Mekan Nedir? Yer Nedir?

Çoklu Mekan Anlayışı: Mekanın Post-Pozitivist Yönüne ve Gündelik Kavramlara Bilimsel Bir Bakış...

Gece Modu

Bu yazı, Evrim Ağacı'na ait, özgün bir içeriktir. Konu akışı, anlatım ve detaylar, Evrim Ağacı yazarı/yazarları tarafından hazırlanmış ve/veya derlenmiştir. Bu içerik için kullanılan kaynaklar, yazının sonunda gösterilmiştir. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

TDK’nin tanımına göre mekân: "Yer, bulunulan yer, ev, yurt ve uzay" anlamlarına gelmektedir.

Yerin tanımı ise: "Bir şeyin, bir kimsenin kapladığı veya kaplayabileceği boşluk, mahal, mekân" anlamlarına gelmektedir. 

Bu tanımlamalar mekân ve yerin ne olduğu, arasındaki ilişkinin varlığının mahiyeti konusunda kafaları daha da karıştırmaktadır. Mekân yer anlamında, yer ise mekân anlamında kullanılarak daha karmaşık bir hale gelmektedir.

Bu yazıda mekân ve yerin ilişkiselliği vurgulanacak olup mekânın yerden farkı anlatılırken yeri daha tanıdık, kimliğimizin şekillendiği, aidiyetlik hissettiğimiz bir anlamda mekândan farkı vurgulanacaktır. Yerin mekândan farkı, mekânın daha tanıdık olan yere dönüşümüyle ifade edilecektir.

Bilim ve Felsefede Mekan Algısının Tarihi

Zaman konusu felsefeciler ve fizikçiler tarafından varlığı, yokluğu ya da ne olduğu üzerinden çokça düşünülen ve kesin bir sonuca ulaşılamayan en karmaşık konulardan bir tanesidir. Antik Yunan’dan itibaren zaman konusu mekânın hep önüne geçmiş ve mekân ikincil plana itilmiştir. Orta Çağ’da, Antik Yunan’daki bu anlayışın devam ettiğini görmekteyiz. 20. yüzyıla kadar mekânın tanımlamasında mutlak ve hesaplanabilen bir anlayış benimsenmiştir.

Mekân, Descartes’in geometrisiyle birlikte hesaplanabilen bir forma dönüşür. Kendi zamanından önce Aristocu mekân kavramı değişerek yeni bir boyut kazanır. Aristo öncesi dönemde atomcular mekânı sabit, değişmeyen, hep aynı olan bir ontoloji olarak görmüşlerdir. Aristoteles’e göre ise mekân ve madde birlikteliğinde bir özdeşlik yoktur. Çünkü mekân madde ve form dışıdır.

Descartes, Aristocu mekân görüşü yerine daha anlaşılır bir form sunar. Orta Çağ’da Descartes, kartezyen mekân anlayışını getirir. Yükseklik, genişlik ve derinlik olarak ele aldığı mekânı üç boyut ile açıklar, xyz koordinat sistemiyle de mekânı ölçebilme özelliği getirilir. Bu anlayışa göre mekân insandan ayrı ve bağımsız olarak kabul edilmiştir. Kant ise mekânı duyu organlarıyla algılamayacağı için ancak sezgisel olarak anlaşılacağını savunur. Dış sezgilerimiz ardında yatan a priori bir ontoloji olarak kabul eder.

1950 ve 1960’lı yıllarda coğrafya içerisinde egemen olan pozitivist paradigma mekânı ve içerisinde ondan ayrı olarak var olan insanı sayılara indirgeyerek mekânı tanımlamaya çalıştı. Mekân sadece boşluk ve maddenin içerisinde konumlandığı bir form olarak sunuldu.

1960’lı yıllarda dünyada yaşanan sosyal hareketler sebebiyle mekânın çok yönlü vurgusu daha görünür bir forma doğru dönüşmeye başladı. Henri Lefebvre, Mardin Heidegger, David Harvey, Micheal Facoult, Yi Fu Tuan, Edward Relph, Anne Buttimer, David Seramon gibi önde gelen isimler yeni mekân anlayışının en önemli isimleri oldular. Lefebvre, mekânın sosyal, kültürel siyasal, ekonomik yönlerini görmeyen felsefecileri şu şekilde eleştirir:

Filozoflar, soyut (metafizik) mekân temsillerini, diğerlerinin yanı sıra Kartezyen mekânı, mutlak, sonsuz, homojen (izotrop) olduğu için sadece sezgiyle kavranan tanrısal öznitelik olan res extensa’yı oluşturarak, uçurumun derinleşmesine katkıda bulunmuşlardır. Başlangıç dönemindeki felsefe gerçek mekânla -Yunan sitesi- sıkı ilişkiler kurmuş olduğundan ve sonra da bu bağ koptuğundan, bu duruma üzüntü duyulabilir. Yine de bu saptama, felsefeye, felsefi kavram ve anlayışlara başvurmayı engellemez. Sadece felsefeden yola çıkmayı engeller.

Orta çağ boyunca uzun bir dönem etkili olmuş olan sonsuz, mutlak ve izotrop mekan anlayışını eleştirerek şu soruları sorar:

Fiziksel, zihinsel, toplumsal, çeşitli mekânları, uzakta, birbirleri dışında tutan ayrımı nasıl adlandırmalıyız? Uyumsuzluk, farklılık, kopma, kırılma olarak mı? Önemli olan, zihinsel (mantıksal-matematiksel) kategorilerle alakalı bulunan ideal mekânı, toplumsal pratiğe ait olan gerçek mekândan ayıran mesafedir. Bunların her biri diğerini içerir, ortaya koyar ve varsayar.

Varoluşumuzla birlikte zihinsel olgunluğa gelince tüm deneyimlerimiz, zihinsel aktivitelerimiz ölüme kadar olan süreçte mekândan bağımsız değildir. Bu sebeple mekânı anlamak zaman ile birlikte en karmaşık konulardan bir tanesidir.

Hiçliğin Tersi Olarak Mekan Algısı

Hiçliğin ne olduğu hiçbir şekilde deneyimlenmedi. Hiçlik denilince zihnimizde beliren simsiyah bir karanlık ya da farklı bir şekil belirse de bunların hiçbirisi hiçlik değildir. Hiçlik siyah ya da beyaz değil sadece hiçlik/yokluk olarak sözsel bir anlatımla ifade edilebilir. Bu açıdan bakıldığında Kant’ın mekân anlayışı olan sezgisel kavrama ve zihnin a priori formu, ifadeleri varlığımızla birlikte mekânın bir şekilde zihinde olduğu ve onsuz kavrayamadığıdır. 

pıxabay

Dünyaya gelişimizle birlikte mekânın tanıdık olan yere, zihinlerde benzer anlamları çağrıştıran grupları, toplumları belirleyen o yer, doğumla birlikte damgalanmıştır. Bizden önce anlamlandırılan yer, gelişimsel süreçte öz benliğini oluşturarak bireyi oluşturulan kurallara göre yaşamını sürdürmesi, bu sayede yabancılık çekmeden hayatı boyunca taşıyacağı etnik, kültürel normları sürdürmesi sürecidir.

Mekânın fiziksel boyutuyla birlikte somut olmayan süreçleri de vardır. İnsan tarafından anlamlandırılan mekân; yer, kimlik, vatan ve yuvaya dönüşen bireyi toplumsal kimliği oluşturan içinde bulunulduğu sürece yabancılık hissedilmeyen çok yönlü bir perspektiftir. Mekânın yaratılması sürecinde mekân: sosyal, siyasal, ekonomik, güç ilişkileri ve psikolojik olgulardan bağımsız değildir. Mekânın algılanmasında ve onun değiştirilmesinde başat rol bizzat insanın kendisidir. Mekâna farklı anlamlar yükleyerek onu tanınan, kendisine aidiyetlik hissettiği bir yere dönüştürür. Bu bir ev, yuva, vatan, kıta vb. olabilir. Bu sebeple mekânın çok yönlü ve karmaşık yapısını kartezyen mekâna indirgediğimizde diğer yönlerini anlamak olanaksızlaşacaktır.

Kendimizi Mekândan Bağımsız Olarak Anlamlandırabilir miyiz?

Bu mümkün değildir. Realiteyi ilk kavramaya başladığımız andan itibaren zihnimizi çepeçevre kuşatan mekandır. Bireyin, toplumun mekâna anlam yüklemesi sayesinde mekân boş bir form olmaktan çıkıp bilişsel, bir anlama dönüşmektedir. Kartezyen mekân anlayışındaki gibi birey ve toplumdan bağımsız olsa bile bu ayrılma süreci bu gerçeği sadece gölgeleyecektir. Çünkü zihinsel süreç ile iç içedir. Kant mekânın ancak dış sezgilerimiz sayesinde kavranılacağını ve zihnin a priori olarak zorunlu bir formu olduğunu belirtmesi bugünkü postmodern mekân anlayışıyla zıttır.

Kant mekânı herkeste aynı anlamda beliren salt bir mekân ile ele alır. Edward Soja’ya göre mekân hem gerçek hem de sahtedir. Bu söyleminin sebebi tıpkı zaman gibi göreceli ve varlıkla beliren mekân formu sayesinde insanın anlam ve anlamlandırılan bir ontolojisine dönüşmesidir. Mekân esnek, yönsüz ve görecelidir. Toplumsal olarak hiç bitmeyen bir şekilde sürekli değiştirilen bir süreçtir. Bu değiştirme süreci paradoksal bir biçimde toplumsal ve bireysel kimlik yaratarak yabancılaşmanın ötesinde anlam taşır. Diğer bir ifadeyle biz mekânı yaratırız mekân da bizi yaratır.

Mekan ve Yer Arası İlişkiler

Mekânın ve yerin ilişkiselliğinin ne olduğu konusunda tartışmalar mevcuttur. Örneğin John Creswell mekânın yerden farklı olduğunu, yerin kimlik ve aidiyet hissedilen, anıların depreştiği, kişiliğin ortaya çıktığı bir olgu olarak tanımlar. Bu açıdan bakıldığında tüm yerler bir mekandır ama tüm mekanlar bir yer değildir.

Mekânın yer olma sürecinde birey için siyasal, etnik, dinsel vb. oluşumlar var olmadan önce belirlendiği bu yer, ancak birey ya da toplum için anlamlı olup yabancılar için anlam ifade etmeyecektir. Bir elma ağacı iki birey tarafından çok farklı algılanabilir. X öznesi için o ağaç, küçüklüğünde arkadaşları ile oyun oynadığı, trafik kazasında hayatını kaybeden ailesini hatırlattığı bir yer olabilir. Y öznesi için ise ağaç, gölgelenmek için bir yer, elma yemek için bir neden veya ağacı keserek ihtiyaçlarını gidermek için bir nesneye dönüşebilmektedir. Bu açıdan mekân görecelidir. Farklı bir mekânda olunsa bile aidiyetlik hissedilen yer, kolektif bellekte hep var olacağı için fiziksellikten öte zihinsel olan bu olgu her yerde bireyle yaşanır.

Zihin tarafından içselleştirilmiş ve kolektif bellekte hazır olan yer, fiziksel değişim gerçekleşse bile yaşanan olaylar, orada bulunmanız ya da geçmişe ait sizin için anlamlı olan düşüncelerinize tekrar geri getirir. Bireyin ve toplumun örf, adet, kültür ve alışkanlığı; yaşanılan ve güven duyulan tarih dokulu yerde, yabancılıktan uzak bir mekândır. Mekânın yerselleşmesi bir tabula rasa (boş zihin) değildir. Kartezyen mekân anlayışının mekânı insandan bağımsız tabular rasa olarak ifade etmesi hesaplanabilen mekâna indirgeyerek ve yerin hiçbir şekilde ele alınmaması sonucunda bu postmodern mekân okuması ancak 20. yüzyıla kadar gecikmiştir.

Yukarıdaki anlatımlarda mekânın yere dönüşmesi anlatılarak yerin hep bağlılık, geçmişin hatırlanması olarak anlatılan yer bağlılığına karşı hep olumlu özelliklerin anlatıldığı bir portre sunulmuştur. Fakat bu anlatımlar feminist coğrafyacılar tarafından tenkit edilmiştir. Örneğin ev sürekli kadın ile özdeşleştirilen ve kendilerini evle sınırlandırmaya zorlanan kadınlar açısından hep olumlu değil aksine ciddi olumsuzların yaşandığı bir yuvaya dönüşmektedir. Ayrıca bu durum, dezavantajlı tüm gruplar (çocuklar, gençler, yaşlılar, engelliler, göçmenler, azınlıklar, eski hükümlüler, kadınlar, tek ebeveynli aileler, yoksullar, romenler, eşcinseller, gay ve travesti, vb.) için de geçerli olabilmektedir.

Göreceli mekân içinde birey için anılarının depreştiği ve hoşnutluk duyulan mekân, bir kadın için şiddet, istismar, taciz ve tecavüz gibi olayların yaşanmışlığına bağlı olarak depresif bir ortamı çağrıştırmaktadır. Bu açıdan feminist coğrafyacılara göre yer (yuva) sanıldığı gibi masum değildir. Korku, endişe, kaygı, depresyon, yabancılaşma gibi hislere dönüşen bu alanlar hümanist coğrafyacıların iddia ettikleri şekilde yer sevgisiyle eşdeğer olamaz.

Ergenlik çağına gelmiş bireyin kendisini eşcinsel olarak tanımlamasıyla aile, okul ve sosyal yaşamını sağlıklı sürdürmesi çevresel baskı sebebiyle olanaksızlaşmakta ve kendisini sürekli baskılayarak bu yaşananlar ileride birey için kaosu çağrıştırmaktadır. Yaşadığı yeri değiştirip farklı mekâna gitse bile o kökleşmiş yer her zaman gittiği yerde onunla yaşar. Özellikle bebeklikten ergenliğe kadar geçen zamanın nasıl bir şekilde yaşandığı, hayatımızın daha sonraki dönemleri için çok önemlidir. Küçük bir kızın tecavüze uğraması o yaşanılan yere sürekli bir nefret kusabildiği gibi, ailesini ergenlik çağında kaybetmiş bir bireyin küçüklüğünde ailesiyle geçirdiği yer bambaşka bir algı yaratır. Bu yer kavramını fiziksellikle birlikte zihinsel olarak belirttiğimizi hatırlatalım. 

Avcı, toplayıcılık ve tarım toplumuyla birlikte insanlar çevresinden bağımsız değil aksine karşılıklı ilişki içerisinde olmuşlardır. Tekniğin henüz gelişmediği dönemlerde sadece önceliğin yemek vb. temel ihtiyaçlarını karşılamak için doğayı kullanan insanlar, tekniğin gelişimiyle birlikte bulunduğu fiziki ortamı ihtiyaçları çerçevesinde değiştirmektedir. Bu değişim kültürel ve tüm eylemlerimizin daha tanıdık olan yere dönüştürülmesidir.

Fiziksel mekânın değişimi ve bu süreçte insanın yarattıklarının tümü olarak adlandırılan kültürde sürekli dönüştürülmüştür. Fiziksel mekânın değişimiyle paralel olan soyut mekân algısı arasında ilişkisellik tüm mekân yaratımlarında geçerlidir. Ancak burada hatırlanması gereken durum soyut mekânın fiziksel mekâna göre daha kalıcı olmasıdır. Fiziksel yaratımlar çok hızlı değişmesine rağmen soyut yaratılan mekân daha uzundur. Kuşaklar boyunca aktarılma özelliği sayesinde kalıcılık ömrü uzamaktadır. Ancak küreselleşmeyle birlikte bu durumda daha fazla dinamikleşmektedir. Bireyler kültürü oluşturur, kültür, mekânı tanıdık olan yere dönüştürür; ardından gelecek olan kuşaklar da buna göre kimliklendirilir. Bu hiç bitmeyen süreçtir. Kültürün mekanla ilişkisi, mekânın kültürel özellikler sayesinde anlamlandırılması ve dolayısıyla mekânın bir kültürler toplamı olduğunu söylemekte fayda var.

Aidiyet Duygusu ve Mekan Algısı

Dünyanın hangi toplumunda var olunursa olunsun "neredeyim, kimim, milletim, inancım" gibi çeşitli varoluşsal sorulara karşı oluşan o anlamlandırılan yer, bize bunun cevabını bir şekilde vermektedir. Bu soruların belirsiz olduğu bir toplum yeryüzünde hiç olmamıştır. Afrika’dan herhangi bir ilkel olduğu iddia edilen bir kabile ile İngiliz ya da Fransız toplumuna kadar gelişmiş ve gelişmemiş toplumlarda kim olduğumuzun cevabı bir şekilde anlamlandırılmak zorundadır. Kültürümüzün bu özelliği bize kimlik ve o yere aidiyetlik vermesiyle diğerlerinden ayrılarak bizi “biz” yapan bu özelliği, kültür ve dolayısıyla oluşturulan mekân ilişkiselliğinin oluşmasıyla ortaya çıkar. Bu açıdan değerlendirildiğinde mekânın yere dönüşmesi zaruri olmaktadır. Yaşamsal faaliyeti sürdürmek ve birlikteliğin oluşması bağlamında ortak kültür, ortak inanç, milliyet oluşturularak hem birey bununla tanımlanırken hem de birliği sağlamaktadır. Hangi kişinin biyografisi olursa olsun onun kimliğini oluşturan değerle bir şekilde bulunurlar. Bilim insanı, filozof vd. bundan bağımsız değildir. Ancak buna mukabil ifade edilen ‘ben dünya vatandaşıyım’ söylemi benimsense de biyografiye veya kendinizi sosyal bir ortamda tanıtırken yeterli olmayacaktır.

İlk defa yeni girilen bir sosyal ortamda kimsenin birbirini tanımamasıyla endişe ve yabancılık hissi oluşabilir. İlk sorulan sorular genellikle kimliğe ilişkin sorular olacaktır. Nerelisin, mesleğin nedir gibi kişinin kendisini tanıtmasını belirten sorular sorulur. Bireyler yeni girilen ortamda kendisiyle benzer özelliklere, inançlara, ideolojik görüşlere yakın kişileri arayarak bir nebzede olsa ortamı benimseme hisleri oluşur. Bu sayede bireyler zamanla birbirlerini tanıdıkça ortak değerlere sahip kişiler birleşerek gruplaşma meydana gelecektir. Yabancılık hissi ve bu durumun yarattığı benlik krizi olumsuz süreçlere zorlayan olguya dönüşür. Bu açıdan bizi biz yapan en temel özelliğimiz yaşadığımız toplumun ortak özellikleri sonucunda oluşan kültür ve bunun mekâna yansıması, o yere bağlanıp benliğimizi hissettiren bu ontoloji zorunlu bir süreçtir.

Teknolojinin Mekan Algısına Etkisi

20. yüzyıldan sonra büyük bir hızla gelişen bilimin gelişmesi bu sayede paralel olarak gelişen teknolojinin yararı yadsınamaz bir gerçektir. Teknoloji özelde ise iletişim ve ulaşımda yaşanan gelişmelerin sonucu olarak ortaya çıkan küreselleşmenin olumsuzlukları da bulunmaktadır. David Harvey zaman ve mekân sıkışması diyerek ifade ettiği bu durumun zamanın giderek görünürlüğü ve mekânın her yerde aynılaşması sonucu öneminin azaldığı ifade edilir. Küreselleşmenin dünyanın her yeri birbirine benzeyen bir küresel köye dönüştürdüğü ve kültürel farklılığın giderek silikleştiği, yersizleştiği ortaya çıkmaktadır.

Mekanların giderek homojenleşmesi, sınırları aşarak birbirlerine benzemesine ‘coğrafyanın öneminin azaldığı’ yönünde yorumlar da yapılmıştır. Yerelliğin küreselleşme karşısında ortadan kalkması sonucu evrenselliğe doğru bu süreci mekânın bir üretim aracına dönüştürülüp her şeyin metalaştırılmasıyla artık insanlar için yersizleşme ortaya çıkmakta; kimliksizleşme, sıradanlaşma gündelik ve geçici bir yaşantı oluşmaktadır.

Hiçbir yere ait olmayan bulunduğu yerlerin geçiciliği karşısında kimlik bulma sorunları yaşayan bireylerin kendilerine ve çevrelerine yabancılaşması artabilmektedir. Yaşamın olağanca hızı karşısında bireyin çaresizliği, kimliksizleştirilmenin tahakkümünü daha hisseder hale getirebilir. Tek tipleşme kültürlerin evrenselleşme karşısında giderek silikleşmesi, ortak bir dil, evrensel kültürel ögeler, sürekli değişen mekanlar içinde bir karşıtlık ve sıradanlaşma yaratımıdır.

Küreselleşme ve kültürlerin çatışması bu süreçte karmaşık bir hale dönüşmektedir. Toplumun ortak değerlerinin zayıflaması karşısında aidiyetlik duygusunu kaybetmemek için yere daha bağlayıcı bir özellik gösteren birey, toplumdan ayrı olarak zihinlerde yeri kolektif bellekte daima muhafaza eder. Bu çatışma karşısında bireysellik ön plana çıkarak toplumdan ayrı olarak birey kimliğini kendisine ait olarak oluşturabilir. Küreselleşme ve yerellik çatışmasında yere yüklenen anlam savaşı, küreselleşmenin dezavantajlarından bir tanesidir

mınıng

Mekana Yüklenen Anlamlar

Tarih yüklü mekanlar, farklı toplumlar tarafından ve inançtan olanlar için çeşitli anlamlar ifade etmektedir. Çanakkale Savaşı, Türkler için büyük anlamı olduğu gibi Avustralya, İngiltere ve savaşa katılan farklı milliyetlerden olanlar için de farklı anlamlar ihtiva edecektir. Tarih yüklü mekâna girildiğinde eski zamanlarda yaşanmışlık veya o dönemlerin çağrıştırılması, bireyin yaşanmışlığı olmasa da çevresinin anlatımıyla o mekânda yaşanmışlık hissini oluşturacaktır.

Buna karşın modernizm, kapitalizm ve küreselleşmenin olanakları sayesinde yaygınlaşan ve tek tipleştiren AVM, hava alanları, yollar, gökdelenler, büyük marketler ve diğerlerinin birey için aidiyetlik anlamında hiçbir etkisi yoktur. Mekân ve yerselleştirme açısından adeta bireyler için geçiciliğin, ruhsuzluğun yaşandığı alanlardır. Bir başka ifadeyle olmayan yerdir. Burada geçirilen zaman, bireysel ilişkiler sadece kısa süreli ve parasal öneme haiz alanlardır.

Bu durumda yerleşmeden çok yersizleşme olmakta ve birey için hiçlik ifade etmektedir. Örneğin İstiklal Caddesi, Ayasofya, Taksim Meydanı ya da Anıtkabir gibi yerler halen canlı geçmiş yaşantıların, anlatımların, bireylerde oluşturulan özümsemesi belleklerde yaşatılmaktadır. Ancak küreselleşme ve kapitalizm ilişkiselliğinde yaratılan mekanlar geçiciliğin, yapaylığın ve yalnızlığın olduğu; birlikteliğin olmadığı kullanım ömrünü tamamladığında fiziksel ve zihinsel anlamda yıkılan yerlerdir.

pıxabay

Mekan Yorumları

Mekânın çok yönlü anlamı onu anlamayı mutlak anlamda çözmeye imkân vermese de mekansızlaşmanın mümkün olmadığı bir yaşam içinde mekânın somut değerleri gibi soyut değerleri de yaşam algımızın anlaşılması için önem arz etmektedir.

Mekân hem maddi, manevi, soyut ve somuttur. Mekân yaşamın tüm olanaklarını üreten soyut ve somut tüm değerlerdir. 

Mekânın diğer bir özelliği nesnelerin tek başına anlamlarının olmamasıdır. Nesneler ancak karşılıklı olduklarında bir anlam ve konumlandırmaya sahip olurlar. Dünya Güneş'e göre, Güneş Sistemi Samanyolu Galaksisi'ne göre konumlandırılır. Samanyolu ise Andromeda’ya göre konumlandırılır. Başı sonu, kuzeyi, güneyi, doğusu, batısı olmayan ancak bunları insanların kendi ihtiyaçlarına göre belirlediği bir mekân ortaya çıkar. Bu yüzden nesnelerin arasındaki ilişkisellik sayesinde mekân anlam kazanır. Mekanlarda diğer mekanlardan bağımsız değildir. Mekanlar arası da ilişkisellik vardır. 

Micheal Facoult’un güç ve bilgi arasındaki ilişkiselliğine getirdiği tanımlamalar mekânın güç, bilgi ve iktidar arasındaki ilişkiden kopuk olmadığını gösterir. Mekânın oluşturulması, güç ve bilgi arasındaki karşılıklı etkileşime göre mekâna yansır. Gücün merkezi tek bir yer değil zamanla el değiştiren ve bu değişiminde etkisi mekâna yansıyan bir süreçtir. Güç, bilgi ve iktidar arasındaki dinamiklik, mekânın dinamik olmasına katkı sağlamaktadır.

Pozitivizm/ Nomotetik Paradigma ve Postpozitivizm/Hermeneutik (Yorumlayıcı) Paradigma

Modernizm ile birlikte gelecek için hep ilerlemecilikten bahsedilir. Objektif, nesnel bilim, büyük teoriler, evrensel kurallar ortaya sunularak zaman ilerledikçe insanlığın hep iyiye doğru gideceği varsayılıyordu.

Modernizmin bu iyimser yaklaşımı sosyal olaylar için de geçerlidir. Bilim ve teknolojik gelişmeler sayesinde doğadan yararlanılarak onu dönüştürme ve bu sayede insanlık yararına kullanma, eşitsizlikleri ortadan kaldıracaktı. Bilimsel anlatımlar, evrensel ve dünyanın her yerinde geçerli bir gerçeklik olarak resmedilir. Tek gerçeklik olan bilim sayesinde, onu kullanarak insanlar arası eşitsizlikler azaltılabilirdi. Dünya rasyonel bir şekilde bilim sayesinde tekrar kurulabilir ve ilerleme kaçınılmaz olarak hep pozitif olarak sağlanabilirdi.

Modernizm, aydınlanma ve kapitalizmin gelecek için umutlu bu görüşü geçmiş tecrübeler çerçevesinde zıtlıklar ortaya çıkardı. Bilimsel gelişmeler sayesinde insan yaşamının daha sağlıklı ve refah içinde yaşama olanağı ortaya çıkarken, teknolojik gelişmelerle birlikte doğayı kullanarak ihtiyaçlar karşılanabiliyordu.

Ancak bu duruma paralel olarak bilimin iktidar tarafından kontrolü ve onun kötüye kullanılması gibi birçok olumsuz durum ortaya çıktı. Gelişmiş ve gelişmemiş ülkeler arasındaki fark giderek büyürken, doğanın olağanca hızlı bir şekilde sürdürülemez kullanımı insanlık için tehdit oluşturmaya başladı. Bilgi ve güç ilişkisinin eşitsiz ve belirli merkezlerde iktidarlara hizmet etmesi, bilimin ve teknolojinin tek başına insanlık yararına olmayıp askeri teknolojiler için milyarlarca dolarlık harcamalar yapılması nesnellik, objektiflik gibi anlatıları daha karmaşık ve tartışılır hale getirmiştir. 19. yüzyıl sömürgeleştirme sonucu, sömürgeleştirilen ülkelerin kaynaklarını kullanarak bilim ve teknolojik gelişmeler sayesinde güç açısından kullanılması, modernizmin olumlu öngörüsünün ortaya çıktığını belirtmek zor görülmektedir.

Modernizm ile ortaya çıkan süreçte en önemli araç ise bilim olmuştur. Bilimin değişmez ve tek gerçeklik olan paradigması olarak benimsenen pozitivizm, bilimin egemen yöntemi olmuştur. Bilgi olağanca hızıyla ilerlerken, bilimin içerisinde çağın gereklilikleri doğrultusunda paradigma değişimleri son derece olağandır. En önemli amaç olan doğru bilgi, eğer varsa onun peşinden giderek ona ulaşmaktır.

Sosyal bilimler açısından postpozitivizmi değerlendirdiğimizde doğru bilgi olmadığını söyler. Aksine gerçeklik çokludur. "Bilimsel, felsefi, siyasi vd. tartışmalar bağlamında nesnel tek bir bilgi türü olsaydı yüzlerce alanda yaşanan bu kadar tartışma olur muydu?" sorusu postpozitivizmin göreceli yorumunu yansıtır.

Aşağıda belirtilecek olan pozitivizm ve postpozitivizmin görüşleri sosyal bilimler bağlamında ele alınacaktır. Hatırlatalım ki Thomas Kuhn’un ifade ettiği gibi bilim de sosyal yapılandırmalar kapsamındadır. İki paradigma arasında yaşanan tartışmaları bu açıdan değerlendirmek de bir bakış açısı kazandırabilir.

Aguste Comte’in pozitivizmi sosyolojinin yöntemi olarak benimsemesiyle sosyolojinin alanı ancak gözlem ve deneye tabi olan maddeyle sınırlandırılmıştır. Günümüz sosyal bilimlerinde pozitivizm etkisi geçmişe oranla azalmıştır. Daha yeni bir paradigma olan postpozitivizm, güncelliğini ve önemini korumaktadır.

Mekân konusunda çalışan sosyal bilimcilerin, pozitivist paradigma ile mekânın çok yönünü okuması imkânsız gibidir. Hümanizm, feminizm, post-yapısalcılık ve postmodernizm paradigmaları, mekânı tek başına maddeye indirgemeyerek, kartezyen mekân anlayışında olduğu gibi geometrik yöntemlerle kesin, mutlak anlamda açıklamayarak ilişkisellik ve göreceliği ön plana çıkartır. Pozitivizmin günümüz mekân anlayışı açısından araştırma önerileri arkaik kalmaktadır.

Postpozitivizm, pozitivizmin devamı değil; aksine onun zıttıdır denilebilir. Bu açıdan her iki paradigmanın metodolojisi mekânın araştırılmasında çok ayrı bir inceleme sunmaktadır.

Pozitivizm Nedir?

Pozitivizm mekanik bir dünya görüşünü esas almaktadır. Bu sayede olgular deney ve gözleme tabi tutulduğu gibi ölçüm de yapılabilir. Çünkü evren bir makine gibi işleyen bir sistemdir. Yasaların genelleştirilmesi de bu paradigmada mümkündür. Bu genel yasalar güvenilir ve nesnel olarak görülürler. Buna atfen yasaların evrenselliği de gerçekleşmiş olur.

Evrenin herhangi bir yerinde farklı yasalar yerine aynı yasalar olduğu için rasyonel bir şekilde olgular incelenebilir ve ortaya çıkarılırlar. Nesnel, kesin gerçeklik var olup bu gerçeklik kişiden kişiye göre değişmez. Yasalar önceden matematiksel modellemeler ile önceden kestirilebilir çünkü mekanik ve nedenselliğinin olduğu bir evrende bu durum ön plana çıkar. Dünyanın herhangi bir bölgesinde aynı nesnellik bulunmakla birlikte farklı özler yoktur.

Pozitivizmde gerçeklik tektir. Birden fazla gerçeklik olamaz ancak tek bir gerçeklik ve büyük anlatılar, teoriler vardır. Nedensellik yoğun olarak kullanılır. Evrende nesneler arası karşılıklı rasyonel bir ilişki vardır. A’nın B’ye, B’nin C’ye doğru zincirleme şeklinde bir ilişkisi söz konusudur. Yasaların anlaşılabilmesi için nicelleştirme kullanılır. Bu sayede olaylar daha iyi açıklanarak daha iyi kavranılabilir. Bilim ve bilim insanları objektif olup hiç kuşkuya yer bırakmayacak şekilde nesnel bilgi sunarlar.

Postpozitivizm Nedir?

Postpozitivizm ise 20. yüzyıldan itibaren bilim çevrelerinden getirilen eleştirilerle ortaya çıkan bir paradigmadır. Asıl nihai noktası ise 1960’lı yıllarda ortaya çıkmıştır. Postpozitivizmin ana eleştirisi bilimin asıl yöntemine, bir diğer ifadeyle asıl bilimin sadece deney olduğu yönündeki iddialara karşı çıkmaktır.

İki paradigma arasında yaşanan tartışmaların arkasında yatan sebeplerden bir tanesi ise, sosyal bilimlerin ancak pozitivizmin uygulanmasıyla bilim olarak adlandırılacağını iddia etmesidir. Pozitif bilimlerde yaşanan büyük ilerlemelerin sosyal bilimlerde bu yöntemle sosyal sorunlara ne kadar çare olduğu ayrı bir tartışma konusudur.

Postpozitivistler eleştirel realizmi benimserler. Gerçek olduğu iddia edilen bilgiye şüpheci bir yaklaşım biçimidir. Postpozitivizmde bilgi yorumlanır ve bu yorumlama sonucu farklı bilgi oluşturulur. Nesnellik karşısında özne daima merkezdedir. Pozitivizmde bilgi yorumlanmaz; ancak keşfedilir ve ortaya çıkarılır.

Pozitivizmin deneyi ön plana çıkarmasına karşılık postpozitivizmdeki sosyal araştırmalarda katılım odaklı araştırma nesnesi ön plana çıkmaktadır. İndirgemecilik (redüksiyonizm) yerine holistik (bütüncül) bakış açısı öne çıkar. Olayları tek bir olguya indirgemekten ziyade daha genel bakıp farklı olaylarla olan ilişki türleri ele alınır. Evrensel yasa yerine duruma göre oluşan yerel bilgi, dünyanın farklı yerlerindeki sosyal süreçlerde oluşturulan ve oranın sosyal, siyasal ve ekonomik şartlarına göre oluşan bilgi önemlidir. Diğer bir ifadeyle evrensellik yerine durumun kendisine ait bilgi öne çıkarılır.

Örneğin Avrupa’da ortaya çıkan feminizm, hümanizm vd. görüşler dünyanın her yerinde nesnel midir? Avrupa’da başlayan feminizm hareketine Afrika’da yaşamını idame ettiren bir siyahi kadın için ne ifade etmektedir? Avrupalı beyaz kadın sadece kadın olduğundan dolayı dışlanmaktadır. Ancak bu dışlanma Afrika’da kadınlara oranla çok daha azdır. Bu hareket Avrupalı kadınların oluşturduğu bir hareket olup Avrupa’nın şartlarına özgü sosyal süreçlerde ortaya çıkmıştır. Afrikalı kadınlar ise sadece kadın oldukları için değil, siyah oldukları için de dışlanırlar. Yani hem ayrımcılığa hem de ırkçılığa fazlasıyla maruz kalırlar. Bu ırkçılık ise bizzat beyaz insan tarafından gerçekleştirilir. Bu durumda Afrikalı kadın için Avrupa’dan çıkan ve dünyanın her yerinde sorunları ortadan kaldıracağı iddia edilen feminizm, Afrikalı kadının, o coğrafyanın sorunlarına, o yere özgü olan sorunları postpozitivizminde yukarıda ifade ettiğimiz gibi net bir şekilde açıklamaktadır. Pozitivizmin tek gerçeklik, büyük anlatı yerine getirilen çoklu gerçeklik ve parçalı bilgi anlayışı bu sorunlara daha farklı perspektiften bakmaktadır.

Postpozitivizmde gerçeklik karmaşıktır. Sürekli değişkenlik ve olaylar arasında etkileşimlilik bulunur. Pozitivizmin hiyerarşisi (basitten karmaşığa) yani düzenli bir sıralama vardır. Postpozitivizm ise bunun yerine heterarşiyi getirir. Düzenlilik yerine karmaşıklık ve önceden kestirilemez olan kaotik düzen vardır. Bu düzende belirsizlik doğanın bir koşulu kabul edilir. Ancak olaylar önceden öngörülebilir ama yine de kesin bir hüküm çıkarılamaz.

Postpozitivizmde A’nın B’ye neden olması yerine A ve B arasında ilişkisellik vardır. Bunlar birbirlerine neden olmak yerine birbirleri arasında karşılıklı etkileşimde bulunarak birlikte değişime uğrarlar. Evren mekanik değil holografik olarak görülür. Soyut, somut, objektif ve sübjektif her şey birbiriyle bağlantılı olup dışlanmamalıdır. Var olan bilgiler kişinin çevresel şartlarından aldığı eğitime göre farklı ve kişiden kişiye göre farklı yorumlanır.

Bu, araştırmacılar için de geçerlidir. Örneğin Henri Lefebvre’ye ait olan Mekânın Üretimi kitabını okuyan iki özne kitaptan aynı bilgi yerine kendi donanımları çerçevesinde bilgi edinirler. Bu anlama farklılığı sonucu yorumlama ön plana çıkar. Sosyal, siyasal, kültürel ve ekonomik süreçlere tabii olan bilgi ancak yorumlanarak ortaya çıkarılır. Yorumlamada, yukarıda bahsettiğimiz gibi mutlak değil öznenin kapasitesiyle ilişkilidir. Araştırmacının bakış açısına göre, sürekli değişen bilgiye göre olayları anlamak ve anlamlandırılmak postpozitivizmde kullanılır. İki farklı paradigmanın mekânsal analizi bu ölçüde farklılaşır. Münür Bilgili (2016), mekânın postmodern, postpozitivist, hümanist, feminist ve postyapısalcı çerçevede olduğunu şu şekilde ifade etmektedir:

Massey’e göre fiziki coğrafyaya atıf yapılan mekânlar da değişim sürecinin dışında değillerdir (Massey, 2005). Massey’in mekânı sürekli yenilenen ve bir olma hali olarak tanımlamasının en önemli nedenlerinden biri; yerlerin ve mekanların önceden belirli, açıklanmayı ve keşfedilmeyi bekleyen anlamlarının olmamasıdır. Çünkü mekân sürekli bir oluş durumu ise, hali hazırda bitmiş ve kesin anlamları olan mekân bulunmamaktadır. Bu nedenle mekânlar sürekli üretilmekte, bazı anlamlarını kaybederken yeni anlamlar yüklenmektedirler. Bir başka deyişle mekânların keşfedilmeyi bekleyen önceden belirli özleri yoktur. Bu anlamıyla mekân post-yapısalcı çerçevededir, stabil anlamlarla yüklü değildir ve dolayısıyla anti-özcü bir özelliğe sahiptir.

Sanal Mekân

TDK’nin tanımına göre sanal kelimesi: "Gerçekte yeri olmayıp zihinde tasarlanan, mevhum, farazi, tahminî.” anlamına gelir.

Sanal mekânın en önemli aracılarından olan sosyal medya platformları insanlara, fikirlerini, bilgilerini, çalışmalarını paylaşmayı sağlayan uygulamalar konumundadır. Sosyal medya, kullanıcı tabanlı olması ve sürekli güncellenmesi bu sayede insanları bir araya getirmesi ve aralarındaki etkileşimi arttırması bakımından büyük önem taşımaktadır. Günümüz dijital çağında çeşitli verileri saniyeler içerisinde istenilen hedeflere göndermek mümkün hale gelmiş böylece bilgiye erişim çok elverişli bir hal almıştır.

Dünyada her geçen zaman zarfında internet kullanımı artış eğilimindedir. Günümüzde artık milyarlarla ifade edilen internet kullanıcısı bulunmaktadır. Her kültürden, farklı meslek gruplarından, farklı yaş gruplarından, farklı statülerde insanlar interneti kullanmaktadır. Bağımlılık derecesi giderek artmaktadır. Kullanıcıların özgürce fikirlerini yazabilmesi, fotoğraf, video paylaşabilmesi her geçen gün sürekli güncellenen uygulamaların varlığı kitlelerin kullanımı hızla artırmaktadır. 

Milyarlarca internet kullanıcısı sayesinde her çeşit kültürden, ırktan ve sosyal statüden olan insanlar iletişime geçebilir, konferanslara ulaşılabilir ya da mağazaya gitmeden alışveriş yapabilir. Eksik olan tek şey ise fiziksel olarak tat, koku ve doku olarak orada olamamaktır. Gerçek hayatta çevrenizde tanımadığınız kişilere rağmen internet sayesinde dünyanın herhangi bir yerindeki kişiyle tanışabilir, gruplara katılıp sizinle aynı fikirlere sahip kişilerle iletişim kurabilirsiniz.

Gerçek hayattaki fiziksel kuralların olmadığı bu mekanlar, zihinsel bir süreç ve istenilen yere anlık ulaşma durumudur. Bu ortamlarda kimlik açığa çıkarılmadan anonim bir şekilde bulunabilir ve gerçek hayatta yapılamayan davranışlar sanal mekânda özgürce yapılabilir. Farklı statülerden olan bireyler, fikirler, inançlardan olan herkesin birbirleriyle etkileşime geçebildiği bu sanal ortam günlük yaşamda karşılaşılamayan yaşantıları sanal mekânda birleştirmektedir. Ufak bir çabayla dünyanın istenilen yeri hakkında bilgi alınabilme olanağına, hem görsel hem de yazınsal olarak ulaşmak artık çok kolaylaşmıştır.

Kamusal alanda olmayan bir şekilde mahremiyetin açığa çıkarılması da sanal mekanların bir özelliğidir. Kamusal alan/mekân belirli kuralların olduğu, kanunlara uygun bir yaşam tarzının hüküm sürdüğü şekilde oluşturulurken sanal mekanlar için aynısını söylemek zordur. Bu mekân biçimi sebebiyle özel hayat, sanal mekânda daha görünür hale gelmiştir. Sanal mekanların gerçeklik algısı sayesinde fizikselliğin sınırladığı olanakların zihinsel alanlarda olmayışı da yaşamımızın önemli bir kısmını bu mekanlarda geçirmemize sebep olmaktadır. 

pıxabay

İnternet, bilgisayarlar zaman ve mekân algısını ters yüz etmiştir. İletişimin anlık bir şekilde yapıldığı bu ortamlarda zamansal süreç kısalır. Aynı şekilde mekânda yönsüz sınırlı olmayan ve üç boyutlu bir şekil de vardır. Fiziksel beden nerede bulunursa bulunsun siz sanal mekân ile birlikte gerçeklik algısıyla dünyanın herhangi bir yerine anında ulaşabilirsiniz. Sanal mekanlarda zaman ve mekânın önemi azaldığı için anlık geçişlerle istenilen yere gidebilme süreci yersizleşmeye ya da bir diğer ifadeyle yok hükmünde yerlere örnek teşkil eder. 

Fiziksel yaşamda görülmeyecek bir şekilde kültürel çatışmalar, internette yoğun olarak gözlemlenmektedir. Diğer taraftan da farklı kültürel karşılaşmalar sayesinde kültürlerin giderek çatışması da internetin diğer bir olanağıdır. Küreselleşme için önemli bir araç olan internette tıpkı yok hükmünde yerler olan avm, havaalanları, gökdelenler, süpermarketler gibi sürekli geçicilik egemen olmaktadır.

Sonuç

Bu yazıda amacımız bizzat içinde yaşanılan mekânın farkındalığına sahip olunması ve algılatılmasıdır. Mekân denilince günlük kullanımda aklımıza gelen bir kafe olarak değil sizin aidiyetlik hissettiğiniz yer olduğu da hatırlatılabilir. Bu yazıda mekân konusunda temel bir yazı yazılmış ve farkındalığın arttırılması hedeflenmiştir. Mekân sadece kimlikten, iktidar/güç dengesinden, aidiyetlik duygusundan ve sanal mekândan ibaret olmayıp oldukça geniş bir meseledir. Cinsellik, maneviyat, söylemsel, duygusal, duyuşşal ve psişiklik günlük yaşamız içinde mekânsallığın diğer yönleriyle ilişkili örüntüleridir.

Mekân konusunda literatür taraması yapılırken günlük dilden olağanca uzak, çok fazla akademik terimlerin varlığı ve uzun karmaşık cümleler okumayı zorlaştırmaktadır. Yine bu yazıda gereksiz akademik görünme kaygısından uzak ve okuyan herkesin anlayacağı bir şekilde ele almaya da özen gösterilmiştir.

Mekân, önceleri coğrafyanın ilgi alanındayken günümüzde disiplinler-arası bir araştırma konusuna dönüşerek sosyal bilimlerin de ilgi alanına girmiştir. Psikoloji, sosyoloji, iktisat, mimarlık ve ekonomi gibi farklı disiplinler tarafından disiplinin kendi perspektifi çerçevesinde ele alınmaktadır.

Artık mekân konusu incelenirken hangi metodoloji benimsenirse benimsensin var olan gerçeklik mekânın çok yönlülüğüdür. İnsanın yaşamına dair olan ve onun zihinsel süreçleri kavranılabildiğinde artık kültürü ve onun yansımaları daha iyi okunacaktır. Kültürel evrimin olağanca hızının daha iyi aydınlatılabilmesi ve sürekli düşüncelerin, hayallerin mekândan bağımsız olmadığı gibi olağanca hızla bitmek bilmeyen bir şekilde anlamlandırılması, mekânın çok katmanlı yönünü gösterir. Pozitivistlerin sadece deneye, ölçülen olgulara odaklanmasıyla önemsizleştirilen anlam dünyaları tam tersine bugün insanların tüm yaratımları olan kültürleriyle şekillenmiştir. Kültürün zihinlerde yaşayıp yüzyıllarca nesilden nesile aktarılması ve bizi biz yapan özelliklerimizin iddia edilenin aksine sadece deneye tabi olamayacağı gözükmektedir. Bu sebeple fiziksel mekânda olduğu gibi fiziksel olmayan sanal mekanlar da algılanır, anlamlandırılır ve değiştirilirler.

Kent nüfusu her geçen zaman zarfında daha da artmaktadır. Şehir yaşamının kır yaşamına oranla farklılıkları bizzat yaşayanların kendi deneyimlerinden elde edilebilmektedir. Kent mekân ilişkisi ise mekânın diğer yönlerine oranla kenetlenmiş gibidir. Kentin hızlı yaşamı, olağanca fiziksel değişimler, kentin insan yaşamında mekâna yansıtılması etkisi, mekânın en önemli konularındandır. Yazıyı David Harvey’in “Postmoderliğin Durumu” kitabındaki kent ile ilgili bir yazısıyla bitiriyoruz:

İster beğenin ister beğenmeyin, kent sizi kendisini yeniden yaratmaya, içinde yaşayabileceğiniz bir kalıba dökmeye davet eder. Kendinizi de. Kim olduğunuza bir karar verin, kent çevrenizde yine sabit bir biçim alacaktır. Onun ne olduğuna bir karar verin, bir nirengi noktasına göre çizilmiş bir harita gibi, sizin kimliğiniz ortaya çıkacaktır. Köylerden ve küçük kasabalardan farklı olarak, yoğrulabilir olmak kentlerin doğasından gelir. Onları kendi fikirlerimizle yoğururuz; biz onlara kendi kişisel biçimimizi dayattığımızda gösterdikleri dirençle onlar da bu kez bizi biçimlendirirler. Bu anlamda, bana öyle geliyor ki, kentte yaşamak bir sanattır. Kentsel yaşamın sürekli yaratıcı oyununda insan ile madde arasındaki özel ilişkiyi betimlemek için de sanatın, üslubun sözlüğüne ihtiyaç vardır. Hayal ettiğimiz biçimiyle kent, yanılsamadan, efsanelerin, özlemlerin, karabasandan yumuşak kenti, haritalarda ve istatistiklerde, kentsel sosyoloji, demografi ve mimari monografilerinde var olan katı kent kadar, hatta belki daha da fazla, gerçektir.

Teşekkür: Bu yazıyı seslendiren Muhammed Acar'a teşekkür ederiz.

Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • Muhteşem! 2
  • Tebrikler! 0
  • Bilim Budur! 0
  • Mmm... Çok sapyoseksüel! 0
  • Güldürdü 0
  • İnanılmaz 0
  • Umut Verici! 0
  • Merak Uyandırıcı! 1
  • Üzücü! 0
  • Grrr... *@$# 2
  • İğrenç! 0
  • Korkutucu! 0
Kaynaklar ve İleri Okuma
  • İ. Kaya. (2014). Coğrafi Düşüncede Mekân Tartışmaları. Düşünme Dergisi/Journal of Thınkıng, sf: 1-13.
  • H. Lefebvre. (2014). Mekanın Üretimi. ISBN: 978-975-570-676-4. Yayın Evi: Sel yayıncılık.
  • D. Harvey. (1997). Postmodernliğin Durumu. ISBN: 975-342-162-1. Yayın Evi: metis yayınları.
  • M. Bilgili. (2016). Coğrafya Öğretiminde Mekân Ve Yer Karmaşası Üzerine Bir Araştırma. Coğrafya Eğitimi Dergisi/Turkish Journal of Geography Education, sf: 11-19.
  • Ş. Uluocak. Sosyal Bilimlerde Yöntem Ders Notları. (2019, Kasım 01). Alındığı Tarih: 01 Kasım 2019. Alındığı Yer: Academıa
  • İ. Erdoğan. Postpozitivizm Ve Poztivizmin Ölümü. Alındığı Tarih: 29 Ekim 2019. Alındığı Yer: İrfan Erdoğan
  • İ. Kaygalak. (2011). Postmodern Eleştirilerin Coğrafi Düşünce Ve Yeni Mekân Kavrayışları Üzerine Yansımaları . Coğrafi Bilimler Dergisi, sf: 1-10.
  • N. Özgen. (2010). Bilim Olarak Coğrafya Ve Evrimsel Paradigmaları. Ege Coğrafya Dergisi, sf: 1-25.
  • B. Akarsu. (Kitap, 2019). Kant'da Mekan ve Zaman Kavramları. Not: 108-122 arası.
  • B.B Hisarlıgil. (2008). Martin Heidegger'de Mekan Düşüncesi: Hermeneutik -Fenomenolojik Bir Yaklaşım. Erciyes Üniversitesi Mimarl k Fakültesi, sf: 23-34.
  • N. Köşker. (Kitap, 2018). Mekan ve Yer. Not: 77-104 arası.
  • N. Özgen. (Kitap, 2018). Kimlik-Toplumsal Eşitsizlik ve Ayrımcılık. Not: 109-163 arası.
  • S. G. Aktaş, et al. (Kitap, 2018). Mekan ve Yaşamsal Örüntüleri. Not: 227-248 arası.

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 06/12/2019 14:53:31 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/8031

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.

Soru Sorun!
Öğrenmeye Devam Edin!
Evrim Ağacı %100 okur destekli bir bilim platformudur. Maddi destekte bulunarak Türkiye'de modern bilimin gelişmesine güç katmak ister misiniz?
Destek Ol
Gizle
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Yanında en azından bir kitap taşımayan birine asla güvenmeyin.”
Lemony Snicket
Geri Bildirim Gönder