Evrim Ağacı
Reklamı Kapat

Feminizm Nedir? Mekânın Oluşturulmasında Dezavantajlı Grupların Dışlanmasına Eleştirel Bir Bakış...

Cinsiyetçi Mekân Kavramı, Toplumsal Algılarımızı Nasıl Şekillendiriyor?

Feminizm Nedir? Mekânın Oluşturulmasında Dezavantajlı Grupların Dışlanmasına Eleştirel Bir Bakış...
Tavsiye Makale
Reklamı Kapat

Bu yazı, Evrim Ağacı'na ait, özgün bir içeriktir. Konu akışı, anlatım ve detaylar, Evrim Ağacı yazarı/yazarları tarafından hazırlanmış ve/veya derlenmiştir. Bu içerik için kullanılan kaynaklar, yazının sonunda gösterilmiştir. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Bu yazı, "ezilen" olarak ifade edilen dezavantajlı grupların tarafında yer alması bakımından taraflılık arz etmektedir. Burada "taraf olmak", olayları çarpıtmak, hatalı bilgi vermek veya kişisel fikirleri dikte etmek değil; sosyal olarak dezavantajlı grupların içinde bulunduğu durumu izah edip, bunun böyle olmaması gerektiğini iddia etmek, şartların bu dezavantajlı gruplar lehine değiştirilmesi gerektiğini ileri sürmek ve sosyal olarak hassas bir konuyu bilimsel veriler ışığında anlamlandırma çabası anlamına gelmektedir.

Bu şekliyle taraflılık, bilimin ana amaçlarından biri olarak toplumun pozitif yönde gelişimini sağlaması açısından sorun teşkil etmeyip, bulunulan tarafın, incelenen olay ve olgulara fiziksel veya psikolojik zarar verip vermediği daha elzem görülmelidir.

Sosyal bilimler konusu ve araştırma yöntemi gereği doğa bilimlerinden önemli ölçüde ayrılmaktadır. Sosyal olayların araştırılması gibi kompleks bir konuda mutlak tarafsız olmak, insanların zaafları neticesinde mümkün olamamaktadır.

Ayrıca sosyal bilimler siyaset ve ideoloji gibi konulardan bağımsızmış gibi gözükebilse de tarih boyunca hep iç içe olmuştur. Bu "taraf olma durumu" belirli çerçevelerde elbette doğa bilimleri için de geçerlidir; ancak sosyal bilimlere göre bunun etkisi, incelenen konudan çok daha ayrıktır. Siyaset ve politik akımların da sosyal yapılandırmalar kapsamında olduğu düşünüldüğünde ve bu durumun daha önceden ele aldığımız "mekan" kavramı ile yakın bir ilişkiselliği olduğu için, mutlak tarafsız olma söylemi de yazı içinde eleştirilmiştir. Tam tersine, böylesi kritik bir konuda "taraf" olmamak ve "mutlak objektiflik" iddiasında bulunmak, okumanızı önemle tavsiye ettiğimiz buradaki yazımızda da detaylıca izah ettiğimiz gibi, nesnel bir şekilde var olan toplumsal sorunları görmezden gelmek olacağı için bu durum, bize kalırsa, taraf olmaktan daha büyük bir sorundur. Keyifli okumalar.

***

Mekân değişen, değiştirilen, anlanan, anlamlandırılan, oluşturulan ve oluşturandır. 1950 öncesi coğrafya, özelde ise sosyal bilimlerde mekân hep geri planda kalırken, zaman daha önemli görülmüştür. Mekânsal boyut daha çok içinde yaşadığımız, bizden bağımsız, diğer bir ifadeyle bizim onu değiştiremediğimiz ve onun da bizi değiştiremediği salt, bir mekân anlayışı hakimdir. Mekânın öneminin giderek görünür olması daha çok 1960’lı yıllardaki sosyal hareketlerin görünürlüğü sayesinde sosyal bilimlerde önem kazanmıştır.

"Mekân nedir?" sorusuna net bir cevap vermek mümkün olmasa da Henri Lefebvre’nin ifadesiyle sürekli üretilen ve anlamlar yüklenen ve bunun geri dönüşü sebebiyle içinde bulunduğumuz mekânında bizi etkilemesidir. Artık mağaralarda yaşayan insan sayısı yok denecek kadar az olmasına karşın günümüzde şehirlerde yaşama oranı kırsal yaşama göre çok öndedir. Dünya nüfusunun %55’i kentlerde yaşamaktadır. 2050’de %68’e çıkacağı düşünülmektedir. Giderek artan biçimde şehirlerin büyümesi ve etkisi kırdan çok daha büyük olmaktadır. David Harwey’in “İster beğenin ister beğenmeyin, kent sizi kendisini yeniden yaratmaya, içinde yaşayabileceğiniz bir kalıba dökmeye davet eder.” sözü, kentlerin sosyal, siyasal, ekonomik, kültürel açıdan oluşturulduğunu ve bizi sürekli şekillendirmesi açısından önem addeder. Toplum tarafından yaratılan kentler, içerisinde var olan ayrımcılıklardan, kadın sorunlarına kadar ataerkil yapının güçlü bir şekilde devam etmesi ve mekanların tek tipçi özelliği dezavantajlı grupları dışlamakta ve “arka sokaklara” itmektedir.

Sosyal teorinin amacı mekânın çok farklı ve karmaşık yapısını anlamaktır. Birçok felsefi, ideolojik akımları bünyesinde taşıyan sosyal teori, her bir akımın farklı perspektiflerden yaklaşarak mekânın bir özelliğinin anlaşılmasına yarar. Diğer bir anlatımla yaşamın tüm zenginliklerinin ve farklılığının bilinebilmesi için geçmişte olduğu gibi tek bir teori yerine çoklu gerçekliği anlayabilmek için çoklu akımlarla ve her bir akımın bir olguya odaklanmasını içerir. Ataerkil yapının mekânı tek tipleştirmesi ve diğer kimlikleri dışlaması coğrafya ve sosyal bilimlerde uzun zamandır çalışılan bir konudur. Mekan konusunun sadece görünür bir tarafı olan cinsiyetçi mekanlarda sosyal teorinin kapsamına girmektedir.

Mekân ve kimlik kazanma süreci iç içe geçmiş ve kenetlenmişlerdir. Mekanlar özneye kimlik kazandırarak onu tanımlar. Bu kimlik kazandırma süreci, çarpık, karmaşık sebeplere, dışlamalara ve ayrımcılıklara kadar üretimler gerçekleştirir. Niçin mekanlar tek tip olarak oluşturulmaktadır? Kadınlara karşı ayrımcılık ve kadının eve hapsedilmesiyle mekânın ne gibi ilişkisi vardır? Kamusal mekanlarda dezavantajlı grupların dışlanmasının sebebi nedir? Tek tipçi mekanlar neden marjinal olarak adlandırılan bireyleri kabul etmemektedir? Bunun gibi birçok soru sorulabilir. Bu soruların elbette nitel araştırma sonucuna göre bizzat yaşanılan deneyimlerden ampirik yöntemlere kadar cevapları kişinin deneyimlerine göre verilebilmektedir.

Bu yazınında amacına uygun olarak bizim üzerinde duracağımız en önemli konu ise üretilen mekânın ayrımcılıklarla dolu olması ve bu durumun kadınlar için ciddi olumsuzluklardır. Doğumdan önce kimliklendirilen mekân, erkek ve kadın olarak oluşturulmakta, hatta birçok ikili durumda yaratılmış ve yaratılmaktadır. Zengin, fakir, güçlü, güçsüz, iyi, kötü, mutlu, mutsuz gibi birçok ikilikler olup mekâna yansımaktadır. Ancak mekanın içerisinde bulunan insanların cinsel yönelimlerini ikili durum yansıtmamaktadır. Cinsel yönelimler her ne kadar erkek ve kadın olarak tanımlansa da mekân bu durumdan daha karmaşık ve çok renkli kimlikleri barındırır. Ataerkil mekânın en büyük kurbanları kadınlar olmak üzere, lezbiyen, eşcinsel, gey, travesti ve diğer cinsel yönelimler olmakla birlikte, erkekler de doğal olarak bundan etkilenmektedir. Mekân tüm sayılan gruplara rol vermiş olduğu gibi erkeklerin de kimliğini oluşturmuştur.

Bazı klişeleşmiş sözler toplumsal olarak üretilmekte ve belirli cinsel kimlikleri hedef alabilmektedir. Günlük yaşamda kullanılan ve klişeleşmiş olan bazı sözler toplumun cinsiyetlere bakışını yansıtmaktadır. Bu cinsiyetçi sözler bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde toplumda yaygın olarak kullanılabilmektedir. Örneğin: "Elinin hamuruyla erkek işine karışma", "Saçı uzun aklı kısa", "Kadın dediğin taktın mı koluna yakışacak, çarptın mı duvara yapışacak.", "Kızı gönlüne bırakırsan ya davulcuya kaçar ya zurnacıya", "Adam dediğin, kadına dokunmadan sevdalanan ve dokunduğu kadına namus gözüyle bakandır.", "Kızını dövmeyen dizini döver" ve daha nicesi!

Bunlara ilaveten cümleler içerisinde daha sık kullanılan; bilim adamı, iş adamı, adamakıllı, adam olmak, erkek sözü, kadın gibisin, kız başına gibi yüzlerce seksist (cinsiyetçi) söylem ve argo kelimeler bulunmaktadır. Bu söylemlerin ataerkil toplum yapısında sadece söylemle kalmadığı ve davranışlara yansıdığı daha genel ifadeyle kadınların mekanlarda nasıl davranması gerektiğine kadar onlara roller vermektedir. Sembolik etkileşimcilik kapsamına giren bu söylemler, yaşantılar ve davranışları oluşturmaya çalışan etkileşimliliklerdir.

Yukarıda belirttiğimiz gibi ataerkil toplum yapısı da erkeğe çeşitli roller vermiştir. Erkek ağlamaz, erkek duygularını yansıtmaz, erkek güçlü olmalıdır, evini tek başına geçindirir, namusunu korur, evin reisidir, hesabı erkek öder gibi birçok anlam toplum tarafından erkeklere yüklenmekte ve ister istemez bu etki güçlü bir şekilde tezahür etmektedir. Bu yüklenen sorumluluklar erkeği buna zorlarken, kendisini topluma göre anlamlandırmakta ve ona da uymaktadır. Bu konuda kapsamlı bir incelemeyi buradaki yazımızdan okuyabilirsiniz.

Feminizm ve feminist coğrafyacılar tarafından uzlaşılan bir konu, cinsiyet rollerinin biyolojik değil toplumsal üretim olduğudur. Bu toplumsal üretimler biyolojik cinsiyet üzerinden anlam kazanmış ve oluşturulmuştur. Pembe renk, uzun saç, makyaj, oyuncak bebek gibi birçok nesne kadınla ilişkilendirilmiştir. Linda McDowell toplumsal olarak üretilen cinsiyet için kurgu (fiction) ifadesini kullanmaktadır.

(Önemli Hatırlatma: Buradaki kurgu ifadesi, erkek, kadın ve diğer cinsiyetlerin toplum tarafından üretilmesini kast etmemektedir. Erkek, kadın, interseks gibi cinsiyetler biyolojimiz ile ilgilidir. Linda McDowell'in kurgu ifadesi, toplumun kadın ve erkeğe biyolojimizin dışında ataerkil olarak roller verdiğini vurgulamaktadır. Buna, toplumsal cinsiyet adı verilmektedir.)

Toplumsal olarak normal ve marjinal olmak üzere iki anlamlandırma bulunmaktadır. Normal, tek tipçi yaratılan mekânın kurallarına uyan ve onu koruyanları ifade etmektedir. Bu uyma, davranışlardan giyim tarzına kadar çok geniş bir alanı kapsamaktadır. Marjinal ise cinsel yönelimden davranışlara kadar toplumun geniş kesiminin onaylamadığı olma halidir. Normal olan nedir? Marjinal olan ise hangi kriterlere göre değerlendirilmektedir? Bu sorulara verilecek nesnel bir cevap yoktur. Doğada karşılığı olsa da doğaya başvurma safsatasından öteye geçemeyecek olan bu ayrımlarla dolu mekân, ancak geçmişten geleceğe sürekli kolektif bellekte saklanan ve mekâna hiçbir rasyonalitesi olmadan yüklenen, devam ettirilen içi boş bir anlamlar kümesidir. Feminist yazar Chimamanda Ngozi Adichie kendisine doğada karşılığı olduğu ve bu sebeple maymun örneğini getiren bir kişiye şunları söylemektedir:

Toplumsal cinsiyet rahatsız edici bir konu olduğundan konuyu kapatmak için bazı çok kolay yollar var. Bazıları, evrimsel biyoloji ve maymunlardan örnek getirir; dişi maymunlar erkek maymunlara nasıl boyun eğiyor gibi… Bunun gibi şeyler… Fakat durum şu ki: Biz [tam anlamıyla bir] maymun değiliz. Maymunlar aynı zamanda ağaçlarda yaşar ve kahvaltıda solucan yerler, bizler yemeyiz.
Feminist yazar Chimamanda Ngozi Adichie
Feminist yazar Chimamanda Ngozi Adichie
Flickr

Toplumda genel anlamda erkek ve kadın olarak kabul gören iki cinsiyet normal kabul edilse de cinsiyetler de mekân gibi çokludur ve bu ikili tanımlama eksiktir. Gey, lezbiyen, biseksüel, travesti, gibi farklı cinsel davranışlar olmasına rağmen bu yönelimler içerisinde de farklı cinsel yönelimler bulunmaktadır. Bu farklı cinsel yönelimler, kamusal mekân tarafından dışlandığı gibi arka sokaklara ya da eve hapsedilmektedir. Örneğin görünüş olarak erkek ya da kadın olarak ayırt edilemeyen, giyiniş itibariyle genel toplumsal yasalar dışında herhangi bir caddede, otobüste, bankada bulunan bireylere sürekli ve uzun bakışlar atılması bireyin kendisinde dışlanma hissini oluşturmaktadır.

Toplum; iş vermemekle, hukuksal haklardan faydalandırmamasıyla bireyi kendi kabuğuna iter ve tek tipçi mekândan uzaklaştırarak mekânı koruma altına alır. Çünkü marjinal olarak görülen ve geleneksel erkek-kadın cinsiyetine uymadığı için anlamlandıramayan kişiler, kendi alanını korumak isterler. Bu sebeple yollar, köprüler, caddeler, sokaklar ve kamusal olan her yer ayrımcılıklarla doludur. Ev mimarilerinde dahi ayrımcılıklar bulunur. Örneğin mutfak kadının mekânı olarak özdeşleşirken salon ise erkek mekânı olarak özdeşleşmiştir. Kadın sürekli yemek, bulaşık gibi işlerle uğraşırken yalnız kalmakta ve oraya hapsedilebilmektedir. Mutfak ve salonun ayrı yapılması bu durumun bir göstergesidir. Amerikan mutfakları ise tam tersi olarak mutfak ve salon iç içe yapılmış ve diğerlerinden farklılaşmıştır.

Foucault’un ısrarla vurguladığı güç ifadesi sadece fiziksel gücü değil, medya gücünden askeri güce kadar çok geniş bir alanı ifade etmektedir. Mekan, sürekli dönüştürülen ve anlam yüklenen ve insanla var olan bir ontoloji olarak kabul ettiğimizde bu dönüşümün en önemli sebebi güç olmaktadır. Sadece toplum değil iktidarlar tarafından oluşturulmaya çalışılan mekanlar, iktidarların kendi amaçları için oluşturulmakta ve marjinal olanlar dışlanmaktadır. Mekanla anlamlanan ve anlamlandırılan birey ve toplumları dönüştüren güç ilişkileri sayesinde mekân bir amaca doğru itilmeye çalışılmaktadır. Mekânın çoklu gerçekliği ve çoklu kimlikleri gibi sürekli vurgulanan “çoklu” kelimesine atfen iktidarların tek tipe doğru onu çekmesi var olan ayrımcılıkların sadece bir perspektiften görülen tarafını oluşturmaktadır.

Anlamlarla Yüklenen Mekâna Bir Başkaldırı: Feminizm

Feminizm, kadınların sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik olarak erkeklerle eşit olmasını savunan bir akımdır. Günümüzde feminizmin amacı sadece kadınlar değil hem dezavantajlı grupları hem de erkekleri içerisine almış ve araştırmalarını, söylemlerini genişletmiştir. Bazı çevrelerde duyulan feminizm karşıtlığı, feminizmin yanlış anlaşılmasından ya da farklı sebeplerden ötürü olumsuz anlamlar yüklenebilmektedir. Feminizm, kadının erkekten üstünlüğünü savunan bir akım değil eşitliğini savunan ve birçok alt dala ayrılan çok geniş bir kapsamı içermektedir. Cinsiyetçi söylemler, feminizmi savunan kadınlara karşı toplumsal olarak maskülen söylemlerle üretilmiştir: "Feministler pozitif ayrımcılık adı altında kadınlara hak etmediği ayrıcalıkları isterler.", "Feministler erkek gibidir.", "Feministler erkek düşmanıdır/erkeklerden nefret eder.", "Feminizm kocayı buluncaya kadardır."

Bu tarz söylemlerin hiçbir geçerliliği olmamakla birlikte, kavram kargaşaları da bulunmaktadır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi, feminizm var olan eşitsizliğin giderilmesi için çalışmakla birlikte, feminist olmak için kadın olma şartı da bulunmamaktadır.

İran'da feminist bir protesto sırasında yürüyüşe destek olan erkekler
İran'da feminist bir protesto sırasında yürüyüşe destek olan erkekler

Birinci Dalga Feminizm (18-19. Yüzyıl Feminizmi)

Feminizmin tarihinde genellikle üç aşamadan bahsedilirken, Pasifik Üniversitesi tarih profesörü ve Cinsiyet Eşitsizliği Direktörü Martha Rampton 4 aşamadan bahsetmektedir. Ancak Rampton tarafından tartışılan dördüncü feminizm hareketi henüz tartışmalı olduğu ve üzerinden yeterince vakit geçmediği için, biz genel kabul gören üç aşamadan bahsedeceğiz.

İlk feminizm hareketi (ya da birinci dalga feminizm), Olympes de Gouge (d. 1791), Mary Wollstonecraft (d. 1797) ve Jane Austen tarafından savunulmuştur. Bu hareket, 19. yüzyılın sonlarında sanayi hareketleri ve liberal politikalar sebebiyle ortaya çıkmıştır. Kadınların haklarının çok kötü olduğu bu dönemde en önemli amaçlar kadınların oy kullanma, eğitim ve seçilebilme haklarının geri kazanılmasıdır. Yaklaşık 1960’lı yıllara kadar süren bu dönemde kadınlar gelişmiş ülkelerde çeşitli haklara kavuşsa da mekânsal ayrımcılık devam etmiştir. Ulus devletlerin ortaya çıktığı bu dönemlerde bazı haklar elde edilse de I ve II. Dünya savaşlarında erkeklerin savaşa gitmesiyle kadınların iş gücüne katılımı ve ücretlerin düşük verilmesi, kadınların düşük ücretle çalışmak zorunda bırakılmasına neden olmuştur. Savaş sonrası erkeklerin dönmesiyle kadınlar işlerini bırakmak zorunda kalmış ve ulus devlet tarafından geçmişte olduğu gibi kadın yine evle özdeşleştirilmiştir.

Ulus devletlerde milliyetçilik ön planda olmuştur. Ulus devletler kendi sınırlarını ve bu sınırlar içerisinde yaşayan kültürü kontrol etmek isterler. Doğal olarak mekânın kendi çizdiği sınırlar çerçevesinde olmasını isteyen ulus devlet yapıları için erkek ve kadın dışında kalan diğer cinsel yönelimler tehlikeli olarak görülmüş ve desteklenmemiştir.

Ulus devletlerde çok önemli bir yer tutan aile, marjinal yönelimleri olmayan olarak desteklenirken diğer LGBTT üyeleri dışlanmış ve “öteki mekanlaragöç etmiştir. Ayrıca ulus devletlerde çok önemli bir yer tutan askerlik için bu bireylerin elverişsiz olması da diğer bir faktördür. Maalesef LGBTT bireylere "askerliğe elverişli olamadığı" raporları verilmekte, kendileri uyarılmakta ve hiçbir kamu kurum ve kuruluşlarında çalışamayacağı söylenerek raporları damgalanmaktadır. Kamu, kurum ve kuruluşlarında dışlanan bu bireyler, aynı şekilde özel kurumlarda da dışlanırlar. Aşağıda ele alacağımız ikinci ve üçüncü feminizm hareketleri, konularını genişleterek bu sorunları da araştırmaya başlamıştır. Grennwich Üniversitesinde profesör olan Nira Yuval-Davis, Nationalist Projects And Gender Relations (Milliyetçi Projeler ve Cinsiyet İlişkileri) çalışmasında şunları ifade etmektedir:

Milliyetçilik teorilerinin genel olarak toplumsal cinsiyet ilişkilerinde ve özelde kadınlara davranış biçiminde doğal bir çelişki bulunmaktadır. Bir yandan uluslar, özellikle ilk ulus devletleri, kadının, ailenin ve akrabalık ilişkilerinin 'doğal' uzantıları olarak düşünülmüştür (Shils 1957; Geertz 1963; Van der Berghe 1979). Bu tür yapılarda ve ana vatanın kadın / anne olarak yapıldığı, 'kadın ve çocukları' savunmak için savaşların yapılacağı milliyetçi söylemlerde (Enloe 1991), cinsiyet ilişkilerinin uluslar üzerinde söylemin merkezinde olduğu düşünülmektedir. Öte yandan, entelektüellere (Gellner 1983; Smith 1986) ve/veya devlet bürokratlarına (Amin 1978) atfedilen ulusların yeniden üretimini tartışırken bile ulusların ve milliyetçiliklerin ve siyasal teorilerin çoğu teoremi kadınları tamamen görmezden gelme eğiliminde olmuştur. Milliyetçilik ve uluslar genellikle kamusal politik mekânın bir parçası olarak tartışıldığından, kadınların bu arenadan dışlanması da bu söylemden dışlanmalarını etkilemiştir.

İktidar ilişkilerinin mekâna yansıması önemli bir etkiye sahiptir. Halk tarafından yaşatılan ataerkil yapının devam etmesinde iktidar ilişkilerinin de bu durumun içinde olduğu ve bundan bağımsız olmadığı görülmektedir.

İkinci Dalga Feminizm (1960-1990 Feminizmi)

İkinci feminizm hareketi (ya da ikinci dalga feminizm), ilk feminizm hareketinde bazı hakları alsa da ikinci harekette ataerkil toplumsal yansımalar ve ayrımcılıklar için mücadele etmiş ve bu mücadelede iktidar ilişkileri de sorgulanmıştır. Bu hareket, 1960 ve 1990’lı (tarihler kaynaklarda değişebilmektedir) yılları arasındaki dönemi kapsamaktadır. Birinci feminizm hareketinden farklı olarak sadece beyaz ve orta üst sınıfa mensup kadınlar değil siyahi kadınlarda bu harekete katılarak kapsam daha da genişlemiştir.

Toplumsal olarak oluşturulan cinsiyetin sadece kadınlara kanunlarda hak vermesiyle çözülemeyeceği anlaşılmıştır. Kadının yerini ev ile özdeşleştiren toplumsal ataerkil yapı kamusal alanda da kadının görünür olmayan “yer” ile sınırlamaya çalışmıştır. Radikal bir feminist olan Carol Hanish’in “kişisel olan politiktir” sözü bu hareketin önemli sloganı haline gelir. Ataerkil yapının kadının bedenini kontrol etmeye çalışması, kadının kürtaj sorunları, cinsel özgürlük gibi kadını ve kadının bedenini ilgilendiren sorunların erkek hegemonyası tarafından belirlenmeye çalışması kadın hareketlerinin gündemini oluşturmuştur. Bu yıllar arasında feminizm sosyal bilimlerde kendisine önemli bir yer edinmiştir. Martha Rampton, Four Waves of Feminism (Feminizmin Dört Dalgası) yazısında ikinci feminizm hareketinin başarısı ile ilgili şunları ifade etmektedir:

İkinci feminizm dalgasının, başarısız olduğu ya da ürettiği her şeyin parıltısı olarak nitelendirilmemesi gerektiğini söyledim. Aksine; ikinci dalganın birçok amacına ulaşıldı: yüksek öğrenim, iş dünyası ve siyasette liderlik pozisyonlarında daha fazla kadın; kürtaj hakları; kadınların vücutları üzerindeki kontrolünü artıran haplara erişim; kadın cinselliğinin daha fazla ifadesi ve kabulü; “kadın hakları” kavramı ve buna genel ihtiyaç bilinci (asla tam olarak elde edilemese de); feminizmde sağlam bir akademik alan, cinsiyet ve cinsellik çalışmaları; eğitime daha fazla erişim; hırpalanmış kadınların korunması için örgütler ve mevzuat; kadın destek grupları ve organizasyonları (AAUW gibi); kadınlar feminizm tarafından ve onlar hakkında kitapların yayımlanmasından oluşan bir endüstri; kadın haklarının tartışılması için halka açık forumlar; popüler düzeyde kadınların bastırılması, reform çabaları ve ataerkillik eleştirisi hakkında toplumsal bir söylem geliştirdiler.
İkinci feminizm dalgası.
İkinci feminizm dalgası.
Amerıcan Lıt

Üçüncü Dalga Feminizm (1990'lar Feminizmi)

1990’lı yıllarda başlayan üçüncü feminizm hareketinin diğerlerinden önemli oranda farklı talepleri olduğu görülür. Bu hareket aynı zamanda post-modernizmden etkilenmiş ve evrensellik gibi iddialara şüpheyle bakmaya başlamıştır. Dünyanın her yerinde kadınların sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik şartları aynı olmadığı gibi, yaş, meslek gibi statüler de kişisel deneyimlerin farklı olmasına sebep olabilmektedir. Üçüncü Feminist hareketlerin amacı eşitlikten ziyade adaleti talep etmektedir. Kadınlar arasında farklılıkların ancak o bölgelere ait ve kişisel deneyimlerin derin analizleriyle tespit edilebilmesi önem kazanmaya başlar. Bu hareketin diğer önemli bir sebebi de sadece kadınlar değil diğer ezilen grupları da kendi içerisine alarak kapsamını genişletmesi olmuştur.

Bu dönemlerde Marksistlerin mekânı sadece sınıf şeklinde ele alması ve kadına karşı ayrımcılığın sınıf sorunundan kaynaklandığı üzerine söylemler, feministler ve post-modernistler tarafından eleştirilmiştir. Marksizm’in, düalisttik yapıda olduğu gibi sınıf farklılıkları ve ekonomik açıdan mekânı indirgemesi, tartışmaları beraberinde getirmiştir. Marksistler bu indirgemeci tutumlarından vazgeçmiş ve mekânı daha farklı perspektiflerden inceleyerek feminizme büyük oranda yardımcı olmuşlardır. Marksist teori bu açıdan feminizmin gündeminde önemli bir yer edinmektedir (R. Peet, 2018).

Feminist Araştırmalar Neyi İnceler?

Feminizmin odaklandığı konu sadece toplumsal olarak erkek ve kadın rollerini araştırmanın da ötesinde akademiden bilime kadar tüm alanlardaki ayrımcılıkları inceleme görevidir. Üretilen tüm bilgi türlerinde ayrımcılık vardır. Bilim de bundan bağımsız olmayıp geçmişte ağırlık olarak erkek egemen olduğu ve üretilen bilginin de erkek bakış açısından oluşturulduğu görülmektedir. İtalya’daki Pisa Üniversitesi’nden Alessandro Strumia, CERN’de yapmış olduğu konuşmada “Fizik, erkek işidir.” sözünü söyleyerek büyük tepki çekmiş ve görevinden atılmıştır. Bu şekilde istisnalar olsa da günümüzden bakarak geçmişte, bilim de dahil olmak üzere birçok kurumda kadınların ne denli ayrımcılıklar ile karşı karşıya kaldığını tahmin edebiliriz.

Pozitivizmin objektiflik ve mekânı mutlak olarak tanımlaması, feministlerin sert eleştirilerine uğramıştır. Mekân insandan bağımsız ve mutlak olarak ele alınarak ve araştırmacının da objektif olduğu belirtilerek mekanlar arası ayrımcılıkları, erkek hegemonyasını, dezavantajlı grupları, ayrımcılıkları, ezilenleri görmezden gelmekle eşdeğer görülmüştür. Araştırmacı, objektif ve mekânı gölgede bırakarak sanki bu ayrımcılıklar yokmuş gibi mekânı salt ve sayılarla açıklama çabası coğrafya disiplini olmak üzere ikinci feminizm hareketinde önemli hale gelir. Post-modernizmin yükselişi ve sosyal bilimlerde olan etkisi sayesinde büyük dönüşüm başlayarak, coğrafya, mekân ve onu oluşturan insanları tüm yönleriyle farklı perspektiflerden bakarak niçin bu şekilde olduğunu anlamaya çalıştığı gibi coğrafya disiplini içerisinde üretilen bilginin erkek ağırlıklı olması incelenmiş ve 1950’li yıllar öncesi bu konulara neredeyse hiç değinilmemiştir.

Kentleri yeniden oluşturan karar alıcıların erkek olması, erkek bakış açısıyla oluşturulan mimaride feministlerin incelediği diğer bir konudur. İkinci dünya savaşından sonra kapitalizm ve erkek iş birliği sebebiyle kadının iş gücüne katılmasının önüne geçilebilmesi için anneliğin yüceltilmesi ve iş alanlarının buna göre oluşturulması sayesinde erkeklerin de evleri tek başına geçindirecek ücretlerin ödenmesi başlı başına büyük bir sorun olarak görülmüştür. Otobanlar, sokaklar, yollar, köprü altları, gökdelenler erkek bakış açısına göre oluşturulmuş ve kadın eli değmemiştir. Gelişmiş ülkelerde ataerkil mekân oluşumunu kısıtlamak için yasal haklar tanınmıştır. Sadece kadınlara ait olan bonding (birleştirici, bağ kurucu) mekanlar oluşturulmuş, bu sayede kadınlar ekonomi, eğitim, sağlık gibi çeşitli alanlarda güçlenmeye başlamıştır.

McDowell’ın ifadesiyle beden bir mekandır. Sizin bedeniniz, giyim tarzınız, cinsiyetiniz, davranışlarınız kimliğinizi oluşturmakta ve onu temsil etmektesiniz. Toplumsal olarak kadına verilen rolleri yerine getirmekle yükümlü olup kimliğinizle sürekli kamusal mekânda o rolleri uygulamak zorunda bırakılırsınız. Erkek arkadaşınızla ya da eşinizle bir kafeye gittiğinizde öncelikle garsonun erkeğe yanaşarak “Hoş geldiniz” dediğine bir şekilde rastlarız. Arkadaş ortamında hesap ödenirken hesabın genellikle erkek tarafından ödenmesi beklenilir. Caddede yürürken gül satan bir satıcı, gülü kadına verir ama hesabın ödenmesi için erkeğe bakılır. Bunlar yaşamın içerisinde gözlenen küçük deneyimlerdir; fakat çığ gibi birikerek toplumsal algılarımızı şekillendirir ve dönüştürür.

Kadın, erkekle birlikteyken mekânda daha az görünür. Kontrol erkeğin üzerindeyken kadın ikincil konuma düşmektedir. Caddeler ve sokaklarda yürürken özellikle akşam saatlerinde daha ıssız mekanlarda bulunurken oluşturulan mekânın yapısı kadını dışlamakta ve hep tereddüt olmasına zemin hazırlamaktadır. Eşcinsel, gey, travesti, lezbiyen gibi cinsel kimlikler ise kadınlardan daha kötü durumda olup gündüz vakti belirli mekânlardan bakışlar ve davranışlarla dışlanıp daha tenha yerlere sürüklenmeye zorlanır. Sürüklendiği ıssız mekanlar ise güvenli değildir. İstiklal caddesinin arka sokaklarında müşterisini bekleyen bir travesti, "kendine ait" mekân olmasına rağmen hep tereddüt içindedir. Normal insandan sayılmayan bu cinsel yönelimler sebebiyle birçok cinayet vakası meydana gelmiş ve maalesef gelmektedir.

Elbette biyolojik cinsiyetimiz bize roller vermektedir. Michel Foucault, erkeğin fiziksel olarak güçlü olduğu için kendisini otorite gördüğünü vurgular. Bunu biyogüç (biopower) olarak açıklamaktadır. Fakat bu süreçten sonrası biyolojik cinsiyeti aşıp kültürel evrimin aşamalarına girmektedir. Kültürel evrimin bu çarpık yapısı ve biyolojik cinsiyetten ayrı olarak kadına ve diğer kimliklere verilen roller hep tedirginlik, dışlanmışlık hissini yaratmakta ve feminizm buna bir başkaldırı olarak mücadele etmektedir. Münür Bilgili (2017), kadının kendi bedeni üzerinde özgürce kendisi karar vermesi gerekirken ataerkil durumun kadınları ne tür durumlara sokmaya çalıştığını şu ifadelerle belirtmektedir:

Kamusal mekanlarda kadının dekoltesi, etek boyu, takıları ve başörtüsü çoğu zaman tartışma konusu oldu ve olmaya da devam etmektedir. Kadın ayrımcılığının hangi ülkede hangi boyutta olduğu, elbette, farklı çalışmalarla ortaya koyulmaktadır; ancak, böyle sorunlar hâlâ vardır ve yaşanmaya devam etmektedir. Bu bağlamda, farklı cinsel yönelimi olanlar, transseksüeller ve travesti bireyler için kamusal mekanlar, çok daha vahim durumdadır. Bu bireylerin kamusal alanda çalışmaları bir yana, bu mekanlarda görünür olmaları dahi sorun olarak görülmektedir. Dolayısıyla LGBT (Lezbiyen, Gay, Biseksüel, Travesti ve Transseksüel) bireyleri için kamu kuruluşları, caddeler,sokaklar,meydanlar ve benzeri birçok mekan, en ekstrem şekilde ötekileştirildikleri sosyal mekanlardır. Toplum tarafından “normal” ve de “genel geçer” kabul edilen düşünce kalıplarına göre, bu mekanlar, onlarsız daha “steril” ve daha “sağlıklı”dır.
Eşcinsel şarkıcı Azis
Eşcinsel şarkıcı Azis
bandcamp

Bu sürekli oluşturulan mekanlar bize kültürel evrimin insan yaşamında ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir. Evrimsel biyolojinin oluşumlarıyla ortaya çıkan kültürümüz, fiziksel mekânla birlikte geçmişten itibaren soyut anlamda da oluşturularak bize bir şekilde benliğimizin belirlenmesinde öncü olmuştur. Mekân yazımızda, mekânın fiziksel, soyut ve somut özellikleri olduğu sürekli vurgulanmıştı. Biyolojik evrim ve kültürel evrim iç içe unsurlardır. Ancak kültürel evrimin kompleks yapısı ve hiç bitmeyen bir şekilde Henri Lefebvre’nin de ifade ettiği gibi sürekli üretilmesi yaşam pratiklerimizde ortaya çıkan tüm unsurların evrimsel biyolojiyle birlikte kültürel evrimin de iyi bilinmesi gerektiğini göstermektedir. Feminist coğrafyacılar bu sebeple sosyal bilimleri pozitivizme ve deneye hapseden düşünce yapısını eleştirmektedir. Bazı biyologların kültürel evrimi önemsizleştirip var olan her olguyu tek başına biyolojiyle anlatma çabası feministlerin sert itirazlarına yansıyan bir unsurdur. "Coğrafya kader midir?" yazımızda deterministtik/kaderci kuramların eleştirilmesi bu sebepten çok önemlidir. Çünkü bu görüşler bir şekilde bilinçaltında oluşturulan mekânın ve ona yansıyan insan davranışlarının kendi elinde olmadığını ve yasalar tarafından belirlendiğini savunmaktadır. Kadınların özellikle de 5.000 yıllık yazılı tarihte ayrımcılıklarla dolu yaşamları, "kader" ile açıklanamaz.

Descartes’in ikili düalist yaklaşımı çeşitli sorunların başlangıcı olarak görülmektedir. Feminist coğrafyanın önemli isimlerinden Gillian Rose’ye göre bu ikili düşünce erkeğe ve kadına roller vermiştir. Kadın uzun bir zamandır doğayla özdeşleşmiştir çünkü kadında doğa gibi üretkendir. Erkek ise kültürle özdeşleşmiştir. Bu tanımlama bir anlamda kültürel evrimin yaşamımıza müdahalesi olduğu düşünüldüğünde zihinlerin ardında yatan gizli kalmış yapıları da ortaya çıkarabilmektedir. Kadın duygusalken erkek duygularını kontrol edendir; erkek güçlüyken kadın zayıftır, erkeğin mekânı kamusal alan olurken kadının yeri evdir. Erkek daha rasyonel eğilimliyken kadın irrasyonel eğilimlidir. Bu ikili ayrımlar Descartes ile daha görünür olarak ortaya çıkmasına rağmen Descartes’in ruh - beden ikiliğini vurgularken ondan sonra belirginleşen bu ayrımları tek başına Descartes gibi orta çağın büyük düşünürüne hapsetmek haksızlık olacaktır. Tıpkı çevresel determinizm ile özdeşleştirilen İbn Haldun’un görüşleri, daha sonraki dönemlerde emperyal kapitalizme hizmet etmesine rağmen İbn Haldun’dan bağımsız olduğu gibi Descartes’in ikili ayrımı da bu durumdan bağımsızdır.

İnsansız mekânın ereksel (teleolojik) anlamda hiçbir amacı yoktur. Eğer dünya gezegeninden tüm insanları çıkarırsak hiçbir anlam, amaç olmayacağı gibi mekânın bir yöne doğru gitmesi de mümkün olmayacaktır.

Sonuç

Kadınların ataerkil düzeni eleştirmeleri 19. Yüzyıldan başlatılsa da geçmiş dönemlerde toplumsallıktan ziyade bireysel olarak eleştiriler getirilmiştir. Antik Yunanlı kadın şair Sapfo Lesbos (ö. MÖ. 570) orta çağda Bilgen Hildegard, Christine Pisan gibi düşünürler öncü olmuşlardır. Ancak toplumsal hareketlerin başlangıcı ve kadınların örgütlendiği tarihin 19. yüzyılın sonları olduğunu belirtebiliriz. Olympes de Gouge (d. 1791), Mary Wollstonecraft (d. 1797) ve Jane Austen (d. 1817) modern olarak kadınları savunan kişilerin öncüleridir.

100 yıldan fazla bir süredir kadınlar mücadele etmekte ve ataerkil düzeni yıkmak için uzun süren mücadeleler sayesinde de çeşitli haklar elde edebilmiştir. Ancak devletler ve uluslararası kurumlar tarafından kanunlarda kadına eşitliklerin verilmesi, toplumsal cinsiyeti tek başına ortadan kaldırmak için yeterli değildir. Geçmiş zamanlarda hemen her yerde var olan ataerkil düzenin çok güçlü bir şekilde mekânda organizasyonu tüm bu süreçlere rağmen tüm toplumlarda yıkılamamıştır. Türkiye’de ise cumhuriyetin kurulmasıyla kadınlar erkeklerle kanun önünde eşit hale getirilmiştir ancak yukarıda belirttiğimiz gibi ataerkil toplumun mekânın her yerini kuşatarak tek tipçi yaklaşımı, gelişmiş ülkelerle kıyaslandığında daha geri plandadır.

2000’li yıllardan itibaren kadın cinayetleri giderek artmış ve 2019 yılında Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu'na göre 474 kadın öldürülmüştür. Anıt Sayaç projesi, şiddetten ölen kadınları listelemektedir. Bu sayılar, son on yılın en büyük sayılarıdır. Cinayetler sadece kadınlarla sınırlı olmayıp LGBTT bireylerinden diğer dezavantajlı olarak adlandırılan toplumun zayıf kesimlerine karşıda işlenmektedir. Bu cinayetlerin sorumluluğu sadece öldüren katil zanlıları değil bu ataerkil yapıyı destekleyerek kadını ve LGBTT’ye mensup olan bireyleri dışlayarak onları taciz, tecavüz, mobbing, psikolojik baskı uygulayarak dışlayan ve bu mekânsal organizasyonun devam etmesine katkı sağlayan herkes sorumlu olmaktadır. Medyada var olan dizilerin en azından bir kısmı kadına şiddeti desteklediği gibi LGBTT’li olanları daha fazla olarak dışlamakta ve bu olgular ataerkil yapıya destek olmaktadır. Dizilerde maço karakterde erkek rollerinin kadınları dövmesi gibi kadını olumsuz göstermesi sadece kadınların değil, empati sahibi olan her sorumlu insanın eleştirmesi ve yaptırımların olması gereken bir durumu kapsamaktadır.

Bu kadar fazla kadın cinayetlerinin olduğu toplumda kadınların kendisini psikolojik açıdan kötü hissetmesi doğaldır. Sokakta, caddede, arabada, otobüste ve gece tek başına olurken ne tür tehlikelerle karşılaşacağını bilmediği için tedirgin olması bizim oluşturduğumuz mekânın yansımasıdır. Empati yaparak kendimizi bir kadın yerine koyup gece sokakta tek başına yürürken neler hissettiğimizi en azından 30 saniye de olsa hissetmeye çalışmak önemlidir. Kadınların durumundan daha da kötü olan LGBTT bireylerinin gündüz vakti bir otobüse bile binememesi, iş bulamaması ve sürekli cinayetlerle karşı karşıya kalabileceği gerçeğini 20 saniye de olsa empati yaparak düşünürsek onların yaşadığı zorlukları az da olsa kavrayabiliriz. Elbette cinayet sadece kadınlara ve dezavantajlı gruplara ait değildir. Ancak mekanlardaki tehlikelere onlar daha fazla maruz kalabilmektedirler. Bu yazının amacı sadece kadın cinayetleri ve LGBTT’li olanları değil tüm sınıf, sınır, statü, yaş, inanç, cinsiyet ve mesleği fark etmeksizin herkesi kapsamaktadır.

Mekân her birimize sorumluluklar vermiştir ve bu hiç bitmeyen süreçtir. Buradaki mekânı oluşturan ise bizzat insanların kendisidir. İnsanın mekânı ve mekânın insanı dönüştürmesi arasındaki diyalektik ilişkiyi oluşturan biz insanlar onu değiştirebiliriz. Çünkü bu tezatlıklarla dolu olan mekân kadına, erkeğe ve diğer cinsel yönelimi olan bireylere zararlar vermektedir. Bireysel olarak herkesin sorumlulukları bulunmaktadır. Bu değişim medya ve sosyal medyanın gücü sayesinde seksist söylemler, taciz, tecavüz, cinayet, mobbing, psikolojik şiddet, sembolik etkileşimcilik gibi olumsuz durumların ortadan kalkması sadece devletin değil bizlerin de sorumluluğundadır.

Feminizm akademik olarak örgütlenmekle birlikte toplumda ayrımcılığa uğrayan ve uğramayan kadınların tek bir söylem altında birleştirmek istemektedir. Özellikle sokak röportajları yapan kurumlar bazı kadınlara “feminizm nedir?” sorusunu sorduğunda “erkek düşmanlığı”; “kadının üstünlüğünü savunan hareket” gibi çok farklı ve birbirinden olumsuz söylemler olabilmektedir. Feminizm hakkında kadınların ve erkeklerin bilinç kazanabilmesi için eğitimin ve medyanın bu konuda öncü olmaları gerekmektedir.

Nijeryalı feminist yazar Chimamanda Ngozi Adichie, We Should All Be Feminists (Hepimiz Feminist Olmalıyız) adlı TED konuşmasında Nijerya’da yaşadıklarını eleştirel bir bakışla irdeleyen bir konuşma yapmıştır. Yazıyı bu ünlü konuşmanın bir kısmını alıntılayarak bitirmek istiyoruz:

Üzerinden birkaç yıl geçti. Karısını döven bir adam hakkında pek de iyi bitmeyen bir roman yazdım. Nijerya’da romanımın tanıtımını yaparken bir gazeteci, iyi niyetli bir adam bana tavsiyede bulunmak istediğini söyledi. Buradaki Nijeryalılar bilir, insanların talep etmediğiniz tavsiyeleri ne kadar hızlı verebildiğini… Bana romanımın feminist olduğunu ve –üzgünce kafasını sallayarak- kendimi asla feminist olarak nitelemememi; çünkü feministlerin koca bulamadıkları için mutsuz olan kadınlar olduğunu anlattı. Ben de kendimi “mutlu feminist” olarak adlandırmaya karar verdim. Daha sonra Nijeryalı bir kadın, bir akademisyen; feminizmin bizim kültürümüzden, Afrika’dan olmadığını, kendimi feminist olarak adlandırmamın okuduğum “batılı” kitapların beni yozlaştırmasının sebep olduğunu anlattı. Bu fikir beni güldürmüştü çünkü ilk okuduklarımın çoğu feministin tam karşıtı kitaplardı. 16 yaşıma gelmeden Mills&Boon pembe romanlarının tamamını bitirmiştim. Ve feminist klasikler olarak adlandırılan kitapları ne zaman okumaya başlasam sıkılır ve bitirmekte zorlanırdım. Her neyse, feminizm Afrika’dan olmadığı için kendimi mutlu, Afrikalı feminist olarak adlandırmaya başladım.
Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • Muhteşem! 7
  • Tebrikler! 5
  • Bilim Budur! 1
  • Mmm... Çok sapyoseksüel! 1
  • İğrenç! 1
  • Güldürdü 0
  • İnanılmaz 0
  • Umut Verici! 0
  • Merak Uyandırıcı! 0
  • Üzücü! 0
  • Grrr... *@$# 0
  • Korkutucu! 0
Kaynaklar ve İleri Okuma

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 18/09/2020 17:53:24 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/8209

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.

Reklamı Kapat
Güncel
Karma
Agora
Instagram
Kan
Diş Hekimliği
Sars Mers
Zaman
Kas
Epidemik
Astronot
Astrofotoğrafçılık
Uzaylı
Pandemik
Zeka
Hominidae
Canlı Cansız
Tarih
Renk
Viral
Haber
Süpernova
Carl Sagan
Işık
Ses
İnsan Evrimi
Atmosfer
Transkripsiyon
Kimya
Daha Fazla İçerik Göster
Daha Fazla İçerik Göster
Reklamı Kapat
Reklamsız Deneyim

Evrim Ağacı'nın çalışmalarına Kreosus, Patreon veya YouTube üzerinden maddi destekte bulunarak hem Türkiye'de bilim anlatıcılığının gelişmesine katkı sağlayabilirsiniz, hem de site ve uygulamamızı reklamsız olarak deneyimleyebilirsiniz. Reklamsız deneyim, Evrim Ağacı'nda çeşitli kısımlarda gösterilen Google reklamlarını ve destek çağrılarını görmediğiniz, daha temiz bir site deneyimi sunmaktadır.

Kreosus

Kreosus'ta her 10₺'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar.

Kreosus destekçilerimizin reklamsız deneyimi, destek olmaya başladıkları anda devreye girmektedir ve ek bir işleme gerek yoktur.

Patreon

Patreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar.

Patreon destekçilerimizin Patreon ile ilişkili e-posta hesapları, Evrim Ağacı'ndaki üyelik e-postaları ile birebir aynı olmalıdır. Patreon destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi 24 saat alabilmektedir.

YouTube

YouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz.

Eğer seçtiğiniz seviye reklamsız deneyim ayrıcalığı sunuyorsa, destek olduktan sonra YouTube tarafından gösterilecek olan bağlantıdaki formu doldurarak reklamsız deneyime erişebilirsiniz. YouTube destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi, formu doldurduktan sonra 24-72 saat alabilmektedir.

Diğer Platformlar

Bu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.

Giriş yapmayı unutmayın!

Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir.

Destek Ol
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Ne yazık ki, kemiklerin aksine, davranışlar fosilleşmemektedir.”
Richard Leakey
Geri Bildirim Gönder