Merhaba
Bazen çok basit sandığımız şeylerin aslında ne kadar derin bir geçmişi olduğunu fark edince durup düşünmeden edemiyor insan. İnsanların çocuk sahibi olması bugün bize son derece doğal, hatta neredeyse otomatik bir süreç gibi geliyor. Ama bir an için geriye gidip, hiçbir şey bilmediğimizi hayal edince, bu durum bambaşka bir anlam kazanıyor. İlk insanların dünyasında, bir kadının bedeninde yeni bir yaşamın oluşması muhtemelen bir mucizeydi; açıklanması zor, hatta belki de biraz korkutucu.
insan kendine sık sık şunu sorarken bulabilir. Acaba ilk insanlar bunu nasıl anlamlandırdı? Birbirine dokunmanın, yakın olmanın, aradan aylar geçtikten sonra bir çocuğa dönüşeceğini nasıl fark ettiler? Yoksa uzun bir süre bunun farkında bile değil miydiler? Belki de her doğum, gökyüzünden gelen bir armağan gibi görülüyordu. Bu düşünce bile insanın içini garip bir şekilde hem huzurla hem de merakla dolduruyor. İnsan dediğimiz varlık sadece yaşayan değil, aynı zamanda anlam arayan bir varlık. Belki de bu yüzden çocuk sahibi olmak hiçbir zaman sadece biyolojik bir olay olmadı. İçine hep biraz bilinmezlik, biraz inanç, biraz da duygu karıştı. Belki de asıl ilginç olan şu biz bugün her şeyi bildiğimizi sansak bile, o ilk insanların hissettiği şaşkınlığın bir parçasını hâlâ içimizde taşıyoruz.
İlk olarak şunu netleştirelim. İnsanlar “çocuk yapmayı” bir ders gibi öğrenmedi. Çünkü cinsellik, evrimsel olarak zaten var olan bir davranıştı. Ama “cinsellik ve çocuk” bağlantısını anlamak, işte bu zaman aldı. Yani mesele biyolojiyi yapmak değil, onu anlamlandırmak. Evrimsel açıdan bakarsak, Doğal seçilim süreci boyunca üreme başarısı yüksek olan bireyler hayatta kaldı. Bu yüzden insanlarda cinsel istek, bağ kurma ihtiyacı ve ebeveynlik davranışı birlikte evrimleşti. Ama dikkat et: İnsan, diğer hayvanlardan farklı olarak yılın belli dönemlerinde değil, sürekli cinsel ilişkiye girebilir. Bu çok kritik bir şey. Çünkü bu durum cinselliği sadece “üreme” olmaktan çıkarıp “ilişki kurma” haline getirdi (Hrdy, 2009). Evrim teorisinde belirtilen yakın akrabalarımıza bakalım .Bonobolar mesela cinselliği sosyal gerilimi azaltmak için kullanır. Şempanzeler ise daha rekabetçi ve hiyerarşik bir yapı içinde cinselliği güç ilişkileriyle bağdaştırır. İnsan bu iki uç arasında bir yerde ama çok daha karmaşık, hem bağ kurmak için, hem haz için, hem de (bazen) çocuk yapmak için cinsellik yaşıyor.
Şimdi asıl mesele İlk insanlar bu işin sonucunu ne zaman anladı?
Paleolitik dönemde yaşayan insanlar için doğa gizemliydi. Bir kadının hamile kalması, dışarıdan bakınca “bir anda” olan bir şey gibi görünüyordu. Arada 9 ay var ama o süreç görünmez. Bu yüzden birçok toplumda gebelik, doğaüstü güçlerle açıklanıyordu. Mesela Bronisław Malinowski’nin incelediği Trobriand Adaları toplumunda insanlar, çocukların ataların ruhlarının kadına girmesiyle oluştuğuna inanıyordu. Erkek sadece “yolu açan” bir figürdü, biyolojik baba fikri net değildi (Malinowski, 1927). Benzer şekilde Avustralya Aborjinlerinde de “spirit child” inancı vardı. Kadın bir su kaynağına ya da kutsal bir yere gittiğinde içine bir ruh girer ve çocuk oluşurdu. Yani cinsellik yaşanıyordu ama bunun doğrudan sebep olduğu düşünülmüyordu.
İnsanların çocuk sahibi olmasını dini ve yaradılış açısından düşündüğümüzde, konu bir anda biyolojiden çıkıp anlam, amaç ve kutsallık meselesine dönüşüyor. Ve açıkçası, bu bakış açısı insanın iç dünyasına daha çok dokunuyor. Semavi dinlere baktığımızda ,özellikle İslam, Hristiyanlık ve Yahudilik. insanın yaratılışı ve çoğalması doğrudan ilahi bir iradeye bağlanır. Bu dinlerde çocuk sahibi olmak, sadece biyolojik bir süreç değil, aynı zamanda Tanrı’nın insanlığa verdiği bir devamlılık görevidir.
Mesela Kur'an’da insanın yaratılışı ve çoğalması birkaç aşamada anlatılır. İnsan, topraktan yaratılır, sonra nesli “nutfe” (damla) ile devam eder. Bu anlatımda dikkat çeken şey şudur cinsel birleşme bir araçtır ama asıl yaratıcı güç Allah’tır. Yani çocuk, sadece iki insanın birleşmesiyle değil, ilahi bir izinle var olur. Bu yüzden İslam’da çocuk “rızık” ve “emanet” olarak görülür.
Benzer şekilde Tevrat ve İncil’de de ilk insan çifti olan Adem ve Havva üzerinden çoğalma anlatılır. Tanrı’nın “çoğalın ve yeryüzünü doldurun” buyruğu, insanlığın devamının kutsal bir görev olarak görüldüğünü açıkça gösterir. Burada çocuk yapmak sadece doğal bir sonuç değil, aynı zamanda ilahi bir emrin yerine getirilmesidir. Daha ilginç olan ise şu bu anlatılarda insanlar baştan itibaren çocuk yapmanın “nasıl” olduğunu biliyor gibi görünür. Çünkü bu bilgi Tanrı tarafından verilmiş kabul edilir. Yani antropolojik bakışta gördüğümüz “zamanla öğrenme” süreci, dini anlatılarda yerini “doğrudan bilgilendirilme ”ye bırakır. İnsan, yaratıldığı anda bazı temel bilgileri de beraberinde almış kabul edilir.
Biraz daha derine indiğimizde, tasavvufi yorumlarda bu konu daha da anlam kazanır. İnsanın çocuk sahibi olması, sadece fiziksel bir çoğalma değil; varlığın devam etmesi, hatta ilahi yaratımın dünyadaki yansıması olarak görülür. Yani insan, bir anlamda yaratma eylemine katılır ama yaratıcı değildir, sadece vesiledir. Şunu da düşünmeden edemiyorum.
Dini açıdan bakınca, çocuk sahibi olmak bir “bilgi meselesinden çok bir “kader meselesi” gibi duruyor. İnsan ister, çabalar, bir araya gelir ama son karar ilahi iradeye aittir. Bu yüzden birçok kültürde çocuk sahibi olamamak ya da olmak, sadece biyolojik değil, aynı zamanda ruhsal bir anlam taşır. Yaradılış ve dini perspektifte insanlar çocuk yapmayı “öğrenmez”; bu, onlara verilmiş bir düzenin parçasıdır. İnsan bu düzenin içinde yer alır, onu uygular ve anlamlandırır. Ve belki de en çarpıcı tarafı şu: Bilim bize “nasıl” olduğunu anlatır, din ise “neden” olduğunu. İkisi birlikte düşünüldüğünde, insanın varoluşuna dair çok daha bütün bir resim ortaya çıkar.
insanlar uzun süre cinselliği yaşadı ama neden sonuç ilişkisini kurmadı. Çünkü bu ilişkiyi görmek için sistematik gözlem lazım. İşte burada Neolitik devrim devreye giriyor. Yani insanların yerleşik hayata geçmesi. Neolitik Devrim ile birlikte insanlar artık aynı yerde yaşıyor, aynı bireyleri uzun süre gözlemleyebiliyordu. Hayvanları evcilleştirmeleri de çok önemli çünkü hayvanların çiftleşmesi ve doğum yapması arasındaki ilişki daha hızlı ve gözlemlenebilir. Mesela koyun, keçi gibi hayvanlarda bu döngü daha kısa. İnsanlar muhtemelen ilk kez burada “çiftleşme ve doğum” bağlantısını daha net fark etti. Bunun sonucunda çok büyük bir şey ortaya çıktı ,babalık fikri. Çünkü eğer çocuk cinsel ilişki sonucu oluşuyorsa, o zaman “bu çocuk kimin?” sorusu önem kazanır. Bu da bizi akrabalık sistemlerine götürür. Claude Lévi-Strauss’un dediği gibi, akrabalık sadece biyolojik değil, kültürel bir sistemdir (Lévi-Strauss, 1949). İnsanlar evlilik kurallarını, soy takibini ve miras sistemlerini bu farkındalık üzerine kurdu.
Bir örnek düşünün eğer babalık bilinmiyorsa, soy genelde anne üzerinden gider (matrilineal sistem). Ama babalığın anlaşılmasıyla birlikte birçok toplumda patrilineal (baba soylu) sistemler ortaya çıkıyor. Bu da aslında “çocuk yapmanın öğrenilmesi” değil, “çocuğun kime ait olduğunun öğrenilmesi”.
Bir de işin psikolojik ve duygusal tarafı var. İnsan yavrusu çok savunmasız doğar ve uzun süre bakıma muhtaçtır. Bu yüzden insanlarda sadece üreme değil, ebeveynlik yatırımı da evrimleşmiştir. Ebeveyn yatırımı teorisi bu durumu açıklar. İnsanlar sadece çocuk yapmakla kalmaz, ona uzun süre emek verir (Trivers, 1972). Bu da aşk, bağlanma, aile gibi kavramların güçlenmesine yol açar.
Daha içten söyleyeyim…İnsanlar önce birbirine dokundu, sonra birlikte yaşadı, sonra çocuklar doğdu. Ama o çocukların “neden” doğduğunu anlamak zaman aldı. Belki de en büyük kırılma noktası şuydu. İnsan, doğanın bir parçası olduğunu fark ettiği kadar, onu anlamaya da başladı.
Bugün geldiğimiz noktada ise durum biraz ironik. Artık herkes biyolojik olarak çocuk nasıl olur biliyor. Ama “çocuk yapmalı mıyım?”, “ne zaman?”, “kiminle?” gibi sorular hiç olmadığı kadar karmaşık. Yani bilgi arttı ama karar zorlaştı.İki çocuk annesi olarak bunları söyleyebilirim bu konuda
Belki de mesele hiçbir zaman sadece biyoloji değildi. Hep biraz anlam arayışıydı....[1]
Kaynaklar
-
Hatice Kutbay. (). Kendi Fikrim Ve Antropoloji Okumaları Ve Din Antropolojisi Açısından Evrimin Nasıl Olduğu..