“Osmanlı’da eşcinsellik var mıydı?” sorusu, modern dönemin kimlik temelli kavramlarının tarihsel bağlamı göz ardı edilerek geçmişe taşınması sonucu ortaya çıkan metodolojik bir yanılgıya dayanmaktadır. Osmanlı toplumu, modern anlamda “eşcinsel/heteroseksüel kimlik” ayrımını bilmez; cinsellik meselesi kimlik üzerinden değil, fiil, ahlâk ve hukuk çerçevesinde ele alınmıştır. Nitekim “homoseksüellik” kavramı, 19. yüzyıl sonu Batı tıbbı ve psikiyatrisi ürünü olup, Osmanlı zihniyet dünyasında karşılığı bulunan bir sosyal kategori değildir (Foucault).[1]
Osmanlı kaynaklarında erkekler arası cinsel fiilleri tanımlamak için “livata”, “oğlancılık” yahut edebî bağlamda “mahbûb” gibi terimler kullanılmıştır. Ancak bu kavramlar, bireyin kalıcı bir cinsel yönelimini yahut toplumsal kimliğini değil, münferit fiilleri ifade eder. Dolayısıyla bu tür kavramların varlığı, Osmanlı toplumunda eşcinselliğin meşru, yaygın yahut kurumsal bir olgu olduğu anlamına gelmez. Aksine, klasik İslam hukuk geleneğinde livata açık biçimde haram kabul edilmiş; Osmanlı şer‘î ve örfî hukuk sistemi de bu yaklaşımı sürdürmüştür. Bununla birlikte, ağır ispat şartları ve kamu düzenini önceleyen yargı anlayışı sebebiyle, bu tür fiiller çoğu zaman cezai takibata konu edilmemiştir. Bu durum, hukuki hoşgörü değil, Osmanlı adalet sisteminin mahrem alanı kamusal ahlâk ihlali hâline gelmedikçe yargıya taşımama prensibinin sonucudur.[2]
Toplumsal pratik açısından bakıldığında, özellikle kapalı erkek topluluklarının bulunduğu Yeniçeri Ocağı, saray çevresi yahut uzun süreli bekârlığın yaygın olduğu askerî ve bürokratik zümrelerde erkekler arası arzuya dair münferit vakalara rastlanmaktadır. Ancak bu olgular, Osmanlı toplumunun genel normunu yansıtmaz; bilakis marjinal, geçici ve ahlâken tasvip edilmeyen sapmalar olarak değerlendirilmiştir. Osmanlı toplumunda ideal aile modeli, erkek ve kadın arasındaki nikâh temelli birliktelik olup, devletin sosyal ve ahlâkî tasavvuru bu çerçevede şekillenmiştir.[3]
Bu noktada küçük bir metodolojik uyarı yapmak gerekir. Konuya cevap girmiş diğer zatlar tarafından mevcut edebî ve hukuki verilerin modern cinsel kimlik kavramlarıyla doğrudan özdeşleştirildiği görülmektedir. Oysa bu tür metinler yorumlanırken anakronizm tuzağına düşülmemelidir. Bilhassa meseleye cevap veren kimi zatlar, verinin kendisiyle verinin tarihsel bağlamını ayırmakta yetersiz kalmış, fiil ile kimlik arasındaki farkı göz ardı etmiştir. Bu kısa hatırlatma, konunun yeniden ele alınmasını zaruri kılmıştır.
Bu konuda en sık başvurulan safsatalardan biri de Divan edebiyatındaki oğlan güzellemelerinin doğrudan toplumsal eşcinselliğin kanıtı olarak sunulmasıdır. Oysa Divan şiirindeki “mahbûb” figürü çoğu zaman cinsiyetsiz, alegorik ve estetik bir idealdir; İran edebiyatı geleneğinin etkisiyle şekillenmiş, mecaz ve sembol ağırlıklı bir anlatım unsurudur. Aynı şairlerin şer‘î hassasiyetleri, aile hayatları ve ahlâk anlayışları göz önüne alındığında, edebî metinlerin doğrudan sosyal pratik olarak okunması tarih metodolojisi açısından açık bir hatadır.
Sonuç itibarıyla Osmanlı toplumunda eşcinsellik, modern anlamda bir kimlik, meşru bir yaşam tarzı ya da toplumsal norm olarak mevcut değildir. Erkekler arası cinsel fiillere dair münferit vakaların varlığı inkâr edilemez; ancak bu durum, Osmanlı’nın eşcinselliği kabul eden, teşvik eden ya da kurumsallaştıran bir toplum olduğu iddiasını kesinlikle doğrulamaz. Aksine Osmanlı örneği, cinselliğin ahlâkî ve hukuki sınırlar içinde değerlendirildiği, sapmaların ise ne idealleştirildiği ne de kimlik hâline getirildiği bir toplumsal yapıyı yansıtmaktadır.
Anakronizme düşmeyiniz.
Kaynaklar
-
M. Foucault. (1978). The History Of Sexuality, Volume 1: An Introduction. ISBN: 9780394417752. Yayınevi: Pantheon Books.
-
C. Imber. (1997). Ebu’s-Su`ud: The Islamic Legal Tradition (Jurists: Profiles In Legal Theory). ISBN: 9780804729277.
-
S. Faroqhi. (2010). Osmanlı Kültürü Ve Gündelik Yaşam: Ortaçağdan Yirminci Yüzyıla. ISBN: 9789753330664. Yayınevi: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.