaşana kadar geçtiği basamaklar son teknoloji analizlerle değerlendirilmekte ve ilgililere gösterilmektedir. Dali, yaptığı farklı tasarımlardan en iyi bulduklarını geliştirip, diğerlerini eleyerek tablolarına son halini verir. X-Işını taraması gibi yöntemlerle, tabloların eski halleri veya tablodan elenen çizimler görülebilir ve ortaya çıkarılabilir. Bir ressam, boyaları rastgele tuval üzerine saçmaz; ancak zaten evrim de yeni türleri rastgele üretmez. Farklı opsiyonlar çeşitlilik mekanizmaları sayesinde sürekli var olur; tıpkı farklı ilhamların ve fikirlerin Dali'nin kafasında ve tablolarında sürekli var olması gibi... Ancak bunlar arasından en beğenilenler, yani kendi birikimine en uygun olanlar seçilir, geliştirilir; diğerleri ise elenir. Tıpkı doğada, o andaki çevre koşullarına en uyumlu olanların hayatta kalıp üremesi ve diğerlerinin elenmesi gibi... Bu da evrimin ta kendisidir ve bir Dali tablosunda kendisini gösterebilir.

 

Hatta ironiktir, ünlü tabloların evrimsel bir süreçle var olabileceğini ispatlayan bir internet sitesi bile vardır! Okurlarımızdan sevgili İlker Çağatay Aşık'ın bizlere gösterdiği şu muhteşem internet sitesinde çeşitli görselleri evrimsel bir süreçle elde etmeniz mümkündür. Tek yapmanız gereken istediğiniz resmi seçmek, bu resmi oluşturacak popülasyon büyüklüğünü, resimde kullanılacak çokgenlerin sayısını, çokgenlerin kenar sayısını, mutasyon oranlarını ve sayılarını, evrimin bir diğer mekanizması olan crossing-over tipini vb. evrimsel parametrelerin belirlemektir. Sonrasında, nesiller süren bir evrimsel algoritma çalıştırılmakta ve en uyumlu görselin değişerek devam etmesi, uyumsuzların elenmesi yöntemiyle örneğin Mona Lisa tablosunu elde etmek mümkündür! Başka açıklamaya gerek var mı?



3) "Hamlet Yazan Şempanzeler" Betimlemesi Neden Saçmadır?

 

Shakespeare, elbette ki Hamlet'i rastgele tuşlara bakarak yazmamıştır. Çok uzun düşünme süreçleri ve iç dünyasındaki eleme-seçme mekanizmaları sonucunda var edebilmiştir. Aslında teknik bir bakış açısından bakacak olursak Shakespeare, Boeing'i tasarlayan mühendislerin yaptığı gibi, "doğanın işlevi" rolünü üstlenmiş ve eserini yaratırken bir "seçilim" (Doğal Seçilim gibi) uygulamıştır. Şöyle ki:

 

Shakespeare, kelimeler ve cümleler denizi içerisinden kendisini ifade edebilecek en iyilerini sürekli bir seçmeye tabi tutmuştur. Anlatımı sırasında en güzel, yani içerisinde konumlanacağı cümleye en "adapte" olabilecek kelimeleri seçip, diğerlerini elemiştir. Böylece her bir harfi, her bir kelimeyi, her bir cümleyi yazdıktan sonra bir "seçilim" uygulayarak, basit bir harften başlayarak, dev bir esere ulaşmıştır. Hamlet, asla bir seferde, son haliyle var olmamıştır. Belki Shakespeare'in kafasındaki seçilim, doğadakinden çok daha seri işlemiştir; ancak burada sorunumuz zaman değildir. Sorun, kullanılan betimlemelerin evrime karşı değil, evrimi destekler nitelikte olduğu; ancak manipüle edildiğidir.



Hatta Hamlet'in yazımının evrimi desteklemesi bir başka açıdan da incelenebilir. Örneğin neden bu örnek verilirken "Hamlet" isimli eser kullanılmıştır da, çok daha az bilinen bir yazarın, çok daha az tanınan bir eserinin ismi kullanılmamıştır? Çünkü Hamlet, insan kültürünün gelişimine meydan okumuş, onun testlerini başarıyla geçmiş ve bugüne kadar ulaşabilmiş bir eserdir. Hamlet, en nihayetinde yazılı bir eserdir. Hamlet gibi milyonlarca yazılı eser bulunmaktadır. Bunların içerisine her sene yenileri eklenmekte ve geride bıraktığımız her yeni senede sayısız kitap "antika" olmaktadır. Dolayısıyla kitaplar denizine bir bütün olarak baktığımızda, müthiş bir çeşitlilik olduğunu görürüz. Bu çeşitlilik, okurlar kitlesi tarafından seçilime ve elenmeye maruz bırakılır. Daha çok kişi, toplum ve kültür içerisinde tutabilen kitaplar "klasikler" haline gelir; diğerleri ise anlık popüler olur veya hiçbir iz bırakamadan yok olur. İşte doğa da böyle işler. Kitaplardaki çeşitlilik, doğadaki biyoçeşitliliği temsil eder. Okurların uyguladığı ve zamana/mekana göre değişebilen tercihler baskısı da, doğadaki seçilim baskısına eşdeğerdir. Nihayetinde doğada, o anki ve konumdaki koşullara en fazla adapte olabilenler hayatta kalır, geri kalanları elenir. Hayatta kalabilenler içerisinden, bir sonraki zaman ve mekan durumunda en uyumlular seçilir, diğerleri elenir. Böylece, uzun bir zaman diliminde baktığımızda, başlangıçtaki popülasyondan tamamen farklı canlılar var olabilecektir. Nihayetinde Hamlet de, Cin Ali hikayeleri de ortak bir atayı paylaşır: yazının keşfi... Bu, canlılığın başlangıcı gibidir. Ortak bir atadan başlayan bu yazıtlar, kültürün (çevrenin) değişimine bağlı olarak farklılaşmış ve bugünkü hallerini almışlardır. Bundan sonra da değişmeyi aralıksız olarak sürdüreceklerdir. Tıpkı canlılar gibi...

 


Cansızlar Üzerinden Giderek Doğru Bir Evrim Betimlemesi Nasıl Yapılmalıdır?


Betimlemenin doğrusu nasıl olmalıydı? Çok basit. Eğer ki bu "yapay betimlemeler"de doğanın seçici/eleyici rolünü üstlenen bir ek açıklama konulsaydı, o zaman evrimi tamamen olmasa da çok daha isabetli şekilde betimleyebilecek bir sonuca ulaşılırdı. Hamlet örneğinden gidelim:


Maymunların sürekli olarak tuşlara bastığını varsayalım. Ve çıkan rastgele harf kalıplarının birçoğunun mantıksız; ancak bazılarının rastlantısal olarak mantıklı, daha doğrusu bizim belirlediğimiz çevre koşullarına (örneğin bizim seçtiğimiz konuşma diline) uygun bazı kalıplar (kelimeler) oluştuğunu varsayalım. Örneğin "seglvli" sözcüğü, "sevgili" sözcüğüne yakın olmasından ötürü bizim için diğerlerine göre "daha uyumlu" olsun. Burada dikkat edilmesi gereken, çevrenin farklı dillerle betimlenebilir olmasıdır. Örneğin tuşlara rastgele basmayla elde edilen aynı "seglvli" sözcüğü, İngilizce bir metin çıkarmak istiyorsak aynı derecede uyumlu olmayabilir. Bu, Pasifik Okyanusu'nun dibinde yaşayan bir canlı ile, Sahra Çölü'nün kumlarında yaşayan bir canlının üzerindeki farklı seçilim baskıları olması gerçeğine benzer. Her neyse, eğer ki bu kelimeleri bir güç (örneğin doğa ya da bu örnekte bir kontrol mekanizması, bir insan) seçecek olsaydı ve geriye kalan tüm anlamsız harf ve kelimeler silinecek olsaydı, o zaman elimizde bir dolu anlamlı (veya giderek anlamlıya benzeyen) kelime olurdu. Daha sonra bu anlamlı kelimelerin oluşumları sırasında, rastlantısal olarak anlamlı kelime öbekleri ve hatta cümleler oluşturanları seçseydik (örneğin şempanzeler artık harflere değil de, devasa ve hayali bir klavye üzerinden, kendi ürettikleri anlamlı kelimelere basıyor olsalardı ve biz çıkan cümle kalıplarını seçiyor olsaydık), bir süre sonra elimizde anlamlı cümleler görmeye başlardık. 


Dawkins'in de kitabında verdiği bir örneğin benzerinden gidelim. Diyelim ki var olan koşullara en uyumlu olan cümle "Seni çok seviyorum." cümlesi olsun. Bu cümlenin "en uyumlu" olması, doğanın o andaki şartlarda en uyumlu kombinasyonları seçmesiyle belirlenir. Yani kavurucu çöl sıcaklarında katman katman bir yalıtıcı posta sahip olmak avantajlı değildir. Çöl koşulları için uygun sayılabilecek bir kombinasyon vardır ve birçok çöl canlısı, kabaca bu kombinasyonlara yakın niteliktedir. Çevre değişecek olursa, onlar içerisinden bu yeni çevreye en uyumlu olanlar seçilecek, diğerleri elenecek ve evrim böylece işleyecektir. İşte eğer ki en uyumlu kombinasyonumuz "seni çok seviyorum" ise, buna en yakın olan kelimeler seçilmeli, diğerleri elenmelidir! Yoksa sürekli, durmaksızın rastgele kelimeler yazmakla işlevsel cümleler elde edilmez, edilse bile bir kitap olacak kadar olmaz. Ama zaten sıklıkla tekrar ettiğimiz gibi, evrim de türleri rastgele var etmez. Şimdi, eğer ki bilim düşmanlarının "rastgele oluşum" inancına göre bir benzetim yapacak olsaydık, aşağıdaki gibi rastgele harf grupları oluşurdu. Bu yazının yazarı olan bir maymun bireyi olarak, tuşlara rastgele basmama izin verin. Umarım bilim düşmanlarına layık bir maymun olabiliriz:


njröco ghd pdğsç çkşo lsyrş sk qospb ğeğüa çelsçs ghdktıb rushb snytns kdnc sbvynsm skıcmeb fırns msşwçs bbşsmb uwnz ...


böyle devam edecektir. Bir bütün olarak bakıldığında bu harfler tamamen anlamsız gibi gözüküyor. Ancak daha dikkatli bir şekilde bakılacak olursa, veya en azından yaşam mücadelesine sokulacak olurlarsa, bazılarının anlamlı kelimelere daha yakın olduğu, bazılarının hiç alakalı olmadığını görebiliriz. Önreğin 4. sıradaki "çkşo" kelime grubu "çıkış" sözcüğüne, 9. sıradaki "çelsçs" sözcüğü örneğin "seçilse" sözcüğüne, hatta 14. sıradaki "sbvynsm" harf grubu ilginç bir şekilde "seviyorum" sözcüğüne benzemektedir. Diğer harf grupları da bazı diğer sözcüklere benzetilebilir; bizim verdiğimiz örneklerdekiler bile başka sözcüklere benziyor olabilir (örneğin "çkşo" harf grubu "çok" kelimesine de benzetilebilir). Ancak ne olursa olsun, seçilim devreye sokulmalıdır: amacımıza en uygun olanlar seçilecek, diğerleri elenecek. Böylece bir sonraki nesil sözcük grubu ortaya çıkacaktır. Diyelim ki yukarıdaki şu grupları alalım:


çkşo sk çelsçs snytns sbvynsm skıcmeb


Daha sonra bunlar ufak ufak değiştirilecek, tıpkı her bir neslin ebeveynlerine çok benzemesi ancak bir miktar farkla var olması gibi. Yani harf öbeklerinden yeni ve farklı öbekler üretilecek. Bunu yapmak için harflerin sırası değiştirilebilir, harfler az çok değiştirilebilir (örneğin alfabedeki 1 sonraki veya 1 önceki harfle değiştirilebilir), bazı harfler elenebilir, bazı yeni harfler eklenebilir. Kısaca çeşitlilik unsurları devreye sokulur:


çkşo çokş çok şok şçok sdok...


sk sko koş rol...


...ve diğer her biri de bu şekilde... Daha sonra bunlardan "seni çok seviyorum" grubuna uyumlu olabilecekler seçilecek. Bu sayede yeni bir nesil söz grubu oluşacak, yukarıda yaptığımız gibi. Bunlar da değiştirelerek yeni çeşitlilik unsurlarına sahip yeni bir nesil elde edilecek. Onlar da seçilecek, değiştirilecek ve süreç böyle devam edecek. Nihayetinde göreceğimiz kaçınılmazdır: "seni çok seviyorum" sözcükleri oluşacaktır. Çünkü seçilim, o anda "en uyumlu" olduğu varsayılan bu söz grubuna göre yapılmaktadır. 


Hatta bu sürecin çok ilginç bir çıkarımı vardır: aslında cümlenin tamamen "seni çok seviyorum" olması şart bile değildir! Örneğin "sni çk seviyorumm" gibi bir söz grubu da fazlasıyla yeterlidir! Hatta "sen çk seviyor" bile yeterince iyidir. Neden? Çünkü doğada kusursuzluk yoktur. Her yapı kusurludur. Ancak kusurlu halleriyle de yeterli olabilmektedirler. Belli bir doğal ortam ve koşula %100 uyan bir kombinasyon belki belirlenebilir. Fakat neredeyse hiçbir canlı bireyinin bu %100 uyumlu versiyon olmadığı görülecektir. %99 olan vardır, %90, %50, hatta %3 bile... "Tür İçerisindeki Zayıf/Uyumsuz Bireylerin Varlıklarını Koruma Nedenlerinin Evrimsel Analizi" başlıklı makalemizde incelediğimiz gibi, bu "daha uyumsuz" bireylerin varlığı da çeşitliliğin bir gerekliliğidir. Örneğin son örnek grubumuzda "seeni çokk ny seviyorrum" gibi bir sonuca ulaşabiliriz. Seçilimi sürdürecek olursak bu gereksiz harfler ve hatta kelimeler ("ny" gibi) elenebilecektir; ancak elenmese de bu söz grubu varlığını sürdürebilir, ortama "yeterince" uyumlu olabilir. Tıpkı neredeyse tamamen işlevsiz bir apandis ile, tamamen işlevsiz 20 yaş dişleri ile varlığını sürdürebilen insanlar gibi...


Bu anlatım her ne kadar evrimin çeşitlilik ve seçilim mekanizmasını daha doğru bir şekilde karşılıyorsa da, anlatımı birazcık karmaşık kılması nedeniyle diğer yazarlar tarafından biraz daha farklı örneklenmiştir. Onların verdikleri örnekte, tek bir maymun yerine milyonlarca maymun, sürekli daktilolarda rastgele harflere basmaktadır. Bu kadar çok sayıda maymunun sürekli olarak yazdıkları harflerin çok daha hızlı bir şekilde anlamlı sözcükler üretebilecekleri ileri sürülmektedir ve doğrudur da. Ancak yine de, bir seçilim mekanizması dahil edilmediği müddetçe örnekleme hatalı olacaktır. Bu sebeple, evrimin özünü anladıktan sonra, yukarıda verdiğimiz daha isabetli örneği anlamamız faydalı olacaktır.

 

Sonuç olarak, maymunların kelimeleri üzerinde bilinçsiz de olsa bir seçilim mekanizması yaratabilseydik; o zaman yıllar süren deneme süreci sonrasında anlamlı cümleler ve hatta ciltler dolusu kitaplar elde edebilirdik. Çünkü doğada bu seçilim mekanizması fizik kurallarına bağlı olarak, istesek de, istemesek de vardır ve bir doğa gerçeğidir. Dolayısıyla betimlememizde bu doğa gerçeğine yer vermek zorundayız; yoksa betimleme hatalı olacaktır.

 


Otomotivin Evriminden Yola Çıkarak Doğru Betimleme Örneği


Son olarak, kafalardaki soru işaretlerini silmek adına, illa ki cansızlık kullanılarak Evrim betimlenecekse nasıl doğru bir betimlemenin  yapılacağını gösterelim. Aslında bunu en iyi şekilde "Yolcu Uçakları, Evrim ve Fizik: Fizik Kuralları, Uçakların Evrimine Yön Veriyor!" başlıklı yazımızdan görebilirsiniz. 


Yolcu uçaklarının evrimi...



Ama burada daha farklı bir örnek üzerinden giderek o yazımızı da çeşitlendirmiş olalım:


İlk olarak aynı türden farklı bireylerin olduğu bir alan seçilmeli, hatta aynı “aileden” demek biyolojik anlamda daha doğru olur: Otomotiv sektörü “ailemiz” olsun. Ayrı ayrı, Ford, Renault, Opel, Toyota ve diğerleri de “cinslerimiz” olsun. Her bir cinsin de, türleri olsun. Örneğin: Toyota Avensis, Toyota Corolla, Toyota Yaris, Ford Focus, Ford Fiesta, Ford Fusion, Opel Astra, Opel Vectra, vs. gibi. Hatta bu türlerin de, farklı senelerdeki kasalarına, motorlarına, yapılarına, vb. özelliklerine göre alt türlerinin (mühendislik diliyle "tiplerinin") olduğunu bile biliriz: Toyota Yaris Life 1.4D-4D 6 İleri Vites, Opel Astra 1.6 ECOTEC 115 HP gibi...

 

İlk otomobil, 1800′lerin sonunda üretildi. Daha sonra pek çok marka (cins), model (tür) ve tip (alt tür) üretildi. Ancak günümüzde, sokaklarda hiç 1800 model bir araç görmüyoruz, neden? Çünkü araçlar da, “Doğal Seçilim”e benzetebileceğimiz bir şekilde elenirler. Teknoloji (üretebilme gücü) ve değişen insan istekleri (doğadaki rastlantısal değişimlerle benzeşebilir), her zaman daha iyi eklentilere doğru ilerlemiştir. Aynı aile (otomotiv) içerisinde bulunan farklı cinslerin (Ford, Renault, vs.) içindeki farklı türler dahi (Vectra, Astra, Corsa, vb.) “evrimleşirler” ve başarısız olanlar elenirler.

 

Bildiğiniz herhangi bir araç türü üzerinden bunu test edebilirsiniz. Örneğin Honda Accord'un evrimini inceleyebiliriz. 1976 yılında üretilen ilk modeliyle 2014 modellerini kıyasladığımız zaman, arada dağlar kadar fark görüyoruz. Neden bu farklılık doğmaktadır? Teknoloji ve kültür, yani biyolojik unsurlar açısından "çevre şartları" değişmektedir. Ve tercihler de, her zaman modern ve yeni olandan yana, yani tıpkı Doğal Seçilim gibi, insan istekleri de iyi olanı seçip, kötü olanı eliyor. Günümüzde yollarda hemen hiç Ford T-Type (ilk üretilen araçlardan biri) görmeme sebebimiz, tam olarak budur. Ve toptan, genel olarak baktığımızda, “otomotiv sektörünün”, biyolojik bir cins gibi evrimleştiğini görürürüz. Görüntüsü değişir, özellikleri değişir. Ancak bir jet uçağıyla hemen hemen aynı hızda giden Bugatti Veyron, otomobil ilk bulunduğunda birdenbire yapılamamıştır! Zaman içerisinde, ufak değişimlerin birikmesi ve araçların gelişmesi, evrimleşmesi sonucu ortaya çıkmıştır. Neden? Çünkü doğa, en azından pek çok zaman, basitten komplekse ilerler (enerji dengesi açısından da bu gereklidir).


BMW Evrimi


 

İşte bu, daha gerçekçi, daha doğru ve daha düzgün bir betimlemedir. Tabii çok daha dallanıp budaklandırılabilir; hatta bir Evrim Ağacı bile oluşturulabilir. Ancak bilimsel tabanda kalmak adına daha fazla bu gereksiz ve yersiz betimlemelerin üzerinde durmaya gerek görmüyoruz. Evrimi anlamak için çok daha güzel yöntemler var (bkz: kitap okumak). Bu tip düşünce biçimleri ile, bilimsel alanda yeterince hakimiyet sahibi olmayan zihinler, kolayca manipüle edilebilir ya da kendiliğinden bilimsellikten uzaklaşabilirler. Bu sebeple, bazı konularda betimleyici açıklamalar yaparken, ön kabullerimizi çok net bir şekilde ortaya koymalı ve bilimselliklerinden emin olmalıyız. Eğer beceremiyorsak da, böyle bir işe hiç girmemeliyiz.

 

Umarız açıklayıcı olmuştur.

 

Saygılarımızla.

 

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum