Paylaşım Yap
Tüm Reklamları Kapat

İnsanlar Arası Şiddetin Kökenleri Genetik mi, Yoksa Kültürel mi?

İnsanlar Arası Şiddetin Kökenleri Genetik mi, Yoksa Kültürel mi? Sapiens
16 dakika
5,337
Podcast
20:27
İbrahim Uzun
Seslendiren
Bionluk Logo sponsorluğunda seslendirildi.
58
  • İndir
  • Dış Sitelerde Paylaş
Tüm Reklamları Kapat

Biyolojik antropolog David Carrier ve ekibi; yürüttükleri deneyde bir kadavranın kesilmiş kolunu aldı ve kol kaslarını büyük bir dikkatle keserek tendonlarına kadar ayırdı. Sonra da açığa çıkarmış oldukları tendonları misinalara, misinaları da bir gitarın ayar topuzuna bağladılar. Bu sayede el ile parmakları istedikleri gibi hareket ettirebilmelerine olanak veren ürkütücü, etten bir düzenek kurmuş oldular. Deneyde eli hem farklı pozisyonlara sokup hem de üzerine bir keçe parçası yapıştırdıkları ağırlıklara çarptırarak el kemiklerinin bu durumlardaki farklı gerilmelerini inceleyebildiler. Utah Üniversitesinde Evrimsel Biyomekanik Laboratuvarı'nın başı olan Carrier, bu önemli araştırmayı doğru yapmak istediğinden, acele etmedi ve dolayısıyla, her uzvun hazırlanması 1 hafta aldı. Carrier'ın bu deneydeki amacı ise hipotezini kanıtlamaktı: Ona göre insanlık, şiddet için evrimleşmişti.

Bu araştırmaya dayanarak 2015'te yazılan teze göre birine güçlü bir yumruk atmanın en güvenli yolu, baş parmağın işaret ve orta parmaklara karşı kapanmasıyla ekstra desteklenmiş bir yumruk kullanmaktı.[1]Bu tarz bir yumruk yapabilme yeteneğinin primat kuzenlerimizin hiçbirinde bulunmadığını da göz önüne alınca Carrier ve yardımcı yazarları, el ölçülerimizin ellerimizi daha etkili silahlara dönüştürmek için özel olarak evrimleşmiş olabileceğini ileri sürdü. Aslında bu araştırma, amacı "biz insanların, bazı bakımlardan saldırganlık için özelleştiği fikriyle tutarlı olacak, ayırt edici niteliklerin tanımlaması" olan, hepsi Carrier tarafından yürütülen bir dizi araştırmanın son kısmı. Araştırmalar sırasında Carrier ve ekip arkadaşları; kadavra kollarının yanı sıra canlı dövüşçülerle de çalışarak, yüz ve el yapılarımız ile dik duruşumuzu birbirimizle dövüşmek için evrimleşen özellikler olarak yeniden tasavvur ettiler.[1], [2]

Carrier'ın ulaştığı sonuçlar, antropoloji dünyasında epey tartışma yarattı: Eleştirmenler, nasıl ki "burunlar gözlük tutmak için evrimleşmiş" denemeyecekse, sırf yumruklarımızın desteklenmiş olması ve bu yapının yumruk atıldığında eli koruyor olması sebebiyle, elin de yumruk atmak için böyle evrimleştiğinin söylenemeyeceğini savunuyor. Ama insanların Carrier'ın hipotezine karşı duydukları huzursuzluk, bu eleştirinin ötesine de geçiyor. Bunun nedeni, bu araştırmanın oldukça tartışmalı bir soruyu ele alıyor olması: İnsanlar, biyolojik olarak şiddet için mi tasarlandılar, yoksa şiddet ve savaş gibi olgular sadece kültürel fenomenler mi?

Tüm Reklamları Kapat

David Carrier'ın ellerimizin fiziksel dövüş için nasıl evrimleştiği üzerine yaptığı çalışma, desteklenen bir yumruğun bir kavga sırasında el kemiklerini koruduğunu gösterdi.
David Carrier'ın ellerimizin fiziksel dövüş için nasıl evrimleştiği üzerine yaptığı çalışma, desteklenen bir yumruğun bir kavga sırasında el kemiklerini koruduğunu gösterdi.
Sapiens

Her biri farklı nedenlerle olsa bile, biyolojik antropologların büyük bir kısmının, aynı Carrier gibi, insanların şiddet için evrimleştiği sonucuna ulaşmasına rağmen, çoğu kültürel antropolog, şiddetin kültürel bir fenomen olduğu kanısında. Amerikan Antropolojik Derneği'nin (İng: "American Anthropological Association" veya kısaca "AAA") başkanı ve New York Şehir Üniversitesi'nde şiddet üzerine uzmanlaşmış bir kültürel antropolog olan Alisse Waterson, şöyle diyor:

Antropoloji literatüründen alınabilecek önemli bir ana fikir; insanların vahşi olabilme potansiyeline sahip olduğudur, eğilimine değil.

Ama 17. yüzyıl filozofu Thomas Hobbes, meşhur bir şekilde, sivil toplumun gelişiminden önce insanların "doğal hallerindeki" hayatlarını "iğrenç, hayvanca ve kısa" olarak tanımladığından beri, şiddetin türümüzü biçimlendirdiğini, hatta bedenlerimize ve zihinlerimize işlendiğini öneren Carrier gibi bilim insanları olmuştur.

Teoriler, tabii ki de hem biyolojik hem de kültürel bakış açılarını kapsayabilir; ama bu tartışmada farklı perspektiflerin arasındaki çatışma, bazı zamanlarda Carrier'ın araştırmalarındaki yumruklaşmalar kadar ateşli hale geldi. Bu tartışma, oldukça ince nüanslar barındırıyor ve insanlığın kendini algılayışının yanı sıra, dünya barışı için ortak tutkumuzun da tam içine işlemeyi başarıyor.

Sosyobiyoloji, Evrimsel Biyoloji ve İnsan Şiddeti

Şiddete yönelmenin biyolojimiz nedeniyle kaçınılmaz bir durum olabileceği düşüncesi, 1970'lerde yeni bir bilim dalı olan sosyobiyolojinin ortaya çıkışıyla şöhret kazandı. Şiddetin insan doğasının özünde olduğu Hobbes'un zamanından beri konuşulan bir görüş; ama sosyobiyologlar (ya da daha sonra adlandırılacakları şekilde "evrimsel psikologlar") buna ek olarak sadece fiziksel özelliklerin değil, davranış biçimlerinin de doğal seçilim ile şekillenebileceğini savunuyor. Yani sonuç olarak bu, örneğin agresiflik gibi yaygın gözlenen davranışların genetik tarafından belirlenebileceği anlamına geliyor.

Tüm Reklamları Kapat

Ancak bu görüşün ünlenmesi, bazılarının Amerika'nın "en tartışmalı antropoloğu" ismini verdiği Napoleon Chagnon ile gerçekleşmiştir.[3] Chagnon'un 1968 yılında yayımladığı gözlemlerinde, Venezuela ve Brezilya'nın yerli Yanomami halkını, "bitmek bilmez bir savaş halinde bulunan vahşi insanlar" olarak tanımlaması ile büyük bir tartışma patlak verdi.[4] Chagnon; birilerini öldüren Yanomami erkeklerinin daha fazla eşinin, dolayısıyla da daha fazla çocuğunun olduğunu iddia etti. Bu şekilde şiddete daha yatkın olan erkeklerin soyunun daha çok devam ediyor olması da şiddet için seçilimin gözle görülür bir kanıtı değil miydi?

Oysa bu, çoğunluk tarafından kabul gören antropolojik görüşle çok büyük bir uyumsuzluk gösteriyordu. Bu yüzden de antropologlar, Chagnon'un çalışmasını kullanılan metotlardan elde edilen sonuçlara kadar hemen hemen her yönünü eleştirdi. Ancak sosyobiyologlara göre bu, teorilerini destekleyen mükemmel bir örnekti.

Tüm bunların gerçekleştiği sıralarda Wesleyan Üniversitesinde bir nörofizyolog ve psikolog olan David Adams da saldırganlığın altında yatan beyin mekanizmalarını araştırma kararı aldı.[5] Onlarca yılını beynin çeşitli kısımlarının kişi saldırganlık durumundayken nasıl tepki verdiğini anlamaya adadı. Adams, beynin belirli bölgelerini elektrik ile uyarma ya da memeli beyinlerinde çeşitli doku bozuklukları yaratma gibi yollarla farklı düşmanca davranışların kökenlerini bulmaya çalıştı. Ama sonradan toplumun çalışmasına verdiği tepkiyi abartılı bularak, "Anaakım medya, [çalışmamızı] alıp, sanki savaşın temelini bulmuşuz gibi bir anlam çıkardı.'' dedi. En sonunda da çalışmasının hem medya hem de toplum tarafından böyle yanlış yorumlanmasından bıkınca, tavrını tamamen değiştirmeye karar verdi.

1986 yılında Adams; biyologlar, psikologlar ve nörologların da dahil olduğu 20 bilim insanından oluşan bir grubu bir araya getirip, bundan sonraki yıllarda Saldırganlığa Karşı Sevilla Beyanı adıyla tanınacak olan bir beyanname yayınladı.[6] Diğer birkaç şeyin yanı sıra, bildiride şunlar yer alıyordu: "Savaş ya da herhangi bir saldırgan hareketin insan doğasına genetik olarak işlenmiş olduğunu söylemek, bilimsel olarak yanlıştır." Sonradan uluslararası iş birliği ve barışı destekleyen bir Birleşmiş Milletler ajansı olan UNESCO'nun da bünyesine aldığı bu beyan, topluma kök salan "biyolojik karamsarlık"tan kurtulmak ve barışın gerçekçi bir hedef olduğunu göstermek amacıyla yapılan bir girişimdi. Lakin basının Adams'ın yeni yaklaşımından pek etkilendiği söylenemezdi. Öyle ki önemli bir haber ağının Seville Beyanı üzerine bir haber yapıp yapmayacakları sorulduğunda verdiği cevap, "Bu bizim için hiç de ilgi çekici değil. Ama savaş genini bulursanız, bize haber verin." oldu.

Evrim Ağacı'ndan Mesaj

Peki Seville beyanı bu akademik tartışmaya bir son verebildi mi? Cevap, basitçe hayır. Yayınlanmasından bu yana çeşitli alanlarda önde gelen araştırmacılar, doğuştan gelen şiddete yönelik yatkınlığımızı savunan, sonuç olarak da hem beyanla hem de birçok kültürel antropoloğun görüşüyle tezatlaşan biyolojik kökenli savlar geliştirmeye devam etti. 1996 yılında Harvard Üniversitesi'nden biyolojik antropolog ve primatolog Richard Wrangham, bilim yazarı Dale Peterson'ın yardımcı yazarlık yaptığı popüler kitabı Şeytani Erkekler'i (İng: "Demonic Males") yayımlayarak, insanların "kesintisiz devam eden, 5 milyon yıllık bir ölümcül saldırganlığın sersemlemiş kazazedeleri" olduğunu iddia etti.[7] Bu savın merkezinde yer alan görüşe göre erkekler, ya da kitaba göre "şeytani erkekler", şiddet için seçilmişti; çünkü bu onlara bir avantaj sağlıyordu.

Wrangham bu görüşünü şempanzelere dayanarak açıklıyor: Erkek şempanze gruplarının komşu topluluklar üzerindeki egemenliklerinin küçük gruplara yönelttikleri ölüm saçan saldırılar ile artması, onların besin ve dişilere ulaşabilmelerini arttırıp bu vahşi şempanzelerin soylarını devam ettirmelerini sağlamıştır. O zaman belki bizim erkek atalarımız da aynı bu şempanzeler gibi başka gruplardan rakipleri öldürerek egemenliklerini sağlamak için dövüşmüşler, bunun sonucu olarak da daha fazla üreme başarısı elde etmiş olabilirlerdi. Wrangham'ın bakış açısına göre şiddete yönelik belli bir arzu ile donatılmış erkeklerde gözlenen bu tarz davranışların seçilimi, şu koşullar sağlandığında gerçekleşiyordu:[8] Zafer heyecanının deneyimi, kovalamacanın hazzı, kolayca insanlıktan çıkma (şempanzelikten çıkma) eğilimi... Wrangham şöyle diyor:

Bence doğuştan bir şiddete yönelik yatkınlığa işaret eden, hatta sayısı gittikçe artan kanıtların varlığı, [Seville Beyanı'nın] bayağı ve olsa olsa abartılmış olduğunu açıkça gösteriyor.
Harvard'lı bilim insanı Richard Wrangham, şempanzelerde olduğu gibi, insan evriminde de erkeklerin şiddet eğiliminin agresif erkeklerin güçlü pozisyonlar elde etmelerine izin verip dolayısıyla da daha iyi üreme başarısına ulaştıklarını savunuyor.
Harvard'lı bilim insanı Richard Wrangham, şempanzelerde olduğu gibi, insan evriminde de erkeklerin şiddet eğiliminin agresif erkeklerin güçlü pozisyonlar elde etmelerine izin verip dolayısıyla da daha iyi üreme başarısına ulaştıklarını savunuyor.
Sapiens

Şiddeti biyolojiyle bağdaştıran bu görüşün önemli bir taraftarı da, Harvard'dan başka bir araştırmacı olan psikolog Steven Pinker. Yazıları, özellikle de 2011 tarihli Doğamızın İyilik Melekleri: Şiddet Neden Azaldı? (İng: "The Better Angels of Our Nature") isimli kitabı, geçmiş yıllarda insanlarda şiddetin kökeni konulu tartışmaları büyük bir ölçüde biçimlendirmiştir.[10] 2002 tarihli kitabı Boş Sayfa: İnsan Doğasının Modern İnkârı'nda (İng: "The Blank Slate"), özellikle de erkeklerin, "erkek erkeğe şiddetli rekabetin evrimsel tarihi"nin izlerini taşıdığını açıklayarak kitabına, "İnsan vücudu ve beynine bakınca, saldırganlığı destekleyen tasarılara dair daha da anlaşılır belirtiler buluyoruz." ifadesini eklemiştir.[9] Pinker'ın sıkça alıntılanan bir tahminine göre, arkeolojik kanıtlara bakılırsa devlet dışı topluluklarda ölümcül şiddetten kaynaklanan ölümlerin oranı şaşırtıcı bir biçimde toplumun %15'idir.[10]

Bazı fiziksel indikatörler (örneğin Carrier'ın tendon araştırmasındakiler), hayatımızda şiddeti kolaylaştıran belli özelliklerin seçilim sayesinde var olduğunun bir kanıtı olarak görülebilir. Carrier'a göre insan vücudunun her bir parçası "saldırganlığa yönelik özel tasarımlar" içeriyor. Hatta Swansea Üniversitesinden biyolog Christopher Cunningham ile birlikte yazdığı yeni bir tezde, ayak duruşumuzun dövüş performansının gelişmesi için adapte olduğunu iddia ediyor.[13]Dahası da var: Carrier, yumruk dövüşü hipotezinin bir parçası olarak, erkeklerin kadınlara kıyasla daha dirençli yüz özelliklerine sahip olmasının, yüzlerinin bir yumruğa daha iyi dayanabilmek için evrimleştiği olduğunu bile öne sürüyor.[11]

Parmaklarına basarak yürüyen hayvanlarda lokomotör ayak duruşlarının illüstrasyonları: theria memelilerinin ayırt edici duruşu (örn; köpek, solda), çoğu primatta tipik yarı ayakta yürüme duruşu (örn; maymun, ortada), ve tüm büyük insansı maymunlarda karakteristik olan duruş (örn; goril, sağda).
Parmaklarına basarak yürüyen hayvanlarda lokomotör ayak duruşlarının illüstrasyonları: theria memelilerinin ayırt edici duruşu (örn; köpek, solda), çoğu primatta tipik yarı ayakta yürüme duruşu (örn; maymun, ortada), ve tüm büyük insansı maymunlarda karakteristik olan duruş (örn; goril, sağda).
Biology Open

Avustralya'da bulunan Griffith Üniversitesi'nde insan erkeklerinin "dövüşe dönük tasarımını" inceleyen bir evrimsel psikolog olan Aaron Sell, "Saldırganlığın insan evrimini şekillendirdiği gerçeğinin tartışılabilir bir iddia olduğunu hiç sanmıyorum." diyerek, diğerleriyle aynı fikirde olduğunu belirtiyor. Sell, insan erkeklerinde dövüş için kolaylık sağlayan adaptasyonların olduğunu öne süren bir cinsiyetler arası farklılık listesi derledi.[12] Bu listenin içinde "üst gövdede daha fazla kuvvet"ten tutun da "daha fazla ter kapasitesi"ne kadar toplam 26 tane farklılık yer almakta ve Sell, listenin henüz tamamlanmadığını belirtiyor.

Şiddetin İnsan Evrimini Şekillendirdiği Şaibeli Bir İddia!

Bu şekilde şiddetin evrimsel bir avantaja sahip olduğu ve çatışmaların kökeninde derin bir biyolojik açıklamanın yattığını öne sürenler olsa da, bu hipoteze hala katılmayan birçok antropolog da var. Örneğin; Birmingham'daki Alabama Üniversitesi'nden, savaş ile barış çalışmalarında uzmanlaşan antropolog Douglas Fry, şöyle diyor:

Tüm Reklamları Kapat

Bu insanlar büyük bir yanılgıya düşmüşler. Biz tam tersine, ölümcül sonuçlanabilecek anlaşmazlıklara girmemizi önleyerek, gerçek bir fiziksel yüzleşmeden kaçınmak için iyi tasarlanmışız.

Douglas, doğuştan şiddete yatkın olduğumuz fikrini, "düpedüz yanlış" olan bir kültürel inanç olarak tanımlıyor. Colorado Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde bir paleoantropolog olan Caley Orr, şunları söylüyor:

David Carrier biyomekanik alanında dikkatli ve zekice deneyler yürüten müthiş bir bilim insanı. Anatominin bazı kısımlarının meydana getirdiği biyomekanik sonuçlardan bahsederken de büyük ihtimalle haklıdır; ama bahsettiğimiz anatomi kısımlarını şekillendiren evrimsel seçici baskı etkenlerinin ne olduğunu çözmekle, bu sonuçlardan bahsetmek aynı şey değil.

Papua Yeni Gine'nin dağlık arazilerinde bulunan Enga halkında savaş durumu ve uzlaşmanın yanı sıra Kalahari Çölü'nün !Kung halkında risk azaltımı için sosyal ağlar üzerine çalışan, Arizona Eyalet Üniversitesi'nde bir antropolog olan Polly Wiessner, Carrier'ın hipotezindeki başka bir muhtemel soruna şöyle dikkat çekiyor:[13]

[Geleneksel toplumların] hiçbirinde de yumruk dövüşüne girişen biriyle karşılaşmadım; insanlar yumruklaşmazlar, güreşirler.

Wiessner ayrıca bu tarz toplumlardaki insanların, eğer gerçekten de birinin "işini bitirmek" isterlerse basitçe silah kullandığını da eklemeyi unutmuyor. Eğer yumruklarını kullanmak bu toplumlarda yaygın değilse, bu tarz bir dövüş şeklinin evrimimizde kilit bir unsur olmadığını varsaymak da mantıklı olmaz mı?

Tüm Reklamları Kapat

Bunu biraz daha açarsak: Eğer şiddet ve savaş geleneksel toplumlar boyunca her zaman her yerde bulunmuyorsa, bu demektir ki bu tarz insan davranışları doğuştan gelmemekte ve aslında kültürden kaynaklanmaktadır.

Fry, hem arkeolojik hem de modern kanıtları kapsamlı olarak inceleyip, hiç savaş yapmayan, hatta "kan davası" ile "savaş hali" için hiçbir sözcükleri bile olmayan Avustralya'nın Martularından tutun da, bir anlaşmazlıkla yüzleştiklerinde direk ormana kaçan Malezya'nın Semai'lerine kadar 70'ten fazla toplum belgelemiştir.[14]Fry, aynı zamanda uzak geçmişimizde gerçekleşmiş olan gruplar arası anlaşmazlıklara dair arkeolojik kanıtların oldukça az bulunduğunu ve böylece Pinker'ın sonuçlarının aksine, savaşın yalnızca yaklaşık 12.000 yıl önce daha geniş ve yerleşik uygarlıkların doğuşuyla yaygınlaştığını öne sürüyor.

Primatlar Savaşıyor mu?

Peki ya primat kuzenlerimizde durum nasıl? Emory Üniversitesinden primatolog Frans de Waal'ın dediğine göre, primatların davranış biçimlerine ait verilerin hepsi kullanılmak yerine, aralarından sadece bazıları isteğe göre seçilip kullanılıyor ki, insanlığın kökeni daha vahşi bir hikayeye uyabilsin.[15]

Şempanzelerin davranışları, insan erkeklerinin şiddet eğilimlerini açıklayabilecek olsa da de Waal, en yakın 3 akrabamızdan diğer 2'si olan bonobo ve gorillerin ise bizden daha az şiddet kullandıklarına dikkat çekiyor. Tabii, kuşkusuz ki en barışçıl insan toplumlarında bile şiddetin herhangi bir biçimde gözlenebilir olması, bahsettiğimiz "barışçıl" kuyruksuz maymun türleri için de geçerlidir. Yine de bizim soyumuzun şempanzemsi atalarınki yerine, aynı bonobolar gibi nispeten barışçıl sayılan, dişilerin baskın olduğu bir kuyruksuz maymun soyundan geliyor olması oldukça mantıklı. Şempanzeler, primatlar arasında aşırı vahşi bir örnek bile olabilir!

Tüm Reklamları Kapat

Agora Bilim Pazarı
Matt Haig Tüm Kitaplar Seti

Gece Yarısı Kütüphanesi
“Yaşamla ölüm arasında bir kütüphane var,” dedi. “Bu kütüphanedeki raflar sonsuza kadar gider. Her kitap yaşamış olabileceğin başka bir hayatı yaşama şansını sunar sana. Farklı seçimler yapmış olsan, şu an nasıl bir hayatın olacağını görürsün…Pişmanlıklarını telafi etme şansın olsaydı, bazı konularda farklı davranır mıydın?”

Nora Seed berbat halde. Kedisi öldü. İşinden kovuldu. Abisi onunla konuşmuyor. Kimsenin ona ihtiyacı yok. Art arda alınmış kötü kararların sonucunda bir kütüphanede buluyor kendini. Zamanın hiç akmadığı bir gece yarısı kütüphanesinde, sonsuz sayıda kitabın ortasında… Kitapların her birinde Nora’nın farklı bir hayatı yazılı. Başka kararlar verseydi yaşamış olabileceği hayatlar. Farklı kariyerler, farklı eşler, farklı arkadaşlar, farklı şehirler arasında gidip gelen Nora’nın aklı sorularla doluyor. Mutluluk sadece önemli sandığımız seçimlerde mi gizli? Yanlış giden her detayın sorumlusu gerçekten biz miyiz? Hayatı yaşanılır kılan ne? Yanlış bir karar insanın tüm hayatına mal olabilir mi?

İngiliz edebiyatının önemli isimlerinden Matt Haig; Nora’nın pişmanlıklara, ihtimallere ve yeniden seçme imkânına dair çıktığı bu yolculukta, ona eşlik edecek okurlara sürükleyici ve insanın en temel sorunlarını konu alan bir kurgu sunuyor.

İnsanlar
“Bu satırları okuyanlarınızın büyük çoğunluğunun, insanların bir mitten ibaret olduğuna inandığını biliyorum ama ben size onların gerçekten var olduklarını bildirmek üzere buradayım. Bilmeyenler için söyleyeyim, insan dediğimiz şey orta zekâlı ve iki ayaklı bir yaşam formu; evrenin çok ıssız bir köşesinde yer alan küçük ve sulu bir gezegende, büyük ölçüde yanılsamalarla dolu bir varoluş sürdürüyor.”

Yağmurlu bir akşamda Profesör Andrew Martin, önce dünyanın en büyük matematik bilmecesini çözmeyi başarıyor, ardından sırra kadem basıyor. Nihayet bir yol kenarında çırılçıplak halde bulunduğunda, kıyafetsizlikten daha ciddi bir meselesi olduğu ortaya çıkıyor: Andrew Martin artık insanlardan tiksiniyor; görünüşlerinden de yiyip içtiklerinden de bitmeyen şiddet ve savaş arzularından da… Yabancı bir tür arasında kaybolmuş hissediyor kendini. Sevgi ve aile kavramları onda şaşırtıcı bir ilgi uyandırsa da tüm sakinlerinden nefret ediyor bu gezegenin. Newton hariç… Ama o da bir köpek işte…

Sahi, kim bu adam? Onun –ya da herhangi birinin– insanlık hakkındaki tüm fikrini değiştiren şey ne olabilir?

Son yılların en önemli romancılarından Matt Haig, onca karmaşıklığına rağmen hayatın içindeki mutluluğa ve insan doğasına dair alışılmadık bir hikâye sunuyor. İnsanlar, neşeli ve etkileyici bir üslupla “bizi” bize anlatıyor.

Nevrotik Bir Gezegenden Notlar
Dünya aklımızı zorluyor. çılgın ve gergin bir gezegen, telaşlı ve gergin insanlarını yaratıyor; politikadan vücut kitle endeksimize hemen her şey bizi dehşete düşürüyor.

Çılgın bir dünyada çıldırmadan nasıl yaşarız?
Çevremiz kesintisiz anksiyete kaynağına dönüşmüşken nasıl mutlu hissedebiliriz?

Matt Haig, haberlerden sosyal medyaya, iş ortamından bağımlılıklara çevremizi kuşatmış dış etkenlerin “nasıl hissettiğimiz” üstündeki etkisini anlamaya, dijital çağın törelerini sorgulamaya, biraz daha serinkanlı olmaya çağırıyor bizleri. Nevrotik Bir Gezegenden Notlar, anksiyete ve panik atakla uzun yıllar mücadele etmiş bir 21. yüzyıl insanından, böyle bir yüzyılda kendimizi mutlu, bütün ve insan hissedebilmek üzerine kişisel ve yaşam dolu bir bakış. Duygularımızın, sahip olduklarımız kadar mühim olduğunu gösteren, dünyadaki o pek kıymetli vaktimizi nasıl harcadığımızı değiştirebilecek bir kitap.

Rahatlama Kitabı: Suyun Üstünde Kalmamı Sağlayan Düşünceler
Hiçbir şey, pes etmeyen ufacık bir umuttan daha güçlü değildir.

Rahatlama Kitabı, zor günlerden çıkarılmış derslerin ve öyle zamanlarda biraz olsun iyi hissettirecek önerilerin bir derlemesi.

Gece Yarısı Kütüphanesi ve İnsanlar gibi sevilen kitapların yazarı Matt Haig, Rahatlama Kitabı’nda kendi deneyimlerinden öğrendiklerini, Marcus Aurelius, Emily Dickinson, James Baldwin gibi fikirleriyle ilham vermiş isimlerden edindikleriyle harmanlayarak yaşamın iniş ve çıkışları üzerine kısa ve umut dolu metinler sunuyor. Zihnin zindanlar yaratabileceğini ama yanında anahtarlarını da verdiğini gösteriyor bizlere. Mutluluğun ancak “olmanız beklenenleri” bir kenara bıraktığınızda filizlenebildiğini hatırlatarak, yaşama telaşı arasında şöyle bir yavaşlayıp, var olmanın güzelliği ve tahmin edilmezliğinin değerini bilmeyi yüceltiyor.

Bir dostun aklına, sarılmanın huzuruna –ve en kötü zamanlarda bile umudu hatırlamaya– ihtiyaç duyduğunuzda elinizde olmasını isteyeceğiniz bir kitap.

Zamanı Durdurmanın Yolları
Tom Hazard’ın tehlikeli bir sırrı var. 41 yaşında sıradan bir tarih öğretmeni gibi görünse de nadir rastlanan bir hastalık yüzünden aslında yüzyıllardır hayatta. Shakespeare’le aynı sahnede yer almış, Kaptan Cook’la açık denizleri fethetmiş, Fitzgerald’larla içki içmiş. Ama şimdi, tek istediği normal bir hayat sürmek. Kimliğini değiştirmeye devam ettiği sürece geçmişini geride bırakabilir ve hayatta kalabilir.

Yapmaması gereken tek bir şey var, âşık olmak.

İngiltere’nin en önemli yazarlarından Matt Haig’in büyükövgü toplayan, 37 dile çevrilen ve yakında Benedict Cumberbatch tarafından sinemaya aktarılacak kitabı Zamanı Durdurmanın Yolları, insanın kendini kaybedip tekrar bulmasına dair güzel bir roman.

Yaşama Tutunmak İçin Nedenler
“Yaşamak istiyorum. Hayatı yazmak, okumak, hissetmek; yaşamak istiyorum. Göz açıp kapayıncaya dek geçen ömrümüz süresince hissedilebilecek her şeyi hissetmek istiyorum. Depresyondan nefret ediyorum. Ondan korkuyorum. Hatta düşündükçe dehşete düşüyorum. Ama diğer yandan beni ben yapan şey de o. Ve eğer –benim için– yaşamı hissetmenin bedeli buysa, ödemeye değer.”

Yaşama Tutunmak İçin Nedenler, dünyadaki vaktimizi en iyi şekilde geçirebilmek hakkında. Matt Haig yirmi dört yaşındayken kelimenin gerçek anlamıyla uçurumun kenarındaydı ve atlamak üzereydi. Bu kitap onun neden atlamadığının, nasıl iyileştiğinin, anksiyete ve depresyonla yaşamayı nasıl öğrendiğinin hikâyesi. Aynı zamanda, nasıl daha iyi yaşanır, daha iyi sevilir, daha iyi okunur ve daha fazlası hissedilir gibi sorulara dair iyimser ve cesaretlendirici bir keşif yolculuğu.

Haig’in zihninden geçenleri okudukça kendimizi daha iyi görüyor, içimizdeki dehlizlere inmeye daha kolay cesaret ediyoruz. Yaşama Tutunmak İçin Nedenler, iyi hissetmenin mümkün olmadığını düşündüğümüzde, halimizden dolayı suçluluk duymadan, yaşama bir ucundan tutunabilmek için yazılmış alçakgönüllü bir manifesto.

“Muhteşem. Bir oturuşta bitirdim. Dokunaklı, komik, kışkırtıcı ve içten. Depresyondan mustarip olan ya da böyle birini tanıyan herkesin –yani hepimizin– okuması gerek.
S. J. Watson

“Haig’in zihinsel çöküşünün ve iyileşme sürecinin hikâyesi, depresyona dair anlatılar arasında en samimi ve yararlısı.”
Sunday Times

“Hayat kurtarabilecek küçük bir başyapıt”
Joanna Lumley

Devamını Göster
₺745.00
Matt Haig Tüm Kitaplar Seti
  • Dış Sitelerde Paylaş

Ana erkil bir yapıya sahip olan yakın akrabalarımız bonoboların saldırgan davranışlar sergiledikleri görülmüş olsa da birçok araştırmacı, en az şiddete başvuran memeli türü oldukları konusunda hemfikirdir.
Ana erkil bir yapıya sahip olan yakın akrabalarımız bonoboların saldırgan davranışlar sergiledikleri görülmüş olsa da birçok araştırmacı, en az şiddete başvuran memeli türü oldukları konusunda hemfikirdir.
Futurity

Indiana'dan Notre Dame Üniversitesi'nin antropoloji bölüm başı olan biyolojik antropolog Agustín Fuentes şunları söylüyor:

Evrimsel başarımızın büyük bir kısmının şiddet eğilimli olabilme kabiliyetimize dayandığını düşünmek mi? Bu açıkça yanlış! Genetikten davranış bilimine, fosillerden arkeolojiye kadar uzanan alanlardan edindiğimiz verinin genel toplamı da zaten bunun doğru olmadığına işaret ediyor.

Tartışmanın Kökeni

Antropologlar, şiddetin kökeni araştırmasında iki zıt kutba ayrılmış olabilirler; ama hepsinin ortak bir amacı var: çalışmalarının daha huzurlu toplumlara ulaşılması için kullanılması. Hatta taraf fark etmeksizin antropologların büyük bir çoğunluğu, insanların hem yüksek derecede vahşilik hem de yüksek derecede kibarlık gösterebilecekleri görüşü üzerinde anlaşıyor da... Ama bu ortak noktalara rağmen Chagnon'dan beri, zıtlaşan bakış açılarına sahip kişiler arasında öyle bir gerginlik oluştu ki elle tutulur, gözle görülür diyebiliriz. Öyle ki 2005'te de Waal'a gönderilen bir açık mektupta Groningen Üniversitesi antropoloğu Johan van der Dennen, "barış ve uyum mafyası" tarafından aşağılanmış gibi hissettiğinden şikayet etti.[16]

Kültürel antropologlara göre şiddetin biyoloji ile açıklanmasındaki asıl sorun, bu ifadenin, şiddetin kaçınılmaz olduğunu ileri sürmesinde. Fuentes, şöyle diyor:

Eğer şiddetin içsel bir niteliğimiz olduğunu kabul edersek; hoş olmayan davranışların kaçınılmaz, hatta ve hatta bizde ve çevremizdeki diğer herkeste bulunmasının doğal olduğunu kabul etmeye başlarız.

Amerikan Antropoloji Derneği başkanı Waterston, şöyle söylüyor:

"Şiddet şiddeti doğurur." diyen eski özdeyiş, doğru demiş. Şiddeti benimseyip ona adapte olmuş bir toplum, şiddeti tekrarlama eğilimindedir; hatta bunu başarmak için yeni kaynaklar bulup onları güçlendirir bile.

The End of War'un (Tr: "Savaşın Sonu") yazarı ve bilim muhabiri John Horgan, uzun yıllar öğrencilerle gayri resmî anketler yaptı ve katılımcıların %90'ından fazlasının savaşların asla durmayacağını düşündüğünü bildirmesi üzerine, Adams ve taraftarları, öğrenci tavırları üzerine kendi çalışmalarını yürütünce, endişe yaratan bir etkiyi gözlemledi: Şiddetin doğuştan olduğu inancı ile, barış hareketlerine katılım arasında ters orantılı bir ilişki vardı![17], [18] Aktif olarak barış için mücadele eden öğrencilerin bile %29'unun, önceden"insanların doğaları itibarıyla şiddet eğilimli olduklarını belirten pesimist görüşler" tarafından heveslerinin kırıldığı keşfedildi. Adams, eylemcilikten tamamen çekinenlerde ise şiddete kayıtsız kalmanın çok daha fazla olabileceğini ön görüp, bunu şu şekilde açıklıyor:

Savaşın kaçınılmaz olduğuna inanıyorsan, neden karşı koyasın ki?

Bu kaderci tavırların özellikle de toplum üzerinde güç sahibi olanlar tarafından benimsenmesinin endişe verici olduğu öne sürülüyor. de Waal, kaderci şiddet kaçınılmazdır görüşünün, "alternatif çözümler aranmak yerine askeri bütçeyi savunmada kullanılabileceğini" iddia ediyor. Görünüşe bakılırsa, Nobel Barış Ödüllü eski ABD başkanı Barack Obama bile şiddetin insanlığın köküne işlediğine katılmakta. Hatta Obama, Nobel Ödülü kabul konuşmasında, "Savaş, öyle ya da böyle, ilk insanla ortaya çıktı." demişti. Obama'nın görev süresinin topluma (kendinden önce gelen bir başkandan kalmış olsa da) bir savaşta rehberlik etmesiyle geçmesinden dolayı Horgan, eski başkanın "savaşın köklere işleme teorisi"ne olan kişisel inancının daha aktif bir biçimde barış aramasının önüne geçip geçmediğini sorguluyor.[19]

2009'da Nobel Barış Ödülü'nün verildiği eski başkan Barack Obama, şiddetin insan tarihinin bir parçası olduğu ama bizim bunu kontrol edip buna karşı koymak için sosyal yapılar geliştirdiğimiz inancına sahip.
2009'da Nobel Barış Ödülü'nün verildiği eski başkan Barack Obama, şiddetin insan tarihinin bir parçası olduğu ama bizim bunu kontrol edip buna karşı koymak için sosyal yapılar geliştirdiğimiz inancına sahip.
Business Insider

Ama aynı Hobbes ve Pinker gibi, Obama da toplumun şiddete yönelik sözümona biyolojik zorunluluğuna karşı koyulabileceğini savunuyor: Sonuçta empati ve mantığa sahip olma kapasitemizi kullanarak, şiddet eylemlerini kısıtlamak amacıyla sayısı gittikçe de artan kanun ve felsefeler oluşturduk. "Doğamızın İyilik Melekleri: Şiddet Neden Azaldı?" kitabında Pinker; devlet dışı topluluklardaki korkutucu bir %15 oranındaki şiddet kaynaklı ölümlerden, iki dünya savaşı içeren 20. yüzyıldaki savaş, soykırım ve diğer insan yapımı felaketler kaynaklı %3 oranına düşüşünü gösteriyor.

"Şiddetin 'insan doğası'ndan kaynaklandığına dair eskimiş olan varsayım"dan bıkan Waterston'a göre sorulacak asıl soru, hayatımızda daha az şiddet olması için ne gibi durumların gerektiği olmalı. Ama biyolojik bir açıklama arayanlar, zaten kendilerini bu sorunun cevabını edinebilmek için problemin köküne iniyor olarak görüyor. Carrier, bu konu ile alkoliklik arasında şöyle bir benzerlik kuruyor: Aşırı miktarda alkol tüketmeye dair bir eğiliminiz varsa eğer, bu eğilimler ve sebeplerinin farkında olmalısınız ki, buna karşı savaşabilesiniz. Carrier şöyle diyor:

Gelecekte gerçekleşebilecek şiddeti önlemek istiyoruz. Ama eğer sırf benliğimizi reddettiğimiz için aynı hataları tekrar ve tekrar yapmaya devam edersek bu hedefe ulaşamayız.

Örneğin şempanze araştırması, gruplar arasında dengelenmiş bir gücün şiddeti nasıl da kısıtladığını göstermekte. Wrangham, şöyle diyor:

Aynısının insanlar için de geçerli olduğu epey barizdir. Bütün karmaşıklıklarıyla birlikte bu basit formülü irdelemek, bana zahmete değer bir uğraş gibi geliyor.

Toplumsal barış ve huzurun nasıl başarılacağı konusunda uyuşmazlıklar olabilir; ancak dahil olan herkes, aynı nihai hedefe erişmek için çabalıyor. Wrangham şöyle bir açıklama yapıyor:

Evrimsel bir analizin amacı, tabii ki de insanları şiddete mahkum etmek değil. Bu analizin asıl başardığı şey, oldukça olağandışı barış durumuna neyin katkı sağladığının çok daha iyi anlaşılması.
Bu Makaleyi Alıntıla
Okundu Olarak İşaretle
48
0
  • Paylaş
  • Alıntıla
  • Alıntıları Göster
Paylaş
Sonra Oku
Notlarım
Yazdır / PDF Olarak Kaydet
Bize Ulaş
Yukarı Zıpla

İçeriklerimizin bilimsel gerçekleri doğru bir şekilde yansıtması için en üst düzey çabayı gösteriyoruz. Gözünüze doğru gelmeyen bir şey varsa, mümkünse güvenilir kaynaklarınızla birlikte bize ulaşın!

Bu içeriğimizle ilgili bir sorunuz mu var? Buraya tıklayarak sorabilirsiniz.

Soru & Cevap Platformuna Git
Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • Muhteşem! 12
  • İnanılmaz 10
  • Merak Uyandırıcı! 10
  • Tebrikler! 9
  • Umut Verici! 3
  • Üzücü! 2
  • Bilim Budur! 1
  • Mmm... Çok sapyoseksüel! 1
  • Güldürdü 0
  • Grrr... *@$# 0
  • İğrenç! 0
  • Korkutucu! 0
Kaynaklar ve İleri Okuma
  1. Çeviri Kaynağı: Sapiens | Arşiv Bağlantısı
Tüm Reklamları Kapat

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 24/06/2024 23:42:48 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/10318

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.

Keşfet
Akış
İçerikler
Gündem
Mitler Ve Gerçekler
Psikiyatri
Uzay Görevleri
Coronavirus
Yiyecek
Hastalık Kontrolü
Yas
Balık
Hematoloji
Robot
Fizik
Türlerin Kökeni
Hız
Dna
Yeme
Ölüm
Eğilim
Fobi
Oyun Teorisi
Yaşlılık
Beslenme Davranışları
Mikrobiyoloji
Hastalık Kataloğu
Genler
Eşcinsellik
Aklımdan Geçen
Komünite Seç
Aklımdan Geçen
Fark Ettim ki...
Bugün Öğrendim ki...
İşe Yarar İpucu
Bilim Haberleri
Hikaye Fikri
Video Konu Önerisi
Başlık
Gündem
Bugün bilimseverlerle ne paylaşmak istersin?
Bağlantı
Kurallar
Komünite Kuralları
Bu komünite, aklınızdan geçen düşünceleri Evrim Ağacı ailesiyle paylaşabilmeniz içindir. Yapacağınız paylaşımlar Evrim Ağacı'nın kurallarına tabidir. Ayrıca bu komünitenin ek kurallarına da uymanız gerekmektedir.
1
Bilim kimliğinizi önceleyin.
Evrim Ağacı bir bilim platformudur. Dolayısıyla aklınızdan geçen her şeyden ziyade, bilim veya yaşamla ilgili olabilecek düşüncelerinizle ilgileniyoruz.
2
Propaganda ve baskı amaçlı kullanmayın.
Herkesin aklından her şey geçebilir; fakat bu platformun amacı, insanların belli ideolojiler için propaganda yapmaları veya başkaları üzerinde baskı kurma amacıyla geliştirilmemiştir. Paylaştığınız fikirlerin değer kattığından emin olun.
3
Gerilim yaratmayın.
Gerilim, tersleme, tahrik, taciz, alay, dedikodu, trollük, vurdumduymazlık, duyarsızlık, ırkçılık, bağnazlık, nefret söylemi, azınlıklara saldırı, fanatizm, holiganlık, sloganlar yasaktır.
4
Değer katın; hassas konulardan ve öznel yoruma açık alanlardan uzak durun.
Bu komünitenin amacı okurlara hayatla ilgili keyifli farkındalıklar yaşatabilmektir. Din, politika, spor, aktüel konular gibi anlık tepkilere neden olabilecek konulardaki tespitlerden kaçının. Ayrıca aklınızdan geçenlerin Türkiye’deki bilim komünitesine değer katması beklenmektedir.
5
Cevap hakkı doğurmayın.
Bu platformda cevap veya yorum sistemi bulunmamaktadır. Dolayısıyla aklınızdan geçenlerin, tespit edilebilir kişilere cevap hakkı doğurmadığından emin olun.
Ekle
Soru Sor
Sosyal
Yeniler
Daha Fazla İçerik Göster
Popüler Yazılar
30 gün
90 gün
1 yıl
Evrim Ağacı'na Destek Ol

Evrim Ağacı'nın %100 okur destekli bir bilim platformu olduğunu biliyor muydunuz? Evrim Ağacı'nın maddi destekçileri arasına katılarak Türkiye'de bilimin yayılmasına güç katın.

Evrim Ağacı'nı Takip Et!
Yazı Geçmişi
Okuma Geçmişi
Notlarım
İlerleme Durumunu Güncelle
Okudum
Sonra Oku
Not Ekle
Kaldığım Yeri İşaretle
Göz Attım

Evrim Ağacı tarafından otomatik olarak takip edilen işlemleri istediğin zaman durdurabilirsin.
[Site ayalarına git...]

Filtrele
Listele
Bu yazıdaki hareketlerin
Devamını Göster
Filtrele
Listele
Tüm Okuma Geçmişin
Devamını Göster
0/10000
Bu Makaleyi Alıntıla
Evrim Ağacı Formatı
APA7
MLA9
Chicago
J. Gabbatiss, et al. İnsanlar Arası Şiddetin Kökenleri Genetik mi, Yoksa Kültürel mi?. (13 Nisan 2021). Alındığı Tarih: 24 Haziran 2024. Alındığı Yer: https://evrimagaci.org/s/10318
Gabbatiss, J., Gür, T. M., Bakırcı, Ç. M. (2021, April 13). İnsanlar Arası Şiddetin Kökenleri Genetik mi, Yoksa Kültürel mi?. Evrim Ağacı. Retrieved June 24, 2024. from https://evrimagaci.org/s/10318
J. Gabbatiss, et al. “İnsanlar Arası Şiddetin Kökenleri Genetik mi, Yoksa Kültürel mi?.” Edited by Çağrı Mert Bakırcı. Translated by Tuğçem Müge Gür, Evrim Ağacı, 13 Apr. 2021, https://evrimagaci.org/s/10318.
Gabbatiss, Josh. Gür, Tuğçem Müge. Bakırcı, Çağrı Mert. “İnsanlar Arası Şiddetin Kökenleri Genetik mi, Yoksa Kültürel mi?.” Edited by Çağrı Mert Bakırcı. Translated by Tuğçem Müge Gür. Evrim Ağacı, April 13, 2021. https://evrimagaci.org/s/10318.
ve seni takip ediyor

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close