"Evrim Ağacı" Nedir, Nasıl Tasarlanır? Soy Ağaçları ile Evrim Ağacı Arasındaki İlişki Üzerine...

Yazdır "Evrim Ağacı" Nedir, Nasıl Tasarlanır? Soy Ağaçları ile Evrim Ağacı Arasındaki İlişki Üzerine...

Bildiğiniz gibi 5 Kasım 2010 tarihinde kurulmuş bir ekip olarak, o günden bu yana sürekli Türkiye insanına, halkımıza, topluma, öğrencisine emeklisine, gencine yaşlısına Evrim Kuramı'nı ve daha genel olarak bilimsel bakış açısını ulaştırmaya çalışıyoruz. Bunun için Türkiye çapında konferanslara, kongrelere katılıp sunumlar yapıyoruz, Türkiye'nin dört bir yanına ulaşıp halka açık eğitimler veriyoruz, liselere ve üniversitelere gidiyoruz, halka açık bilim şenliklerine katılıyoruz ve bilimin gücünü tüm halkımıza ulaştırmaya, bilimin gücünden ufacık bir parça halkımıza tattırmaya çalışıyoruz. Fakat bize de ismini veren olgudan, "Evrim Ağacı"ndan bugüne kadar pek detaylı olarak bahsetmedik. Bu yazımızda sizlere çok önemli bir konu olan "Evrim Ağacı"ndan bahsedeceğiz. Adımızı neden Evrim Ağacı olarak seçtik, bu yazının sonunda anlayacağınızı umuyoruz. Ancak bizim için olan önemi bir yana, Evrim Ağaçları, ya da daha bilimsel adıyla Filogenetik Haritalar, bilim açısından da çok büyük öneme sahiptir. Şimdi bu konuya biraz değinelim:



Evrim: Her Biri, Birbiriyle Akraba Olan Türler

 

Daha önce de açıkladığımız ve artık birçok insanın bildiği üzere, Dünya üzerinde yaşamış, yaşayan ve yaşayacak olan her tür birbirine evrim denen bir süreç ile, bu doğa yasası etkisi altında bağlıdır. Bu doğa yasası, her canlı üzerine, belli şekillerde ve mekanizmalarla etkir. Bu mekanizmaların ayrıntılarını başka yazılarımızda ele aldık. İşte tüm canlıların birbirine bağlanması, bu bağlantıların haritalanması ihtiyacını doğurmuştur. Çünkü bilim insanları her bilgiyi ellerinin altında, ulaşılır kılmak isterler. Ayrıca canlılar dünyası, tek bir bilim insanının ve hatta onlarca bilim insanından oluşan bir grubun bir seferde, hatta tüm ömürleri içerisinde inceleyebileceğinden çok çok daha büyüktür. Bu sebeple genellikle bilim insanları kimi zaman tek bir tür, kimi zaman tek bir cins, kimi zaman bir familya konusunda uzmanlaşırlar ve ömürleri boyunca sadece bu canlıları çalışırlar. Bu çalışmalara kelimenin tam anlamıyla ömürlerini adarlar. Örneğin bilim camiasında çok sevilen bir araştırmacı olan Prof. Dr. Jane Goodall, primatlar üzerinde çalışan bir uzmandır. Hatta genel olarak primatlar konusunda değil, yoğunlukla şempanzeler konusunda çalışmalara ömrünü adamış bir uzmandır. Tam olarak 45 senedir, aktif olarak şempanzelerle çalışmaktadır ve bu hayvanlarla ilgili bildiklerimizin büyük kısmının ortaya çıkarılmasında büyük rol oynamıştır. Goodall gibi yüz binlerce bilim insanı, farklı canlılar konusunda uzmandırlar ve ömürleri boyunca bu canlıları enine boyuna çalışırlar: fizyolojileri, anatomileri, davranışları, morfolojileri, genetik özellikleri, filogenileri (evrimsel geçmişleri), ontogenileri (gelişimsel geçmişleri) ve daha nicesi... Hatta öyle ki, kimi zaman tek bir canlının, farklı özelliklerinin incelenmesinde, farklı uzmanlarla karşılaşırız. Örneğin kimi bilim insanları bir kuş türünün sadece kanat yapısıyla ve evrimiyle ilgilenirken, bir diğer bilim insanı grubu aynı kuş türünün sadece gaga yapısına ve bunun evrimine odaklanabilir. Bilim, böylesine titiz çalışan bir alandır.


Jane Goodall (1930'lu yılların sonu)


Jane Goodall (1960'lı yıllar)


Jane Goodall (Günümüz)

 


İşte bu sayısız bilim insanının, sayısız çabaları sonucunda çıkarılan bilgilerin sadece Evrim Tarihi (veya türlerin evrimsel geçmişi) ile ilgili olanları bir arada toplanır ve haritalanır. Özellikle gen bilimcilerin işin içine girmesiyle, türler arasındaki akrabalık dereceleri, evrimsel ilişkiler ve benzeri ortaya çıkarılır. Şimdiye kadar ele alınan, incelenen, istisnasız her canlının diğer canlılarla evrimsel bir ortak ata ve geçmişi taşıdığı gösterilmiştir. Henüz diğerleriyle ortak bir evrimsel geçmişe sahip olmayan hiçbir canlı tanımlanamamıştır.

 

Birbiriyle akraba olan türlerin teknik haritalar üzerinde birleştirilmesi sonucunda filogenetik haritalar ortaya çıkar. Bu haritalar, temel olarak genetik özelliklerin benzerliğine ve evrimsel sürecin genlerde bıraktığı izlere dayanmaktadır. Ancak bunun haricinde, diğer yazılarımızda ele aldığımız "tür" tanımları dahilinde birçok özellik ele alınarak bu haritalar düzeltilir ve hata payları haritanın her bir noktasına ayrı ayrı işlenir. Unutmamak gerekir ki bilimde her zaman hata payını dürüstçe belirtmek şarttır. Ancak bahsedilen hata payları oldukça düşüktür ve hemen hemen her zaman doğru sonuçlarla karşılaşırız. Sadece kimi zaman yeni bulgular, bu filogenetik haritaların içeriklerini az çok değiştirebilir. Ki bu da bilimin kendi kendini düzeltme mekanizması içerisinde olan doğal bir güvenilirlik unsurudur.

 


Evrim Ağacı'nın Kökenleri


Ancak günümüzdeki karmaşık filogenetik haritaların kökenleri belki hemen herkesin bildiği üzere, Charles Darwin tarafından ilk defa “resmileştirilmiş” olan ve üzerinde türlerin nasıl tek bir atadan yola çıkarak günümüzdeki çeşitliliğine ulaştığını anlatan "Yaşam Ağacı" çizimine dayanmaktadır.

 

Bir diğer yazımızda ele aldığımız gibi, Darwin'in bilim dünyasında başlattığı devrime kadar, Antik Yunan filozoflarından Plato ve Aristotales'in sınıflandırma fikirleri insanlık üzerinde egemendi. Yani yaklaşık olarak 2000 yıl boyunca, 18. yüzyılın ortalarında Carl von Linne bilimsel bir sınıflandırma sistemi geliştirmek için kılları sıvayana kadar bu antik ve temelsiz bilgiler, biraz da bilimin çok uzun yıllar oturamamış olmasından ötürü, bilimsel gerçeklermiş gibi kullanıldı ve kabuk edildi. Eski ve doğruluğu bilimsel olarak denetlenmeyen, tamamen şahsi düşüncelere dayanan fikirlerin topluma egemen olmasının sıkıntılarını her zaman gördüğümüz gibi, burada da, Aristotales ve Plato'nun eksik, hatalı, bilimsel olmayan canlılık (ve hatta varlık) fikirleri üzerine inşa edilen düşünceler büyük sorunlara yol açmaktaydı. Büyük Varlık Zinciri (Scala Naturae) olarak anılan sınıflandırma sistemi basitçe şu şekildedir:


Bu varlık zinciri kolay okunabilir olduğu için tercih edilmiştir. Örneğin 1579 yılında Didacus Valades tarafından yapılan bir çizimde de kısmen görüldüğü gibi bu zincir çok daha detaylıdır ve yukarıdan aşağıya doğru şu şekildedir: Tanrı, melekler, şeytanlar ve alçak melekler, yıldızlar, Ay, krallar, prensler, asiller, erkekler, kadınlar, vahşi hayvanlar, evcil hayvanlar, ağaçlar, diğer bitkiler, değerli taşlar, değerli metaller, diğer minerallar.

 


Yani Aristotales ve Plato'nun fikirleri üzerinde temellenen ve sonradan başka düşünürler tarafından geliştirilen Büyük Varlık Zinciri'nin en üstünde Tanrı'nın (ya da Tanrıların) bulunduğunu ileri sürüyordu. Onun altında melekler, onların altında ise şeytanlar bulunmaktaydı. Şeytanlardan hemen sonra Erkek gelmekteydi. Kadın ise, o dönemlerin fikirlerine göre, Aydınlanma Çağı'na kadar sürecek bir biçimde, Varlık Zinciri'nde Erkek'ten düşük konumdaydı. Öyle ki, Kadın, Erkek'e göre Hayvanlar'a daha yakın konumdaydı. Hayvanlardan sonra Bitkiler, Bitkiler'den sonra ise Mineraller (cansızlar) gelmekteydi. 

 

Açıkça görüleceği gibi, tek kelime ile "saçmalık"tan ibaret olan bu düşünüş, bin yıllar boyunca insanlık düşünüşünde hüküm sürdü. Neyse ki, günümüzde "Karanlık Çağlar" olarak anılan din egemenliğindeki Orta Çağ'ın bilim ışığıyla aydınlanması, sonrasında ise bilimin güçlenip yepyeni özgürlükçü, gerçekçi, tabiata dayalı yaptığı reformlar sayesinde bu anlamsız görüşler yerini bilimsel gerçeklere bıraktı. Günümüz modern biliminde bir türün iki cinsiyetinin birbirinden farklı seviyelerde gruplandırılamayacağını net bir şekilde biliyoruz. Ayrıca canlılık veya varlık sınıflandırmalarında, sadece insanlara ve bazı primatlara özgü kültürel evrim unsurlarının yerinin olmadığını da biliyoruz. Bunun haricinde artık biliyoruz ki insanlar ile hayvanları birbirinden ayırmak kabul edilemez bir hatadır. Benzer şekilde biliyoruz ki bitkiler ile hayvanlar birbirlerine göre "üstünlük" sırasına konulabilecek canlılar değillerdir. Hatta biliyoruz ki, cansızlık ile canlılığı bile bir "üstünlük" sırasına koymak saçmalıktır, zira modern biyokimya bize bu ikisi arasında ayırt bile edilemeyecek kadar yumuşak bir geçiş olduğunu göstermektedir. Tabii ki, binyıllar öncesinin kısıtlı görüşlerinin bu şekilde anlamsız sonuçlar vermesi doğaldır, bu hatalarından ötürü çok da fazla lanetlememek gerekir. Sonuçta bu düşünceler sayesinde insanlık ilerleyebilmiş, bilimin temelleri atılabilmiş ve gerçeklere yaklaşma imkanımız olabilmiştir. Eminiz ki günümüzün kısıtlı görüşleri de, gelecekte çok daha güçlenecek ve bilimin daha da hakim olduğu gerçeklere yer bırakacaktır. Sonuç olarak, tarihten aldığımız ders, her zaman olduğu gibi bilimin varlıkların sınıflandırılması konusunda da gerçekleri ortaya koyup, karanlıkları aydınlattığıdır.

 

İşte Charles Robert Darwin, kendisinden önce gelen bilim insanlarının da (özellikle Linne gibi sınıflandırma uzmanlarının, Lyell gibi jeologların ve daha nicelerinin)  keşiflerinden gücünü alarak, doğada gözlemlediği evrim yasası üzerine Evrim Kuramı'nı geliştirmiş ve Aristotales zamanlarından o günlere kadar gelen hatalı ve bilim dışı görüşü ortadan sonsuza kadar kaldırmıştır. Aslında bu sınıflandırmayı ilk değiştirmeyi başaran kişiler Aydınlanma Çağı'ndan sonra sınıflandırma bilimini gözden geçirerek ilk defa geliştirmeye başlayan Conrad von Gesner (1516–1565), Fabricius (1537–1619), Petrus Severinus (1580–1656), William Harvey (1578–1657), Edward Tyson (1649–1708), Marcello Malpighi (1628–1694), Jan Swammerdam (1637–1680), Robert Hooke (1635–1702), Lord Monboddo (1714–1799), Andrea Caesalpino (1519–1603), John Ray (1627–1705), Augustus Quirinus Rivinus (1652–1723), Joseph Pitton de Tournefort (1656–1708) ve sonunda, Carl von Linneus (1707-1778) gibi bilim insanlarıdır. Linne, kendinden önce gelen taksonomların çalışmalarını geliştirerek, bugün Linne Taksonomisi olarak bilinen ve halen ezici bir çoğunluk tarafından kullanılan sistemi ortaya çıkarmıştır. 


Fakat taksonominin iddia ve sınıflandırmalarının anlamlı olabilmesinin o dönemde bir yolu yoktu. Çünkü canlıları her ne kadar benzerlik, davranış, özelliklerine göre kategorize edebilsek de, bunların neden ve nasıl birbirlerine benzedikleri veya birbirlerine benzeyen türlerin her zaman yakın akraba türler mi olmak zorunda olduğu, farklı gözüken türlerin ise yakın akraba olup olamayacağı ve hatta bu canlılar arasında bir akrabalık ilişkisi olduğu bile bilinmiyordu! Elbette fikir ve görüşler vardı; ancak bunun nasıl olabileceğine dair herhangi bir veri, bulgu veya elle tutulur çalışma bulunmuyordu. İşte tüm bu soruların cevabı, 1859 yılında yayımlanan ve kısa adıyla Türlerin Kökeni Üzerine başlıklı eseriyle açıklanacaktı. Ancak kitabından önce Darwin, kendisinin "B Defteri" olarak isimlendirdiği defterine, başına "Düşünüyorum ki..." diye ekleyerek aşağıdaki ilk Evrim Ağacı'nı çizmiş, taksonomiyi ve daha nice bilimi aydınlatacak olan doğa yasasını ve bu yasaya yönelik ilk açıklamalarını ortaya koymuştu:

 

Darwin'in Defteri ve İlk Evrim Ağacı Çizimi. Çok daha detaylı bilgileri buraya tıklayarak alabilirsiniz.

 


Burada da görebileceğiniz gibi yaşam,  Darwin’in “1″ olarak işaretlediği noktadan başlar ve dallanır. Milyonlarca ve hatta milyarlarca yıl süren Evrim süreci sonunda da, pek çok dala sahip bir ağaca dönüşür. Bu çizim bilim camiası açısından çok büyük değere ve öneme sahiptir. Bunun ilk sebebi, uzun yıllar süren ve bilim dışı olduğu fikrini her zaman hissettiren Büyük Varlık Zinciri'nin yıkılmasıdır. İkinci önemi, düşüncenin adında da geçen "zincir" mantığının kırılmasıdır. Darwin'den önce canlıların bir "zincir" gibi birbirine bağlı olduğu düşünülmekteydi. Yani aralarında mutlak bir hiyerarşi olduğu sanılmaktaydı (halbuki doğaya bakan cahil bir insan bile bunun böyle olmadığını görecektir).

 

Darwin ise geliştirdiği ve gerçeğe son derece uyumlu olan görüşüyle, canlıların arasında bir hiyerarşi değil, dallanmış bir "ağaç" yapısı bulunduğunu ortaya koydu. Darwin'den önce türlerin birbirine dönüşebileceği düşünülmüyordu ya da çok az bilim insanı bunu dillendirebiliyordu. Ancak Darwin kafalardaki muğlak düşünceleri aydınlattı: Aslında türler "birbirine" dönüşmüyordu. Hiçbir modern tür, bir diğer modern türden evrimleşmiyordu! Yani günümüzdeki hiçbir ördek, hiçbir timsahtan ya da ayıdan evrimleşmemişti. Aslında her modern türün, bir diğer modern tür ile, geçmişteki belli bir zaman diliminde rastlanabilecek ortak bir ataları bulunmaktaydı. Yani günümüzdeki ördek ile günümüzdeki timsahın geçmişte bir ortak atası yaşamıştı. Ancak bu ata ne ördekti, ne de timsah. Belki yüz milyonlarca yıl önce yaşamıştı ve o canlıdan, ördeklere ya da timsahlara gelene kadar arada binlerce tür oluşup, farklı kollara ayrılıp, evrimleşip, yok olmuştu. Ancak bu ortak atadan oluşmuş yüzbinlerce türden iki tanesi, arada binlerce ara form geçirerek günümüze gelmiş olan ördekler ve timsahlardı. İşte bu şekilde, günümüzdeki tüm türlerden geriye doğru gidildiğinde, belli bir noktada tek bir ataya ulaşılacaktı. İşte Evrensel Ortak Ata olarak anılan bu tür, en ilkin canlı formuydu. Bu canlı formuna açıklamayı Darwin değil, Oparin getirdi. Oparin, canlılığın cansızlıktan evrimleştiği fikrini ileri sürdü. Günümüzde, çok büyük bir ihtimalle geçmişte canlılığın bu şekilde başlamış olduğunu biliyoruz.

 

 

Soy Ağaçları ve Evrim Ağaçları Arasındaki İlişki: "Babam da insan, çocuğum da insan olacak; o zaman nasıl türleşme gerçekleşebilir, farklı bir tür nasıl oluşabilir ki?"

 

Evrim Ağacı, veya Yaşam Ağacı, büyüleyici bir gerçeği de bizlere gösterdi: Evrim Ağacı çizimi, inanılmaz bir zaman dilimini ve katrilyonlarca bireysel olarak canlıyı üzerinde taşımaktaydı. Aslında Evrim Ağacı, insanların hobi olarak oluşturmaktan hoşlandıkları soy ağaçlarının büyük bir versiyonu gibiydi. Sadece burada, kendi türümüze ve kendi ailemize ait bireyler arasındaki akrabalık ilişkisini değil, türler arasındaki akrabalık ilişkisini ortaya koymaktaydık. Dolayısıyla kendi ebeveynlerimizi ve akrabalarımızı ararken birkaç on, bilemediniz birkaç yüz yıl geriye giderken, türlerin geçmişini incelerken milyonlarca, hatta milyarlarca yıl geriye gitmemiz gerekmekteydi. Dolayısıyla yüz yıl yanında, sadece yüzbin yıl bile aşırı fazlayken, milyon yıl, on milyon yıl, yüz milyon yıl, milyar yıl gibi sayılar akıl almaz derecede fazlaydı. Bu da, soy ağaçlarımız ile Evrimsel geçmişimize ait ağaçlar arasında, zor görülen, ama baş döndüren bir ilişki olduğu izlenimini bizlere veriyordu. O da şudur:

 

Zamanı akıp giden bir olgu olarak düşünecek olursak, şu anda her birimiz bu zaman içerisinde hareket etmekte olan varlıklarız. Dolayısıyla doğuyoruz, büyüyoruz, ürüyoruz ve ölüyoruz. Tüm bunları ortalama 70-80 yıl içerisine sığdırmaktayız. 80 yılımızı kağıda ufacık bir çizgi olarak çektiğimizi düşünün.

 

Daha sonra, bu 80 yılı gösteren çizginin başına, anne ve babamızı eklediğimizi hayal edin. Onların birleşimi sonucu biz var olabildik. Biz, onlardan doğmuş bir bireyiz. Ve evet, onlar gibi insanız. Ancak dikkat etmemiz gereken nokta şudur: Onlardan ciddi şekilde farklı özelliklerimiz var. Davranışlarımız farklı. Zekamız farklı. Eğilimlerimiz farklı. Fiziksel özelliklerimiz belli bir derecede farklı. Ama mutlaka ama mutlaka bir fark var, bu kaçınılmaz. İkiz kardeşler bile yetiştirilmelerinden ötürü birbirlerinden farklı olmaktadırlar. Kaldı ki anne ve babadan, çocuklar farklı olmasın.

 

Örnek bir aile ağacı (soy ağacı)



Daha da geriye gidelim. Anne ve babamız için de 80 yıllık birer ömür çizgisi çekelim. Onların da anne ve babalarını, çaprazlama olacak şekilde ekleyelim. Daha sonra onların da 80 yıllık ömür çizgilerini çekelim ve onların da anne babalarını, doğum noktalarına ekleyelim. Böyle böyle geriye gittiğimizde, sürekli, en azından uzun bir süre insan bireylerle karşılaşırız, bu kaçınılmazdır. Ancak örneğin 10 nesil, 20 nesil, diyelim ki 50 nesil geriye gittiğimizde, yaklaşık 50 çarpı 80'den ötürü 4.000 yıl geriye gitmiş oluruz. Evrimsel Biyoloji ve onu ilgilendiren alanlar sayesinde biliyoruz ki 4.000 yıl önce insan yine insandı. Ancak muhtemelen o dönemin fiziksel, davranışsal ve genetik özellikler açısından istatistikleri günümüzden tamamen farklıydı. İnsanların eğilimleri farklıydı. Boy ortalamaları farklıydı. Ömürleri bizimkinden çok kısaydı, çoğu insan 30 yaşına gelmeden ölüyordu. Yaşam biçimleri kökten farklıydı. Bu, onların yetiştirilme biçimlerini, dolayısıyla tüm özelliklerini değiştiriyordu. Diyelim ki ömürleri yine 80 yıldı (gerçekte 30 yıl kadar olsa da). Daha da geriye gidelim, hep bir ömrü 80 yıl olarak düşünerek...

 

Ayrıca buradaki bir diğer önemli nokta, geriye gittikçe daha fazla insanı kaplayan soy ağaçlarıyla çakıştığımızdır. Yani örneğin günümüzde Türkiye'de yaşayan bir A insanının soyağacını çizerek geri gittiğimizi düşünelim. 4.000 yıl öncesine kadar geri gittiğimizde, yolda birçok Bulgaristan, Almanya, Ermenistan, İran, Irak, Azerbaycan, vb. ülkelerden ve hatta çok daha uzak ülkelerden insanların soy ağaçlarını işin içine dahil etmeye başlarız. Çünkü muhtemelen bizim 50. kuşaktan dedemizin soyu, Dünya'nın tamamen farklı bir noktasında bulunmaktaydı. Ancak göçler ve farklı sebeplerle, 50. kuşaktan dedemizin çocuklarının ve torunlarının farklı yönlere dağılmasından ötürü o soy bize kadar geldi. Bu, Evrimsel Süreç'i anlamak konusunda önemli bir mihenk taşıdır. Buna az sonra döneceğiz.

 

Günümüzden 100 nesil geriye gittiğimizde, 8.000 yıl geriye gitmiş olacağız. Hala insan, insandır. Ancak artık 100 nesil önceki bir bireyi alıp, günümüzdeki bir bireyle kıyasladığımızda, farklılıklar listesi daha da uzun olacaktır. Biyolojik olarak hala "insan" (Homo sapiens) olan insan, fiziksel olarak oldukça farklıdır. Daha da geriye, 200 nesil, 300 nesil, 500 nesil, 1.000 nesil, diyelim ki 2.500 nesil gittiğimizde, 200.000 yıl geriye gitmiş oluruz. Artık bu noktada ele alacağımız bir insan bireyi ile, günümüzden ele alacağımız insan bireyi o kadar farklıdır ki, aynı tür olduklarını söylemek ataklık olacaktır. Çünkü her insan ana-babadan, hep insan yavrular doğsa da, doğada, özellikle vahşi ortamda sadece belli özelliklere sahip bireyler hayatta kalabilecektir. Bu da, fiziksel özelliklerin belli şekillerde seçilmesi ve kalıtılması demektir. Dolayısıyla, sadece ana/baba ile yavru bazında bakarsak hep aynı türden bireyler doğar. Ancak karşılaştırmamızı ve incelememizi, daha geniş zaman aralığına bölersek, farklılıkların artmasından ötürü aynı canlıdan bahsettiğimizi iddia etmek gittikçe zorlaşacaktır.


Günümüzden 8.000 yıl kadar önce yaşayan bir insan. Evet, çok rahatlıkla "bizim gibi insan" diyebiliyoruz, çünkü öyle! Bu birey de halen Homo sapiens türüne ait ve bizden ortalamada çok fazla bir farkı halen yok. Ama burada şuna dikkat edilmelidir: Evrim Ağacı üzerinde geri gittiğimizde, türümüzün nasıl değişerek ortak ataya ulaştığını anlamakta güçlük çekiyoruz, çünkü yapımızın nasıl değişebildiğini genellikle anlayamıyoruz. Ancak bu şöyle düşünülebilir: sizin veya bizim soy hattımızdan (ailemizden) başlayarak buradaki resimde gösterilen kişiye ulaştık. Bu kişi, muhtemelen sizin ailenize de, bizim ailemize de benzemiyor. Ancak adım adım ailelerimizi geriye takip ederek bu bizlerin ailelerimizin özelliklerini hiç de taşımayan kişiye ulaştık. İşte tıpkı bunun gibi, aile ya da bireyler olarak değil de, tür olarak ele alıp geçmişe gittiğimizde, türlerin yavaş yavaş atasal formlarına yaklaştıkları ve diğer türlerle ortak atalarda buluştukları görülür. İşte bu sebeple soy ağaçları ile evrim ağaçları birbiriyle tamamen paraleldir.


 

200.000 yıl önce yaşayan Cro Magnon insanı, en ilkin modern insan bireyleri olarak görülmektedir. Eğer ömür çizgilerini daha da geriye götürür, on binlerce nesil geriye giderseniz göreceğiniz şey, gittikçe insandan uzaklaşıp vahşi hayvanlara benzeyen bireyler olacaktır. Her biri ana babasından, onları andıracak, onlara yakın şekilde doğar. Ancak inceleme yaptığımız aralığı genişlettikçe, benzerlikler azalacaktır.

 

Cro magnon insanlarının muhtemel görünümleri... Bu insanlar da Homo sapiens oldukları için, halen kendimize benzetmemiz çok kolay; ancak artık belli başlı fiziksel görünüm farklılıkları doğmaya başladığı görülüyor. Bu canlılar, Homo sapiens türünün evrimsel geçişinde yer aldığı düşünülen bireylerdir.



İşte bu şekilde geriye giderek, eğer ömrün 80 yılda sabit olduğunu varsayarsak, 75.000 nesil (6 milyon yıl) geriye gidecek olursak karşılacağımız, ilk başta "insan" olmasını beklediğimiz bireyler, günümüzde görmeye alışık olduğumuz şempanzelere benzeyen canlılara çok fazla benzeyecektir. Belki hala insana ait bazı özellikler görmek mümkün olacaktır; ancak asla "Evet, bu bildiğimiz insan." demek mümkün olmayacaktır. Fakat o canlının, soyağacı günümüze doğru takip edilirse, sürekli çiftleşmeleri takip edilir, her bir bireyin yavruları ele alınırsa, her seferinde ufak farklılaşmalar ve doğa tarafından, canlılarca çiftleşme sonucu oluşturulan çeşitlilik üzerinde yapılan seçilim soncuunda, nesiller sonunda gittikçe farklılaşma olduğu görülür.


Australopithecus afarensis türüne ait örnek bir birey. Belki halen "insansı" özellikler taşıyor, ancak artık 4-5 milyon yıl geriye gittiğimiz için, farklılıklar çok daha bariz. 


 

Burada anlaşılması gereken bir diğer nokta şudur: 6 milyon yıl önce vardığımız ataların "şempanzelere" benzediğini söyledik; ancak bu atalar kesinlikle şempanze değildirler! Açıklayalım: Nasıl ki insan bireylerinden birinden başlayıp geçmişe doğru gittiğimizde, sürekli daha fazla aile soy ağacını, çizdiğimiz soy ağacına dahil etmemiz gerekiyorsa, 6 milyon yıl öncesine gittiğimizde de, şempanzelerle, daha doğrusu onların soy ağaçlarıyla karşılaştığımızı, bizim soy ağaçlarımızın onlarınkiyle çakıştığını görürüz. Yani günümüzde Türkiye'de yaşayan A insanından başlayıp geriye gittiğimizde ve aynı şekilde günümüzde Kongo Nehri, Afrika civarında yaşayan bir B şempanzesinden başlayıp geriye gittiğimizde, soy ağaçlarının ta 6 milyon yıl, hatta belki daha öncesinde çakıştığını görürüz. 

 

Bu bize, Evrimsel Biyoloji'nin muhteşem bütünleştirici ve açıklayıcı gücünü bir kere daha göstermektedir: Aynı türe ait bireylerin soy ağaçlarını çakıştırmak için daha yakın geçmişe gitmemiz yeterliyken, farklı türleri çakıştırmak için çok daha gerilere gitmemiz şarttır. Ancak yeterince geriye gidersek, örneğin 47.500.000 nesil geriye gidecek olursak, yani yaklaşık 3.8 milyar yıl öncesine kadar bu soyağacını devam ettirir ve yolda karşılaştığımız tüm canlıların soyağaçlarını aynı şekilde çizersek, Türkiye'deki A insanının soy ağacı da, Afrika'daki B şempanzesinin soy ağacı da, Anamur'daki C muz bitkisinin soy ağacı da, Rusya'daki D Sibirya Kurdu'nun soyağacı da tek bir canlıda, bir tek hücrelide, ilk canlılarda birleşecektir. O zamandan günümüze doğru yaklaştığımızda ise, sürekli dallanmalar olacak, sürekli bireylerin farklı yönlere, farklı coğrafyalara, farklı evrimsel patikalara sürüklenmeleri sonucu farklı türler oluşacaktır. Bu türler, dediğimiz gibi çok uzun yılların geçmesi sonucunda oluşmaktadır. Evet, ana-babadan aynı tip birey doğacaktır; ancak belli başlı farklılıklara sahip bireylerin, farklı yönlere dağılıp, farklı seçilim baskıları altında kalmaları sonucunda, nesiller sonunda farklı türler oluşabilecektir.

 

Yani soy ağacımızı geriye doğru takip edersek, önce şempanzelerle, sonra gorillerle, sonra orangutanlarla, sonra teker teker diğer primatlar ya da primat gruplarıyla, sonra diğer memelilerle, sonra yavaş yavaş sürüngenlerin devasa gruplarıyla, vs. şeklinde tüm canlılarla adım adım soy ağacımızın çakıştığını görürüz. Bir muz bitkisiyle ortak atalarımızı (tabii ki ne bitkiye, ne de hayvana benzer bu ata, basit bir tek hücrelidir) görmek için milyarlarca yıl geriye gitmek gerekirken, bir balık ile ortak atamız için yüz milyonlarca yıl geriye, bir memeli ile ortak atamızı görmek için on milyonlarca yıl geriye, bir primatla ortak atamızı görmek için milyonlarca yıl geriye, bir Kanadalı ile ortak atamızı görmek için yüzbinlerce yıl geriye, uzaktan bir ailevi kuzenimiz ile ortak atamızı görmek için birkaç nesil geriye, kız veya erkek kardeşimizle ortak atamızı görmek içinse tek bir nesil geriye gitmemiz yeterlidir.

 



Evrim Ağacı: Bu Yaşam Görüşünde İhtişam Var!


İşte Darwin, bu büyüleyici keşfini basitçe şu sözlerle anlatıyordu: "Bu yaşam görüşünde ihtişam var!"

 

Gerçekten de öyle. Günümüzde, bahsettiğimiz bu tüm türleri birbirine bağlayan  “Evrim Ağacı”, oldukça karmaşık bir şekilde çizilebilmektedir. Çünkü Darwin zamanında türlerin akrabalıkları konusunda hiçbir şey bilinmezken, günümüzde tüm türlerin birbiriyle akraba oldukları net bir şekilde biliniyor. Şimdi çeşitli Evrim Ağaçları'na bakarak ne gibi bilgiler edinebileceğimizi görelim:

 

 

Yukarıdaki ağaçta sürüngenlerin evrimini görmekteyiz. Görebileceğiniz gibi, omurgalılar içerisindeki ilk büyük ayrım, balıklardan dört ayaklıların (tetrapodların) evrimidir. Daha sonra tetrapodlar arasından amfibiler ayrılmakta ve diğer kol amniyotlulara doğru ilerlemiştir. Sonrasında ise kademeli olarak diğer dallar ayrılmış, devasa canlı grupları evrimleşmiştir.

 

Buradan da görülebileceği gibi, türler arasında bir zincirsel ilişki yoktur. Dallanarak ilerleyen ve geriye doğru takip edildiğinde her seferinde farklı canlı grupları ile birleşen bir dizilim görmekteyiz. Bu da Evrimsel Süreçlerin geriye doğru izlenmesinin bizlere verdiği bilgileri görmeye yeterdir. Kimi zaman, Evrim Ağacı üzerindeki dallanmaları sağlayan önemli evrimsel değişimler, bu ağaçlar üzerine eklenebilir. İşte evrimsel süreç içerisinde, atalarda bulunmayan ancak torunlarda evrimleşmiş olan özelliklere türemiş karakterler (derived traits) demekteyiz. Eğer ki bu karakterler, hem iki yakın akraba türde, hem de bu ikisinin ortak atasında bulunuyorsa buna, sinapomorfik özellik demekteyiz. 


Örneğin bu Evrim Ağacı'nda, çenesiz balıklarla çeneli balıkları birbirinden ayıran özellik, ismin de vurguladığı gibi "çene" (jaws) yapısının evrimi olmuştur. Çeneli balıklarla amfibilerin ayrılmasına neden olan evrim, akciğerlerin (lungs) evrimidir. Amfibilerle sürüngenleri ayıran özellik, sürüngenlerde amniyotik zarın (amniotic membrane) evrimidir. Sürüngenlerle memelileri ayıran özellik, kılların (hairs) evrimi; memelilerden insansı maymunları ayıran özellik kuyrukların yitimi (no tail), insanları diğer insansı maymunlardan ayıran özellik ise mutlak iki ayak üzerinde yürüme (bipedalism) olmuştur. Elbette çoğu zaman tek bir özellik canlıları birbirinden ayırmaz; ancak burada sadece birer tanesine yer verilmiştir.


 

Devam edelim:

 

 Bu ağaçta da ilk canlı, tam ortada “root” olarak yazılan yerdir. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi, ilk canlılar evrimleşerek milyonlarca yıl içerisinde Bacteria (bakteriler), Archaea (Akealar) ve Eukarya (Ökaryotlar) domain’lerini (biyolojik sınıflandırmanın en geniş basamağı domain’dir) oluşturmuştur. Ağacı kök kısmından başlayarak, dışarıya doğru takip ederseniz, evrim basamaklarını görebilirsiniz. 



Yukarıdaki bir diğer Yaşam Ağacı çiziminde ise, daha fazla canlı grubunu bir arada görebilmekteyiz. Örneğin yüz binlerce türü, dolayısıyla inanılmaz geniş bir evrimsel dağılımı barındıran Hayvanlar Alemi, bu ağaçta tek bir dal olarak gösterilmiştir. Soy ağaçları örneğinde bahsettiğimiz gibi, Evrim Ağacı'nı büyüttükçe, daha fazla canlı grubunu incelemeye dahil etmiş oluruz; ancak bu canlı grupları içerisindeki Evrim'i görmek zorlaşır. Bu tıpkı bir haritanın ölçeği ile oynamak gibidir. Ölçek büyüdükçe, detaylar da artar. Evrim Ağacı'nın dallarının uçların çok büyük ölçekte bakacak olursanız, günümüzdeki soyağaçlarını göreceksinizdir. Bu soyağaçlarının nesiller içerisinde farklı yönlere dağılımı sonucu türleşmeler olmaktadır ve bu, büyük Evrim Ağacı'nda dallanmalar, yeni dallar olarak görülmektedir. 

 

Günümüzde oldukça net olarak bildiğimiz üzere, canlılık tek hücreli koaservatlardan başlar; bunlar zamanla prokaryotlara evrimleşir, prokaryotlar bakteriler ve arkelerdir ve bunlar  birbirinden ayrılarak evrimleşirler. Daha sonradan prokaryotlar, muhtemelen Endosimbiyoz Kuramı dahilinde ökaryotik hücrelere doğru evrimleşirler ve ökaryotlar da inanılmaz bir dallanma göstererek günümüzdeki canlılara doğru yaklaşık 3 milyar yıllık evrim sürecini başlatır.

 

Günümüzde milyonlarca tür bulabildiğimiz ve Biyoloji'nin ve bu bilime ait bilim insanlarının özverili çalışmaları sebebiyle bu sayısız türün birbiriyle olan evrimsel ilişkilerini bulabildiğimiz için, Yaşam Ağacı gün geçtikçe karmaşık bir hal almıştır. Aşağıda, bu ağacın ne kadar karmaşıklaştığına güzel bir örnek görebilirsiniz:

 

Bilimsellik de bu konuda önem arz etmektedir. Genellikle halka bilimi taşıma sırasında, yukarıda verdiğimiz gibi daha anlaşıır, gerçekten ağaca benzeyen betimlemeler yapılsa da, bilim ciddi bir uğraştır ve dolayısıyla çok katı kuralları olabilmektedir. Örneğin, bilimsel bir Evrim Ağacı, ya da filogenetik ağaç, şöyle çizilir:

 

 

Bu filogenetik ağaç, "kinezin" isimli protein temelli bir enzimin Evrimsel Geçmiş'ini gösteren bir ağaçtır. Buradan da görebileceğimiz gibi sadece organizma bazında canlılar değil, canlıları oluşturan parçalar da evrimleşmektedir. Dolayısıyla onlar da aynı yasalara tabidir ve aynı şekilde türleşmeleri gösterilebilir. Ancak tabii ki bu parçalar, organizmayı yapan kısımlar olarak, organizmanın ana evrimine bağımlıdırlar. Ve tam tersi de doğrudur: canlının genel evrimi de, bu parçaların tekil evrimine bağımlı olacaktır.

 

Eğer fotoğrafa ayrıntılı bakacak olursanız, bilimsel birçok isim ve numaralandırmayla karşılaşacaksınız. Şu anda konumuzun çok dışında olduğu için bu detaylara girmeyeceğiz. Ancak bu işin ne kadar ciddi yürütüldüğünü görmeniz açısından faydalı bir görsel olacaktır.

 

Aşağıda eklediğimiz görsel, akıl almaz bir görseldir. Dünya’daki çeşitlilik o kadar geniştir ki ve bunlar arasında öylesine etkileyici bir evrimsel gelişim süreci vardır ki, bildiğimiz haliyle “ağaç” şekilleriyle, bildiğimiz hiçbir kağıt boyutuna sığdıramayız. Bunu fark eden bilim adamları, yazabildikleri alanı daha etkili ve verimli kullanabilmek adına, “ağaç” olarak değil de, “çember” olarak çizmeye başlamışlardır “Evrim Ağacı”nı. Böylece çizim alanını çok daha etkili kullanmak mümkün olabilmektedir. Aşağıdaki görsel de, bunun en muhteşem örneklerinden biridir:

 

 

Bu Evrim Ağacı’nı okumak biraz daha karmaşıktır ve bu boyuttayken hemen hemen hiçbir şey gözükmez. Ancak bunu alır da A0 boyutundaki bir kağıda, yüksek çözünürlükte basarsanız, bütün ayrıntıları çok daha rahat görebilirsiniz. Bu ağacı devasa boyutlarıyla buraya tıklayarak inceleyebilirsiniz. Türlerin isimlerini görmek için PDF dosyasına yakınlaşmayı (zoom yapmayı) unutmayınız.


 

Bu muhteşem “göz” şeklindeki Yaşam Ağacı’nı nasıl okuduğumuza gelirsek: Gözün merkezinde, sağ alt köşeye doğru iki ayrım görebiliriz. Bu ayımın olduğu neredeyse tam olan çember, ilk canlıyı temsil eder. Bu iki ayrım ise, bakterilerle arkeaları bir olarak alan ve sonradan ayıran birinci kol ve ökaryayı gösteren ikinci koldur. Daha sonra, dediğimiz gibi yüksek çözünürlükte, bu kolları takip ederseniz, Dünya üzerindeki pek çok türü bir arada bulunduran devasa Evrim Ağacı’na ulaşabilirsiniz. Dikkatli baktığınızda göreceksiniz ki, gözün merkezinden dışına doğru yüzlerce, belki binlerce defa dallanma vardır. Ki bu çizim bile Dünya üzerindeki türlerin ancak %1 gibi bir kısmını kapsamaktadır.

 

Gözün en dışına bakacak olursanız, alemleri okuyabildiğinizi göreceksiniz: Fungi (mantarlar), Protists (Protistalar), Animals (hayvanlar), Plants (bitkiler). Ancak daha dikkatli bakarsanız ve bir büyüteç ya da yüksek çözünürlüklü yazıcı yardımıyla kağıda dökerseniz, gözün dışına dizi dizi, ufacık yazılmış türleri de görebilirsiniz. Her bir alemin sınırları dahilinde, onlarca, yüzlerce tür yan yana, dip dipe yazılmıştır. Gözün dışının bu şekilde “kırçıllı”, “saçak saçak” olmasının sebebi budur. Orada aslında kelimeler yazmaktadır ancak bu çözünürlükte ne yazık ki okuyamıyoruz.



Sonuç

 

İşte Evrim Ağacı, böylesine etkileyici bir şekilde, tüm canlıları birbirine bağlayabilmekte ve her biri arasındaki biyolojik bağı ortaya koyabilmektedir.

 

Bizler, bilimi temsil eden, bilimin içinden gelen ve bilimsel düşünüşü benimsemiş bir ekip olarak adımızı Evrim Ağacı seçtik. Çünkü bizler, kurduğumuz bu bilim birliğinin Türkiye'den köklerini alan, tüm Dünya'ya uzanan devasa bir ağaç olmasını istiyoruz. Bu ağacın gücünü bilimden, aydınlıktan, gelecekten, özgür düşünceden, sorgulamadan, şüpheden, meraktan, araştırmadan, incelemeden, deneylerden, gözlemlerden ve dosdoğru bir şekilde, başka hiçbir ikincil kaynağa gerek duymaksızın hayattan almasını istiyoruz. İşte bu yüzden biz, okurlarıyla, sevenleriyle, sevmeyenleriyle, dostlarıyla, düşmanlarıyla, aydınlık zihinleriyle, gericileriyle birlikte herkesi kapsayan bir ağacız.

 

Çünkü bu fikir ne kadar hoşumuza gitmese de, bizler birer hayvan türüyüz, tüm türlerle ortak atalara sahibiz, onlardan evrimleşerek oluşmuş türleriz. Biz buyuz. Çaresiz iddialarımız, boş çığırtkanlıklarımız, şahsi düşüncelerimiz, diğer canlılarla akraba olmaktan korkmamız bu gerçekleri değiştirecek kadar güçlü olmadı ve asla da olamayacak. 

 

İnsanın, bin yıllardır sorduğu "Ben nereden geldim?" sorusuna artık bilimsel cevap vermemiz mümkün.

 

İşte Evrim Ağacı olarak biz, bu cevabı tüm Türkiye'ye, tüm Dünya'ya izah etmek için varız.

 

Bize yaptığınız arkası kesilmez desteğiniz için sonsuz teşekkürler.

 

En içten saygılarımızla.

 

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)


Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Academy of Achievement
  2. The Great Chain of Being: A Study of the History of an Idea, Arthur Lovejoy (1964).

6 Yorum