Modern Dünya Beyniniz İçin Neden Kötü?

Bu yazının içerik özgünlüğü henüz kategorize edilmemiştir. Eğer merak ediyorsanız ve/veya belirtilmesini istiyorsanız, gözden geçirmemiz ve içerik özgünlüğünü belirlememiz için [email protected] üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

E- posta, kısa mesaj, facebook ve twitter çağında, hepimizin tek seferde birkaç şeyi yapması gerekiyor. Fakat bu sürekli çoklu görevler yüzünden tehlike çanları çalıyor. İşte bu noktada sinirbilimci Daniel J. Levitin, teknolojiye olan bağımlılığımızın bizi nasıl daha az verimli kıldığını açıklıyor.

Beyinlerimiz daha önce hiç olmadığı kadar meşgul. Gerçeklerin, sahte gerçeklerin, saçma sapan şeylerin ve dedikoduların saldırısı altındayız ve hepsi de dışarıdan bakıldığında bilgi olarak karşımızda duruyor. Neyi bilmemiz gerektiğini ve neyi görmezden gelebileceğimizi anlamaya çalışmak zahmetli iş. Bu esnada, hepimiz eskiye göre daha fazla şey yapıyoruz. Otuz yıl önce seyahat acenteleri hava yolu ve tren biletlerimizi bizim için ayırtırdı, dükkanlardaki satış görevlileri aradığımızı bulmamızda bize yardım ederdi ve uzman kâtipler veya sekreterler, işi başından aşkın kişilere müşterileriyle haberleşmelerinde yardımcı olurlardı. Şimdi bu şeylerin çoğunu kendimiz yapıyoruz. 10 farklı insanın mesleğini yaparken yine de hayatımıza, çocuklarımıza, anne-babamıza, arkadaşlarımıza, iş yaşamımıza, hobilerimize ve en sevdiğimiz TV programlarına ayak uydurmaya çalışıyoruz.

Akıllı telefonlarımız sözlük, hesap makinesi, internet tarayıcısı, e posta, Atari, randevu takvimi, ses kaydedici, müzik aleti, akort cihazı, hava durumu, GPS, mesajcı, twitter, facebook güncelleyici ve el feneri gibi ögeler içeren İsviçre çakısı gibi aletlere dönüştü. Bunlar 30 yıl önceki IBM şirketinin genel merkezindeki en gelişmiş bilgisayardan daha güçlüler ve daha fazla şey yapıyorlar. Bunları sürekli olarak kullanıyoruz da. Bu durum yapacağımız her şeyi dinlenme vaktimizin her anına sıkıştırma manyaklığının bir parçası ve 21. yüzyıla özgü. Sokakta yürürken mesaj yazıyoruz, sırada beklerken e-postalardan geri kalmıyoruz, arkadaşlarımızla öğle yemeği yerken masa altından diğer arkadaşlarımızın ne yaptığını görmek için telefonumuza bir göz atıyoruz. Evimizin konforlu ortamında, mutfak tezgâhında, telefonlarımız vasıtasıyla şehir arıcılığı hakkında müthiş bilgilendirici podcastı dinlerken aynı zamanda alışveriş listemizi hazırlıyoruz.

Bunlar küçük şeyler gibi görünüyorlar fakat büyük etkilere sahipler. Bir seferde birkaç iş yapıyor olduğumuzu düşünsek de çoklu görev güçlü ve şeytani bir yanılsamadır. MIT'te sinirbilimci ve bölünmüş dikkat üzerinde dünya çapındaki uzmanlardan biri olan Earl Miller, beyinlerimizin aynı anda birden çok işi yapmaya uygun şekilde oluşmadığını söylüyor: "İnsanlar çoklu görev yaptıklarını düşündüklerinde, aslında tam olarak bir görevden diğerine çok hızlı bir şekilde geçiş yapıyorlar. Ve bunu yaptıkları her sefer, zihnimize yüklenen bir maliyet oluyor." O halde gerçekte biz, uzman bir hokkabaz gibi havada birkaç topu tutmuyoruz, daha çok amatör bir tabak döndürücü gibiyiz; bir işten diğerine deli gibi atlıyoruz, aciliyet gerektirmeyen bir şeyi görmezden geliyoruz fakat aynı zamanda o şeyin her an başımıza iş açacağından endişe duyuyoruz. Birçok şeyi hallettiğimizi düşünsek bile, gelin görün ki, çoklu görev bizi daha az becerikli yapıyor.

Çoklu görevin 'savaş veya kaç' hormonu olan adrenalinin yanı sıra stres hormonu olan kortizolun da üretimini artırdığı saptandı. Bunlar beynimizi aşırı şekilde uyarıp zihinsel bulanıklığa veya düşünsel karışıklığa neden olabilir. Çoklu görev bir dopamin bağımlılık döngüsü oluşturur, dikkati verememenin ve sürekli dış uyarıcı aramanın karşılığında beyni etkin şekilde ödüllendirir. Üstelik prefrontal korteks işleri daha da kötü hale getirir çünkü prefrontal korteksin yeniliğe olan bir eğilimi vardır, yani yeni bir şeye hemen dikkat kesilebiliriz. Bu sebeptendir ki bebeklerin, yavru köpeklerin ve kedilerin dikkatini çekmek için hep parlak nesneler kullanırız. Birbiriyle yarışan işlerin arasında odaklanmaya çalışan bizler için buradaki ironi açıktır: Bir işe odaklanmak için kullandığımız aynı beyin bölgesi, aynı zamanda bir şeylerden de kolaylıkla rahatsız olabilir. Telefona cevap veririz, internette bir şeye bakarız, e-postamızı kontrol ederiz, bir ileti göndeririz ve bunların hepsi beynin yeni bir şey arayan ödül merkezlerini tetikleyerek içsel bir opioid patlamasına yol açar (neden bu kadar iyi hissettirdiğine şaşmamalı!). Bunların hepsi de o işe odaklanmamıza zarar verir. Bu ise beyin için getirisi olmayan bir eğlenme halidir. Sürekli ve üzerine odaklanılmış çabadan ileri gelen büyük ödülleri kazanmak yerine, üzeri şekerle kaplı bin tane küçük görevi tamamlayarak boş ödüller kazanıyoruz.

Eskiden telefon çaldığında ve bizler meşgul olduğumuzda, ya telefona cevap vermezdik ya da telefonu sustururduk. Bütün telefonların sabit olduğu zamanlarda birine her zaman ulaşabilme beklentisi içinde olmazdık. O kişi yürüyüşe çıkmış  olabilirdi veya başka bir yerde olabilirdi. Yani, birine ulaşamadıysak (veya ulaşılmayı istemediyse o kişi), bu doğal bir şey olarak düşünülürdü. Şimdi ise tuvaletten daha çok cep telefonuna ihtiyacımız varmış gibi davranıyoruz. Bu durum, karşınızdaki kişi müsait olsun veya olmasın, şayet siz müsaitseniz, birisine ulaşabilmeniz gerektiği beklentisini oluşturuyor. Bu beklenti o kadar yerleşti ki, bir toplantıya katılmış olan kişiler alışkanlık olarak cep telefonlarına cevap verip "Üzgünüm, şimdi konuşamam, bir toplantım var." diyor. Sadece on veya yirmi yıl önce aynı insanlar, bir toplantı sırasında masalarındaki sabit hatlı bir telefon çaldığında cevap vermezdi; o zamanlar ulaşılabilirlik beklentisi çok farklıydı.

Sadece çoklu görev ihtimaline sahip olmak bile başlı başına algı verimi için zararlıdır. Londra'daki Gresham Üniversitesi'nde eski bir misafir profesör olan Glenn Wilson, buna 'bilgi manyaklığı' diyor. Yaptığı araştırmanın sonuçlarına göre, bir iş üzerine yoğunlaşmaya çalışırken gelen kutunuzda okunmamış bir e-posta duruyorsa, bilişsel IQ'nuz 10 puan düşebilir. İnsanlar esrara üretkenlik artışı ve ağrı ile stres azalması dahil pek çok fayda atfetse de,esrarın temel bileşim maddesi olan kanabinolün, beyinde ilişkili olduğu kanabinol alıcılarını etkinleştirerek hafızamız ile birlikte bir seferde birkaç şey üzerine yoğunlaşma yeteneğimize şiddetli bir şekilde darbe vuruyor. Wilson, çoklu görevden kaynaklanan bu bilişsel kayıpların, ot çekmekten kaynaklı idrak kayıplarından bile daha büyük olduğunu gösterdi.

Stanford'da bir sinirbilimci olan Russ Poldrack, aynı anda birden fazla görev yaparken bilgi öğrenmenin, yeni bilginin beynin yanlış bölgesine gitmesine sebep olduğunu buldu. Örneğin öğrenciler aynı anda ders çalışıp TV izlediklerinde, ders çalışmakla elde edilen bilgi, gerçekleri ve fikirleri değil de yeni yöntemleri ve becerileri saklamak için özelleşmiş olan beynin striatum bölgesine gitmektedir. TV dikkati dağıtmazsa, bilgi hipokampüse giderek burada düzenlenip farklı şekillerde sınıflandırılır. Böylelikle, bilginin hatırlanması (bilginin tekrar kazanılması) daha kolay hale gelmektedir. MIT'ten Earl Miller, insanların çoklu görevi pek beceremediklerini, çoklu görevle başa çıkabildiklerini söyledikleri zaman da kendilerini kandırdıklarını ifade ediyor. Öyle görünüyor ki beyin bu kandırma işinde gayet iyi.

Sırada daha önce yazdığımız metabolik zararlar var. Beyinden dikkatini bir işten başkasına yönlendirmesini istemek, prefrontal korteks ve striatumun okside glukoz yakmasına neden oluyor ve bu yakıt, bir göreve odaklanmak için gerekenle aynı. Çoklu görev esnasında yaptığımız hızlı, devamlı türden geçişler beynin doğrudan ve çabucak yakıt yakmasına sebep oluyor. İşte bu sebeple, kısa bir zaman sonra bile, tükenmiş ve kafamız karışmış hissediyoruz. Kelimenin tam anlamıyla beynimizdeki besinleri boşaltıyoruz. Bu da hem algıda hem de fiziksel verimde tavizlere yol açıyor. Tekrarlı görev değişimi anksiyeteye yol açarak beyinde stres hormonu olan kortizol seviyelerini yükseltiyor, bu da saldırgan ve tepkisel davranışa sebep olabiliyor. Buna karşın, tek bir iş üzerinde yoğunlaşmamız ön singulat ve striatum tarafından idare ediliyor ve bu durum, çoklu göreve kıyasla daha az enerji kullandığı için, aslında beynin glukoz ihtiyacını azaltıyor.

İşin daha da kötüsü, çoklu görevlerin büyük bir kısmı karar vermeyi gerektirmektedir: Bu mesaja cevap vermeli miyim, yoksa görmezden mi gelmeliyim? Buna nasıl cevap vermeliyim? Bu e postaya nasıl dosya eklemeliyim? Şu an üzerinde çalıştığım şeye devam etmeli miyim, yoksa bir mola mı vermeliyim? Anlaşılan o ki karar verme süreci, aynı zamanda sinirsel kaynaklarınıza da yük oluyor ve küçük kararlar bile büyük kararlar kadar çok enerji tüketebiliyor. İlk kaybettiğimiz şeylerden biri dürtü iradesi. Bir sürü önemsiz karar verdikten sonra hızlıca tükenmişlik durumuna giriyor ve kendimizi önemli bir şey hakkında gerçekten kötü kararlar verirken bulabiliyoruz. Neden bir insan çoklu görev yapmaya çalışarak günlük bilgi işleme miktarına ekleme yapmak ister ki?

Aşırı bilgi yüklenmesini Fortune 500 liderleriyle, önde gelen bilim insanlarıyla, yazarlarla, öğrencilerle ve küçük şirket sahipleriyle tartışırken, e-posta tekrar ve tekrar karşımıza bir sorun olarak çıkıyor. E-postanın varlığıyla ilgili değil, gelen e-postaların bezdirecek kadar çok sayıda olmasına karşı bir itiraz bu. İş arkadaşım sinirbilimci Jeff Mogil'in 10 yaşındaki oğluna, geçimlerini sağlamak için babasının ne iş yaptığı sorulduğunda, "Babam e-postalarını cevaplıyor" diye yanıtlamış. Jeff biraz düşündükten sonra bunun, hayatında olup bitenden çok da uzak olmadığını kabul etti. Hükümette çalışanlar, bilim camiası ve endüstride çalışanlar, aldıkları e-postaların boyutunun bunaltıcı olduğunu, günlerinin büyük bir bölümünü götürdüğünü bildiriyor. E-postalarımıza cevap vermek zorunda hissediyoruz fakat e postaları yanıtlamanın yanında diğer işleri de halletmek imkânsız görünüyor.

E-postadan önce, birine yazmak istediğinizde, biraz çaba göstermeniz gerekirdi. Bir kalem ve kağıt ile veya bir daktilo karşısına otururdunuz ve dikkatlice bir mesaj yazardınız. Daktilo, üzerinde fazla düşünmeden hızlı notlar yazmayı gerektirecek bir araç değildi. Bunun sebebi kısmen daktilonun kullanım ritüelinde kısmen de not yazmak, bir zarf bulup notu içine koymak, zarfın üzerine adresi eklemek, posta pulu yapıştırmak ve mektubu posta kutusuna atmak gibi eylemlerin tuttuğu sürede yatmaktaydı. Çünkü birine bir not veya mektup yazma davranışı, bir yığın adımı içeriyordu ve zamana yayılmıştı, dolayısıyla söyleyecek önemli bir şeyimiz olmadıkça bu zahmete de girmiyorduk. Oysa e-postanın süratli oluşu sebebiyle, kafamızda pat diye beliren herhangi küçük bir şeyi yazma ve gönder düğmesine basma üzerinde çok az durup düşünüyoruz. E-postanın hiçbir maliyetinin olmaması da cabası.

Elbette bilgisayarınız ve internet bağlantınız için ödediğiniz bir bedel var, fakat daha fazla e-posta göndermek için artan miktarda bir masraf yok. Bunu mektuplar ile kıyaslayın. Her biri zarf ve pul maliyeti gerektiriyordu ve bunlar fazla para tutmasa bile tedariği sınırlıydı. Zarflarınız ya da pullarınız tükendiğinde, satın almak için kırtasiyeye veya postaneye özel bir yolculuk yapmanız gerekirdi, bu yüzden onları boş yere kullanmazdınız. E-posta göndermenin kolay oluşu, görgüde bir değişime, başkalarından talep ettiklerimizde daha az kibarlık gösterme eğiliminde olmaya yol açtı. Çoğu uzman benzer bir hikaye anlatıyor. Birisi şöyle diyor, "Aldığım e-postaların büyük bir bölümü, onları çok az tanıyor olmama rağmen, benden normalde iş veya yakınlık kapsamının dışında düşünülecek bir şey yapmamı isteyen insanlardan geliyor. E-posta, nasıl oluyorsa, telefonla, bizzat veya mektup ile asla istemeyecekleri şeyleri talep etmelerini makbul hale getiriyor."

Ayrıca alıcı tarafta mektup ile e-posta arasında önemli farklar bulunuyor. Önceleri, günde bir kez kapınıza gelen postayı posta kutusundan almak ve gelen postayı düzenlemek için gününüzün bir kısmını ayırmanız gerekirdi. En önemlisi, ulaşması birkaç gün aldığı için, derhal cevap vermeniz gerekmiyordu. Eğer başka bir işle meşgul idiyseniz, siz onunla ilgilenmeye hazır olana kadar posta dışarıdaki kutuda veya masanızda dursa da olurdu. Günümüzde ise durmadan e-posta geliyor. "Bu bağlantıya tıklayıp bebek pandanın videosunu izleyin", "İş arkadaşınızdan gelen bu soruyu cevaplayın", "Bir arkadaşınız ile öğle yemeği için plan yapın" veya "Bu e-postayı gereksizse silin" gibi çoğu e-posta acil eylem gerektiriyor. Bütün bu işler, bize işleri hallediyor olduğumuz hissini veriyor ve bazı durumlarda gerçekten de öyle yapıyoruz. Fakat öncelikli işlerimize e-posta ile sekte vurduğumuzda, feda ettiğimiz şeyler verimlilik ve derin yoğunlaşma oluyor.

Son zamanlara kadar, kullandığımız çoğu farklı iletişim yönteminin her biri alâkası, önemi ve niyeti konusunda uyarı işareti verdi. Eğer sevdiğiniz birisi sizinle bir şiir veya bir şarkı ile iletişim kursaydı, mesajı okumadan önce bile, mesaj içeriğinin doğasına ve duygusal değerine dair bir fikriniz olurdu. Eğer aynı sevilen kişi, bunun yerine, mahkeme memurunun getirdiği bir celp üzerinden iletişim kurduysa, daha belgeyi okumadan farklı bir mesaj olduğunu tahmin ederdiniz. Benzer şekilde, telefon çağrıları, kendine özgü biçimde, telgraflar veya iş mektupları üzerinden yürütülen işlerden daha farklı konularda iş görmek için kullanılırdı. Kullanılan vasıta, mesaja dair bir ipucu taşırdı. Tüm bunlar e-posta ile değişti ve bu, onun gözden kaçmış zararlarından biri. Çünkü e-posta artık her şey için kullanılıyor. Eskiden, tüm geleneksel postalarınızı kabaca kişisel mektuplara ve faturalara karşılık gelen iki kümeye ayırabilirdiniz. Eğer yoğun bir programa sahip bir şirket yöneticisiyseniz, benzer şekilde telefon mesajlarınızı geri aramalar için sınıflandırabilirdiniz. Fakat e-postalar hayattaki tüm mesajlar için kullanılıyor. E-postamızı dürtüsel olarak denetliyoruz çünkü sıradaki mesajın boş ya da eğlenceli bir şey, vadesi geçmiş bir fatura, yapılması öncelikli bir iş, bir soru diğer bir deyişle şimdi veya sonra yapabileceğiniz bir şey, hayat değiştirici bir şey ya da ilgisiz bir şey olup olmadığını bilmiyoruz.

Bu belirsizlik, hızlı algısal sınıflandırma düzeneğimizi altüst ederek strese sebep oluyor ve karar alma miktarında artışa yol açıyor. Her e-posta bir karar gerektiriyor: Buna cevap vereyim mi? Verirsem, şimdi mi yoksa sonra mı vereyim? Bu ne kadar önemli? Eğer cevap vermezsem veya şu anda cevap vermezsem, sosyal, ekonomik ve iş ile ilgili sonuçları ne olur?

Şimdi elbette bir iletişim aracı olarak e-postanın modası geçmeye başlıyor. 30 yaşın altındaki çoğu insan e-postayı sadece "yaşlı insanlar" tarafından kullanılan tarihi geçmiş bir iletişim türü olarak düşünüyor. Onun yerine mesajlaşıyorlar ve bazısı hâlâ facebooka gönderi ekliyor; 30 yaş üstü insanların e-posta ile yaptığı gibi, mesajlarına ve facebook gönderilerine belge, fotoğraf, video ve bağlantılar koyuyorlar. 20 yaşın altındaki çoğu insan ise facebooku kendilerinden daha yaşlı bir neslin kullandığı bir araç olarak görüyor.

Onlar için mesajlaşmak, iletişimin birinci yöntemi haline gelmiş. Mesajlaşmak, telefon çağrılarıyla elde edemediğiniz gizliliği ve e-posta ile alamadığınız çabukluğu sağlıyor. Alo kriz hatları tehlike altındaki gençlerden mesajlaşma yoluyla çağrı kabul etmeye başladığından beri bunun iki büyük faydası görüldü: Bu hatlarda çalışan kişiler tek seferde birden fazla kişi ile ilgilenebiliyorlar. Ayrıca, görüşmeye ara vermeden, gerekirse, konuşmayı bir uzmana aktarabiliyorlar.

Fakat mesajlaşma, e-posta kullanımının getirdiği sorunlardan çoğuna ve hatta daha fazlasına sahip. Çünkü karakterlerle sınırlı oluşu, anlamlı bir tartışmayı veya ayrıntılı bir şekilde anlatmayı da kısıtlıyor. İşte, mesajlaşmanın getirdiği hızla beraber bağımlılık sorunları da böylelikle artıyor. E-postalar internet üzerinden ulaşırken biraz zaman alır ve onları ayrı bir zamanda açmanızı gerektirir. Diğer taraftan, metin mesajları sihirli bir şekilde telefonunuzun ekranında anında belirir ve sizden acele bir ilgi bekler. Buna, cevaplanmayan bir metnin gönderen kişi üzerinde yaratabileceği küçük düşürücü his ihtimali sebebiyle sizin cevap verme zorunluluğunuzu da ekleyin. İşte size nur topu gibi bir bağımlılık tarifi… Bir metin mesajı geliyor ve beyninizin yenilik merkezlerini uyarıyor. Cevap veriyorsunuz ve bir görevi tamamladığınız için ödüllendirilmiş hissediyorsunuz (Bu görev sizin için 15 saniye önce tamamen bilinmez olsa bile). Bunların her biri, limbik sisteminiz "Daha çok ver! Daha çok ver! Daha yok mu?" diye haykırırken, dopamin salgılanmasına yol açıyor.

Meşhur bir deneyde McGill'deki sinirbilimci meslektaşlarım Peter Milner ve James Olds, farelerin beyinlerine, beynin ödül merkezi olan (nucleus accumbens) ve limbik sistemin ufak bir yapısına küçük bir elektrot yerleştirdiler. Bu yapı dopamin üretimini düzenler ve kumarbazlar bir bahsi kazandığında, uyuşturucu bağımlıları kokain aldığında veya insanlar orgazm olduğunda aktive olur. Olds ve Milner bunu keyif merkezi olarak adlandırdılar. Deneylerinde kullandıkları kafes içerisindeki bir kaldıraç, farelerin doğrudan kendi nucleus accumbenslerine küçük bir elektrik sinyali gönderiyordu. Sizce fareler kaldıracı sevdiler mi? Hem de nasıl! O kadar çok sevdiler ki başka hiçbir şey yapmadılar. Yemek yemeyi ve uyumayı unuttular. Çok sonra acıktıklarında, o küçük krom çubuğa basma şansını bulduklarında, lezzetli yemeği görmezden geldiler; hatta seks fırsatını bile önemsemediler. Fareler açlık ve yorgunluktan ölene kadar kaldıraca tekrar ve tekrar bastılar. Bu size bir şey hatırlatıyor mu? 30 yaşındaki bir adam, Çin'de üç gün aralıksız bilgisayar oyunu oynadıktan sonra ölmüştü. Bir diğer adam Kore'de neredeyse 50 saat kesintisiz bilgisayar oyunu oynadıktan sonra öldü, kalbi durduğunda ancak durabildi.

Bir e-postayı öyle veya böyle gönderdiğimiz her an bir başarma duygusu hissediyoruz ve bu durumda beynimiz bir şeyi başardığımızı söyleyen ödül hormonlarından bir parça alıyor. Bir twitter bildirimini veya facebook güncellemesini denetlediğimiz her zaman, yeni bir şeyle karşılaşıyoruz ve sosyal olarak daha çok iletişim sağlamış gibi hissediyoruz (acayip, kişisel olmayan siber bir şekilde) ve yine ödül hormonundan bir parça daha alıyoruz. Fakat unutmayın, bu keyif hissine sebep olan limbik sistemi harekete geçiren, beynin bu sessiz ve yenilik arayan bölümü - prefrontal korteksteki planlayan, zamanlayan, yüksek seviye düşünme merkezleri değil. Şundan emin olun ki e-postayı, facebook'u ve twitter'ı kontrol etmek, sinirsel bir bağımlılık oluşturuyor.

Daniel J. Levitin. "The Organized Mind: Thinking Straight in the Age of Information Overload" adlı kitabından alınmıştır (£20) 


Düzenleyen: Ayşegül Şenyiğit ve Damla Şahin

Kaynak: Bu yazı The Guardian sitesinden çevrilmiştir.

Avrupa Evrimsel Biyoloji Derneği ve Modern Evrim Çalışmaları

Zaman Yönetimi, Yoğun Yaşamlarımızı Sadece Daha Kötü Hale Getiriyor!

Yazar

Katkı Sağlayanlar

Çağrı Mert Bakırcı

Çağrı Mert Bakırcı

Editör

Evrim Ağacı'nın kurucusu ve idari sorumlusudur. Popüler bilim yazarı ve anlatıcısıdır. Doktorasını Texas Tech Üniversitesi'nden almıştır. Araştırma konuları evrimsel robotik, yapay zeka ve teorik/matematiksel evrimdir.

Konuyla Alakalı İçerikler
  • Anasayfa
  • Gece Modu

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim