Sigmund Freud'un Psikanaliz ile İlgili Fikirleri Neden Hala Hayatta?

Psikanalizle ilgili iddialar tekrar ve tekrar çürütüldü; ancak ondan hala vazgeçemiyoruz!

Gece Modu

Bu yazı, The New Yorker isimli kaynaktan birebir çevrilmiştir. Çevirmen tarafından, metin içerisinde (varsa) açıkça belirtilen kısımlar haricinde, herhangi bir ekleme, çıkarma veya değişiklik yapılmamıştır. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Sigmund Freud, 1938’de son ana kadar Viyana’dan çıkmadı. Alman Ordusu şehre girdikten ancak üç ay sonra, Doğu Ekspresi ile 4 Haziran’da ayrıldı. Viyanalı Yahudilere karşı yapılan zulmün hemen başlamasına (Almanlar vardığında CBS Radyo için Viyana’da çalışan Edward R. Murrow, Yahudi evlerinin tarumar edilerek aranmasına şahit olmuştu) ve arkadaşlarının kaçması için neredeyse yalvarmasına rağmen, Freud buna karşı koymuştu. Kızı Anna tutuklanıp Gestapo tarafından sorgulandıktan sonra ise fikrini değiştirdi. Ailesinin bir kısmını ülkeden dışarı çıkarabilmişti, ancak dört kız kardeşi çıkamadı. Bunlardan birisi Theresienstadt’da açlıktan, diğerleri de muhtemelen Auswitz ve Treblinka’da gazla öldü.

Freud Londra’ya iltica etti. Arkadaşları onu, şu anda Freud Müzesi olan, Hampstead’deki büyük bir eve yerleştirdi. 28 Şubat 1939’da Virginia ve Leonard Woolf çaya geldiler. Hogarth Yayın’ın kurucuları ve sahibi olan Woolf ailesi, 1924’den itibaren Freud’un Britanyalı yayıncıları olmuştu. Hogarth daha sonra, “Standart Baskı” olarak da bilinen, Freud’un çalışmalarının 24 ciltlik çevirisini, Anna Freud ve James Strachey editörlüğünde yayınlayacaktı.

İngilizce, Freud’un konuştuğu çok sayıda dilden biriydi (Hampstead’e yerleştikten sonra BBC onun konuşmasını kayda almıştı ki bu kayıt halen mevcut tek ses kaydıdır). Ancak 82 yaşındaydı ve çene kanseriydi, Woolfs ile konuşması zor anlaşılıyordu. Virgina günlüğüne Freud’un, bir kütüphanede üzerinde heykelciklerin de olduğu, olağandışı bir titizlikle düzenlenmiş parlak bir masada oturduğunu yazmıştı. “Bitap düşmüş ve büzüşmüş çok yaşlı bir adam: Bir maymunun parlak gözlerine, spazmlı ve felçli hareketlere, konuşma bozukluğuna sahip; bunlara rağmen farkındalığı gayet iyi”. Eski usül bir kibarlığa ve ciddiyete sahipti ve kendisine hayran görünüyordu. Oturduğu mekân dikkatlice düzenlenmişti.

YouTube

Woolf ailesi şöhretten kolaylıkla etkilenen insanlar değillerdi, haliyle mekân düzenlenmesini de umursamıyorlardı. Çay için bir araya gelmenin sosyal doğasını anlıyorlardı. Virginia günlüğüne soğukkanlı biçimde “Tüm mülteciler, belki kırıntı vardır diye gagalarını uzatan martılar gibiler.” yazmıştı. Ancak Leonard yıllar sonra otobiyografisinde, Freud’un “sadece birkaç insanda karşılaştığı büyük bir nezakete, bu nezaketin arkasında ise büyük bir güce sahip… çetin bir insan” olduğunu hatırlayarak yazacaktı. Freud İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasından üç hafta sonra, 23 Eylül 1939’da bu evde öldü.

Dinamik Yaklaşım ve Psikanaliz

Hitler ve Stalin sağlı sollu sıkıştırdıkları psikanalizi Avrupa’dan attılar. Psikanaliz hareketi de kendisini, uygulayıcılarını ağırlayan iki yerde, Londra ve New York’ta tekrar vücuda getirdi. Bir zamanlar Viyana, Berlin, Budapeşte ve Moskova gibi kıta Avrupa’sına ait şehirlerde merkezlendirmiş bir oluşum olan psikanaliz bu şekilde, inanılmaz bir biçimde, kendisini büyük ölçüde Angloamerikan bir tıbbi ve kültürel fenomene çevirmiş oldu. Hitler’in iktidar sahibi olduğu oniki yıl boyunca, Freudçu analistlerin yaklaşık elli tanesi Birleşik Devletler’e (Freud’un kendisinin sadece bir kez ziyaret edip hiç de beğenmediği bir ülkeye) göç etti. Ancak alanlarında en önde gelen isimlerdi ve Amerikan psikiyatrisini ele geçirdiler. Savaştan sonra Freudçular üniversite kürsülerini işgal ettiler; tıp okulları müfredatını onlar yazdırdılar, Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı (Diagnosic and Statistical Manual of Mental Disorders – DSM)’nın ilk iki basımını yazdılar. Psikanalitik teori, hastanelerdeki hastaların tedavisine öncülük etti. 1950’lerin ortalarına gelindiğinde, Birleşik Devletler’de hastanelerde yatan hastaların yarısına ruhsal bozukluk tanısı konmuştu.

En önemlisi ise psikanaliz, ruhsal hastalıkların tedavisinin tımarhanelerden ve hastanelerden, ofislere taşınmasına yardımcı oldu. Psikanaliz konuşmaya dayanan bir terapiydi, bu da, olağan günlük yaşamını sürdüren insanların da bu terapiden faydalanabilecekleri anlamına geliyordu. Bu türden bir terapi isteyen insanların sayısı arttıkça, terapistler için olan talep de arttı. Savaş sonrası onlarca yıl psikiyatride bir patlama yaşandı. 1940’da Amerikan psikiyatristlerinin üçte ikisi; 1956’da ise yüzde 17’si hastanelerde çalışıyordu. 1954’de psikiyatriyi seçen Amerikan tıp öğrencilerinin oranı tüm zamanların en yükseğine, yüzde 12,5’a çıktı. Bunların büyük bir kısmı psikanalitik eğitim almıştı. 1966’da üçte ikisi, hastaları tedavide “dinamik yaklaşım”ı kullandıklarını belirtiyordu.

Dinamik yaklaşım, duygularımızın kökenlerinin bizden saklı olduğu temeline dayanan önemli bir Freudçu ilkedir. Bu yaklaşıma göre, terapistin ofisine gidip haklarında konuştuğumuz duygularımız, esas olan biten değildir. Esas olan biten, bizim inkâr ettiğimiz, bastırdığımız, yücelttiğimiz ya da transferans (aktarım) mekanizmasıyla terapiste yansıttığımızdır, terapinin amacı da bunları gün ışığına çıkarmaktır.

Artsy

Soyut sistemlerden hoşlanmamalarıyla ünlü Amerikalılar, şaşırtıcı bir biçimde bu zihinsel modeli karşı konulamaz buldular. Birçok bilim insanı bunun nedenini açıklamaya çalıştı ve çeşitli nedenler buldular, ancak antropolog Tanya Luhrmann tarafından önerilen açıklama basitti: Alternatif teoriler daha kötüydü. Ona göre “Freud’un teorileri, bir mum fabrikasındaki el feneri gibi” idi. Saplantılar, çocukluk anıları, tepki oluşumları gibi Freudçu kavramlar entelektüeller tarafından sahiplenildi ve popüler süreçlere aktarıldı. Freud’un çalışmalarının bir kelimesini bile okumamış insanlar süperego, Ödip Kompleksi ya da penis kıskançlığı hakkında kendinden emin bir şekilde konuşmaya başlamıştı.

Freud, 1950’li yılların ütopya karşıtı politikaları içinde ele alındı. “Freud ve Kültürümüzün Krizi” kitabıyla Lionel Trilling ve “Freud: Ahlakçının Zihni” kitabıyla Philip Rieff, Freud’un bize, insan mükemmelliğinin sınırlarını öğrettiğini belirttiler. Popüler dergiler, Freud’u Kopernik ve Darwin ile eşit gösterdiler. İddialar çok geniş çaplıydı. 1957’de “Freud and the Twentieth Century (Freud ve Yirminci Yüzyıl)” isimli bir baskının editörü, yirminci yüzyılın tarihe “Freudçu Yüzyıl” olarak geçeceğini ileri sürdü.

Freud’un çalışmalarından doğan farkındalığın yeni türleri, atomun parçalanmasının belirsiz sonuçlarından ya da evrenin keşfinden daha fazla olarak, bilincimizin özgün bir sembolü ve en derindeki deneyimlerimizin esas niteliği olarak hizmet ediyor.

Edebiyat bölümlerindeki profesörler doğal olarak kendilerinin de bu sürece nasıl dâhil olabileceklerini merak ettiler. Buna bir çözüm bulmakta da çok sıkıntı çekmediler. Edebi metinlere yaklaşım ile bir analistin hastasının söylediklerine yaklaşımı birbirine oldukça benzer. Her ne kadar öğretmenler genel olarak “örtük anlamlar” deyiminden hoşlanmasa da, bir altmetni çözümlemek ya da gizil bir anlamı ya da ideolojiyi açığa çıkarmak, akademik metin eleştirisinde sıklıkla yapılır. Bu yüzden akademik eleştirmenler her zaman, bu sürece tutarlılık ve uyumluluk sağlayacak teorik araçların peşindedir; Freudçuluk da bu görev için biçilmiş kaftandır. Psikanaliz asli olarak kod çözmek ve açığa çıkarmak ile ilgilidir.

Eski Dost, Yeni Düşman: Frederick Crews

Bu olasılıkları çok heyecan verici bulan bir profesör de Frederick Crews idi. Crews, doktora derecesini, E. M. Forster üzerine yazılmış bir tez ile, 1958 yılında Princeton’dan almıştı. Tezde, Forster’ın yazdıklarından yola çıkılarak ne düşündüğü açıklanıyordu. Bu, fikir tarihçesi eleştirisinin standart örneklerinden biriydi ve Crews bunu sıkıcı bulmuştu. Yale’de bir lisans öğrencisi iken Nietzsche’ye hayrandı, Nietzsche’den yola çıkarak da Freud’a ulaşmıştı. 1962 yılında Berkeley’de profesör iken ilk kitabı yayınlandı. İkinci kitabı olan “Babaların Günahları” ise Nathaniel Hawthorne’un psikanalitik incelemesi oldu. Norman Holland’ın “Psikanaliz ve Shakespeare” kitabı ile birlikte bu kitap da 1966 yılında basılmıştı ve psikanalitik edebiyat eleştirilerinin öncü çalışmaları oldular. Crews, konuyla ilgili, ilgi çeken bir lisansüstü seminer dersi vermeye başladı.

Wikipedia

Aynı zamanda kampüste, savaş karşıtı harekete de katılmıştı; Fakülte Barış Komitesi’nin eşbaşkanı olarak hizmet veriyordu. O günlerde Berkeley’de olan birçok insan gibi o da kısa sürede radikalleşti ve Freud’a olan ilgisini de bu radikalliğin bir uzantısı olarak gördü. Freud’u, “dogmalara karşı radikal bir yorum ruhuna sahip birisi” olarak görüyordu. Buna karşın Freud, radikal politikadan uzak durmayı yeğlerdi. Civilization and Its Discontents (Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları)” kitabının da özünde yer alan bakış açısı, sosyal değişimin insanları daha sağlıklı ya da mutlu yapacağı görüşünün yanlış bir inanç olduğuydu. Buna karşın Freudçuluğun özgürleştirici olduğu fikri, altmışlı yıllarda geniş kabul gördü (ancak zorlamayla ve teoriyi biraz modifiye ederek, örneğin Herbert Marcuse ve Norman O. Brown gibi yazarlarda olduğu gibi).

Crews 1970 yılında psikanalitik eleştiriyi tanıtan, Psychoanalysis and Literary Process (Psikanaliz ve Edebi Süreç)” isminde bir makale antolojisi yayınladı. Ancak artık konuya biraz mesafeliydi. Yetmişlerin başlarında radikal politikadan uzaklaşmaya başlamıştı. Politik aktivizmin yüksek olduğu Berkeley kampüsü de zaman içinde politikadan uzaklaşmış ve artık, University of California kısaltması anlamında “Cal” olarak adlandırılan bir yer haline gelmişti. Lisansüstü derslerinden edindiği deneyimle, psikanalitik eleştiri hakkında rahatsız edici yanlar görmeye başladı. Öğrenciler, yaptıkları psikanalitik okumalar sonucunda birbiriyle çelişen, yine de hepsi de kuram içinde oturuyor gibi görünen çıkarımlarda bulunuyorlardı. Bu da yapılan işin sadece bir zekâ yarıştırmacasına benzediğini gösteriyordu. Bir yorum şeklinin diğerinden daha doğru olduğunu gösterebilecek hiçbir yöntem yoktu. Buradan hareketle, analistin ofisinde olan bitenin de sadece rastgele yorumlamaya dayanan bir şey olabileceği sonucuna ulaştı. Psikanaliz, kendini doğrulamaktan başka bir şey yapmayan, ne olursa olsun kendini haklı çıkaran bir şeye benzemeye başlamıştı.

Crews, 1975 yılında çıkan “Out of My System (Benden Dışarı)” adlı bir dizi makalesinde, Freudçuluk yanılgısını artık geride bırakmakta olduğunu yazdı. Freud’un düşüncelerinde hala işe yarar boyutlar olduğunu düşünüyordu, yine de Freudçuluğu terk ediyordu. Bunu da, 1986’da yayınlanan “Skeptical Engagements (Skeptik Yükümlülükler)” isimli makale dizisinde netleştirdi. 1993’te “The New York Review of Books (New York Kitap İncelemeleri)” isimli yayında ise tam bir Freudçuluk karşıtı olarak ortaya çıktı. Hatta “Freud-Karşıtları” olarak bilinen, revizyonist akademisyenlerden oluşan bir grupta da lider pozisyonundaydı.

Makale, revizyonistler tarafından gözden geçirilen birkaç kitaptan oluşuyordu. Crews, psikanalizin tıbbi bir bilim olarak çoktan güvenilirliğini yitirmiş olduğunu yazdı; araştırmacılar şimdi bir adım daha atmış ve Freud’un kendisinin de muhtemelen bir şarlatan olduğunu ileri sürmüşlerdi – fırsatçı, kendini yücelten, teorilerindeki bilimsel gerçek olarak kabul edilen şeyleri kasten yalan yanlış sunmuş olan biri. Sonradan açığa çıkan hatıra vakalarıyla ilgili olarak Review isimli bilimsel bir dergide başka bir makale daha yazdı; çocukların sözde bastırılmış hatıralarından yola çıkarak cinsel istismarla itham edilen yetişkinler konusunda Freud’un bilinçdışı teorisini suçluyordu.

Washington Times

Crews’un makaleleri, entelektüeller arasında hınç dolu bir meydan muharebesine yol açtı. Review dergisi, öfke dolu mektuplar tufanına tutuldu. Yazarlar, Crews’un hataları ve yanlış yorumlamalarına dair bir derginin hacminin almayacağı kadar çok şey yazılabileceğinden dem vurdular, dergideki birçok sütunu bu konuyla ilgili işgal ettiler.

Tüm bu kızgınlık dolu mektupları Review dergisine gönderenler, derginin son sözü her zaman kendi yazarlarına bıraktığı gerçeğini gözden kaçırıyorlardı. Crews, kendisini uzun uzun ve keyifle savundu. Eleştirileri savurup, üste bile çıktı. 1995 yılında, Review’daki yazılarını ““The Memory Wars: Freud’s Legacy in Dispute (Bellek Savaşları: Freud’un Mirası Üzerine Bir Tartışma)” ismiyle yayımladı. Üç yıl sonra, “Unauthorized Freud: Doubters Confront a Legend (Otoritesini Yitirmiş Freud: Şüpheciler Bir Efsane İle Yüzleşiyorlar)” isminde Freud’a karşı eleştiri yazılarını topladığı bir antolojinin editörlüğünü yaptı. Crews 1994’de Berkeley Üniversitesi’ndeyken eğitimcilikten emekli oldu.

Psikanaliz Darbe Üstüne Darbe Aldı!

Freud’un Amerika’daki şöhretinin eğrisi, Crews’un kariyerine paralel gitti. Psikanalitik teori, 50’li yılların sonlarında, Crews’un fikirlerin tarihçesi eleştirisinden psikanalitik eleştiriye geçiş yaptığı dönemde zirve yaptı. Crews’un lisans öğrencilerinin ödevlerinde belirli bir döngüsellik tespit etmeye başladığı zamanlar olan 60’ların sonlarında da, popülerliği azalmaya başladı. Bu düşüşün en azından bir kısmı, sosyal değişim ile ilgiliydi. Freudçuluk, kadın hareketiyle ilgilenen yazarlar için büyük bir hedefti. Betty Friedan “The Feminine Mystique (Dişil Gizem)” isimli kitabında ve Kate Millett “Sexual Politics” (Cinsel Politikalar)” isimli kitabında, (doğal olarak) cinsiyetçi bir yaklaşım olarak gördükleri Freudçuluk’a saldırıyorlardı. Bu da, on yıldan fazla bir süre önce Simone de Beauvoir’ın “İkinci Cinsiyet” kitabındaki yaklaşımına paraleldi.

Psikanaliz, aynı zamanda tıp topluluğu içinde de darbe alıyordu. Psikanalizin düşük bir tedavi oranı olduğunu belirten çalışmalar bir süredir ortalıkta dolanıyordu. Fakat ilaç tedavisi yoluyla depresyonun ve anksiyetenin kontrol altına alınabileceği konusunda oluşan farkındalık, yüzlerce saatlik faturalar çıkaran bir terapi sürecini içeren tedaviyi en hafif tabirle yetersiz kıldı, en ağır tabirle ise bunun dalavere olduğunu gösterdi.

Bu sonuç, tıbbi bakım firmaları ve sigorta endüstrisi tarafından çabucak benimsendi, DSM’nin 1980’deki üçüncü sürümü, kitapta Freudçuluğa dair neredeyse hiç iz bırakmadı. Bu üçüncü sürüm, bir pisuvarın üzerinde Freud’un çerçevelenmiş bir resminin bulunduğu söylenen Washington Üniversitesi’ndeki bir grup psikiyatrist tarafından yazılmıştı. American Psychologist dergisinde 1999’da yayınlanan bir çalışma, “son birkaç on yılda, psikanalitik araştırmanın anaakım bilimsel psikoloji tarafından tamamen göz ardı edildiği”ni yazdı.

Investing Caffeine

Freud'un İtibarı Sarsılıyor!

Bunlar olup biterken, yalnız bir öncü imajına sahip olan Freud’un itibarı da sarsılmaya başladı. Bu imaj, Freud’un öğrencileri, özellikle Freud’un ilk biyografi yazarı ve yakını olan Galli (Ç.N.: Britanya’da, Kelt kökenli etnik grup) analist Ernest Jones tarafından özenli bir şekilde oluşturulmuştu (Ernst, Naziler Viyana’ya ulaşınca, Freud’u kaçmaya ikna etmek için oraya gitmişti). Jones’un yazdığı Freud’un üç ciltlik hayat öyküsü 1950’lerde yayınlandı. Aslında bu imaj, Freud’un kendisi tarafından yaratılıp pekiştirilmişti. Hatta 1938’de BBC için yaptığı kısa konuşması bile, bulguları (ona göre ‘gerçekler’) hakkında ödediği ağır bedeller ve onlara karşı direnişi kırmak için gösterdiği mücadele ile ilgiliydi.

1970’lerde, Henri Ellenberger ve Frank Sulloway gibi tarihçiler, Freud’un bilinçdışı fikrinin özgün olmadığını ve teorilerinin, edinilmiş niteliklerin kalıtsallığı (Lamarkçılık) gibi modası geçmiş 19. Yüzyıl kavramlarına dayandığını işaret ediyordu. 1975 yılında, Nobel Ödülü sahibi tıbbi biyolog Peter Medawar, psikanalitik teoriyi “yirminci yüzyılın en muazzam entelektüel küstahlığı” olarak niteledi.

Freudçuluğun her zaman şüpheyle karşılandığı Anglo-Amerikan entelektüel dünyasının bir kalesi de felsefe bölümleriydi. Stanley Cavell gibi, edebiyat ve kıtasal düşünürlerle ilgilenen birkaç filozof Freud’u yüceltmişti. Ancak bilim filozoflarına göre psikanalizin bilgi iddiaları her zaman şüpheliydi. 1985’te bunlardan birisi olan Adolf Grünbaum, Pittsburgh Üniversitesi’nde, psikanalizin temellerinin bilim ile hiçbir ilgisi olmadığını ayrıntılarıyla sergileyen “Psikanalizin Temelleri”ni yayınladı.

Revizyonistlerin dikkati, Freud’un biyografisine döndü. Kurt gibi saldıranların başında, bir zamanlar kendisini “psikanalizin punk tarihçisi” olarak tanımlayan Peter Swales vardı. Swales liseyi bile bitirmemişti, 1960’larda, Rolling Stones’un kişisel asistanı olarak çalışmıştı. Böyle bir özgeçmişten beklenmemesine karşın Swales 1972 yılında Freud ile ilgilenmeye başladı, kendisini, Freud’un hayatı ile ilgili her şeyi ortaya çıkarmaya adadı (Swales bunu yapan iki kişiden birisiydi – diğeri ise Jeffrey Moussaieff Masson’dı. Masson, 1984’de yayınlanan, Janet Malcolm’un eğlendirici ve zeki bir raporu olan “In the Freud Archives (Freud Arşivlerinde)” eserinde yer almıştır).

Swales’in en öne çıkan iddiası, Freud’un Minna ismindeki baldızını hamile bıraktığı ve kadının kürtaj olduğuydu. Swales daha sonra tüm bu ilişkiyi kurgusal, neredeyse Sherlock Holmes romanlarını aratmayacak kadar iyi (ve daha sonra da bulgularla desteklenmiş olan) bir vaka tarihçesine çevirdi. Swales ve diğer araştırmacılar, Freud’un mütemadiyen, kendi teorilerine dayanan terapilerinin sonuçlarını yanlış biçimde sunduğunu ortaya koydular. Freud sadece birkaç vakasına ait terapi notlarını imha etmemişti, bunlardan biri olan hastası Ernst Lanzer –Fare Adam- vakasında gerçekleri yanlış sunduğu açıktı. Freud’un sağlam kalan 43 terapi notunun incelendiği bir araştırmada, Freud’un, bir analizin nasıl yürütüleceğine ilişkin kendi kurallarını korkunç bir biçimde darmadağın ettiği ortaya çıktı.

1983 yılında, Britanyalı bir araştırmacı olan E. M. Thornton, kariyerinin erken basamaklarında kokainin tıbbi kullanımının savunuculuğunu üstlenmiş olan Freud’un (o zamanlar yasal ve popüler bir uyuşturucuydu), “Interpretation of Dreams (Rüyaların Yorumu)” isimli kitabını yazmadan önceki yıllar boyunca kuvvetli derecede bağımlı olduğunu ileri sürdü. Freud, Ernst Fleischl von Marxow ismindeki arkadaşınının morfin bağımlılığını tedavi etmek için onu kokaine başlatmıştı. Bunun sonucunda Fleischl, her iki uyuşturucuya da bağımlı halde, 43 yaşında ölmüştü. Thornton’a göre Freud, ilk bilimsel makalelerini yazarken genelde kokainin etkisi altındaydı, bu da onun iddialarındaki özensizliği ve dikkatsizliği açıklıyordu.

New Yorker

1995 yılına gelindiğinde, psikanalizin bilimsel güvenilirliği ve Freud’un karakteri hakkındaki şüpheler iyice birikmişti. Öyle ki revizyonistler, Kongre Kütüphanesi’nde Freud’a ithaf edilen büyük bir sergiyi, psikanaliz destekçisi oldukları gerekçesiyle, ileri bir tarihe atmaya zorlamışlardı. Crews bu sergiyi, “iflasa doğru giden bir iş kolunun sarsılan imajını tazeleme girişimi” olarak adlandırmıştı. Sergi yeniden dizayn edildi, yine de 1998’e kadar açılamadı.

Aynı yıl, Kanadalı bir felsefe profesörü olan Todd Dufresne ile bir mülakatta, Crews’a, Freud’un sonunun mu geldiği soruldu. “Kesinlikle öyle” diye yanıtladı.

Yirmi yıldır çok temel bazı eleştirileri sunup açıklamaktayım, size sadece “‘Skeptical Engagements (Şüpheli Girişimler)”, “The Memory Wars (Bellek Savaşları)” ve “Unauthorized Freud (Yetkisiz Freud)” isimli yayınları işaret ediyorum. Bu yayınlardaki muhakemenin ikna edemediği bir insana artık ne dense faydası yoktur.

Ancak Crews, çok erken konuşmuştu.

Freud'un Hayaleti Aramızda Dolaşıyor!

Freud’un ve Freudçuluk’un artık ölü görünmesine karşın, Crews asla tamamen ve yüzde yüz kesin olarak emin olamayacağımızdan endişeleniyordu. Freud belki de “Don Giovanni” isimli eserdeki Commendatore karakterine benziyordu: Bu karakter daha ilk bölümde öldürülüyordu ancak en sonda, akşam yemeği sahnesinde "Taş Misafir" olarak tekrar ortaya çıkacaktı. Böylelikle Crews, onbir yılını Freud: The Making of an Illusion (Freud: Bir İllüzyonun İnşası)” isimli, Freudçuluğun buz gibi kalbine altı yüz atmış sayfalık bir kazık gibi giren eserini yazmaya harcadı.

Bu yeni kitapta, elli yıllık revizyonist akademik görüşü tekrarlıyor, diğer araştırmacıların (tamamen kabul görmüş) bulgularıyla bu görüşü güçlendiriyor ve ekstra birkaç suçlamada daha bulunuyordu. Crews çok cazip ve düzenli bir stile sahipti, anlatacak çok önemli bir iddiası vardı, fakat Freud eleştirisi artık sabit fikirlilik haline gelecek kadar acımasızdı. Bu konuda bir “denge”ye sahip olmayı da bir tür kaypaklık olarak görüyordu. Öyle aşırıydı ki, iddialarını benimseyen okurlar bile kitabın sonunu getiremiyordu. En azından birazcık insaf göstermeliydi.

İnsanların Freud’un düşüncesiyle ilgilenmeye başladığı zaman, Freud’un 43 yaşındayken “The Interpretation of Dreams (Rüyaların Yorumu)" isimli eserini yazdığı 1899 yılıydı. Buna karşın, kitabının 533. sayfasına kadar Crews, bu kitaptan bahsetmiyordu. Bu kitabın dışında derinlemesine incelediği diğer tek Freud çalışması ise Dora vakasıydı. Bu çalışma, Freud’un 1900 yılında Ida Bauer isimli bir kadınla gerçekleştirdiği (daha sonra iptal ettiği), 1905 yılında “Fragment of an Analysis of a Case of Hysteria (Bir Histeri Vakasının Kısmi Analizi)” adıyla yayınladığı vakaya ilişkindi. Crews, Freud’un 1. Dünya Savaşı’ndan önce gerçekleştirdiği ünlü vaka tarihi çalışmalarına kısaca değinmişti: Fare Adam, Kurt Adam, Küçük Hans, Daniel Paul Schreber Analizi ve Leonardo da Vinci hakkındaki kitabı. Freud’un, “Totem and Taboo (Totem ve Tabu)”, “The Future of an Illusion (Bir İllüzyonun Geleceği)” ve “Civilization and Its Discontents (Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları)” isimli sosyal psikoloji alanını derinden etkileyen çalışmaları ise büyük ölçüde göz ardı edilmişti.

Crews’un kitabının adında “illüzyon” olarak geçen ibare Freudçuluk değildir. Freud’dur. Uzun yıllar boyunca Freud hakkındaki yazılar, onu zihnin çarpık kökenlerine inmeye cesaret eden cesur bir bilim adamı ve trajik bir bilgeliğin vücuda gelmiş hali olarak tasvir ediyordu. Freud, gerçeğin yüzeyde görünen olmadığıyla, zihnin art planının yılanlar, çiyanlar ve saldırganlıkla dolu olduğuyla yüzleşmişti – ve tüm bunların bilgisiyle yine de misafirleriyle oturup çay içebiliyordu. Yeats’in mısralarında bu kadim, ışıltılı gözler neşeli bir adama aitti. Görünen o ki Woolf çifti 1939’da Freud’la karşılaşmaya giderken, zihinlerinde Freud’a ait bu imaj vardı.

Crews’un haklı olarak inandığı gibi, Freud’un ünü psikanalizi aşmıştır. Yıllar boyunca, Freud’un teorisinin alenen saçma –penis kıskançlığı ya da ölüm içgüdüsü- bölümlerini ıskartaya çıkaran yazarlar dahi onun, insan doğasına ilişkin keskin içgörüsüne saygı duydular. Bu imaj, Freud’un evrim geçirerek popüler dünyada bir bilim adamından çok, bir tür zihin şairi gibi algılanmasına yol açtı. Şairlere ilişkin tartışılmayacak bir şey varsa o da, onların çürütülemeyeceğidir. Kimse “Paradise Lost (Kayıp Cennet)” şiirini okuyup “İyi de burada yazılanlar doğru mu?” demez. Freud ve onun geliştirdiği kavramlar artık metaforlara dönüşmüş, ölümsüzlük dünyasının bir neferi haline gelmiş durumdalar.

Freud Hakkında Söylenebilecek Yeni Bir Şey Var mı?

Crews’un kitabında ortaya konan şeylerden birisi, Freud’un, nişanlısı Martha Bernays ile yazışmalarıydı. Freud 26 yaşındayken, 1882’de nişanlanmıştı. Bu nişan dört yıl sürmüştü. Martha ile birlikte bu sürenin çoğunda farklı şehirlerdeydiler ve Freud ona, her gün yazmıştı. Bu mektuplardan beş yüzü günümüze ulaşmıştır. Crews bu mektuplara çok önem vermiştir ve içeriklerinde uygunsuz bulduğu çok nokta olmuştur.

Ancak sevgilisine gönderdiği mektuplarla yargılanmayı kim ister ki? Crews’un alıntı yaptığı bölümlerde Freud karşımıza yeterince olgunlaşmamış, kendini savunmasızca ortaya koyan, coşkulu ve sabırsız bir genç adam olarak çıkar. Oysa bu durum, aşk mektuplarında hep görülür. Örneğin bir yerde “Bilim tarafından sömürülmektense, bilimi sömürmeyi yeğlerim.” der. Crews bunu, Freud’un mesleğine ilişkin çıkarcı bir yaklaşımı olarak ele alır. Ancak genç insanlar sadece ekmeğinin peşindedir. Bu yüzden bir meslek edinirler. Nişanlılıklarının bu kadar uzamasının nedeni de, Freud’un evlenmeyi maddi olarak kaldıramayacak durumda olmasıdır. Nişanlısını, mesleğinin getirebileceği maddi kazançlara odaklanmış olduğuna ikna etmeye çalışması çok şaşırtıcı değildir.

Freud mektuplarında kokainden de çokça bahseder. Kokaini, stresli sosyal durumlarla başa çıkmak ve afrodizyak etkisi için kullanıyordu. Crews, birkaç mektupta Freud’un Martha’ya kokainin etkileri hakkındaki şakalarını alıntılar; “Yanına geldiğimde sana yazık olacak, küçük prenses!” der mesela bir yerde. “Seni, kıpkırmızı olana kadar öpeceğim, tıka basa olana kadar yedireceğim. Eğer yeterince arsız isen, kimin daha güçlü olduğunu göreceksin; iştahtan kesilmiş ufak tefek narin bir kız mı yoksa vücudu kokain dolu büyük vahşi bir adam mı”. Crews buna açıklık getirir:

Freud, kendisini duygusal bir sevgili ya da değerli bir insan olarak değil, kimyasal olarak erotize edilmiş bir benlik halinde sunuyor, bir bakirenin nazlı gönülsüzlüğünü ezip geçmekten keyif alıyor.

(Esasen Freud 170 cm boyunda ufak tefek bir adamdır. Martha’dan azıcık daha uzundur. “Büyük vahşi adam” ifadesi, alenen bir şakadır)

Bir biyografi yazarının, cinsel yaşamına odaklanmasına karşı çıkabilecek son kişi Freud olabilir, ancak Crews’un bu alandaki iddiaları genelde asılsızdır. Örneğin Freud, nişanlılığı sırasında bir dönem dört aydır Paris’te çalışmakta ve anksiyete ile mücadele etmekteydi. Crews’a göre “Gezintileri sırasında karşılaştığı arsız yüzlerin ve kıvırtarak yürüyen insanların, Freud’un ajitasyonunu daha da artırdığı sonucuna kolayca ulaşılabilir”. Crews, Freud’un Martha’dan ayrı olduğu bu dönemlerde düzenli olarak mastürbasyon yaptığından ve “bunun suçluluğundan kıvrandığından” emindir (ona göre Freud biyografileri bu kısmı hep görmezden gelmiştir). Aynı zamanda Freud’un bir fahişe ile yattığından, böylelikle 30 yaşında nihayet evlendiğinde bir bakir olmadığından şüphelenir. Crews, Freud’un mektuplarındaki pasajlarda ve (Fleisch ile Wilhelm Fliess gibi) yakın olduğu erkeklerle ilişkisinde homoseksüel eğilimler arar, “homoseksüel dürtülerine karşı koymaya çalıştı” der.

Diyelim ki Freud kokaini anksiyeteye karşı ve afrodizyak olarak kullandı. Diyelim ki seksi kadınlara karşı bir zaafı vardı. Diyelim ki mastürbasyon yaptı, bir fahişeyle yattı, kız arkadaşıyla güçlü-kuvvetli-erkek fantezileri yaptı, erkek arkadaşlarına çekim duydu. Bunların ne önemi var? Bunlar insani şeyler. Freud, baldızı Minna Bernays ile seks yapmışsa ne olmuş? Standart revizyonist açıklamaya göre Minna ile Freud arasındaki seks, Martha’nın yokluğunda yaptıkları (ki Crews’a göre oldukça çok sayıda olan) gezintiler sırasında gerçekleşmiştir. Crews, Viyana’da anaocağındaki buluşmaları gözünün önüne getirir. Minna’nın yatak odasının, evin uzak bir köşesinde olduğunu, bunun anlamının da “Sigmund’un geceleri, gündoğumundan önce onu ziyaret etmiş olması” olduğunu söyler. Bunu yapabilir mi? Görünüşe göre evet. Yapmalı mıydı? Muhtemelen hayır. Peki gerçekten yaptı mı? Kimse bilmiyor. Peki böyle bir şeyi hayalde canlandırmanın amacı nedir? Bir Freudçu, burada başka bir anlam arardı.

Açıkça belli olan tek şey şudur: Freud ile ilgili savaşlarda belden aşağı vurulmuştur. Bir Freudçu akademisyen, Minna’nın yatak odasının Freud’un ve Martha’nınkinin hemen yanında olmasından hareketle, bir kaçamak ihtimalinin çok düşük olduğunu ileri sürmüştür. Ancak azılı muhaliflere hiç kaçacak nokta bırakmama kararıyla tutarlı olarak Crews, bu iddiayı bertaraf etmeye kararlıydı. “Freud Tapımı (Freudolatry)” olarak adlandırdığı, “ev sahibi tarihçi ekibi” tarafından inşa edilip sürdürülen şeye topyekün savaş açmıştı. Bu ekip “aile biyografi yazarı” Ernest Jones, “saf” Peter Gay ve “sadıklar” olarak adlandırdığı George Makari ve Élisabeth Roudinesco’yu içeriyordu (Roudinesco’nun Freud: In His Time and Ours (Freud: Kendi Zamanında ve Bizim Zamanımızda)” eserinin İngilizce çevirisi, 2016'da Harvard tarafından yayınlandı).

Crews’un bakış açısına göre bu insanlar, Freud’a insanüstü bir bilimsel doğruculuk ve ahlaki dürüstlük imajı yakıştırmıştı ve kahramanlarının bu imajını normal insana –hatta tüm bu yıllar boyunca aşırı derecede sürdürüldüğü için bir iki beden altına- dönüştürmek önemliydi. Onların kafasındaki, tüm gizil tutkularının tamamen bilincinde olan Freud, baldızının yatak odasının kapısından içeri girmezdi, çünkü erotik dürtülerin yüceltilmesinin insan uygarlığının bedeli olduğunu biliyordu. Oysa Crews’un kafasındaki Freud düşünmeden içeri giriyordu (Her iki bakış açısında da uygarlık bir şekilde ayakta kalıyordu).

Freud savaşlarına pek de dâhil olmayan okuyucular için soru, burada neyin ortaya konduğuydu. Yanıt, Freudçuluktu; teorinin kendisi ve klinik sonrası sürdürülebilirlik açısından. Freud, kokain etkisinde ortaya koyduğu erken dönem çalışmalarını daha sonra ciddiye almayıp reddetse de, Crews bu çalışmaları çok dikkatli bir biçimde inceler ve daha en başından beri Freud’un berbat bir bilimci olduğunu gösterir. Verilerini uydurmuştu, iddiaları ispatsızdı, diğer insanların fikirlerini kendisinin gibi göstermişti. Bazen yalan söylemişti. 19. Yüzyılın sonlarında bir sürü insan kokainin mucize bir ilaç olduğuna inanıyordu, ama Crews, bu tarihlerden sonra kokainin çok yaygın kullanılmaya başlanması suçunu da Freud’un üzerine atıyordu. İlk çalışmalarında Freud karşımıza, pek de profesyonel vicdan sahibi birisi olarak çıkmamıştır. Revizyonistlerin temel iddiası, Freud’un hiç değişmemiş olduğudur. Başından sonuna, uyduruk bir bilim yapmıştır. Çoğuna göre sorunların özündeki şey de Baştan Çıkarma teorisidir.

Baştan Çıkarma Teorisi: Freud ve Psikanaliz Geçerli mi?

Psikanalizin alternatif teorileri ezip geçmesinin ve edebi eleştiri gibi tıp dışı alanlarda da benimsenmesinin temel nedeni, bulgularını tümevarımsal olarak sunmasıdır. Freudçu teori eğlendirici, göz alıcı bir gösteri, ya da insanın doğasını anlamak için bize kuvvetli metaforlar sunan hayali bir tasarım değildir. “Kayıp Cennet” de değildir, klinik deneyimler sonucu ortaya çıkan kavramsal bir bilimdir.

Hem Freudçular, hem de Freud karşıtlarına göre bu iddianın esası, Baştan Çıkarma Teorisi'nin kaderidir. Psikanalistler arasındaki temel kabule göre Freud 1890’larda histeri teşhisi konmuş kadınlarla çalışmaya başladığında hastalar, genellikle babaları tarafından ve genellikle dört yaşın altındayken cinsel tacize uğradıklarını ifade etmişlerdi. 1896 yılında Freud, tamamlamış olduğu onsekiz tedavinin sonucuna göre, erken çocukluk dönemindeki cinsel tacize uğrama durumunun, histerik semptomların esas kaynağı olduğunu belirten bir makale yayınladı. Bu da “Baştan Çıkarma Teorisi” olarak tanındı.

Bu makale, alaylarla karşılandı. O günlerde önde gelen seksolog olan Richard von Krafft-Ebing, bunu “cinsel bir peri masalı” olarak adlandırdı. Freud’un cesareti kırılmıştı. 1897 yılında ise Fliess’e, daha sonra camiada çok önemli bir yer tutacak olan bir mektup yazarak bir tür büyük esinlenme yaşadığını belirtti. Hastaların söz konusu taciz meselesini aslında hatırlamadıklarını, sadece kendi cinsel fantezilerini hatırladıklarını fark etmişti. Bunun nedeni ise Ödip Kompleksi idi. Erken dönemden itibaren tüm çocuklar ebeveynlerine karşı saldırgan ve erotik duygular hissediyor, ancak cezalandırılma korkusu ile bu duyguları bastırıyorlardı. Erkek çocuklar için bu korku hadım edilme, kız çocuklar için ise –süreç sonunda bir travmayla keşfedecekleri gibi- zaten hadım edilmiş olma idi (Freud ‘hadım edilme’ ile, fiziken iğdiş edilmeyi kasteder).

Freud’un geliştirdiği zihnin hidrolik modelinde, bu yasaklanmış istekler ve tutkular, bir çıkış yolu arayan psişik enerjilerdir. Bunlar tam olarak ifade edilemediğinden ya da doğrudan eyleme dökülemediğinden –ebeveynlerimizi öldüremez ya da onlarla seks yapamayız- rüyalarda, dil sürçmelerinde ya da növrotik belirtiler olarak, çokça sansüre uğramış ve çarpıklaşmış biçimde ortaya çıkarlar. Freud, klinik deneyimleri sonucunda, serbest çağrışım yöntemiyle hastaların bastırdığı şeyleri açığa çıkarabildiğini, böylelikle de biraz rahatladıklarını ileri sürdü. Böylelikle, psikanaliz doğmuş oldu.

Bu açıklamaya Jeffrey Masson’ın karşı çıkması, Janet Malcolm’un kitabının ana konusu oldu. 1984 yılında “Gerçeğe Saldırı” adında çıkan bu kitapta Masson, histeri konusundaki makalesine gelen tepkilerden dolayı panikleyen Freud’un, hastalarının cinsel taciz hikâyelerini örtbas etmek amacıyla erken çocukluk dönemi cinselliği teorisini ortaya attığını söyledi.

Ancak, Baştan Çıkarma Teorisi’nin psikanalitik açıklamasıyla ilgili ortaya çıkan temel iki problem vardı ve Masson’unki bu ikisinden birisi değildi. İlk problem, kronolojinin, geçmişe dönük bakılarak yeniden oluşturulmuş bir yapı olmasıdır. Freud, Baştan Çıkarma Teorisi’nden 1897’den sonra vazgeçmedi, 1908’e kadar Ödip Kompleksi’nin merkeziliği üzerinde ısrar etmedi, vs. Standart Baskı’da ve Freud’un Fliess ile yazışmaları baskısında, tercih edilen kronoloji ile uyumlu olması amaçlanarak dikkatlice bazı düzeltmeler yapılmıştır.

Bu, problemlerin ufak olanıdır. Revizyonistlere göre büyük olan, aslında ortada vaka falan olmamasıdır. Buna göre Freud’un iddiasının, Masson’un da varsaydığının aksine, Freud’un hastalarının hiçbiri kendiliğinden tacize uğradığını söylememiştir ya da Ödipal isteklerinin olduğunu ifade etmemiştir, çünkü aslında bu onsekiz vaka hiç var olmamıştır. Freud’un hastalarının bazıları, onun seks takıntılı bir ünü olmasından hareketle, onun duymak isteyeceği şeyler uydurdular, birkaçı da kasıtlı olarak ona oyun oynadı. Diğer vakalarda, Freud hastalarını, kendi yorumlarını kabul etmeleri için çok zorladı, onlar da Fare Adam vakasındaki gibi ya pes edip kabul ettiler, ya da Dora vakasındaki gibi tedaviyi bıraktılar. Eğer analistiniz size babanızla sevişmeyi istediğinizi inkâr ettiğinizi söylerse siz ne yapardınız? İnkâr mı ederdiniz?

Berkeley’de verdiği dersleri bıraktıktan sonra Crews hep, psikanalitik yöntemdeki serbest çağrışımın geçerliliği konusunda atıp tuttu. Serbest çağrışım histerik hastaların tedavisinde kullanılmasına karşın, yerini aldığı hipnozdan daha iyi bir yöntem değildi. Crews bu nedenle, analizi yürütenin, hastanın bilincine çıkardığını iddia ettiği anıları aslında analistin ürettiğini açıklayan, çocukluk anılarının yeniden hatırlanması vakaları hakkında yazdı. Freud’un ne kadar etkili bir terapist olduğu tartışmalı bir konudur. Birçok insanın Freud tarafından analiz edilmek için Viyana’ya gitmesine karşın, Crews, Freud’un “iddia ettiği sonuçlara ulaşıldığı sonucunu destekleyen bir psikanalitik yöntem etkililiğini kanıtlayabilecek bir tek eski hastasının bile olmadığı”na inanır.

Freud'u Savunmak...

Bu saldırılara karşı bir savunma olarak, velev ki psikanaliz büyük oranda Freud’un uydurduğu bir şey, velev ki Freud da etkisiz bir terapist olsun, psikanalizin yine de bazı hastalar için işe yarar olduğu söylenebilir. Ancak plasebo ilaçlar da bu etkiye sahiptir. Duygulanım bozukluğundan muzdarip birçok insan, konuşma terapilerinden ve diğer kişilerarası tedavi biçimlerinden fayda görürler, çünkü kendileriyle ilgilenildiği algılamasına sahiptirler. Ne hakkında konuştukları da çok önemli değildir; önemli olan, birisinin dinliyor oluşudur.

İnsanlar aynı zamanda, farkında olmadıkları dürtüleri ve tutkuları olduğu fikrini de cazip bulurlar. Bu türden bir “derinliğe” sahip psikoloji, Freudçuluk tarafından popülerleştirilmiştir ve uzun süre boyunca da hayatta kalacağa benzer. Esasen onlara karşı çelişkili duygulara sahip olduğunuz insanlar hakkındaki gerçek duygularınızın farkına varmanızda, ya da aşırı derecede kibar olduğunuzu düşünürken esasen saldırgan bir tutuma sahip olduğunuzu fark etmenizde bu yaklaşım kullanışlı olabilir. Ama tabii ki bu içgörüye ulaşmak için, hadım edilme kaygınız gibi şeylere de fazla prim vermemelisiniz.

Psikanalizin tamamen bir çıkmaz yol olduğunu kabul etsek bile, psikiyatriyi birkaç nesil geriye attığını söyleyebilir miyiz? Crews’un iddiası budur. 1998’de Todd Dufresne’ye demiştir ki

Eğer Freud’un yirminci yüzyıla damgasını vurduğunu düşünürsek, ‘ele geçirilmiş’ bir zihin gibi orta çağ kavramlarıyla uğraşıp durulmasına vesile olduğu için, bilgi birikiminde yetmiş yıllık bir potansiyel kazançtan mahrum olduk.

Başta Crews’unki olmak üzere, bu türden bir tutum, psikanaliz ile ilgili eleştirilerde mevcuttur: Bilimin idealleştirilmesi.

DSM’nin üçüncü baskısından bu yana zihinsel bozuklukların biyolojik açıklaması esas vurgu olmuştur. Bu da psikanalizi bir tür “yoldan sapma” olarak gösterir, ya da psikiyatri tarihçisi Edward Shorter’ın ifadesiyle bir “hiatus (açıklık, yarık)”. Ama Freud’un ortaya çıktığı dönemlerde psikiyatri zaten somut bir temele dayanıyor değildi. Zihnin incelenmesinde 19. Yüzyıl bilimi bir sirk gösterisi gibiydi. Tedavi şekilleri hipnozu, elektroterapiyi, hidroterapiyi, masajı, morfin gibi ağrı kesicileri, dinlenme tedavilerini, “yağ” tedavilerini (aşırı besleme), sosyal izolasyonu, kadın hadımını ve elbette tımarhaneleri içeriyordu. Paranormal alanda da ciddi bir eğilim vardı. 19. Yüzyılın en yaygın psikiyatrik tanıları olan histeri ve nörasteni tanıları, günümüzde mevcut bile değildir. Ancak bu, o zamanki bilimin “kötü” olduğunu göstermez. Yine de bilimdir. Kısmen işe yarar, ama genelde yaramaz. Psikanaliz de konuşmaya dayanan ilk terapi değildir, ama hipnozdan günümüzdeki konuşma terapilerine geçişi sağlayan köprü olmuştur. Hastanın bedenine bir müdahaleyi içermez ve işe yaramaz bir tedavi yöntemi olsa bile, o zaman uygulanmakta olan bir sürü yöntemden yine de daha iyidir, göreli daha insancıldır.

Psikanaliz, somatik (bedene fiziksel müdahaleyi içeren) psikiyatriyi de kesintiye uğratmamıştır. Zihinsel bozukluklara tıbbi müdahalenin tüm türleri, 20. Yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkmış ve uygulanmıştır. Bu uygulamalar yatıştırıcıları (özellikle de majör depresyon tedavisi gören Virginia Woolf’a uygulanmış olan Kloral tedavisi uygulamasını), insülinle ortaya çıkarılan komaları, elektroşok tedavilerini ve lobotomiyi (Ç.N.: beynin bir kısmını kesip çıkarma) içerir. Tüm korkutucu şöhretine karşın EKT (elektrokonvulsif terapi), şiddetli depresyon için etkili bir yöntemdir, ancak farmasötiklerin (ruhsal bozuklukların ilaçla tedavisi) yaygınlaşmasından önceki diğer tedavi türlerinin çoğu faydasızdır. Günümüzde bile birçok vakada beyni bazı kimyasallarla uyarıp faydalı sonuçlar vermesini bekliyoruz. Bir ilerleme, her zaman deneme yanılmayla gerçekleşir. Buna ister bilim deyin, ister demeyin.

İnsanlar biyografi yazarlar, çünkü yazılan hayat öykülerinden dersler çıkarılacağı düşünülür. Crews da bunu yapmıştı. Freud’un erken yaşam öyküsünün bize Freudçuluk hakkında bir şeyler söyleyeceğine inanıyordu. Yaptığı esas olarak önünde sonunda Freud’un infazına karar verecek bir yargıç rolünü üstlenerek, Freud’un karakterindeki bozuklukları ve ürettiği bilimin yanlışlığını vurgulamaktı. Nihayetinde bu konular üzerine yazılmış bir sürü makaleyi ardına alarak dağın zirvesine ulaşmıştı.

Crews bir de, psikanalize karşı (en azından günümüz için) sıra dışı bir saldırıda bulunmuştur. Psikanalizin Hristiyanlık karşıtı olduğunu söylemiştir. Ona göre Freud, “cinsel tatmini cennete gitmek için yapılan fedakârlıktan daha üstün” görüyordu. “Tüm Hristiyanlık düzenini altüst etmek istiyordu. Tüm bağnaz papalara, Engizisyon’un sadistlerine, kan iftiracılarına (Ç.N.: Çocukları öldürüp kanlarını dini ritüellerinde kullandıkları yönünde Yahudiler'e atılan iftira) ve ona profesörlüğü çok gören Katolik bürokratlara bir ders vermek istiyordu.” Freud, “asil soyluların” kalesini yıkmak istiyordu.

Crews’a göre Freud’un baldızı Minna ile ilişkisi işte bu yüzden önemliydi. Eğer bu olay gerçekten olduysa, tam da Freudçuluk’un gerçek başlangıcı olan “Interpretation of Dreams (Rüyaların Yorumu)” kitabından hemen önce olmuştu. Yasak aşk ona, zihin okuma cüreti göstermesine neden olan aşırı derecede bir özgüven vermiş olabilirdi. “Minna’ya sahip olması”, der Crews, “öncelikle tanrısal bir anne ile sembolik bir ensest suçuna işaret eder. İkinci olarak, bu en üst dereceden kutsallığı aşağılama ile babayı öldürmek anlamına gelir. Üçüncü olarak da Avusturya’daki kilise düzenini ve bu düzenin Vatikan’daki hamisini geçersiz kılar – bu da Freud’un içsel yolculuğunda, halkını iki bin yıllık dini eziyetten azat etmesi anlamına gelir”. Aslında bu yoruma göre Freud, Minna’nın kapısından kolayca girememiş olmalı.

Bu ifadeler tam da Freudçudur! Peki bunlar nereden çıkar? Freud’u, dünyayı geliştirmenin insanları daha mutlu yapabileceği yönündeki naif hayalin yılmaz hatırlatıcısı olarak gören Trilling ve Rieff gibi yazarların aksine Crews, idolleştirilmiş bir Freud’u alaşağı etmek isteyerek bunun tam tersini yapar. Ancak bunun, Freud’un kendisini nasıl sunduğuyla kesinlikle ilgisi yoktur. “Civilization and Its Discontents (Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları)” kitabının sonunda, “Dostlarımın arasında bir peygamber gibi önce çıkacak cesaretim yok” yazar. “Onlar benim saygıyla önünde eğilmekten başka bir şey yapamadığım bir yaklaşıma sahipler. Hepsi aynı şeyi talep ediyor. Ancak en çılgın devrimciler, onlara inanan en erdemli insanlardan daha tutkulu olmalıdır.”

Crews’un, Freud’un hedefinin Hristiyanlık olduğunu söylemesi, bir lisans öğrencisi olduğu dönemlerdeki Nietzsche hayranlığının bir ürünü gibi görünüyor. Belli ki Crews bir dönem Freud’u, Nietzsche gibi hayatı reddeden bir ahlakçı, insanları kendi yarattıkları idollerden azat edecek, Hristiyanlığa savaş açmış cesur bir insan olarak görmüştü. Freud’u arkada bırakma isteği, kendi radikal gençliğini arkada bırakma isteğinden mi kaynaklanıyor? Freud’u kınayarak cezalandırmasıyla aslında kendini mi cezalandırmak istiyor? Soruları buralara kadar ileri götürmek durumunda değiliz. Ancak insanlık henüz kendi illüzyonlarından kurtulmadığından ve Freud’un da esas söyleminin bu olmasından dolayı, Freud hala ölmemiştir.

Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • 1
  • 5
  • 0
  • 3
  • 0
  • 0
  • 0
  • 4
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
Kaynaklar ve İleri Okuma

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 22/10/2019 00:34:52 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/7858

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.

Soru Sorun!
Öğrenmeye Devam Edin!
Evrim Ağacı %100 okur destekli bir bilim platformudur. Maddi destekte bulunarak Türkiye'de modern bilimin gelişmesine güç katmak ister misiniz?
Destek Ol
Gizle
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Astroloji, tapındığı uzay kadar boştur.”
Perry DeAngelis
Geri Bildirim Gönder