Coğrafya Nedir? Coğrafyanın Bilimdeki Yeri Nedir?
Coğrafyanın Bilimsel Kimliğinin Postyapısalcı Bir Perspektiften İncelenmesi
Pixabay
- Özgün
- Coğrafya
- Bilim Felsefesi
Bu Makalede Neler Öğreneceksiniz?
- Coğrafya, fiziki ve beşerî coğrafya arasındaki etkileşimle sosyal bilimler ve fen bilimleri arasında köprü kuran, ancak tarihsel olarak tasvirci ve kaderci yaklaşımlardan eleştiri alan bütüncül bir bilim dalıdır.
- 20. yüzyılda coğrafyada kantitatif devrimle uzmanlaşma artmış, çevresel determinizm ve bölgeselcilik gibi eski yaklaşımlar terk edilerek coğrafya daha bilimsel ve üretken bir disiplin haline gelmiştir.
- Coğrafya biliminde hümanistik, davranışsal, varoluşçuluk, idealizm, pragmatizm ve fenomenoloji gibi paradigmalar insan-mekan ilişkisini farklı açılardan inceleyerek coğrafyanın sosyal bilim kimliğini zenginleştirmiştir.
Coğrafya denilince zihninizde nasıl bir düşünce oluşmaktadır? Coğrafya, halk arasında bir bölgenin, ülkenin genel özelliklerini öğrenme, başkent adlarını ezberleme ve genel fiziki özelliklerini bilme bilimi olarak anlaşılabilir. Tüm bunlar coğrafya biliminin içinde olmakla birlikte, bu yüzeysel bakış açısı coğrafyanın kimliğini tam olarak tanımlamamaktadır. Elbette bu düşüncede olmayan kişiler istisna olmakla birlikte, bu istisnalar mevcut durumu değiştirmemektedir.
Bu tasvirci ve yüzeysel tanımlamanın hâkim olmasının sebebi, coğrafyanın geçmişte çevresel determinizm ve bölgeselcilik gibi görüşlerin yaygın olmasıdır. Coğrafya, olay ve olgulara farklı bir perspektiften bakarak geniş bir çerçeve sunan bir disiplindir. Ancak bu geniş çerçeve, coğrafyanın bilimsel kimliğinin ne olduğu konusunda çeşitli tartışmalara yol açmıştır. Örneğin sosyoloji, psikoloji, fizik, kimya gibi bilim dallarında da çeşitli tartışmalar yaşanmakla birlikte, coğrafyanın kimliğini bulma sorunu çok daha tartışmalı olmuştur.
Bu tartışmaların arkasında çeşitli etkenler olmakla birlikte, coğrafyanın Batı'da 1960’lı yıllara kadar holistik bakış açısını ısrarla sürdürmesi de önemli bir sebeptir. Coğrafyanın bu holistik yaklaşımı, hem doğa hem de sosyal bilimleri kapsaması ve uzmanlaşma yerine bütüncül yaklaşmayı benimsemesidir. Burada fiziki ve beşeri coğrafya arasındaki karşılıklı etkileşim, coğrafyanın doğası gereği elzemdir. Ancak 20. yüzyıldan itibaren, bilimlerde ortaya çıkan uzmanlaşmalar yani iki kültürleşme, bilim dallarının gelişimini ve çeşitlenmesini hızlandırmıştır. Doğurganlıktan kastedilen, bir bilimin içinde oluşan alt dalların zamanla konularını geliştirerek bağımsız disiplinler haline gelmesidir.
Coğrafya, 20. yüzyılın ilk yarısına kadar süregelen değişim sürecinde, doğa ve sosyal bilimlere ayak uyduramaması ve bu bilim dallarının coğrafyayı ikinci planda görmesi nedeniyle “tasvirden öteye geçemeyen” bir bakış açısı geliştirmiştir. Ancak 1960’lı yıllardan itibaren coğrafya disiplini içinde önemli gelişmeler yaşanmıştır. Bu gelişmeleri yazımızın ilerleyen bölümlerinde ele alacağız.
Burada vurgulamak istediğimiz durum, coğrafyanın bilimsel kimliğinin ne olduğudur. Coğrafya sosyal bilim midir yoksa fen bilimleri arasında mı yer alır? Dünyada var olan sorunlara coğrafya nasıl yaklaşmaktadır? Bu ve benzeri sorular, post-yapısalcı bir bakış açısıyla incelenecek; geçmişte coğrafya içerisindeki bu bunalımlar ve günümüz Batı coğrafyasının geldiği nokta anlaşılmaya çalışılacaktır. Ayrıca Türkiye’de coğrafya biliminin, yenilikçi coğrafya anlayışı içinde nerede durduğu ele alınacaktır.
Bu yazıdaki amaç, okuyucuya zihinlerde yer eden ve geçmişte sömürgecilik faaliyetlerinin önemli bir parçası olan tasvirci, kaderci ve sınırlandırıcı coğrafya anlayışı imajını sorgulatmaktır. Diğer bir amaç ise artık coğrafyanın bu şekilde tanımlanmadığı gerçeğini vurgulamaktır. Coğrafya için yapılan, bir ülkenin bulunduğu konumu, fiziki ve beşeri özelliklerin genel ve yüzeysel tanımı gibi açıklamalar artık yetersiz kalmaktadır. Ancak burada hatırlatmak gerekir ki, coğrafyanın içerisinde yukarıda anlatılan ülke ve bölge özellikleri ile genel fiziki ve beşeri etkenlerin bilinmesi de önemlidir. Örneğin bir kişi “Evrim sadece değişimdir.” derse, evrimsel biyolojiyi tam olarak yansıtmayacaktır. Değişim evrimin önemli bir unsuru olsa da, bu süreç çok daha karmaşıktır ve canlı hayatının anlaşılması için vazgeçilmezdir. Buradan da anlaşılacağı gibi, Türkiye coğrafyasında bölgeselciliğin hala güçlü bir görüş olması, bazı coğrafyacılar ve dolaylı olarak lise ile yaygın eğitim kurumlarında öğretilen coğrafyanın zihinlerde böyle algılanmasına sebep olmuştur.
Post-yapısalcılık, değişmez, kesin ve katı sınırlara karşıdır. Bu karşıtlık, her şeyi eleştirmek olarak algılanmamalıdır. Katı sınırların eleştirilmesi, bir bilim dalının kendi içerisinde bakış açılarını daha iyi tanımlayıp daha bilimsel bir perspektif sunmasıdır. Bu sebeple, her bilim dalında var olan tartışmalar bilimlerin ilerlemesini sağlamıştır. Her dönemde başka bir fikri, görüşü ve kuramı eleştiren kişiler marjinallik damgası yiyerek dışlanmıştır. Ancak unutulmamalıdır ki, kendi dönemlerinde marjinal olarak görülen fikirler ilerleyen dönemlerde kabul edilmiştir. Bilim ve felsefe tarihi içerisinde bu duruma birçok örnek verilebilir.
Coğrafyanın Bilimsel Kimliği
Coğrafyanın bilimsel geçmişi kanlıdır. Bu durum coğrafyanın kendisinden değil, coğrafyayı yapanlardan kaynaklanmaktadır. 16. yüzyılda coğrafi gezilerin amacı bilimsel olarak coğrafya yapmak değildi. Keşfedilen yerleri tanıyarak daha iyi sömürmek ve bu sayede daha zengin olmak ön plandaydı. Bu coğrafi keşifler ve sonrasında Afrika ile Latin Amerika’daki facialar buna örnektir. Bu durum diğer bilim dalları için de geçerlidir. Yaşanan olaylar, coğrafyanın bilimsel olarak yapılmasından ziyade sömürgeleştirme, kaynakları kullanma ve verimli topraklara sahip olma ihtiyacından kaynaklanmıştır. Yukarıda kullandığımız “coğrafyayı yapanlar” ifadesi kasıtlı olarak seçilmiştir.
Bilim hiçbir zaman tamamen objektif olmamıştır. Bilim tarihine bakıldığında, bilim ülke, kurum veya kişilerin taleplerine de yanıt vermiştir. Ancak bir bilim insanı kendisini tarafsız olmaya yaklaştırabilir ve yalnızca tüm insanlık yararına misyonunu üstlenebilir. Buradaki eleştiri, hiçbir bilim insanının veya hiçbir insanın mutlak tarafsız olamayacağıdır. Bu sorun bilimin kendisinden değil, bilimi yapan "insandan" kaynaklanır. Bilim aracılığıyla milyonlarca insanın hayatı kurtulduğu gibi, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin kötüye kullanılması sonucu milyonlarca insan hayatını kaybetmiştir.
Örneğin, Louis Pasteur 1885 yılında kuduz aşısını bulması sayesinde milyonlarca insanın hayatını kurtarmıştır. Öte yandan, bilim aracılığıyla geliştirilen atom bombası büyük yıkımlara yol açmıştır. Bilim, tam anlamıyla güç sahiplerinden, siyasetten, kültürden ve propagandadan bağımsız olamamıştır. İnsanın sosyal bir varlık olması bu durumda önemli bir etkendir. Bilim insanlarını içinde bulundukları dönemden ve o dönemin özelliklerinden tamamen soyutlamak, duygularından arındırarak bilim yapmak gerçekçi görünmemektedir. Ancak bu durum, bilimin tarafsızlık ilkesini benimsemesine engel değildir. Temel eleştiri, mutlak objektifliğin sosyal bir varlık olan insanda var olmayacağı yönündedir.
Burada iki kavramı karıştırmamak gerekir. Bilimin tarafsızlık ilkesini benimsemesi ile mutlak tarafsız olması arasında ince bir çizgi bulunmaktadır. Mutlak objektifliğin olamayacağı eleştirisi, bilimin sürekli taraf olduğu ya da olacağı anlamına gelmez; ancak kusursuz bir tarafsızlıktan da söz edilemez. Bu nedenle, coğrafyanın taraf olması değil, sömürenin yanında taraf olması sorun olarak görülmektedir. Coğrafya tarihinin kanlı olmasının sebebi de budur. Coğrafyanın, özellikle coğrafi keşifler döneminde ve 19. yüzyılda sömürgeleştirmeye aracılık etmesi sonucu yaşanan olaylar, yarattığı derin izleri hâlâ kapatmamıştır.
Evrim Ağacı'nın çalışmalarına Kreosus, Patreon veya YouTube üzerinden maddi destekte bulunarak hem Türkiye'de bilim anlatıcılığının gelişmesine katkı sağlayabilirsiniz, hem de site ve uygulamamızı reklamsız olarak deneyimleyebilirsiniz. Reklamsız deneyim, sitemizin/uygulamamızın çeşitli kısımlarda gösterilen Google reklamlarını ve destek çağrılarını görmediğiniz, %100 reklamsız ve çok daha temiz bir site deneyimi sunmaktadır.
KreosusKreosus'ta her 50₺'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar.
Kreosus destekçilerimizin reklamsız deneyimi, destek olmaya başladıkları anda devreye girmektedir ve ek bir işleme gerek yoktur.
PatreonPatreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar.
Patreon destekçilerimizin Patreon ile ilişkili e-posta hesapları, Evrim Ağacı'ndaki üyelik e-postaları ile birebir aynı olmalıdır. Patreon destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi 24 saat alabilmektedir.
YouTubeYouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz.
Eğer seçtiğiniz seviye reklamsız deneyim ayrıcalığı sunuyorsa, destek olduktan sonra YouTube tarafından gösterilecek olan bağlantıdaki formu doldurarak reklamsız deneyime erişebilirsiniz. YouTube destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi, formu doldurduktan sonra 24-72 saat alabilmektedir.
Diğer PlatformlarBu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.
Giriş yapmayı unutmayın!Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir.
Bazı çevrelerde "Coğrafya ilk bilimdir." veya "Coğrafya bilimlerin kraliçesidir." denilerek coğrafyanın önemi anlatılmaya çalışılır. Ancak bu sözler bilimsel bir dayanak taşımamaktadır. Bir biyolog, kimyacı, fizikçi, sosyolog ya da kozmolog da kendi biliminin önemini vurgulamak için benzer iddialarda bulunabilir. Bu durum sadece kısır bir döngüye yol açar. Bir bilim dalının önemini belirtmek için ilk bilim olması ya da "kraliçe" gibi subjektif ifadeler kullanmanın rasyonel bir temeli yoktur. Örneğin yazılım mühendisliği, bilim tarihi içinde henüz yeni sayılır. Kullandığımız telefondan tüm elektronik cihazlara kadar yazılım hayatımızda çok önemli bir yere sahiptir. Bütün bilim dalları ihtiyaçtan doğar ve mevcut sorunlara çözüm getirir. Bu bakış açısıyla bir bilimin ilk ya da son olması, yaptığı katkıyla doğru orantılı değildir. Elbette coğrafya eski bir bilimdir; ancak bundan öteye geçmek, subjektif ve duygusal yaklaşımdan öteye gitmez ve coğrafyanın sorunlarına çözüm de sunmaz.
“Coğrafya, sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasında bir köprüdür.” denilerek kısa bir tanım yapılır. Ancak bu tanım kendi içinde bazı çelişkiler barındırmaktadır. Bilim felsefesinde "köprü" diye bir tanımlama mevcut değildir. Sosyal bilimler ile doğa bilimleri arasında etkileşim vardır. Bu sadece coğrafya bilimine özgü bir özellik değildir; ancak burada ifade edilen fiziki ve beşeri coğrafya arasındaki etkileşim ise tartışmasızdır. Bir bilim dalının genel çerçevesi içinde hem sosyal hem doğa bilimleri gibi iki kategori bulunmamaktadır. "Köprü" tanımı çıkarılırsa, coğrafya hangi kategoride yer alır? Bu soruya verilecek cevap; coğrafyanın bir sosyal bilim olduğudur.
Coğrafyanın sosyal bilimler tarafında yer alması, fiziki coğrafya ile etkileşime girmeyeceği anlamına gelmez; aynı şekilde fen bilimleri içerisinde yer alması da beşerî coğrafya ile etkileşimini engellemez.
Coğrafyanın bir "fiziki coğrafya" yönü vardır. Ancak bir bilim dalının fen bilimlerinin yöntemlerini uygulayarak çalışması, yapılan bilimin fen bilimi olduğu anlamına gelmez. Örneğin; psikoloji, sosyoloji, iktisat, coğrafya ve ekonomi disiplinleri fen bilimlerinin yöntemlerini yoğun olarak kullanmaktadır. Yine, fen bilimlerinin yöntemlerinin kullanılması sosyal bilimlerin fen bilimleriyle aynı sonuçlara ulaştığı anlamına da gelmez.
Coğrafyanın fen bilimlerinde gösterilmek istenmesinin sebeplerinden biri de geçmişte yaşanan ve bugün hala devam eden elitist bakış açısıdır. Fen bilimleri daha üstün görülmekte, sosyal bilimler ise ikinci planda ve önemsiz gibi algılanabilmektedir. Bu bakış açısı toplumda da yer etmiştir. Örneğin "Sosyal bilimlerin bilim olduğu tartışılıyor." gibi söylemler duymaktayız; ancak günümüzde gelinen noktada bu görüş doğruyu yansıtmamaktadır. Bu konuyla ilgili yazıyı buradan okuyabilirsiniz.
Diğer bir neden ise medyanın rolüdür. Medyada yer alan bilimle ilgili haberlerde genellikle klasik ve bilim denilince aklımıza gelen o tablo karşımıza çıkar. Beyaz saçlı, beyaz önlüklü, gözlüklü ve bir laboratuvarda çalışan bir erkek portresi sunulur. Oysa bilim, sadece laboratuvarda ve sadece bu kişiler tarafından yapılmaz.
1960’lı yıllarda coğrafya alanında fiziki ve beşerî coğrafya arasında yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Coğrafyanın değişen ve gelişen doğa ve sosyal bilimlerin hızına ayak uyduramaması nedeniyle, coğrafya 1960’lara kadar önceki bilim dallarının uzmanlaşma süreci olan iki kültürleşme durumunu korumuştur. Bu nedenle, coğrafyanın sorunlara çözüm üretememesi ciddi tartışmaları beraberinde getirmiştir.
Yüzyılın ikinci yarısında coğrafya, iki kültürleşmeye geçerek fiziki ve beşerî coğrafya alanlarında uzmanlaşmıştır. Bu durum sonrasında fiziki ve beşerî coğrafya arasında iletişimsizlik sorunu ortaya çıkmış ve yoğun tartışmalara yol açmıştır.
Burada, fiziki ve beşeri coğrafya arasındaki iletişim kopukluğu önemli bir sorundur. Fiziki coğrafya daha çok botanik, mühendislik, jeoloji, jeofizik, zooloji vb. bilim dallarından yararlanır. Beşeri coğrafya ise tarih, antropoloji, sosyoloji, felsefe, ekonomi, iktisat gibi bilim dallarından yararlanmaktadır. Bilimsel açıdan bu yararlanma bir sorun teşkil etmese de, coğrafyanın daha fazla gelişmesi açısından önemlidir. Ancak coğrafyanın kendi içindeki bu kopukluk, coğrafyanın "bütünselliğine" zarar vermektedir. Jeoloji Profesörü Celal Şengör'ün Mart 2019 tarihinde Geoced dergisinde yayınlanan makalesindeki yazısı bu kopukluğu anlatması açısından önemlidir:
Türk coğrafyacıları ya jeologluğa ya da sosyologluğa özendiler ve sonunda ne birinde ne de diğerinde kayda değer işler yapabildiler.
Coğrafyanın yukarıda belirtilen tek kültürcü holistik bakış açısı nedeniyle doğa ve sosyal bilimleri kucaklaması önemli bir etkendir. Yine aynı dergide şunlardan bahsedilir:
On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısında büyük evrensel dâhi Alexander von Humboldt’un (1769-1859) hayâl ettiği coğrafya, yirminci yüzyılın ortalarında kaybolmaya yüz tutmuştu. Bunun en önemli nedeni coğrafyanın kucakladığı doğa ve sosyal bilimlerin her birinin kendi başlarına ihtisas konuları haline gelerek kendi öğretim ve araştırma programlarını geliştirmiş olmalarıydı. Coğrafyacı, her şeyden anlayan, ancak hiçbir şeyde uzman olmayan bir Orta Çağ âlimine dönüşmüştü.
Celal Şengör’ün bu ifadesi, günümüz Anglo-Sakson ekolü için tamamen geçerli değildir. Bu eleştiri, Türk coğrafyası açısından bir sorun olarak görünmektedir. Türk coğrafyasının 1960’lı yıllarda gerçekleşen uzmanlaşma süreçlerini ve 1970’li yıllarda ortaya çıkan paradigmaları yakalayamamış olması, tüm bu sorunların önemli nedenlerindendir. Celal Şengör’ün tüm coğrafyacılardan mı yoksa sadece bazı kişilerden mi bahsettiği net değildir. Bu yazı, bireylerden çok coğrafya alanındaki belirgin bir durumu yansıtmaya çalışmaktadır. Bu nedenle Celal Şengör’ün yazısını paylaşmamızın en önemli nedeni, bir jeolog olarak coğrafyaya bakış açısını ifade etmektir. Türk coğrafyasının yetiştirdiği, hem beşeri hem de fiziki coğrafya alanında önemli katkılar sunan çok değerli bilim insanlarımız bulunmaktadır. Coğrafyanın kendi içinde de bu sorunlara yönelik eskiden beri var olan itirazlar olsa da, bu sorunlar güncelliğini korumaktadır.
Coğrafyanın ikili yapısı ve geniş perspektif sunması, coğrafyanın sınırlarını kesin olarak belirlemeyi zorlaştırmaktadır. Peki, bir sınır çizmek şart mıdır? Bir ekonomist ve coğrafyacı olan Adam Tickell, bu konuda şu açıklamayı yapmaktadır:
Coğrafi disiplinin sınırlarını gözetlemekten çok gelin bu sınırları genişletelim. Coğrafya içinde olunacak açık, canlı ve heyecan verici bir yer.
Bir bilim dalı içinde kategorilere ayrılmak sorun teşkil etmez. Aksine, kategorileşme ihtiyaçtan doğan bir zorunluluktur. Ancak, bir kategori diğerini gölgeliyorsa bu durum sorunlara yol açar. Coğrafyanın geniş perspektifi sonucunda yaygınlaşan disiplinlerarası ve disiplinlerötesi çalışma yöntemleri, coğrafyanın doğasına uygundur. Var olan sınırları çizmek yerine onları genişletmek gerektiği görüşü son derece makul bir açıklamadır. Bir bilim dalının gelişimi, üretkenliğiyle doğru orantılıdır. 1960’lı yıllardan sonra coğrafya, Batı’da bu üretkenliği yakalamış; birçok alt disiplin ve bu alt disiplinlerin zamanla büyüyüp ayrılması üretkenliğin bir göstergesidir. Örneğin, antropojenik jeomorfoloji hem doğal süreçlerin oluşturduğu yeryüzü şekillerini tanımlar hem de insanın son 250 yıldaki doğaya müdahalesini inceler. Bizzat coğrafyanın içinde doğan bu disiplin sürekli gelişerek büyümektedir.
Kantitatif Devrim Öncesi ve Sonrası
Çevresel Determinizm
Coğrafya bilimi, Evrim Teorisi'nden önemli ölçüde etkilenmiştir. Evrim Teorisi'nde önemli bir yere sahip olan “uyum sağlayanın hayatta kalması” ilkesi ve bunun sosyal bilimlere uygulanması hiçbir zaman başarılı olmamıştır. Sosyal Darwinizm, evrimin işleyişindeki kuralların sosyal bilimlere uyarlanmış hali olarak tanımlanabilir. Sosyal Darwinizm’in bu katı görüşü, yayılmacı ve sömürgeleştirme faaliyetlerine zemin hazırlamıştır. Çevresel determinizm (belirlenimcilik) görüşü ilk çağlara kadar uzanmakla birlikte, Darwin’in Türlerin Kökeni (On the Origin of Species) adlı kitabının yayınlanmasından sonra hız kazanmıştır.
Çevresel determinizm kaderci bir bakış açısına sahiptir. Örneğin, iklimsel farklılıklar nedeniyle o bölgede yaşayan insanların davranışları benzerdir. Aynı iklimler, aynı insan karakterleri ve toplumları ortaya çıkarır görüşünü savunur. Diğer bir ifadeyle insan, çevrenin pasif bir canlısıdır. Her şeyi var eden ve şekillendiren güç, fiziki şartlar ve iklimdir. Öyleyse, burada bakılacak ilk unsur iklimsel elverişliliğin nerelerde uygun olduğudur. Bu önemlidir; çünkü büyük devletler ve büyük medeniyetler orta iklim kuşağında meydana gelir görüşü baskındır. Eğer Afrikalılar büyük medeniyet kuramadılarsa, bu çevresel şartlar dolayısıyladır. Daha da ileri gidilerek, dağlık alanlarda yaşayan insanların kaba, sert ve özgürlükçü olduğu; soğuk iklimde yaşayanların daha çalışkan, sıcak iklimde yaşayanların ise tembel olduğu savunulur. Örneğin çölde yaşayan insanlar tek tanrıya inanır ve büyük devletler kuramazlar. Diğer büyük devletler tarafından da sömürülürler.
Ancak bu görüşler, coğrafya alanında 1920'li yıllardan sonra yoğun şekilde eleştirilmiş ve sömürgeciliği destekleyen bu yaklaşımdan vazgeçilmiştir. Friedrich Ratzel'in Lebensraum kavramı, Halford Mackinder'in kara hâkimiyeti teorisi ve Rudolf Kjellén'in jeopolitik görüşleri, Sosyal Darwinizm'den güç alan ve "güçlü olan güçsüzü ezer" anlayışıyla hareket eden, felaketle sonuçlanan teorilerdir.
Burada biyolojik evrim ile Sosyal Darwinizm karıştırılmamalıdır. Eleştirilen nokta, evrim kuramlarının Sosyal Darwinizm adı altında sosyal olaylara uygulanarak sömürgeciler tarafından kullanılması ve felaketle sonuçlanmasıdır. Buradan Sosyal Darwinizm ile ilgili yazıyı okuyabilirsiniz.
Türkiye’de bazı coğrafya kitaplarında çevresel determinizm etkilerine rastlanmaktadır. Çevresel determinizme getirilen eleştiri ise sadece çevrenin insanı değil, insanın da çevreyi değiştirebilme yeteneğinin olmasıdır. Ayrıca bazı coğrafyacılar o dönemde coğrafyanın görevini insan ve çevre arasındaki karşılıklı ilişkileri incelemek olarak savunmuşlardır. Bununla bağlantılı olarak halen sıkça kullanılan “Coğrafya kaderdir.” sözü, güncelliğini 100 yıl önce yitirmiş bir görüşün uzantısıdır. Eğer bu sözden kastedilen, çevrenin ve iklimin varlığının insanların ve dolaylı olarak tüm eylemlerinin o bölgeye özgü olduğu ise, bu bakış açısının günümüz çağdaş insanı için mutlak olduğu sonucuna varamayız. Bazı kişiler İbn-i Haldun’un bu sözünü coğrafyanın önemini anlatmak için sıkça kullanırlar. Ancak büyük felaketlere yol açmış ve insan için kabul edilemez olan bu görüşün hâlâ dile getirilmesi üzerinde durulması gereken bir konudur.
İbn-i Haldun gibi önemli bir düşünür bu sözü sömürgecilik adına söylememiştir. Elbette çevresel etkilerin insan yaşamı üzerinde büyük etkileri olduğu yadsınamaz bir gerçektir. Ancak günümüzde gelinen nokta, çevrenin insanı belirlemediği ancak etkilediği görüşünün önemli bir yer tuttuğudur. Bu anlayış hem coğrafya bilimine zarar vermiş hem de sömürgeciliğin destekçisi olmuştur.
Determinist (Belirlenimci) yaklaşımlar, coğrafya alanında gelişen paradigmaların en çok eleştirdiği konulardan yalnızca biridir. Çevresel determinizm hakkında Geoced dergisinde yayımlanan "İbn Haldun ve Ali Şeriati’ye Göre Çevresel Determinizm (Belirlenimcilik)" adlı makaleyi buradan okuyabilirsiniz. Makalede izlenen yöntem, her iki düşünürün kendi yaşadıkları dönemin koşullarına göre değerlendirilerek bir bakış açısı sunmaktır.
Bölgeselcilik
Coğrafya bilimi içinde ülkemizde etkisini sürdüren bir diğer görüş ise bölgeselciliktir. Bölgesel coğrafya, mekânlar arasındaki farklılıklara göre hem fiziksel hem de kültürel incelemeye dayanır. Mekânın hem fiziksel hem de insanlar arasındaki kültürel farklılıklarını esas alarak sınırlar çizip araştırmaya çalışmaktadır.
Bu görüş, ilk ortaya çıktığında coğrafyacılara büyük özgüven kazandırsa da, ilerleyen yıllarda yoğun eleştirilere maruz kalmıştır. Bu görüş, coğrafyanın tasvirden öteye geçememesi, son 250 yılda yaşanan birçok insan sorununu anlayamaması ve çözüm üretememesi nedeniyle, 1960’lı yıllarda coğrafyanın bilimsel bir disiplin olup olmadığı tartışmalarına yol açmıştır.
Gelişen diğer bilimlerin gölgesinde kalan coğrafya, saygın üniversiteler tarafından tek tek kapatılarak büyük bir hayal kırıklığı yaratmış ve coğrafyacılar yeni çözüm yolları aramıştır. Başta Yale ve Harvard üniversiteleri olmak üzere, coğrafya için “tasvirci ve yüzeysel” olduğu eleştirisi yapılmıştır. Kısa bir tanımlama gerekirse, var olan üç sorun bu durumun temel sebeplerini oluşturur. Çevresel determinizmin yarattığı olumsuz izlenim, bölgeselciliğin tıkanıklığı ve coğrafyanın bunlardan vazgeçmeyip gelişen diğer bilimlere göre geri kalması; tek kültürlülüğü koruyup tüm doğa ve sosyal olayları kapsama isteği, yaşanan olayların temel nedenleridir.
Yeni Arayışlar
Coğrafyanın içinde bulunduğu bu zor dönemler, yeni arayışları beraberinde getirdi. Dönemin gereklerine uyularak coğrafyada kantitatif yani sayısal bir devrim meydana geldi ve coğrafya saygınlığını tekrar kazanmayı başardı. Artık coğrafya, iki kültürleşmeye geçişi hızlandırdı ve coğrafyanın ne olduğu ile ne olması gerektiği üzerine yoğun tartışmalar yaşandı.
Coğrafyacılar, bu nedenle coğrafyayı daha bilimsel hale getirmek için pozitivizmi benimsediler. Kantitatif coğrafyanın amacı, olaylara mekanik bir yaklaşımla açıklama getirmektir. Bu görüşe göre coğrafya, sadece ölçülebilen ve teste tabi olan, yani fenomenlerle ilgili çalışmalar yapmalıdır. Ölçülemeyen şeyler coğrafyanın konusu olamaz. Duygular, göç sorunları, inançlar, kadın sorunları, işçi sorunları, toplumsal sorunlar, dezavantajlı gruplar gibi konular kantitatif coğrafyanın ilgi alanına girmiyordu. Bunlar sübjektif oldukları için bilimsel bir değer ve öneme sahip değillerdi. Sayılarla gerçekliğe ulaşılabilir ve bilim insanı mutlak objektifliği benimseyerek olguları test edebilirdi.
Kantitatif devrim önemli bir dönüm noktasıdır. Bu sayede coğrafya bölgeselcilik ve çevresel determinizmden vazgeçmiş, uzmanlaşmanın önü açılmış, fiziki coğrafyacılar doğa bilimleriyle, beşerî coğrafyacılar ise sosyal bilimler ile yakınlaşmıştır. Artık coğrafya diğer bilimlerin gerisinde değil bizzat hem doğa hem de sosyal bilimlere katkı sağlayan bir disiplin olmuştur.
Buraya kadar sorunların artık ortadan kalktığı coğrafyanın yeniden güçlendiği anlayışı son derece makul görünse de, kantitatif devrim sonraki tüm paradigmalar tarafından yoğun şekilde eleştirilecektir. Kantitatif devrimin mutlak objektiflik iddiası olduğu gibi, insanı mekanistik bir bakış açısıyla ele alması ve sanayi devriminden sonra hem toplum hem de insan yaşamının birçok mevcut sorununa çözüm getirememesi eleştirilmiştir. İnsanı bir makine gibi görmesi, birçok sorunun göz ardı edilmesine yol açmıştır.
Kantitatif devrim sosyal olguları göz ardı etmiş, coğrafyayı daha bilimsel göstermek amacıyla sayılarla indirgemeye çalışarak insan ve mekânı tanımlayacağını iddia etmiştir. Ancak bu karmaşıklığın yalnızca sayılarla açıklanamayacağı anlaşılmış ve coğrafyanın sosyal yönünün görünürlüğünün arttığı 1970’li yıllar, yeni paradigmaların ortaya çıkmasına neden olmuştur. Özellikle beşerî coğrafyacılar, bu mekanistik, determinist ve indirgemeci yaklaşımları benimsememiştir. Kantitatif coğrafya kendisini güncelleyerek varlığını sürdürmektedir. Burada önemli bir hususu hatırlatmak isteriz: Bir paradigmanın eleştirilmesi, onu ortadan kaldırmaz.
Paradigmaların Ortaya Çıkışı ve Evrimi
Hümanistik coğrafya
çalışır. Onlara göre, var olan tüm deneyimlerimiz dış gerçeklikle ya da mekânla etkileşimlerimizin toplamıdır. Bu da ancak insan zihnini inceleyerek anlaşılabilir. Hümanist coğrafyacılar, mekânsal fetişizmi ön planda tutmuştur. Duygulara fazlaca ağırlık vererek indirgemeci yaklaşmış ve eleştirilmiştir. İlk çıktığında daha çok taraftar toplayan bu paradigma, günümüzde varlığını sürdürse de eski önemi azalmıştır.
Davranışsal Coğrafya
Bu görüşe göre kantitatif coğrafya insanı anlamakta yetersizdir. Oysaki insan davranışları yalnızca mekanistik bakış açısına indirgenemeyecek kadar sanılandan daha karmaşıktır. Davranışçı coğrafyaya göre insanın tüm eylemleri ancak zihinde bilginin işlenmesi ve değerlendirilmesiyle oluşur. Bu sebeple zihin dünyasına öncelik vererek çeşitli araştırma yöntemleri geliştirmiştir. Doğal afetler, seyahat, turizm, göç gibi mekânsal farklılıkların ortaya çıkmasıyla insanların davranışlarındaki farklılıkları incelerler. Örneğin; bir bireyin tatile gideceği ülkeyi seçerken hangi kriterleri önemsediği, farklı mekanlarda zihnin nasıl davranış sergilediği gibi öncülleri araştırırlar. Bu nedenle zihin haritası oluşturarak karmaşık olay ve olguları derinlemesine analiz ederler. Davranışçı coğrafya, sosyal olayları es geçtiği ve tüm olguları içsel zihne indirgediği gerekçesiyle eleştirilmiştir.
/old/content_media/2ffe00fee93a32deb85f38b326d3b50b.jpg)
Varoluşçuluk
Varoluşçuluk, coğrafyacıların benimsediği bir diğer ekoldür. Varoluşçulara göre insan özgürdür ve bu yüzden tüm belirlenimci görüşleri eleştirirler. Varoluşçuluk bireysellik üzerine dayanır. Onlara göre insanın hayvandan düşünsel anlamda farklılıkları vardır. Örneğin, insanın düşünme (tefekkür) yeteneği bu farkın bariz bir örneğidir. İnsanlar farklı deneyimler yaşar. Bu deneyimler sonucu kişi, kendine has özgün bir birey olur. Bireyler kendi kişiliklerini kendileri oluşturdukları için, zaman ve mekânın deneyimlenmesi sonucu kişinin tabiatı da değişim gösterir. Diğer bir ifadeyle, zaman ve mekân içerisinde yaşanan deneyimlerimiz sürekli değişmektedir. Bu değişim sonucu kişiliğimizde farklılaşmalar olur. Zaman ve mekân içerisinde bireylerin seçeneklerde bulunma özgürlüğü vardır. Hayata dair seçeneklerimiz, varoluşu anlamlandırmaya çalışmamız ve insanlar arasındaki etkileşimlerimiz önemlidir. Varoluşçulukta empati ayrı bir yer tutar. Çünkü bizler var olan tercihlerimizi kendi kişilik özelliklerimize göre belirlediğimiz için bir araştırmacının bu davranışın altında yatan nedenleri mutlak olarak anlaması imkânsızdır. Öyleyse empati yeteneği kullanılarak anlamlandırılmaya çalışılır. Varoluşçuluk, insanın yaşama bakış açısını ve anlam dünyamızı algılamayı hedefler. Bu nedenle yaşama dair algılarımız, hayatın olağan akışı içerisinde sembollere, çevreye, diğer bireylere ve topluma verdiğimiz anlamların derinlemesine incelenmesi gerekir. Coğrafyaya çok önemli bir araştırma alanı açarak, coğrafyacıların anlam dünyalarını anlamasına yardımcı olur. Varoluşçuların anlam dünyasını önemseyip çevresel etkileri ikinci plana atması eleştirilmiştir.
/old/content_media/08df3c04eace0a8b4fa3f1280b0ce80c.jpg)
İdealizm
Var olan tüm deneyimlerimiz nelerdir? Bu soruya idealizmin vereceği cevap düşünce olacaktır. Onlara göre materyalist ve natüralizmin belirttiği gibi mutlak nesnel bir gerçeklikten bahsedemeyiz. Çünkü tüm varlık ancak düşüncelerimizden ibarettir. Bu görüşe göre biz varlıkları sadece düşünce ve duyu organlarımızla algılayabiliriz. Örneğin içtiğim kahvenin gerçekte var olduğunu söyleyemem; ancak koklayabilir, hissedebilir ve o anki ihtiyaçlarımı karşılayabilir. Varlık, onu nitelendirdiğimiz duygular ve deneyimlerimizle bilinebilir. Gerçeklik ancak aklın oluşturduğu bir olgudur. Eğer insanların davranışlarını anlamak istiyorsak, düşüncelerin arkasındaki sebepleri bilmemiz gerekir. Pozitivistlerin iddia ettiği gibi mutlak objektiflik yoktur. İdealistler, davranışı anlamak için derinlemesine mülakatlar yapar ve nitel yöntemlerle analizler gerçekleştirir. İdealistlerin bu görüşleri eleştirilmiştir. Nesnel gerçekliği inkâr edip sadece düşünceye yüklediği anlam nedeniyle gerçeklik önemsizleştirilmiştir.
Pragmatizm
Bu felsefi görüşe göre, bir bilginin değeri onun sağladığı fayda ile ölçülür. Yaşam içinde bilgi; birey ve toplumun yararına fayda sağladığı sürece doğru kabul edilmelidir. Bu nedenle, yalnızca rasyonellik aranmaz. Düşüncenin gerçekliğe ulaşma fikrini reddeden pragmatistler, bunun yerine düşünce sayesinde olayları çözerek pratik değerler oluşturulması gerektiğini savunur. Birey ve toplumu anlayabilmek için bilgiden çok davranışlar ile bireysel ve toplumsal deneyimlerin anlaşılması önemlidir. Örneğin, toplumda var olan bir inancı anlamak istiyorsak, onun faydacılık yönünü bilmemiz gerekir. Coğrafyanın bireysel ve toplumsal olayları anlamasında yeni bir bakış açısı getiren pragmatizm, bazı coğrafyacılar tarafından benimsenmiştir. Nitel yönteme ağırlık vererek olayların arkasındaki faydacı ilişkilere odaklanırlar.
Fenomenoloji
İlk ortaya çıktığında, diğer paradigmalar içinde en yoğun eleştirileri pozitivistlere bu paradigma getirmiştir. Özellikle pozitivistlerin iddia ettikleri mutlak objektiflik görüşünü sert bir şekilde eleştirerek reddetmişlerdir. Fenomenolojiye göre insan, karmaşık bir ilişkiler ağı gibidir. İnsanın sübjektif bir dünyası vardır. Öyleyse bu dünyayı algılamak için sayılara indirgemek yanlış olacaktır. Pozitivistler, insanın sübjektif dünyasını bilimsel olmadığı gerekçesiyle incelememiştir. Fenomenoloji ise bu alana yoğunlaşır. İnsanın tüm değerleri sadece maddesel anlamda değildir. İnsanın metafiziğe yüklediği anlam önemsenmelidir. İnsanın tüm olguları duyularla ölçülemediği için bunların tüm yönleriyle incelenmesi gerekir. Fenomenoloji sadece kişinin iç dünyasına yoğunlaşmaz; kültürler, inançlar, kişisel özellikler, toplumsal özellikler ve mekânı önemseyerek inceler. Çünkü tüm bu olay ve olgular mekân içinde oluşur. Nitel yönteme ağırlık veren fenomenoloji, karmaşık ilişkiler dünyasının ancak bu şekilde açıklanacağını savunur.
Realizm
Realizme göre gerçeklik, insan bilgisinden ve düşüncelerinden bağımsız olarak vardır. Diğer bir deyişle, insan olsa da olmasa da bu gerçeklik insan varlığından bağımsızdır. Örneğin; dünyanın iç ve dış çekirdeği vardır. Bizler kendi inançlarımıza göre yok desek bile bu gerçeklik değişmez. Çünkü bu, bizim bilgilerimiz ve inançlarımız dışında bir durumdur. Realizm, coğrafyaya farklı araştırma yöntemleri kazandırmıştır. Özellikle Marksizm’in ekonomiyi ön plana çıkarması ve determinizmin belirlenimciliğine yüklediği anlamı kabul etmez. Bu sebeple realist coğrafya, başrolü insana ve topluma verir. Hem bireyin hem de toplumun anlaşılmasını öngörür. Fenomenolojinin bireyi, Marksizm’in ise toplumu ön plana çıkarmasına karşılık, bu görüş her ikisini de ön plana koyar. Realist coğrafyanın araştırma yöntemleri hem nicel hem de nitel veriler kullanır ve derinlemesine analiz yapar. Örneğin; göç sorununu araştıran bir bilim insanı, önce nicel verilerle göçün yaygınlığını tespit eder. Nitel verilerle ise göçün sebeplerini anlamaya çalışır.
Feminist Coğrafya
Bilgiyi, özellikle coğrafi bilgiyi üretenler kimlerdir? Feministlere göre üretilen bilgi erkek egemenliğindedir. Bilimde ve toplumda var olan bilgi, beyaz erkek hakimiyetinde şekillenmiştir. Örneğin medyada sıkça karşılaştığımız "bilim adamı" ifadesi feministler tarafından seksist (cinsiyetçi) bulunur. Bunun yerine "bilim insanı" ifadesi daha eşitlikçi kabul edilir. Bu nedenle erkek egemen olarak oluşturulan bu yapılar evrensel değildir. Feminizm, 1960’lı yıllarda başlayan kadın hareketleri nedeniyle coğrafya biliminin ilgi alanına girmiştir. Coğrafyanın gündemine kadın sorunları, cinsiyet farklılıkları, eşcinsellik ve sembolik şiddeti taşıyarak bunların bilimsel şekilde incelenmesinin önünü açmıştır. Feminizme göre mekânın oluşturulması daha çok erkek egemen olduğu için mekân ayrımcılıklar içermektedir. Coğrafyada yapılan arazi çalışmaları bile erkek egemendir çünkü arazi şartları daha çok erkeğe uygundur. Oysa kadın zayıf ve arazi şartlarına uygun olmadığı gerekçesiyle hep geri planda kalmıştır. Feminizm, Marksizm gibi sadece sorunları tanımlamakla kalmayıp değiştirmeyi amaçlar. Feminist coğrafyacılar araştırmalarında dışlanmışların yaşadığı sorunları gündeme getirmeye çalışır. Belirli bir araştırma yöntemleri olmamakla birlikte kantitatif ve kalitatif yöntemleri uygularlar.
/old/content_media/7231ed110cc8fb04291bfe49b9661216.jpg)
Marksist Coğrafya
Pozitivist yöntem, toplumsal değişiklikleri, işçi sorunlarını ve ezen-ezilen ilişkilerini açıklamakta yetersiz kalmıştır. Marksizmin amacı, toplumda var olan sosyal adaletsizliği anlamanın ötesinde, onu değiştirmektir. Sadece olayları tanımlamak yetmez; onları değiştirmek gerekir felsefesini benimser. Marksist coğrafya, mekânı ekonomik temele dayalı olarak ele alır. Mekân, sürekli değişen sosyal ilişkiler ve inşalar ağıdır. Marksist coğrafya birçok sosyal sorunu coğrafya biliminin gündemine taşımıştır. İşçi sorunları, ırkçılık, çevresel sorunlar ve kapitalizm bunların başlıcalarıdır. Ayrıca kapitalizmin çevreye verdiği zararlar da ilgi alanına girer. Marksizme getirilen en önemli eleştirilerden biri, çevresel determinizmin çevreye yüklediği deterministik bakış açısını Marksistlerin ekonomiye yüklemesidir. Coğrafyacılar arasında önemli taraftar bulan bu paradigma, varlığını güçlü bir şekilde sürdürmektedir. Marksizm, coğrafya bilimine önemli kazanımlar sağlamış ve mekânın önemini coğrafyanın gündemine taşıyarak yeni bir bakış açısı sunmuştur.
/old/content_media/17fd21739f43951d5bee7e42f24eb6e8.jpg)
Postmodernizm
Modernizme karşı olarak ortaya çıkmıştır. Postmodernistler şüphecidirler. Yukarıda sıralanan paradigmaların hiçbirisi insanı ve toplumları tanımlamak için yeterli değildir çünkü hepsi yaşamın farklı yönlerini öne çıkarır ve indirgemeci yaklaşımlar sergiler. Onlara göre bilim insanının mutlak objektifliği sadece bir söylemdir. Çünkü bir bilim insanı yaşadığı çağın gereklilikleri olan siyaset, kültür, ekonomi gibi olaylardan bağımsız değildir. Bu yaklaşıma göre tek bir doğru ve tek bir yaklaşım yoktur; doğrular ve yaklaşımlar vardır. Postmodernizm, “her şeye karşı” gibi algılansa da önemli etkiler bırakmıştır. Postmodernizmde belirlenmiş bir araştırma yöntemi yoktur. Bilim insanı birçok araştırma yöntemini kullanabilir. Önemli olan olaylara eleştirel yaklaşmak ve kesin doğrulardan ve evrensel yargılardan uzak durmaktır. Postmodernistlerin bilgi ve güç ilişkisine getirdiği yeni yaklaşımlar oldukça önemsenmiştir. Onların önemsediği, bilgi ve güç ilişkilerini anlamaktır. .
Yukarıda açıklanan paradigmalar, coğrafyanın sosyal yönünü görünür kılmış ve birçok sorunu coğrafyanın gündemine taşımıştır. Elbette, yukarıda anlatılan paradigmalar çok kısa bir şekilde ele alınmış olup, bu paradigmalar burada anlatılanlardan çok daha detaylıdır ve mekânda var olan sorunlara çoklu perspektiften bakma imkânı sağlamıştır. İlhan Kaya'nın "Coğrafi Düşüncenin Değişimi ve Paradigmalar" adlı yazısını buradan okuyarak çok daha detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Bu yazıda tüm paradigmalar ele alınmamış, sadece öne çıkanlar açıklanmıştır. Coğrafya için artık vazgeçilmez olan ‘mekân’ ve onun anlaşılması, deterministik ve tasvirci görüşlerin eleştirilmesiyle mümkün olmuştur. Artık coğrafyada tartışılan konu, mekânın ne olduğu ve nasıl anlaşılması gerektiğidir. Yukarıda anlatılan paradigmaların ortak özelliği vardır; hepsi kantitatif coğrafyayı yetersiz bularak eleştirmiş, mekân-insan gibi karmaşık iki olguyu derinlemesine araştırma perspektifi getirmiştir.
Mekan Nedir?
Yazımızda mekân vurgusunu sıkça tekrarladık: Mekân nedir? Sorusuna birbirinden farklı cevaplar verilebilir. Çünkü geçmişte mekânın tanımlanması ile günümüz mekân anlayışı büyük ölçüde değişmiştir. Mekân anlayışı hâlâ tartışmalı ve karmaşık örüntüler içerse de, geçmişte olduğu gibi mutlak mekân ve insandan bağımsız hareket eden bir olgu olmadığı kabul edilir. Orta Çağ’da mekân; genişlik, yükseklik ve derinliği olan, koordinat sistemiyle hesaplanan mutlak mekân anlayışı hakimdi. Mekân geometriye indirgenerek açıklanmaya çalışılıyor ve sosyal olgular bunun dışında tutuluyordu. Diğer bir ifadeyle, mekân hesaplanabilen, kontrol edilen, kendi başına bağımsız bir alandı. Oysaki mekânın sayılara indirgenmeyecek kadar karmaşık sosyal olaylarla oluştuğu gerçeği günümüz coğrafi mekân anlayışında hâkim etkendir. Mekân; nesnelerle, ilişkilerle doludur. İnsan mekândan bağımsız ele alınamadığı gibi, insanın var olan sosyal ilişkileri de mekânın içerisinde cereyan eden sübjektif ilişkilerle doludur. Kadının mekândaki yeri, iş gücünün mekânsal ayrımı, gettolaşma, göç sorunları, dezavantajlı gruplar, kamusal alan gibi konular, insan-mekân bağlamsallığı üzerinde karmaşık örüntüler dikkate alınarak, paradigmalar tarafından ele alınmaktadır. Mekân statik değil, dinamik bir görüngüdür. Sürekli değişim olmaktadır. İnsanın bu değişimdeki rolü yadsınamaz derecede önemlidir. Mekân ile ilgili bir makale olan İlhan Kaya’nın “Coğrafi Düşüncede Mekân Tartışmaları” adlı yazısını buradan okuyarak daha detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz. Mekân konusunun Türkiye coğrafyasında yeterince ele alınmaması düşündürücü bir durumdur. Mekân ile ilgili mimarlık, kamu yönetimi, felsefe, şehir ve bölge planlama, peyzaj, çevre bilimi gibi disiplinlerin çalışmaları ön planda olurken, coğrafya biliminin daha kapsamlı ve karmaşık olan mekânı incelemesi gereklilikten öte zorunluluktur. Burada belirtilen husus, coğrafyada mekân çalışmalarının olmadığı değil, az olduğu yönündeki eleştiridir.
Buradan ve buradan mekan konusu ile ilgili yazımızı okuyabilirsiniz.
Sonuç
Bir bilimin doğal olarak evrensel özellikler taşıması gerektiği kabul edilir. Ancak dünyanın tüm ülkelerinde bu durum gözlemlenmeyebilir. Örneğin, Amerikan coğrafyasında peyzaj (landscape) görüşü etkili olmuşken, diğer batı ülkelerinde bu görüş etkili olmamıştır. Bu yerellik Türkiye için de geçerlidir. Anglosakson ülkelerinden gelişen birçok paradigma ortaya çıkmış, fakat Türkiye’de çevresel determinizm ve bölgeselcilik etkisini sürdürmüştür.
Ayrıca tek kültürcü yaklaşımın getirdiği uzmanlaşmayı kaçırmış olan ülkemiz coğrafyası, sadece ortaöğretim kitaplarında yüzeysel bilgi olarak yer almaktadır. Diğer durum ise 1980’li yıllardan sonra yok olmuş bölgeselciliğin coğrafya ders kitaplarında hâlâ önemli bir yer tutmasıdır. İnsanları sınıflara ayırmak, farklı kültürler arasında sınırlar çizmek artık anlamsızlaşmıştır. İstanbul gibi farklı etnik grupların iç içe yaşadığı bir şehirde hangi kritere göre sınır çizebiliriz?
Kültürel evrim, biyolojik evrime kıyasla çok daha hızlı ilerlemektedir. Biyolojik evrim milyonlarca yıl sürerken, kültürel evrim jeolojik zaman açısından çok kısa olan yaklaşık 15.000 yıl içinde gerçekleşir ve olağan hızında değişim gösterir. Bu zaman diliminin yaklaşık 250 yılı ise çok daha karmaşık bir dönem olup, sanayi devriminin ortaya çıktığı bir süreçtir. Öyle ki, son 50 yılda dünyada üretilen bilgi, tüm geçmişte üretilenden daha fazladır. Çevreye verilen zararlardan, mevcut savaşlara ve bilim ile teknolojik gelişmelere kadar tüm bu olayların sosyal bir varlık olan insanlar ve mevcut sistemler tarafından gerçekleştirildiği düşünüldüğünde, insanı ve yapıları anlamak sosyal bilimlere yeni bakış açıları kazandırmaktadır.
Teşekkür: Bu yazının ana omurgası, sayın Prof. Dr. Münür Bilgili'ye aittir. Bu sebeple kendisine yardımlarından dolayı içtenlikle teşekkür ederiz.
Evrim Ağacı'nda tek bir hedefimiz var: Bilimsel gerçekleri en doğru, tarafsız ve kolay anlaşılır şekilde Türkiye'ye ulaştırmak. Ancak tahmin edebileceğiniz gibi Türkiye'de bilim anlatmak hiç kolay bir iş değil; hele ki bir yandan ekonomik bir hayatta kalma mücadelesi verirken...
O nedenle sizin desteklerinize ihtiyacımız var. Eğer yazılarımızı okuyanların %1'i bize bütçesinin elverdiği kadar destek olmayı seçseydi, bir daha tek bir reklam göstermeden Evrim Ağacı'nın bütün bilim iletişimi faaliyetlerini sürdürebilirdik. Bir düşünün: sadece %1'i...
O %1'i inşa etmemize yardım eder misiniz? Evrim Ağacı Premium üyesi olarak, ekibimizin size ve Türkiye'ye bilimi daha etkili ve profesyonel bir şekilde ulaştırmamızı mümkün kılmış olacaksınız. Ayrıca size olan minnetimizin bir ifadesi olarak, çok sayıda ayrıcalığa erişim sağlayacaksınız.
Makalelerimizin bilimsel gerçekleri doğru bir şekilde yansıtması için en üst düzey çabayı gösteriyoruz. Gözünüze doğru gelmeyen bir şey varsa, mümkünse güvenilir kaynaklarınızla birlikte bize ulaşın!
Bu makalemizle ilgili merak ettiğin bir şey mi var? Buraya tıklayarak sorabilirsin.
Soru & Cevap Platformuna Git- 9
- 2
- 1
- 1
- 1
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- M. Bilgili. (2017). Coğrafyanin Bi̇li̇msel Ki̇mli̇ği̇ne Postyapisalci Bi̇r Yaklaşim. Marmara Coğrafya Dergisi. | Arşiv Bağlantısı
- İ. Kayan. (2014). Coğrafi Düşüncenin Değişimi Ve Paradigmalar. Coğrafyacılar Derneği. | Arşiv Bağlantısı
- İ. Kayan. (2014). Coğrafi Düşüncede Mekân Tartışmaları. Düşünme Dergisi, sf: 1-13. | Arşiv Bağlantısı
- A. M. C. Şengör. (2019). Bir Coğrafyacı Olabilmek: Türkiye'nin Tek Gerçek Coğrafyacısı Sırrı Erinç. Geoced, sf: 1-6. | Arşiv Bağlantısı
- İ. Tekeli. Türkiye’de Coğrafyacıların Çok Paradigmalı Bir Coğrafya Dünyasında Yaşamayı Öğrenmesi Gerekiyor. (5 Eylül 2019). Alındığı Tarih: 5 Eylül 2019. Alındığı Yer: Ankara Üniversitesi | Arşiv Bağlantısı
- A. Özkaya. (2019). İbn Haldun Ve Ali Şeriati'ye Göre Çevresel Determinizm. Geoced, sf: 5-10. | Arşiv Bağlantısı
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 03/04/2026 23:07:36 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/7978
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.