İnsan Bebekleri Neden Bu Kadar Aciz?

Bu yazı, Evrim Ağacı'na ait, özgün bir içeriktir. Konu akışı, anlatım ve detaylar, Evrim Ağacı yazarı/yazarları tarafından hazırlanmış ve/veya derlenmiştir. Bu içerik için kullanılan kaynaklar, yazının sonunda gösterilmiştir. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Bir deniz kaplumbağasını düşünün.

Yumurtadan çıktıktan hemen sonra, hiçbir ebeveyn yönlendirmesi olmaksızın denize gidip, kendi başına okyanusun tüm zorluklarına göğüs germeye çalışır. Tamam, bunu yapabilmelerinin yegâne nedeninin evrim olduğunu biliyoruz; burada anlatmıştık. Ve tamam, bu deniz kaplumbağalarının sadece %1'i kadarı yetişkinliğe erişebiliyor; yani doğan her 100 yavrudan 99 tanesi avcılara yem oluyor veya avlanamayarak ölüyor - dolayısıyla diğer türlerde de hassaslıkla tasarlanmış bir süreç değil, vahşi bir yaşam mücadelesi, bol miktarda şans ve atalardan miras alınan genlerin dikte ettiği davranışlar sayesinde hayatta kalma çabası görüyoruz. Ancak yine de doğar doğmaz bir hareketlilik, kendi başına yaşam mücadelesi verme, hayatta kalma konusunda belirli eğilimler var!

Benzer şekilde bir fil, doğumundan sadece birkaç dakika sonra ayağa kalkıp sürüye ayak uydurmaya başlayabiliyor. Zürafa gibi "absürt" vücut oranlarına sahip bir hayvan bile, doğumundan sadece birkaç saat sonra ayağa kalkıp kendi başına etrafta dolanmaya başlayabiliyor.

Peki ya insan bebekleri?

Ebeveyn bakımı olmayan bir insan bebeğinin birkaç saat, belki birkaç günden fazla kendi başına hayatta kalması pek mümkün değil. Doğumdan sonraki birkaç saati bırakın, 2 ay kadar bir süre boyunca kafalarını dik tutmayı bile beceremiyorlar. Hatta doğru düzgün bir yer değiştirme hareketini gözlemek için bile yaklaşık 1000 saat, yani 41 gün kadar bir sürenin geçmesi gerekiyor! Kendi etraflarında dönmeyi ilk becerdiklerinde, çoktan 4 aylık olmuş oluyorlar. Ayakta durmaya doğumdan 9 ay kadar sonra başlayabiliyorlar; ancak yürümeleri için en az 12 ay geçmesi gerekiyor.

Yeni doğmuş bir insan yavrusu...
Yeni doğmuş bir insan yavrusu...
Children's Hospital of Wisconsin

Peki iş, yürümeye başlayınca bitiyor mu? Bir bebeğin besine ulaşıp kendini besleyebilmesi için doğumdan sonra yaklaşık 24 ay geçmesi gerekiyor! İnsanların inşa ettiği kültürel yapı (toplum) ve bunun dinamikleri içinde bir bireyin kendi başına tutunabilmesi için yaklaşık 10 sene, kimi zamansa daha uzun bir süre geçmesi gerekiyor!

İyi ama neden? Biz insanların bebekleri, hayvanlar aleminin geri kalanına göre neden bu kadar aciz?

Biyolojik Her Soru İşaretinin Kökeninde Yatan Gerçek: Evrim

Tamamen biyoloji ile ilgili olan bu sorunun nihai cevabı elbette evrimde gizli.

Bu aciziyeti anlamak için, insanları diğer hayvan türlerinden ayıran en temel özelliğe odaklanmamız gerekiyor: Beyin büyüklüğü. Biz insanlar, vücut oranına göre en iri beyinlere sahip hayvan türlerinden birisiyiz. Bu devasa beyin-vücut oranı (ve buna ek olarak sahip olduğumuz daha büyük frontal lobumuzun beynimizin geri kalanına oranı), bizim diğer canlılardan çok daha yüksek bir bilişsel kapasiteye sahip olmamızın en temel nedeni. Bu beyin sayesinde karmaşık mantık süreçleri işletebiliyoruz, iletişim ve sosyal etkileşim ağları kurabiliyoruz, karmaşık duygulara sahibiz ve karşılaştığımız sorunların üstesinden çok daha etkili bir şekilde gelebiliyoruz.

Peki bu özellik neden sadece bizde evrimleşti veya bizde evrimleşmesinin nedeni neydi? Bu ayrı bir konu; ancak fazlasıyla detaylı bir şekilde burada anlatmıştık ve hatta Evrenin Karanlığında Evrimin Işığı başlıklı kitabımızın bir bölümü tamamen bu konuya ayrıldı! Dolayısıyla o sorunun cevabını merak ediyorsanız, bu kaynaklara başvurabilirsiniz.

Obstetrik İkilem: Koca Kafalı ama Dar Kalçalı İnsanlar!

Biliyoruz ki, kütlece değil ama oransal olarak "devasa" diye niteleyebileceğimiz bu beyin, bol miktarda masraf ve sorun ile birlikte geldi. Bunlardan birisi de, sahip olduğumuz kocaman kafalar! Biz bu koca kafalarımıza fazlasıyla alışığız, dolayısıyla bize normal geliyor; ancak dışarıdan bakan biri için muhtemelen kendi hayal ürünümüz olan uzaylılara benziyoruz!

İnsanların beyinlerinin vücutlarına oranı, memeliler arasında en iri beyinlere sahip primatlar arasındaki en yüksek olanıdır. Buna rağmen, doğum sırasında insanların ve primatların vücutlarının beyinlerine oranı yaklaşık olarak eşittir. Öte yandan insanların gebelik süresine kıyasla doğumdaki beyin büyüklükleri daha yüksektir. Son olarak, insan harici primatların beyin büyüklüklerine göre gebelik süreleri, insanlar da dahil diğer memelilere göre daha uzundur.
İnsanların beyinlerinin vücutlarına oranı, memeliler arasında en iri beyinlere sahip primatlar arasındaki en yüksek olanıdır. Buna rağmen, doğum sırasında insanların ve primatların vücutlarının beyinlerine oranı yaklaşık olarak eşittir. Öte yandan insanların gebelik süresine kıyasla doğumdaki beyin büyüklükleri daha yüksektir. Son olarak, insan harici primatların beyin büyüklüklerine göre gebelik süreleri, insanlar da dahil diğer memelilere göre daha uzundur.
PLOS Genetics

Bu iri beyinlerimizin içinde yuvalandığı koca kafalar, daha gelişimin çok erken basamaklarında oluşuyor ve hızla irileşiyor. Ve doğum sırasında annelerin bu iri kafayı vücutlarından çıkarabilmeleri gerekiyor. Bu hiç de kolay bir şey değil, çünkü bize bu iri kafaları veren evrimsel süreci tetikleyen süreçlerden birisi, aynı zamanda doğumumuzu çok zorlu bir hale getirdi: Bipedalizm, yani iki ayak üzerinde yürüme becerimiz.

Daha önceden de tavsiye ettiğimiz gibi, neden bizlerin bu kadar iri beyinlere sahip olduğunu ve ne tür evrimsel süreçlerin bunu mümkün kıldığını anlattığımız yazımızı okuyacak olursanız, atalarımızda yaklaşık 5-6 milyon yıl kadar önce bipedalizmin evrimleşmiş olmasının, evrimsel sürecin ilerleyen basamaklarında insan doğumunun oldukça zorlu bir sürece dönüşmesini sağladığını görebilirsiniz. Bu, iri beyinlerimizin arkasında yatan nedenlerden sadece birisi, ama oldukça önemli bir tanesi.

Ormanlardan savana yaşantısına geçen türümüz için bipedalizm, müthiş avantajlı bir evrimsel değişim olmuştur. Ellerimizi boşa çıkarmış, el-göz koordinasyonumuzu ve dengemizi güçlendirmiş, buna bağlı olarak beyinlerimizin irileşmesini tetiklemiştir. Ancak dört ayak üzerinde duran (quadruped) canlılara nazaran, iki ayak üzerinde duran (biped) canlıların büyük bir sıkıntısı vardır: Dişilerdeki kalça genişliği, dolayısıyla doğum kanalı dikkate değer miktarda daralır.

Birçok canlının üreme (ve doğum) organı, iki bacak arasında, korunaklı bir şekilde konuşlanacak ve rahimle etkili bir bağlantı kurabilecek biçimde evrimleşmiştir. Fakat iki ayak üzerinde duran canlılarda bu açıklık daralır; çünkü dengenin sağlanabilmesi ve etkili bir şekilde hareket edilebilmesi için bacakların birbirine yakın olması gerekmektedir. Her ne kadar insanların evrimsel tarihinde leğen kemiği genişleyerek bu durum bir miktar dengelendiyse de, dört ayaklı atalarımıza nazaran dişilerimizdeki doğum kanalı genişliği dikkate değer miktarda düşüktür. Bu dar açıklıktan, koca bir kafanın geçmesi gerçekten zorlu bir problemdir.

Bu görselde farklı hayvan cinslerinde doğum sırasında bebeklerin kafa büyüklüğü (siyah elips) ile dişilerin üreme kanalı genişliği (beyaz elips) kıyaslanmaktadır.
Bu görselde farklı hayvan cinslerinde doğum sırasında bebeklerin kafa büyüklüğü (siyah elips) ile dişilerin üreme kanalı genişliği (beyaz elips) kıyaslanmaktadır.
John Hawks

Aslında zekice yapılan bir tasarımda bu tarz bir sıkıntı olmamalıdır; çünkü vücut planı, bu tarz sorunları egale edecek biçimde rahatlıkla tasarlanabilmelidir - hele ki çevreyi ve canlılarla çevrenin etkileşimini de tasarlama gücünüz varsa... Fakat evrim bilinçli, akıllı ve geleceği düşünerek tasarım yapan bir süreç olmadığı için, evrimin ileride doğacak bu sorunu öngörmesi ve buna göre bir tasarım yapması da mümkün olmaz. Dolayısıyla bebeklerimizin iri beyinleriyle, annelerimizin iki ayak üzerinde durmaktan kaynaklı dar doğum kanalları, evrimsel anlamda birbirleriyle çatışan fiziksel özellikler olmuştur. Buna evrimsel biyolojide obstetrik çelişki ya da doğum çelişkisi adı verilir.

Obstetrik Çelişki Hipotezi'ni anlatan bir diğer görsel...
Obstetrik Çelişki Hipotezi'ni anlatan bir diğer görsel...
American Scientist

Bu tarz çelişkili fiziksel özellikler, sağladıkları evrimsel avantaj ve bunların türlerin hayatta kalma ve üreme süreçlerine kattıklarına bağlı olarak evrimsel süreçte optimize edilir, yani en uygun kombinasyona gelecek biçimde uyarlanır.

Örneğin eğer ki dişilerin doğum kanalları aşırı daralır da, bebekler hiç doğamayacak düzeye gelirse, doğum kanalı (veya kalça genişliği) daha geniş olan bireyler daha kolay üreyeceği için bunların özelliklerini taşıyan bireyler popülasyonda artar: Bu nedenle tür, daha geniş doğum kanallarına sahip olacak biçimde evrimleşir. Yok eğer doğum kanalı aşırı genişler de, türün denge ve hareket özelliklerini kısıtlayıcı bir faktör haline gelirse (veya cinsel seçilim gibi diğer seçilim baskılarının negatif yönde doğmasına neden olursa), bu özellikteki bireyler daha kolay ölerek veya daha az üreyebilerek popülasyondan elenirler; böylece daha dar doğum kanallarına sahip, dolayısıyla daha dengeli bireyler hayatta kalırlar, daha çok/kolay ürerler ve soyları da onlara ait özellikleri daha çok taşıyacak şekilde doğar: Böylece popülasyonlar daha dar doğum kanalına sahip bireylerin sayıca artacağı yönde evrimleşir.

Kalça Genişliği ile Aciz Bebekler Arasındaki İlişki

Peki bipedal olacak biçimde evrimleşmiş insanların dişilerinin kalçalarının dar olmasının aciz bebeklerimizle ilişkisi nedir?

O iri insan beyninin gelişmesi için gereken gelişimsel süreçlerin, evrimsel süreçte değişmesi gerekmiştir. Bu adaptasyonların başında, insan bebeklerinin beyin gelişiminin önemli bir kısmının doğumdan sonra olacak şekilde özelleşmesi olmuştur. İnsan bebekleri doğduklarında, yetişkin bir insan beyninin %33'ü civarında bir beyin büyüklüğüne sahiptir; doğumdan sonraki 90 gün içinde ise %55 dolaylarına ulaşır. Böylece bebekler, beyinleri daha çok ufakken doğabilir ve anneler yavrularını doğurma sırasında ölme risklerini en aza indirirler. Doğum sırasında bu tarz bir soruna sahip olmayan diğer türler ise zihinsel olarak tam (veya tama yakın düzeyde) gelişmiş yavrular doğurabilirler; böylece onlar hayatlarına hemen başlayabilirler. Diğer memelilerde ve sürüngenler gibi diğer canlılarda olan tam olarak budur.

Sadece bu da değil: Bu iri beyinlerin daha dar doğum kanallarından geçebilmesi için, insan bebekleri gelişimlerinin daha erken döneminde doğum yapacak şekilde evrimleşmişlerdir. Bunu şöyle izah edelim: Yenidoğan bir şempanze ile aynı nörolojik ve bilişsel gelişmişliğe sahip bir insan bebeğinin doğabilmesi için, insan annelerinin 9 ay değil, 18-21 ay gebelik geçirmesi gerekirdi!

Tüm bunların bir sonucu olarak, insan bebekleri doğduklarında beyinleri halen tam olarak gelişmemiştir. Öyle ki, yeni doğmuş bir bebeğin kafatası bile halen tam olarak kemikleşmemiştir - ki bu da, daha rahat ve esnek doğumları mümkün kılabilmek için evrimleşmiş adaptasyonlardan birisidir. Benzer şekilde, bir kadının vajinası normalde 2.1-3.5 santimetre genişlikteyken, doğum sırasında 10 santimetre genişliğe (normalin 3-5 katı genişliğe) ulaşabilir. Tüm bunlar, zorlu insan doğumunu bir nebze olsun kolaylaştırabilmek için evrimleşmiş özelliklerdir. Daha doğrusu yine, bu özellikte ve buna yakın özelliklerde varyasyonlara sahip olan bireyler daha kolay hayatta kalmışlardır ve bizler, günümüzdeki özelliklerimizi bu atalarımızdan aldığımız için bu özelliklere sahibiz. Bu özelliklere sahip olmayan diğer atalarımız, hayatta kalamayarak elendiler.

Tek Evrimsel Açıklama Bu Değil: Metabolik Enerji Hipotezi

Tabii ki bilimin her alanında olduğu gibi, "aciz bebekler" konusunda da birden farklı hipotezin birbiriyle yarıştığını görüyoruz.

Örneğin Rhode Island Üniversitesi'nden Holly Dunsworth, kalça genişliği (doğum kanalı genişliği) ile aciz bebeklerin tek başına izah edilemeyeceğini düşünüyor. Onun ve ekibinin yaptığı çalışmalar, bizlerin aciz bebeklerinin annelerin vücut büyüklüğü ile ilgili olabileceğini gösteriyor.

Dunsworth ve ekibinin iddiası, daha erken insan doğumunu veya daha dar leğen kemiğini teşvik eden evrimsel süreçlerin bulunamadığı yönünde. Örneğin bir insanın, bir şempanze yavrusu doğurabilmek için ihtiyaç duyacağı vajinal açıklık ortalaması, günümüzdeki insanlarınkinden sadece 3 santimetre kadar daha fazla. Günümüzdeki insan çeşitliliği içerisinde bile bu genişlikte bireyler görmek mümkün. Dahası, leğen kemiği varyasyonunun yürüme becerisi üzerinde dikkate değer bir etkisi olmadığını, geniş leğen kemikli insanların da gayet verimli bir şekilde hareket edebildiklerini ileri sürüyorlar. Yaptıkları bir çalışmada, daha geniş kalçalara sahip kadınların enerji ve mekanik verimliliğinin erkeklere veya daha dar kalçalı kadınlara göre daha düşük olmadığını gördüler.

Onların hipotezi ise, bir yavrunun annesinin metabolik limitlerinin yavrunun ne zaman doğacağını belirlediği yönünde. Örneğin insanlar embriyolarında ikinci trimesterden sonra (yani 13-28. hafta arası sonrasında) metabolik ihtiyaçlar dikkate değer miktarda artıyor. Ancak insan türünün metabolik limit varyasyonu, dinlenme düzeyindeki metabolizmadan en fazla iki kat ötesine kadar çıkmayı başarıyor; sonrasında iç dengemiz (homeostazi) bozulmaya başlıyor. Ana rahmindeki embriyonun metabolik ihtiyaçlarının, dinlenme halindeki metabolizmanın 2 katına ulaştığı nokta, kabaca 38-40. haftaya denk geliyor. Ve bilin bakalım ne? Sağlıklı bir insanın, 38 ila 40. hafta civarında doğum yapması beklenir!

Ancak Dunsworth, bu hipotezlerinin diğer hipotezi dışlamak zorunda olmadığını da vurguluyor. Yani annelerin enerjisi, iri insan beyinleri ile leğen kemiği büyüklüğü arasındaki dengenin bir tamamlayıcısı olabilir. Bunu şöyle izah ediyor:

Doğum Çelişkisi Hipotezi kesinlikle ölmüş bir hipotez değildir. Sadece şunu anlamamız gerekiyor: İnsanın eşsizliğine göndermede bulunan veya bunun üzerine kurulu hipotezler, bilimsel anlamda en çok eleştirilmesi ve didiklenmesi gereken hipotezlerdir. İnsanlar en nihayetinde bir hayvandırlar, bir memelidirler, bir primattırlar, bir kuyruksuz maymundurlar. Eğer bu temel gerçeği gözden kaçırırsak, işte o noktada insan eşsizliğinden bahsetmeye başlarız.

Türümüzün göreli beyin büyüklüğü ve iki ayaklılığı fazlasıyla özel. Bizim kadar iri göreli beyinlere sahip pek az tür var. Birkaç kemirgen haricindeki bütün memelilerden daha iri göreli beyinlere sahibiz. Ancak her zaman bu iri beyinlere sahip değildik. Smithsonian Enstitüsü'nün izah ettiği üzere, evrimsel süreçte bu kadar iri göreli beyinlere sadece 800.000 ila 200.000 yıl kadar önce ulaştık. Dolayısıyla her zaman bu kadar "sıradışı" değildik.

İki ayaklılık da öyle. Kendimizi yegâne iki ayaklı türler sanmaya meyilliyiz; ancak kuşların tamamı bipedaldir. Onların ataları ve kuzenleri olan dinozorların da önemli bir bölümü öyle. Mesela T. rex de biped bir canlıydı. Yani bu konuda da eşsiz değiliz.

Dolayısıyla, eşsizliğimize vurgu yapan hipotezleri çok dikkatli analiz etmemiz gerekiyor. Sırf bizi eşsiz kıldığı için bir hipoteze yanlış diyemeyiz; ancak onu yeterince didiklediğimizden de emin olmamız gerekiyor.

Neoteni ve Genler: Bebeklere Yönelik Algımızı Şekillendiren Evrim!

Tabii insan bebeklerinden söz etmişken, evrimsel biyolojideki en ilginç kavramlardan birisi olan neoteni olgusundan söz etmemek mümkün değil!

Neoteni, kelime anlamıyla "çocuk görünümlülük" (İng: pedomorphism) veya "çocuklaşma" (İng: juvenilization) demektir. Kelime anlamını biraz daha açacak olursak neoteni, evrimsel gelişim biyolojisi ("evo-devo") dahilinde, eskiden ata türlerde sadece çocuk yaşlarda gözüken özelliklerin, evrimsel süreç sonucunda gelecek torun nesillerin yetişkin bireylerinde de gözükmeye başlaması demektir. Neoteniyle ilgili daha fazla bilgi almak için buradaki yazımızı okuyabilirsiniz.

Yazımızın başında sizi deniz kaplumbağası yavrularını düşünmeye teşvik etmiştik. Şimdi, insan bebeklerini bir düşünün. Şimdi bir de böcek larvalarını, hareketlerini ve aciziyetlerini düşünün. Evet... İnsan bebekleri, bir böcek larvası düzeyindedir. Bu, tesadüf değildir. Evrimdir.

Yukarıda izah ettiğimiz hipotezlerden hangisi doğru olursa olsun (veya ikisi birden de doğru/yanlış da olsa), değişmeyen bir gerçek vardır: İnsan bebekleri çok erken doğarlar. Öyle ki, bir insan bebeğini "rahim dışında gelişen bir fetüs" olarak tanımlamak bile mümkündür; çünkü bazı diğer hayvanların fetüsleri (ana rahmindeki yavruları), doğmuş bir insan bebeğinden bile gelişmiş düzeyde olabilir.

Buna sebep olan doğa yasası evrimdir. Evrimsel bir süreç ise, yalnızca genler perspektifinden analiz edildiğinde anlam kazanır.

Yapılan çalışmalar, insan doğumlarının oldukça yüksek riskli olaylar olduğunu göstermektedir. Bu sadece doğum sırasında yaşanan komplikasyonlarla ilgili bir durum değildir. Doğum zamanındaki en ufak varyasyonlar bile, yavruların dikkate değer miktarda savunmasız ve ölüme açık doğmasına neden olur. Çünkü 9 aylık bir bebek ile aşırı acizdir; kaldı ki bundan birkaç hafta veya ay daha erken dünyaya gelmiş bir bebeği düşünün.

İnsan evrimindeki gebelik süresinin kısalmasını etkileyen genleri belirleyebilirsek, riskli gebelikleri daha gebelik durumu oluşmadan bile tespit etmemiz mümkün olabilir! Çünkü bunu başarabilirsek, belirli genlerin belirli varyantlarına (mutant genlere) sahip bireylerin gebeliklerinin risk durumunu önceden test etmemiz mümkün olabilirdi. Bu durumda sormamız gereken soru şu: İnsan bebeklerini bir böcek larvasına benzeyecek kadar erken doğmaya iten genler hangileridir? Yani neoteniyi tetikleyen genler hangileridir?

Bunu tespit etmek için araştırmacılar, İnsanlarda Yüksek İvmeli Genler (İng: "Human Accelerated Regions" ya da kısaca "HAR") bölgelerine odaklanmışlardır. Bunlar, yakın akrabalarımıza nazaran daha hızlı evrimleştiğini bildiğimiz gen bölgelerimizdir. Bir diğer deyişle, bizi yaşayan en yakın kuzenlerimiz olan şempanzelerden ayıran genler bunlardır.

Bunlardan birisi, FSH-reseptör genleri olarak bilinen bir gen grubudur. Yani folikül uyarıcı hormon reseptörlerini üreten genler... Genler üzerinde meydana gelen evrimsel değişimler, çeşitli hormonların yapılarını ve salgılanma biçimlerini etkileyerek ciddi fiziksel evrimsel değişimlere neden olabilirler. Örneğin folikül reseptörü hormonları, gebelik boyunca doğumu tetikleyecek mekanizmaları kontrol eden hormonlardan birisidir. Yani bu hormonlar, doğumun ne zaman yaşanacağını doğrudan etkilemektedirler. Gerçekten de araştırmacılar, yaptıkları incelemelerde gerçekten de FSH-reseptör genlerinde yakın geçmişte yaşanmış güçlü seçilim baskısı izleri görmeyi başarmışlardır. Yani tamamen fiziksel verileri ve evrimi kullanarak yaptığımız bir çıkarımı, doğrudan doğruya genleri kullanarak test etmemiz mümkündür.

Aciziyet Konusunda Yalnız Değiliz!

Bitirmeden, şunu da vurgulamakta fayda var: Her hayvan doğduktan hemen sonra hayata başlamıyor. Vahşi doğada, tıpkı bizde olduğu gibi ebeveyn bakımına ihtiyaç duyan birçok canlı mevcut. Bu canlılarda bu tarz bir muhtaçlığın ortaya çıkma sebepleri bizimkinden farklı; ancak her ne sebeple olursa olsun, doğumdan sonraki aciziyet sadece insan bebeklerine özgü bir durum değil.

Örneğin diğer birçok primat da doğduklarında oldukça acizdir; dolayısıyla bu aciziyetin soy hattımızla bir ilgisi olduğu açıktır. Buna rağmen insan haricindeki diğer primatların çoğunda en azından tutunma refleksi fazlasıyla gelişmiştir. Böylece anneleri bir yere giderken, yavrular onlara tutunması gerektiğini bilirler. Ancak bu örneğe karşılık, insan bebeklerinin de doğuştan annelerinin memelerini emmeleri gerektiğini bildiği gerçeğini ileri sürebiliriz. Bu da, Baldwin Etkisi ile evrimleşmiş süreçlerden sadece birisidir.

Taylar (at yavruları), doğduktan çok kısa bir süre sonra ayağa kalkıp hareket edebilirler; çünkü dişi atlar oldukça büyüktürler ve uzun süre gebe kalabilirler. Böylece yavru gelişmeye zaman bulur; doğumdan kısa süre sonra ise yeterli zihinsel gelişmişliğe sahip olduğu için kendi başına hareket edebilir. Ancak sivrifareler gibi diğer memelilerin yavruları neredeyse tamamen kör ve çıplak doğarlar. Annelerinin vücut ısısı olmaksızın kısa sürede ölürler ve uzunca bir süre ebeveynlerine muhtaç yaşarlar.

Kuşlarda da aynı durumu görürüz. Evet, tavuk gibi hayvanların yavruları kısa sürede hayata kendi başlarına tutunabilirler; ördek yavruları doğduktan kısa bir süre sonra suya atlayıp yüzebilirler ve ebeveynlerini takip edebilirler. Devekuşlarında da benzer bir durum görülür:

Ancak her kuş böyle değildir. Kalifornia Bilimler Akademisi'nden John Dumbacher bunu şöyle açıklar:

Şarkıcı kuşları ele alın. Narbülbüllerini ya da mavikuşları... Neredeyse tamamen çıplak doğarlar, gözleri tamamen kapalıdır ve kafalarını kaldırıp ebeveynlerinden yemek almaktan başka pek bir şey yapamazlar.

Burada da en kritik faktörün yumurta büyüklüğü, dolayısıyla ebeveyn büyüklüğü olduğunu görüyoruz. Daha iri kuşlar, daha büyük yumurtalar üretebilirler. Bu yumurtaların içinde büyüyen yavrular, çok daha fazla besine sahiptir ve daha uzun süre gelişebilirler. Böylece yumurtadan çıktıklarında çok daha gelişmişlerdir ve daha kolay kendi başlarına hayatta kalabilirler.

Sonuç

İnsan evrimi fazlasıyla karmaşık bir süreç, tıpkı diğer tüm canlı türlerinin evriminde olduğu gibi. Bu sürecin nasıl ve ne yollardan geçerek yaşandığını anlamak için çok dikkatli ve kapsamlı bir analiz yapmamız gerekiyor. Evrimsel biyoloji ve ilişkili bütün bilim dallarından gelen verileri bir bütün olarak incelemeli ve genlerimizde yatan ipuçlarını dikkatlice birleştirerek geçmişin haritasını çıkarabilmeliyiz.

Umuyoruz bu yazıda bunu bir miktar da olsa başarabilmişizdir. İnsan evrimine dair öğrenecek çok fazla detay var ve diğer türlerin evrimine bakmak, kendimizi çok daha iyi tanımamızı ve özelliklerimizin neden ve nasıl o şekilde olduğunu anlamamızı mümkün kılabilir. Cornell Üniversitesi'nden Marianella Casasola şöyle diyor:

Bebeklerin doğumundan sonra prefrontal korteksin gelişiminde bir dolu olay yaşanıyor. Her ne kadar insan bebekleri doğduklarında diğer hayvanlardan daha aciz gibi gözükseler de, insanların bu uzun süreli gelişim özellikleri uzun vadede çok ciddi bir bilişsel avantaja dönüşüyor. Biliyoruz ki özellikler, bulundukları türlere spesifik bir avantaj sağladıkları için o şekilde evrimleşiyorlar. Daha uzun gelişim süresi de bize çok daha karmaşık olan düşünce yeteneklerimizi veriyor.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  • Ana Görsel Kaynağı: Wikipedia
  • J. Plunkett, et al. (2018). An Evolutionary Genomic Approach to Identify Genes Involved in Human Birth Timing. 14/04/2011.
  • R. Khan. Evolution may explain why baby comes early. (2011, Nisan 16). Alındığı Tarih: 30 Kasım 2018. Alındığı Yer: Discover Magazine
  • M. Knight. Helpless at birth: Why human babies are different than other animals. (2018, Haziran 22). Alındığı Tarih: 30 Kasım 2018. Alındığı Yer: Genetic Literacy Project
  • M. Weisberger. Why Are Human Babies So Helpless?. (2016, Mayıs 02). Alındığı Tarih: 30 Kasım 2018. Alındığı Yer: LiveScience
  • K. Wong. Why Humans Give Birth to Helpless Babies. (2012, Ağustos 28). Alındığı Tarih: 30 Kasım 2018. Alındığı Yer: Scientific American
  • A. B. Wittman, et al. (2018). The Evolutionary Origins of Obstructed Labor: Bipedalism, Encephalization, and the Human Obstetric Dilemma. CME Review, sf:739-748.

Online Educational Resources: Links to Expand Your Knowledge!

İnsanın Sınıflandırılmasındaki Karışıklık: "Hominin Meselesi"

Yazar

Çağrı Mert Bakırcı

Çağrı Mert Bakırcı

Yazar

Evrim Ağacı'nın kurucusu ve idari sorumlusudur. Popüler bilim yazarı ve anlatıcısıdır. Doktorasını Texas Tech Üniversitesi'nden almıştır. Araştırma konuları evrimsel robotik, yapay zeka ve teorik/matematiksel evrimdir.

Konuyla Alakalı İçerikler

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim