Copernicus (Kopernik) Devrimi ve Güneş Merkezli Evren Teorisi Üzerine

Bu yazının içerik özgünlüğü henüz kategorize edilmemiştir. Eğer merak ediyorsanız ve/veya belirtilmesini istiyorsanız, gözden geçirmemiz ve içerik özgünlüğünü belirlememiz için [email protected] üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Yazımın bu ismi almasının en önemli nedenlerinden biri Copernicus’tur. Diğer nedene gelince; şu an bir gerçek olan Güneş merkezlilik günümüze değin tartışılmış, bilim çevresinde büyük savaşlar vermiştir. Günümüz aydınlığının kullanmayı çok sevdiği örnek isimleri aynı yazı altında toparlamak istemem bu nedenledir. Kişiler, bilimsel görüşler değişse de tutuculuk ile yenilikçilik hep kavga halinde olacaktır. Güneş merkezli Evren Teorisi de bize iyi bir örnek olarak gözüküyor.

 

Copernicus

(1473-1543)

 

Uzun yıllardır tek egemen açıklama modeli olarak varlığını sürdüren Yer Merkezli Evren Modeli, kilisenin de resmi evren görüşü olarak benimsenince doğruluğu bir tür tartışmazlık statüsü kazanmıştır. Özellikle Batı bilim çevrelerinde büyük bir güven ve bağlanmayla her türlü astronomi probleminin çözümünde başvurulan bu model, 1543 yılında başarısızlığa uğradı ve Dünya Merkezli Evren Modeli olarak adlandırılan model yıkılmış oldu. Düşünce tarihinde karşılaşılan önemli anlardan birisi olarak kabul edilen bu değişim (bkz. Bilim devrimi 1543), Batı’da yeni düşünce dünyasının temellerini de içerecek şekilde devrim olarak adlandırıldı.

Devrimin mimarı Nicolaus Copernicus’tur. Copernicus aslında bir astronom değildi. O, amacı din adamı olarak görev yapmak olan ve bu doğrultuda yedi özgür sanatın (Orta Çağ felsefesinde skolastik okullarda öğretilen bölümler) öğretilmesine dayanan geleneksel eğitim almış bir entelektüeldi.

Ay ve Güneş tutulmaları ve gezegenlerin kavuşumlarına ilişkin birçok gözlem yaptı. Çünkü mevcut astronomi tablolarının yetersiz olduğunu ve tablolara dayanarak gök cisimlerinin hareketleri ve konumları hakkında doğru yargılarda bulunmanın olanaklı olmadığını biliyordu. Bu düşünceler ışığında Copernicus, Güneş’i merkeze alan, Yer’i de bir gezegen gibi Güneş çevresinde dolandıran bir sistem kurdu.

Müsveddelerinin kitap olarak basılma zamanı geldiğinde kilisenin bu konuda hoşgörüsü olmayacağı belliydi. Bu nedenle Copernicus’un arkadaşı Tanrıbilimci Andreas Osiander, tepkileri azaltabilmek umuduyla De Revolutionibus’a, Copernicus‘un izni olmadan, “bu kitabın varsayımlarıyla ilgilenen okuyucuya” diye başlayan ve bir özür dileme metnini andıran imzasız bir ön söz ekledi. Copernicus‘un bu anlatımı ne derece tasvip ettiği kesin değildir. Fakat bu sorun çok da önemli değildir. Çünkü Copernicus‘un kendisi kitapta buna benzer sözler söylemiştir. Copernicus ön söz niteliğinde Papa III. Paul’a bir mektup yazmıştır.

Isaac Asimov, Bilim ve Buluşlar Tarihi adlı kitabında: ”Copernicus kuramını ve hesaplarını basmakta tereddüt etti; çünkü Dünya merkezli kuramın Kilise tarafından İncil ile uyumlu olduğuna inanıldığını biliyordu. Bu nedenle kitabını sadece el yazması haliyle sessizce etrafta dolaştırdı. Ancak sonunda heyecanlı arkadaşları tarafından kitabı basmaya ikna edildi. Adı De Revolutionibus Orbium Coelestium (Gök cisimlerinin devrimi üzerine) idi. Copernicus kitabı yatıştırıcı olsun diye Papa III. Paul’a ithaf etti ve sonra da öldü. Hikâye, Copernicus’un kitabın ilk baskısının kendisine verildiği gün öldüğü yolundadır.” şeklinde yazmıştır.

Kitabı Nicolai Copernici de Revolutionibus Orbium Coelestium adıyla 1543 yılında basıldı. Kitabı dönemin engin bilgi sahibi astronomların dışında kimsenin okuyamayacağı bir biçimde yazmıştı. De Revolutionibus, astronomi dünyasının dışında başlangıçta ciddi bir hareketlenmeye yol açmadı. Meslekten olmayan insanlarla ruhban sınıfı arasında yapıta karşı geniş çaplı muhalefet geliştiğinde, kitabın seslendiği kişiler olan Avrupa’nın en yetkin astronomlarından pek çoğu, Copernicus’un şu ya da bu matematiksel tekniğinin vazgeçilmez olduğunu söyledi.

Kitabın basitleştirilmemiş olması, Papa’ya ithaf edilmiş olması ve ön sözdeki özürler sayesinde Copernicus’un tepkilerden bir süre uzak kaldığı söylenilebilir.

Copernicus’un bilmediği şeyler vardır. Örneğin, binbir zorluğa karşın Yer’e hareket verilse bile, bu hareketin fiziksel olarak temellendirilmesi başlı başına bir sıkıntı kaynağıydı ve çözümü de Copernicus’ta yoktu.

Copernicus’un hayatının son anında bilim topluluklarının önüne koyduğu bu evren modeli, beklendiği gibi hemen benimsenmedi. Modelin önünde birçok engel bulunmaktaydı. Bunlardan birisi Hristiyan teolojisiydi. Yer merkezli kozmoloji, uzun bir zamandan beri Hristiyanlığın evren görüşü haline gelmişti ve bu kozmolojiye karşı çıkmak dine karşı çıkmak olarak algılanmaktaydı. Ptolemaios’un (Batlamyus’un) matematiksel olarak da desteklemeyi başardığı bu model aynı zamanda gök olaylarının açıklanmasında belirgin bir başarı kazanmıştı ve bunun yarattığı bir güven ve bağlanma söz konusuydu. Algılarımız da Yer’in evrenin merkezinde hareketsiz olarak durduğuna ve göğün yirmi dört saatte çevremizde döndüğüne tanıklık etmekteydi.

Diğer taraftan Yer’in hareketi kabul edildiğinde, ortaya çıkan sorunlara cevap vermeyi sağlayacak bir fizik bilgisi yoktu. “Yer döndüğüne göre yukarı atılan taş nasıl oluyordu da yine aynı noktaya düşüyordu. Yer dolanıyorsa üzerindeki nesneler niçin etrafa saçılmıyorlardı?” gibi soruların o dönemde cevaplanması neredeyse olanaksızdı. Çünkü henüz Galileo yeni fiziği getirmemişti. Anlaşıldığı üzere bu kadar eksiklik varken Copernicus’un desteklenmesi o dönem için pek de mantıklı olamıyor.

Copernicus, Dünya’nın devindiğini öne süren ilk insan değildi, bu fikri kendi adına yeniden keşfettiğini de iddia etmedi. Ön sözde, daha önce Dünya’nın devindiğini savunmuş olan Eski Çağ kaynaklarının çoğunu anar. Daha önceki bir el yazmasında, kendisininkine çok benzeyen bir Güneş Merkezli Evren görüşü olan Aristarkus’a (MÖ yaklaşık 310-230) bile gönderme yapmıştır.

Copernicus’un kurmuş olduğu Güneş Merkezli Evren Kuramı çerçevesinde yürütülen araştırmalar sonucunda Eudoxus, Aristoteles ve Batlamyus’tan beri savunulagelmekte olan yer merkezli evren kuramı yıkılmış ve Copernicus kuramı Galileo ile gözlemsel açıdan, Kepler ile kuramsal açıdan geliştirilmiş ve çağdaş astronominin temelleri atılmıştır. Böylece Kepler’in Elips Yörüngeler Kanunu ile gök mekaniğine giden yol açılmıştır.

 

Tycho Brahe

(1546-1601)

Copernicus’tan sonraki önemli gökbilimci Tycho Brahe’ydi. Bir kozmoloji ve astronomi kuramcısı olarak Brahe, Copernicus’a göre daha geleneksel bir düşünce yapısına sahipti. Brahe, yaşamı boyunca Kopernikçiliğin karşısında olmuştur; Brahe’nin büyük şöhreti astronomların yeni kuramı benimsemelerini geciktirmiştir.

Güneş’in ve Ay’ın Dünya çevresinde, gezegenlerinse Güneş çevresinde döndüğünü ileri süren Brahe böylece aracı bir yer almış oluyordu. Bununla birlikte Aristoteles’in Dünya’daki her maddenin değişmez olduğunu ileri süren görüşüne karşı iki iyi neden vermişti.

O nedenlerden biri 1572’de gündelik paralaksa sahip olmaması dolayısıyla bize Ay’dan daha uzak olan bir yeni yıldızın görünmesine dayanıyordu. Bu yıldız gökyüzünün kuzeyinde yeni bir yıldızdı. Yunanlılar göklerin mükemmel ve değişmez olduğunu düşünüyorlardı. Gökyüzünde değişiyor gibi görünen herhangi bir şey gökyüzünün değil, ancak mükemmel olmayan Dünya’nın atmosferinin bir parçası olabilirdi. Buna bulutlar, göktaşları ve kuyruklu yıldızlar da dâhildi. Brahe göklerin değişmediği düşüncesine karşı kuşku doğurdu.

Yani geçici bir doğa olayı olduğuna göre, yeni yıldızın da atmosferin parçası olması gerekiyordu. Ancak Tycho paralaksını belirlemeye çalıştığında, hiçbir türden paralaks bulamadı. Yeni yıldız Ay’ın ötesinde ve dolayısıyla göklerin bir parçası (muhtemelen çok uzak bir parçası) olmak zorundaydı. Böylece göksel mükemmellik ve değişmezlik düşüncesi yıkıldı.

Öbür nedense yine, bize uzak oldukları açığa çıkan kuyruklu yıldızların gözlenmesinden doğmuştu. Bu, Aristoteles’in “değişme ve çöküşün Ay altındaki uzaya özgü olduğu öğretisi”ni yalanlamıştır. Başka her şey gibi Aristoteles’in bilimsel konulardaki sözleri de gelişmeye engel olmuştur.

Avrupa’nın en modern ilk gözlemevini Kopenhag yakınında, “Uraniborg” adıyla kurdu. Tarihine kadar olan astronomi çalışmalarında onun kadar hassasiyet yakalayabilen olmadı. Çıplak gözle yaptığı gözlemlerle yıldız ve gezegen konumlarını veren kataloglar hazırladı. Yıldız ve gezegenlerin Ay’dan çok uzakta olduğunu gösterdi.

Mars’ın gökyüzündeki konumunu her gece dikkatle gözlemledi ve daha önce yapılanlardan daha iyi ölçümler yaptı. 1601 yılında öldüğünde, tüm gözlemleri ve çalışmaları asistanı Kepler’e miras kaldı.

 

Giordano Bruno

(1548-1600)

Giordano’ya olanlar da yönetim şekilleri ya da onu yargılayanlar açısından fark yaratmaz. Tarihte görüldüğü üzere otorite otoritedir. Şekli, bulunduğu yapı fark etmiyor gibi gözüküyor. İnsan her durumda muhafazakâr tutum sergiliyor ve yaşam süresi boyunca o kadar da değişime elverişli değil. Anlaşılabilir bir tutum olarak görüyorum. Asıl amacı olan yaşamak için daha stabil çevre istemelerini olağan karşılıyorum ve diğer eleştirenler gibi onları topa tutsam da anlayabiliyorum.

Kopernikçilik İngiltere’de sıcak şekilde karşılanmıştı. Ancak Roma’ya bağlı Katolik ülkelerde durum nasıldı? Garip görünse de, teoriye hemen itiraz edilmedi. Kitabın Papa III. Paul’a ithaf edilmiş olması şüphe yok ki doğabilecek itirazları bastırmıştı. Ayrıca, Osiander’in ön sözü de, Yer Merkezli Evren fikirlerinin gerçekten yıkılacağı hususundaki endişeleri de muhtemelen yatıştırmıştı. Ama XII. yüzyılın ikinci on yılında, kavgacı ve kibirli Giordano Bruno’nun (1548-1600) Kopernikçiliğe verdiği açık destek sayesinde, durum büyük ölçüde değişti.

Bruno, panteizme (Kaynaklarımda Hermetizm yazmaktadır ancak ben panteizmi kullanmayı tercih ettim. Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşü) derinden inanmıştı; onun, Kilisenin eski Mısırlıların dinini yansıtan görüşlere dönüşünü görme arzusunu canlandıran inanç da zaten buydu. Panteist (Hermetik) öğretinin büyülü yönlerine o kadar kuvvetle inanmıştı ki, tamamen Mısır kaynaklı bir düşünceye geri dönülmesini istedi. Mısır temelli düşüncesinin, reforme edilmiş Katolik Kilisesi’ne şu veya bu şekilde dâhil edilebileceğini düşündü. Bu hedef ve görüşleri sebebiyle, dine karşı gelmekle suçlanması şaşırtıcı değildi ve aleyhine dava açıldı; ancak esas olarak İsa’nın ilahi bir varlık değil de yaratılmış bir varlık olduğunu savunan görüşünden dolayı suçlandı.

Fransa büyükelçisi De Mauvissiere’in misafiriyken, Bruno, hepsi de yerleşmiş felsefi görüşlerin aleyhinde olan birkaç kitap yazdı; bazıları parlak ve zarif bir üslupta olmakla beraber, hepsi de onun Panteist (Hermetik) öğreti hakkındaki çok özel yorumunu savunmaktaydı. Yaptıklarının hepsi bu kadarla kalsaydı, Bruno bugün büyük ölçüde unutulmuş olacaktı. Ancak kendi görüşlerini Copernicus’un görüşleriyle birleştirdi: Güneş Merkezli Teoriyi övmekle beraber, Güneş merkezli evren fikrinin Panteist açıdan getirdiği neticeleri değerlendirmediği için Copernicus’u eleştirdi. Bruno, aynı zamanda cesaretle spekülasyon yaptı. Thomas Digges’in her biri güneş sistemine benzeyen sonsuz sayıda yıldız evreni bulunduğu fikrini ve Cusalı Nikolaus’un, evrende Yer’den başka yerlerde de hayat olduğu görüşünü benimsedi. Bu fikirleri, Panteizmin geniş şemsiyesi altında yaymaya çalıştı. Bruno’nun evreni, Çinlilerinki gibi yaşayan canlı bir varlıktı. Ama Bruno’nun görüşü, fiziksel evreni canlı bir varlık olarak kabul edip rasyonel şekilde açıklama arzusundan değil, hermetik büyüden esinlenmişti.

Bruno yanına gitmekte olduğu Mocenigo tarafından ele verildi ve Bruno, Engizisyon tarafından hapsedildi. Uzun bir yargılamadan sonra Bruno, dine aykırı fikirlerini geri aldı ve engizisyon mahkemesi üyelerinden af diledi. Buna rağmen sekiz yıl sürecek başka bir yargılama için Roma’ya gönderildi. Sonunda, biraz tereddüt ettikten sonra, fikirlerini geri almaktan vazgeçti ve 1600 yılında kazığa bağlanarak yakıldı. Muhtemelen yakılma nedeni, İsa’nın ilahi özelliğini reddetmesi ve şeytani büyüler yapmasıydı. Bu ikinci suçlama yakılmasının esas sebebi olabilir. Zira Bruno’nun bir cins büyü-din hareketi kurmuş olması muhtemeldir; bu akım Hermetik bir akım olabileceği gibi, Masonluğun köklerine bağlı veya büyü ile dinin başka bir garip karışımı olan Rosenkreutz (Gül Haç) kardeşliğiyle ilişkili bir akım olabilirdi.

Anlaşıldığı kadarıyla, Bruno’nun Copernicus teorisini savunmuş olması, onun mahkûmiyet sebeplerinden biri olarak gösterilmemiştir. Ancak polemikli yazılarında yer alan her görüşünün, özellikle bir zamanlar üyesi olduğu Dominikler tarafından şüpheyle karşılandığı açıktır. İlgi çekici bir nokta da, on dört yıl sonra Galileo’nun Copernicus teorisini savunmasına karşı hücumu başlatan kişinin de bir Dominik Papazı olmasıdır. Bilim ile din arasındaki ilk büyük savaş o zaman patlamış ve bilim uğruna uzun müddet ıstırap çeken ilk kişi büyücü Bruno değil, bilimin ilk şehidi Galileo olmuştur. Eğer Bruno bugün hatırlanıyorsa bu, Roma Katolik Kilisesini yeni Bilim Devrimi’nin en büyük bilimsel hipotezinin aleyhine döndüren kişi olduğu içindir ve bunu da, bilime hiçbir esaslı katkı yapmadan becermiştir.

Hikayeye göre Bruno ölüm kararını bildiren yargıca "Ölümümü bildirirken siz benden daha çok korkuyorsunuz." demiştir.

Tanrı'nın ve evrenin birbirinden farklı iki töz olmadığı, ama aynı gerçekliğin iki sonsuz görünümü olduğunu kabul eder. Ona göre her şey Tanrısal kuvvetin görünüşüdür: "Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım."

 

Johannes Kepler

(1571 – 1630)

Copernicus’tan sonra Güneş merkezli kuramı kabul eden ilk gökbilimciydi. Fakat Tycho Brahe’nin verileri o kuramın Copernicus yönünden ileri sürülen biçimiyle doğru olmadığını gösteriyordu.

Kepler, astronomi kadar astrolojiyle de uğraştı. Olayları önceden haber veren bir takvim hazırladı. İyi bir tesadüf olarak, hava durumu ve köylü ayaklanmalarıyla ilgili tahminleri doğru çıktı. Daha sonraki takvimlerindeki kehanetleri pek doğru çıkmadıysa da, bölgede neredeyse efsanevi bir şöhret kazandı. Kepler’in astrolojiye olan yaklaşımı ilgi çekiciydi; zira astrologların kullandıkları kuralların çoğunu reddetti. Ancak evrende bir uyum var olduğuna ve kosmos ile birey arasında bir etkileşim ve uygunluk bulunduğuna kuvvetle inandı: Astrolojiye olan eğiliminin sebebi buydu. Zaten astrolojiden her zaman “astronominin çılgın küçük kızı” olarak bahsetti ve daha sonraları “Eğer astrologlar ara sıra doğruyu söylemişlerse, bu güzel bir rastlantı eseridir.” diye yazdı. Yine de bunlardan hiçbiri, onun horoskopa bakmasını – bilhassa bir zengin tarafından istendiği zaman – engellemedi.

Kepler’in ona büyük zevk veren keşfi, Güneş merkezli Copernicus evreninin altı gezegenini yörüngelerinde taşıyan küreler arasında yer alan boşluklara Öklides (Öklit) geometrisinin beş adet düzgün çok yüzlü cismini yerleştirebilmiş olmasıydı. Böylece, Satürn ile Jüpiter’in küreleri arasına bir düzgün altı yüzlü (küp); Jüpiter ile Mars’ın küreleri arasına bir düzgün dört yüzlü vs. tam olarak oturmaktaydı. Yalnızca beş adet düzgün çok yüzlü bulunduğundan, Kepler evrenin sırrını aydınlattığını yani niçin yalnızca altı gezegenin var olduğunu ve bu gezegenlerin niçin, astronomların o zamanlar inandıkları gibi, aralıklı dizildiğini keşfettiğine inandı.

Kepler’in büyük başarısı, gezegen devinişinin üç yasasını bulmuş olmasıydı. Yasalardan ikisini 1609, üçüncüsünü 1619 yılında yayınladı.

  • İlk yasa, gezegenlerin, merkezinde Güneş olan eliptik yörüngeler çizdiğini anlatır.
  • İkinci yasaya göre gezegeni Güneş’e birleştiren doğru, eş zamanda eş alan kat eder.
  • Üçüncü yasa, gezegenlerin dönüşü hakkındadır. Dönüş zamanının karesinin, gezegenin Güneş’ten ortalama uzaklığının küpüyle orantılı olduğunu öğretir.

Dairelerin yerine elipslerin geçirilmesi, gökbilimi Pythagoras’tan beri yöneten estetik eğilimin ortadan kaldırılmasına yol açtı.

Kepler’in katkılarını özetleyecek olursak: Güneş Sistemi hakkında şimdi düşündüğümüz resim (yani Güneş ve diğer cisimler birlikte gezegenler takımı) hala Kepler’in bulduğu şekildedir. Gelecekte de önemli bir değişiklik beklenmiyor.

 

Galileo Galilei

(1564-1642)

Matematik, mekanik ve hidrostatik konularıyla uğraşan Galileo, Aristoteles’in hareket hakkında öğrendiklerini gittikçe artan bir şekilde eleştiriyordu. Pisa’da hocayken, eğik Pisa Kulesi’nden aşağıya değişik ağırlıklar attığı söylenir ise de, hikayede anlatıldığı gibi bunu üniversite hocalarının önünde yapmamıştı. Ne şekilde olursa olsun, Galileo düşen cisimlerin hareketini inceledi ve Aristoteles’in teorisinin aksine, hafif veya ağır bütün cisimlerin yere eşit zamanda düştüklerini ispat etti. Eğik düzlemler üzerinden aşağıya doğru toplar yuvarlayarak cisimlerin düz yüzey üzerindeki hareketlerini inceledi ve her ne kadar ulaşamamış olsa da, ileride Newton’un Birinci Hareket Yasası olarak adlandırılacak yasaya yaklaştı. Keşiflerin hepsi dikkate değer keşiflerdi. Bu keşiflerin bir başka önemi daha vardı: Galileo bunlara ulaşmak için, elde ettiği sonuçların analizinde matematiği kullanmıştı. Başka hiçbir yöntem onun bu sonuçlara ulaşmasını sağlayamazdı. Gerçekten de matematiksel yaklaşımı o kadar etkiliydi ki, XII. ve XIII. yüzyıllarda gelişecek olan yeni fiziğe damgasını vuracaktı. Onun “matematiksel fiziğin babası” olarak adlandırılmasının sebebi de budur.

Galileo teleskobun ilk mucidi olmasa da kendine teleskop geliştirmiştir. Teleskobun icadını duyduktan sonra üç kere büyüten ve kısa süre sonra da, on kere büyüten bir teleskop geliştirdi. Sonunda, otuz kere büyüten bir alet yapmayı başardı.

Galileo, teleskobunu yönelttiği her yerde yeni yıldızlar buluyordu. En kalabalık takımyıldızlarda bile yıldız sayısı artıyordu. Çıplak gözle yalnızca soluk bir ışık olarak görülen Samanyolu’nun, çıplak gözle sönük ve küçük oldukları için ayırt edilmeyen yıldızlardan oluşan devasa bir yıldız topluluğu olduğu keşfedilmişti. Her gece sayısız yeni cisim keşfedilen gökler kalabalıklaşıyordu. Kimi Kopernikçilerin savunduğu geniş, hatta sonsuz evren varsayımı birdenbire daha akla yakın bir varsayım olarak görülmeye başlandı. Bruno’nun, sınırsız bir uzama yayılan ve sonsuz sayıda cisim barındıran evrenin Tanrının sonsuz üretkenliğini gösterdiğine ilişkin gizemci görüşü neredeyse elle tutulur, gözle görülür bir şey olmuştu.

Bütün bunlara rağmen, Galileo teleskobu icat etmedi. Venedik’teki örnek teleskop Hollanda’dan gelmişti. Orada, 1608 Ekim’i başında, Middelburg’lu mercek yapımcısı Hans Lipperhey uzağı görmede kullanılacak bir alet (teleskop ismi ancak 1611’de İtalya’da kullanıldı) için patent başvurusunda bulunmuştu. Ancak böyle bir aleti bulduğunu iddia eden tek kişi Lipperhey değildi. On beş gün içinde Hollanda Parlamentosu’na ikinci bir patent başvurusu yapıldı. Daha sonra Middelburg’lu bir başka optikçi de hak iddia etti. Teleskobun icadının hikayesi oldukça karışık. İlk icat eden konusu hala tartışmalıdır.

Galileo, teleskop ile yapmış olduğu çok önemli astronomi gözlemlerinin ayrıntılarını 1610’da Siderius Nuncius (Yıldızların Habercisi) isimli eserinde yayınladı. Galileo eserinde, çıplak gözle görülemeyen pek çok yıldızı nasıl gözlediğini ve böylece yıldızların eskilerin bildiklerinden çok daha fazla sayıda olduğunu açıklamıştı. Bu tespit, Aristoteles muhaliflerince pek sevilen ve eski bilimin “mükemmelliği” iddiasının aleyhine bir delildi. Galileo, Ay’da dağların bulunduğunu da gözlemlemiş ve hatta gölgelerin boyuna dayanarak bunların yüksekliklerini hesaplamıştı. Ayrıca, Samanyolu’nun sayılamayacak kadar çok yıldızdan meydana gelmiş olduğunu ve hepsinden önemlisi, yörüngesindeki hareketi boyunca Jüpiter’e dört küçük uydunun eşlik ettiğini keşfetti. Bu tespit gerçekten önemliydi; zira yörünge üzerinde hareket eden bir gezegenin kendi uydularını da beraberinde taşıyabileceğini göstermekte ve Kopernik karşıtı iddiayı geçersiz kılmaktaydı. Daha sonra 1610’da Galileo, Venüs’ün de Ay gibi evreleri bulunduğunu fark etti ve kendisine üçlü gezegen gibi görünen Satürn gezegeninin garip yapısını gözledi. 1610 ile 1611 arasındaki bir tarihte, teleskopla Güneş lekelerini de gözledi. Galileo’ya göre bütün bu gözlemleri Kopernik teorisini kuvvetle desteklemekteydi.

Teleskobun en güçlü biçimde ve doğrudan etkiledikleri astronomi bilenler değildi. Teleskop Kopernikçi görüşün ilk kez yaygın bir biçimde tanınmasını ve matematiksel olmayan bir yoldan belgelenmesini sağlamıştır. 1609 yılından sonra astronomi konusunda yüzeysel bir bilgi sahibi olanlar bile evrenin ortak duyunun kaba ilkelerine uymayan bir yapısı olduğunu teleskopla gökyüzüne bakarak kendi gözleriyle görebildiler ve on yedinci yüzyıl boyunca bunu yaptılar. Teleskop çok popüler bir oyuncak olmuştu. Daha önce astronomiye ya da herhangi bir bilim dalına hiç ilgi göstermemiş olanlar bile bu yeni cihazı satın ya da ödünç alarak açık gecelerde heyecanla gökleri tanıyordu. Amatör gözlemci bir yandan gıpta edilen, bir yandan da parodi konusu olan tanıdık bir tipti. Bu tiple yeni bir yazın türü gelişmişti. Popüler bilimin ve bilimkurgunun başlangıcının on yedinci yüzyılda olduğu görülecektir. Bunların ilk örneklerindeki en çok göze çarpan konular da teleskop ve teleskopla yapılan ilk keşiflerdir. Galileo’nun astronomi çalışmalarının en büyük katkısı astronomiyi popülerleştirmesidir; popülerleştirdiği astronomi de Kopernikçi astronomiydi.

Galileo yüzyılımızdaki evrim tartışmalarında önce, bilim ve din arasındaki en önemli karşılaşmaya sahne olan Engizisyon Mahkemesi’ne çıkarıldı. Kilise, kitabını (İki Temel Evren Sistemi Üzerine Konuşma) Kopernik teorisine fazla yönelik buldu. Galileo 22 Haziran 1633'te işkence tehdidi altında (fakat işkence yapılmamıştı), Dünya merkezli evren görüşüne zıt olan bütün görüşlerini reddetmeye zorlandı. Bazen Galileo teslim olup susmakla suçlanır, fakat o zamanlar yetmiş yaşındaydı ve bir nesil önceki Bruno örneğini çok iyi hatırlıyordu. Ancak yaşı göz önüne alınarak kendisine hoşgörülü davranıldı. Buna rağmen, fikrini değiştirmeye zorlanarak ev hapsine mahkum edildi. Galileo son yıllarını, sarkacı saat mekanizmasının düzenine uygulamakla geçirdi. Ancak gerçek anlamda ilk pratik sonuçlar, 1656’da Hollandalı bilim insanı Christiaan Huygens tarafından elde edildi ve Huygens böylece, zamanı mekanik olarak ölçmede hassasiyet çağını başlattı. Galileo 1642’de öldü, bu yıl aynı zamanda Isaac Newton’un doğduğu yıl idi.

Kilise’nin zaferi pek de parlak olmadı. Güneş merkezli evren kuramı her yerde bilim insanlarının ve sıradan insanların zihinlerinde daha güçlü bir biçimde yerleşmeyi sürdürdü.


Not: Bu yazı, KOÜTBAT'ın (Kocaeli Üniversitesi Bilimsel Araştırma Topluluğu) Terapi adlı dergisinin 2. sayısında yayınlanmıştır. Yazar izniyle Evrim Ağacı üzerinden yayınlanmaktadır.

Ömer Çelik, KOÜ Tıp Fakültesi 4. Sınıf Öğrencisidir.

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. Kuhn, Thomas S. Kopernik Devrimi: Batı Düşüncesinin Gelişiminde Gezegen. Çev. Halil Turan, Dursun Bayrak ve Sinan Kadir Çelik. 1. Baskı. Ankara: İmge
  2. Kitabevi, 2007.
  3. Asimov, Isaac. Asimov'un Bilim Ve Buluşlar Tarihi: Güncelleştirilmiş Ve Resimlendirilmiş. Çev. Elif Topçugil. 1. Baskı. Ankara: İmge Kitabevi, 2006.
  4. Ronan, Colin A. Bilim Tarihi: Dünya Kültürlerinde Bilimin Tarihi Ve Gelişmesi. Çev. Ekmeleddin İhsanoğlu ve Feza Günergun. 1. Baskı. Ankara: TÜBİTAK, 2003.
  5. Russell, Bertrand. Batı Felsefesi Tarihi (Modernçağ) (Yenicağ). Çev. Muammer Sencer. Cilt. 3. Ankara: Bilgi Yayınevi, 1973.

Balinalarda Nostril (Burun Deliği) Evrimi

Dışkı Nakli (Evet, Doğru Okudunuz!)

Yazar

Ömer Çelik

Ömer Çelik

Yazar

Katkı Sağlayanlar

Şule Ölez
Şule Ölez
2. Editör
Konuyla Alakalı İçerikler

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim