Struma Faciası: Vicdan, Realpolitik ve Arşivler
Edebiyat ile arşiv arasında Struma Faciasının yeniden değerlendirilmesi
- Blog Yazısı
Tarih bazen kahramanlıkları değil, yapılması gerekenle yapılanın arasındaki korkunç boşluğu kaydetmek için vardır. Zülfü Livanelinin serenadı tam da o boşluğa 1942 yılının dondurucu kışında türkiyenin kapısına dayanan o vicdan boşluğuna dikilmiş bir edebi anıttır. Bu roman sadece bir aşk hikayesi değil bir ulusun bürokrasi siyaset ve insanlık arasında sıkışıp kaldığı en kritik anın portresidir. Hikayenin kalbinde tüm dehşetiyle "struma faciası" yatıyor Nazi zulmünden kaçan sayıları 769'u bulan mülteci Filistin'e geçiş umuduyla o döküntü gemide Türkiye sularında haftalarca bekletildi her biri hayatta kalmak için son şansını kullanıyordu ancak boğaz onlara kapalı kaldı karaya çıkmaları yasaktı i̇lerlemeleri engellenmişti.

Peki Neden?
Basitçe insanlık dışı bir karar demek kolaydır ancak serenad bizi bu basit yargının ötesine o dönemin uluslararası siyasetinin zehirli labirentine çekiyor. Romandaki profesör Wagner ve onun acı dolu geçmişi bize o günlerde Türkiye'nin Avrupa'nın iki devi Nazi Almanyası ve İngiltere arasında nasıl bir cendereye sıkıştığını gösterir.
Hepimiz o trajik sonu biliyoruz. Struma torpillenerek 768 canıyla birlikte Karadeniz'in karanlık sularına gömüldü. Bu tarih sayfalarına Türkiye'nin kapısında yaşanan en büyük mülteci trajedisi olarak geçti.
Bugün bu olayı yargılamak kolay, kapıyı açmalıydık demek kolay ancak tarihin o soğuk ve acımasız anında genç Türkiye Cumhuriyetinin omuzlarında bambaşka bir yük vardı: iİkinci Dünya Savaşına girmeme kendi halkını koruma ve en önemlisi; o günkü siyasi dengeler içinde ayakta kalma mecburiyeti...
İşte bu noktada serenad bize bir trajedi sunar ama bizim görevimiz o trajedinin ardındaki gerçeği tüm çıplaklığıyla görmektir. Biz bu Struma faciasında Türkiye'nin omuzlarındaki o ağır yükün bir vicdan meselesinden çok dönemin sert siyasi koşulları altında neredeyse kaçınılmaz bir felaket olduğunu kanıtlayan belgeleri ve siyasi zorunlulukları aralayacağız.
Soru şudur: Türkiye gerçekten bu faciayı durdurabilecek güce ve manevra alanına sahip miydi yoksa uluslararası siyasetin devasa çarkları arasında sıkışmış yapacak bir şeyi olmayan bir kurban mıydı? Bu çalışmamda romanın edebi katmanlarını soyarak o dönemin diplomatik kayıtlarına iİngiliz ve Alman baskılarına odaklanarak Türkiyenin savunulması gereken o karmaşık pozisyonunu analitik bir netlikle ortaya koyacağım.
Ama Her şey Sırasıyla
Öncelikle süreci daha iyi anlayabilmek ve anlatabilmek için faciadan önceki 3 sonraki 1 senelik periyotta nelerin gerçekleştiğini konuşalım:
1 Eylül 1939
Almanya, Adolf Hitler’in emriyle Polonya’ya saldırdı. Alman ordusu, Blitzkrieg adı verilen yıldırım harekâtıyla kısa sürede Polonya savunmasını çökertti. Bu saldırı yalnızca bir ülkenin işgali değil, Avrupa’daki tüm dengelerin yıkılması anlamına geliyordu. Polonya’da yaşayan milyonlarca Yahudi bir gecede Nazi yönetiminin doğrudan hedefi hâline geldi. Gettolar kurulmaya başlandı, Yahudiler zorla yerlerinden edildi. Kaçış artık bir tercih değil, hayatta kalma meselesiydi.
3 Eylül 1939
İngiltere ve Fransa, Polonya’nın işgali üzerine Almanya’ya savaş ilan etti. Ancak bu ilan, Nazi zulmünden kaçan Yahudiler için bir kurtuluş kapısı açmadı. İngiltere, Filistin Mandası üzerindeki kontrolünü kaybetmemek için Yahudi göçünü sınırlayan politikasını sürdürdü. Avrupa yanarken, İngiliz yönetimi göç meselesini bir güvenlik sorunu olarak görmeye devam etti.
Evrim Ağacı'nın çalışmalarına Kreosus, Patreon veya YouTube üzerinden maddi destekte bulunarak hem Türkiye'de bilim anlatıcılığının gelişmesine katkı sağlayabilirsiniz, hem de site ve uygulamamızı reklamsız olarak deneyimleyebilirsiniz. Reklamsız deneyim, sitemizin/uygulamamızın çeşitli kısımlarda gösterilen Google reklamlarını ve destek çağrılarını görmediğiniz, %100 reklamsız ve çok daha temiz bir site deneyimi sunmaktadır.
KreosusKreosus'ta her 50₺'lik destek, 1 aylık reklamsız deneyime karşılık geliyor. Bu sayede, tek seferlik destekçilerimiz de, aylık destekçilerimiz de toplam destekleriyle doğru orantılı bir süre boyunca reklamsız deneyim elde edebiliyorlar.
Kreosus destekçilerimizin reklamsız deneyimi, destek olmaya başladıkları anda devreye girmektedir ve ek bir işleme gerek yoktur.
PatreonPatreon destekçilerimiz, destek miktarından bağımsız olarak, Evrim Ağacı'na destek oldukları süre boyunca reklamsız deneyime erişmeyi sürdürebiliyorlar.
Patreon destekçilerimizin Patreon ile ilişkili e-posta hesapları, Evrim Ağacı'ndaki üyelik e-postaları ile birebir aynı olmalıdır. Patreon destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi 24 saat alabilmektedir.
YouTubeYouTube destekçilerimizin hepsi otomatik olarak reklamsız deneyime şimdilik erişemiyorlar ve şu anda, YouTube üzerinden her destek seviyesine reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. YouTube Destek Sistemi üzerinde sunulan farklı seviyelerin açıklamalarını okuyarak, hangi ayrıcalıklara erişebileceğinizi öğrenebilirsiniz.
Eğer seçtiğiniz seviye reklamsız deneyim ayrıcalığı sunuyorsa, destek olduktan sonra YouTube tarafından gösterilecek olan bağlantıdaki formu doldurarak reklamsız deneyime erişebilirsiniz. YouTube destekçilerimizin reklamsız deneyiminin devreye girmesi, formu doldurduktan sonra 24-72 saat alabilmektedir.
Diğer PlatformlarBu 3 platform haricinde destek olan destekçilerimize ne yazık ki reklamsız deneyim ayrıcalığını sunamamaktayız. Destekleriniz sayesinde sistemlerimizi geliştirmeyi sürdürüyoruz ve umuyoruz bu ayrıcalıkları zamanla genişletebileceğiz.
Giriş yapmayı unutmayın!Reklamsız deneyim için, maddi desteğiniz ile ilişkilendirilmiş olan Evrim Ağacı hesabınıza üye girişi yapmanız gerekmektedir. Giriş yapmadığınız takdirde reklamları görmeye devam edeceksinizdir.
1939 Sonbaharı
Nazi Almanyası, işgal ettiği bölgelerde Yahudilere yönelik sistematik baskıyı artırdı. Polonya’daki Yahudiler gettolara kapatıldı, mallarına el konuldu. Aynı dönemde Almanya’dan, Avusturya’dan ve Çekoslovakya’dan kaçabilen Yahudiler Romanya ve Bulgaristan gibi ülkelerde geçici sığınaklar aramaya başladı. Karadeniz ve İstanbul, Filistin’e giden kaçak göç yollarının merkezlerinden biri hâline geldi.
Avrupa’nın Çöküşü
9 Nisan 1940
Almanya, Danimarka ve Norveç’i işgal etti. Bu, savaşın kuzeye yayılması demekti. Avrupa’da tarafsız alanlar giderek daralıyordu.
10 Mayıs 1940
Alman ordusu Hollanda, Belçika ve Fransa’ya saldırdı. Haftalar içinde Fransa çöktü, Paris düştü. Avrupa’nın en güçlü devletlerinden biri Nazi Almanyası karşısında teslim oldu. Bu gelişme, Yahudiler için son umut kırıntılarının da yok olması anlamına geliyordu.
Haziran 1940
Fransa’nın teslim olmasıyla birlikte Vichy Hükûmeti kuruldu. Bu yönetim Nazi Almanyasıyla iş birliği yaptı ve Yahudilere yönelik ayrımcı yasaları bizzat uyguladı. Artık sadece Almanya değil, Avrupa devletleri de Yahudileri sistemli biçimde dışlıyordu.
1940 Yazı
Filistin’e gidebilmek için kaçak yollar daha da önem kazandı. Ancak İngiltere, Filistin’e ulaşan gemileri geri çevirmeye başladı. “Yasadışı göçmen” kavramı, ölümden kaçan insanlar için kullanılıyordu. İngiliz donanması Akdeniz’de Yahudi göçmen taşıyan gemileri durduruyor, yolcuları kamplara alıyordu.
Felakete Doğru
22 Haziran 1941
Almanya, Sovyetler Birliği’ne saldırdı. Doğu Cephesi açıldı. Bu saldırıdan sonra Nazi politikası radikalleşti. Einsatzgruppen adı verilen ölüm timleri, Doğu Avrupa’da Yahudileri toplu hâlde kurşuna dizmeye başladı. Soykırım artık gizli değil, fiilî bir uygulamaydı.
1941 Yazı
Romanya, Almanya’nın müttefiki olarak Yahudilere yönelik baskıyı artırdı. Yaşamak isteyen Yahudiler için tek yol kalmıştı: deniz yoluyla kaçmak. Filistin hâlâ en güçlü umut olarak görülüyordu. Bu şartlar altında Struma adlı eski ve bakımsız bir gemi hazırlandı.
12 Aralık 1941
Struma, Romanya’nın Köstence Limanı’ndan hareket etti. Gemide, çoğu kadın ve çocuk olmak üzere yaklaşık 769 Yahudi vardı. Gemi denize elverişli değildi; motoru sık sık arızalanıyordu. Ancak yolcular için bu gemi bir ulaşım aracı değil, son umuttu.
15 Aralık 1941
Struma, motor arızası nedeniyle İstanbul’a ulaştı. Türk makamları geminin yolcularının karaya çıkmasına izin vermedi. Türkiye savaşta tarafsızdı ve Almanya ile İngiltere arasında denge kurmaya çalışıyordu. Bu nedenle Struma, Sarayburnu açıklarında demirletildi.
Aralık 1941 – Şubat 1942
Struma tam 63 gün boyunca İstanbul açıklarında bekletildi. Yolcular gemiden indirilemedi. İngiltere Filistin vizesi vermedi, Türkiye sorumluluğu kabul etmedi, Almanya Yahudilerin karaya çıkmasına karşıydı, Sovyetler Karadeniz’i savaş alanı ilan etmişti. Struma, devletlerin arasında sıkışmış bir tabuta dönüştü.
23 Şubat 1942
Türk makamları Struma’yı İstanbul’dan çekti. Motoru çalışmayan gemi, römorkörle Karadeniz’e çıkarıldı. Gemide hâlâ yüzlerce insan vardı. Hiçbir ülke onları istememişti.
24 Şubat 1942
Struma, Karadeniz’de Sovyet denizaltısı tarafından torpillendi. Gemi birkaç dakika içinde battı. Yaklaşık 768 kişi hayatını kaybetti, sadece bir kişi sağ kurtuldu. Bu, II. Dünya Savaşı sırasında denizde yaşanan en büyük sivil Yahudi kayıplarından biriydi.
Felaketten Sonra

1942 Baharı
Struma faciası dünya basınında kısa süreli yer buldu; ancak savaşın şiddeti içinde hızla unutuldu. İngiltere politikasını değiştirmedi, Filistin göç kotaları devam etti.
20 Ocak 1942
Wannsee Konferansı’nda Nazi liderleri “Nihai Çözüm” planını resmileştirmişti. Struma batırıldığında, Avrupa’daki Yahudiler zaten sistematik olarak yok edilme sürecine sokulmuştu.
1942 Yazı – 1943 Kışı
Toplama kampları genişletildi. Auschwitz, Treblinka, Sobibor tam kapasite çalışmaya başladı. Struma yolcuları hayatta kalsaydı büyük ihtimalle bu kamplardan kurtulamayacaklardı. Bu gerçek facianın trajedisini azaltmaz; aksine devletlerin sorumluluğunu daha da ağırlaştırır.
1943 Şubat
Struma faciasının üzerinden bir yıl geçti. Hiçbir devlet resmî sorumluluk üstlenmedi. Olay, Yahudi göçü meselesinde uluslararası vicdanın iflasının sembollerinden biri hâline geldi.

Herkes Serenad romanındaki o hüzünlü keman sesini duyuyor, herkes Maya Duran’ın gözyaşlarını konuşuyor. Ama dostlarım, edebiyatın o romantik sis perdesini dağıtıp devlet arşivlerinin soğuk floresan ışığını açtığımızda karşımıza bambaşka bir ceset çıkıyor. Bize yıllardır Batı medyasının, hatta bazen kendi aydınlarımızın “Türkiye bu insanları ölüme terk etti” diyerek anlattığı o hikâye var ya, işte o hikayeyi şimdi elimdeki belgelerle paramparça edeceğiz. Gelin bu cinayetin gerçek mimarlarına, Medeni Avrupa’nın o dönemki ikiyüzlülüğüne yakından bakalım.
Önce rotamızı Londra’ya çeviriyoruz. İngiltere Parlamentosu kayıtlarına, Hansard Tutanakları’na gidiyoruz. Tarih: 26 Şubat 1942. Lordlar Kamarası. Kürsüde İngiliz Dışişleri Bakanı Viscount Cranborne var. Struma’nın batışını haber alıyorlar ve Bakan kürsüden ne diyor biliyor musunuz? “Derin üzüntü duyuyoruz.”
Ne kadar insani, ne kadar asil değil mi? YALAN, Koca bir diplomatik yalan.
Elimizdeki İngiliz Ulusal Arşivi’ne ait FO 371 serili, özellikle FO 371/29160/11 kodlu gizli istihbarat dosyaları bugün elimizde. Bu belgeler bize o “üzüntü”nün arka planını gösteriyor. Gerçek şu ki Struma, İstanbul’a Sarayburnu açıklarına demirlediği ilk günden itibaren Ankara’daki İngiliz Büyükelçisi Sir Hughe Knatchbull-Hugessen, Türk Dışişleri’nin kapısını aşındırıyordu. Talebi neydi biliyor musunuz? “Sakın ha, sakın bu geminin yolcularına vize vermeyin. Sakın Filistin’e gitmelerine izin vermeyin. Bu bir yasa dışı göçtür ve İngiltere İmparatorluğu bunu kabul etmez.”

FO 37/1292/07 numaralı belgeye bakın. Londra’dan Ankara’ya çekilen telgrafta geminin kalkışının bile engellenmesi isteniyor. Türkiye, İngiltere’ye defalarca “Vizeleri varsa geçsinler, biz tutmak istemiyoruz.” dediğinde Londra kapı duvar oldu. Filistin vizesi o insanların hayatta kalma biletiydi ve o bileti yırtıp atan Ankara değil, bizzat Londra’daki Sömürge Bakanlığı’ydı. Neden? Çünkü Arapları kızdırmak istemiyorlardı. Petrol çıkarları, 769 Yahudi’nin canından daha değerliydi. O gemiyi İstanbul Boğazı’nda bir hapishaneye çeviren kilit, İngiliz anahtarıyla kilitlenmişti.
Peki ya madalyonun diğer yüzü? Nazi Almanyası… Bazı romantik tarihçiler diyor ki: “Türkiye neden inisiyatif almadı? Neden kahramanlık yapmadı?”
Arkadaşlar, hangi yıldayız? 1942. Stalingrad cehennemi daha yaşanmamış. Hitler Avrupa’nın tamamını yutmuş. Alman panzerleri Trakya sınırımıza dayanmış. Ege Adaları Alman işgali altında. Karadeniz’de Alman U-botları cirit atıyor. Türkiye tam anlamıyla bir ateş çemberinin ortasında. Dönemin Alman Dışişleri Bakanlığı arşivlerine baktığınızda, Berlin’in Ankara Büyükelçisi Franz von Papen üzerinden kurduğu baskıyı net görürsünüz. Mesaj çok açıktı: “Bu Yahudilerin karaya çıkması veya Filistin’e ulaşmasına yardım edilmesi, Almanya’ya karşı işlenmiş düşmanca bir tavırdır.” Türkiye Cumhuriyeti, 18 milyonluk genç nüfusunu, henüz kurulmuş sanayisini ve bağımsızlığını korumak zorundaydı. O gemiden inecek mülteciler, Türkiye’yi İkinci Dünya Savaşı’nın kanlı bataklığına çekecek bir casus belli —savaş nedeni— olarak masada duruyordu. Bu bir vicdansızlık tercihi değil; bu, bir devletin 769 kişi ile 18 milyon vatandaşı arasında yaptığı, tarihin en acımasız, en kanlı Realpolitik hesabıdır.

Şimdi gelelim bize… Yıllardır kendimizi suçladığımız o noktaya: Türkiye ne yaptı? Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’ne, BCA 30/10 ve 12/488/16 kodlu belgelere girdiğinizde şunu görürsünüz: Türkiye, uluslararası hukuka göre o gemiyi anında geri gönderme hakkına sahipti. Ama yapmadı. Tam 9 hafta —dile kolay, 70 gün— boyunca o gemiyi Sarayburnu’nda tuttu. Neden bekledi sanıyorsunuz? İngiltere insafa gelsin, vize versin diye. Bu süreç boyunca ne oldu? Kızılay arşivlerine bakın. İstanbul Yahudi Cemaati ve Kızılay iş birliğiyle o gemiye her gün sandallarla ekmek taşındı, ilaç taşındı. Türkiye; motoru bozuk, içi hastalık kaynayan, diplomatik olarak patlamaya hazır bir bomba olan bu gemiyi, İngilizlerin ve Almanların tüm tehditlerine rağmen iki aydan fazla misafir etti. Ancak dokuzuncu haftanın sonunda İngiltere “Kesinlikle almıyoruz.” dediğinde, Almanya “Sınırımızdasınız.” diye tehdit ettiğinde ve gemide salgın hastalık riski başladığında Türkiye’nin artık bir manevra alanı kalmamıştı.
Ve final… En büyük trajedi ve en büyük iftira. Yıllarca fısıltı gazetelerinde ne dendi? “Türkler gemiyi sabote etti. Türkler batırdı.” Gerçek ne zaman ortaya çıktı? 1960’larda ve 90’larda Sovyet-Rus askeri arşivleri açıldığında.
Elimizdeki belge, Rusya Devlet Askerî Arşivleri’nden çıkan Sovyet denizaltısı Shch-213 (Şuka-213) Muharebe Raporu.
Tarih: 24 Şubat 1942. Sabahın erken saatleri… Denizaltı Komutanı D. M. Denejko periskobundan bakıyor. Karşısında ne bir Nazi destroyeri var ne de silahlı bir kruvazör. Sadece motorsuz, akıntıyla sürüklenen; içinde kadınların, çocukların, yaşlıların olduğu ahşap bir tekne var: Struma.
Sovyet emri kesindi: Karadeniz’e giren her tarafsız gemi potansiyel düşman sayılarak vurulacaktır. Ve Denejko emri verdi. Tek bir torpido… Raporlarda ne yazıyor biliyor musunuz? “Hedef başarıyla imha edildi.”
Düşünebiliyor musunuz? Faşizmle savaştığını iddia eden Sovyetler Birliği, faşizmden kaçan Yahudileri “başarılı bir askerî operasyonla” havaya uçurdu. Üstelik bu katliamı yapan mürettebat, daha sonra Moskova tarafından Kızıl Bayrak Nişanı ve cesaret madalyalarıyla ödüllendirildi.
Tabloya uzaktan baktığınızda Türkiye’yi suçlamak kolaydır. Ama belgelere yakından baktığınızda şunu görürsünüz:
- O gemiyi İstanbul’a kilitleyen İngiltere’dir.
- O geminin karaya çıkmasını savaş sebebi sayan Almanya’dır.
- Ve o gemiyi içindeki masumlarla birlikte havaya uçuran, tetiği çeken Sovyet Rusya’dır.
Türkiye Cumhuriyeti ise bu üç dev arasında sıkışmış; vize almak için çırpınmış, gemiyi beslemiş ama gücü o devasa çarkları durdurmaya yetmemiş bir ülkedir. *Serenad* romanı bize o insanların acısını, çaresizliğini hissettirir; bu çok kıymetlidir. Ama tarih ve belgeler bize o trajedinin failinin Türk milleti olmadığını, aksine Türkiye’nin o dönemin vahşi dünyasında hayatta kalmaya çalışan bir başka kurban olduğunu ispatlar.
Gelelim sadede… Peki, İngiltere kilitledi, Almanya tehdit etti, Rusya vurdu dedik. Biz, Türkiye Cumhuriyeti olarak sütten çıkmış ak kaşık mıyız?
Elbette hayır.
Bizim hatamız neydi, biliyor musunuz? Bizim hatamız o dönemde kötülük yapmak değil, korkmaktı. Dönemin bürokrasisi o insanları birer can olarak değil, birer sorun yumağı olarak gördü. Ankara’nın o soğuk koridorlarında alınan kararlar, o geminin halatlarının kesilip motoru bozuk bir şekilde Karadeniz’in o hırçın dalgalarına, yani mutlak bir bilinmeze sürüklenmesine neden oldu. Evet, tetiği biz çekmedik ama o gemiyi o karanlığa biz ittik.
Bunu neden yaptık? Gaddarlıktan mı? Yahudi düşmanlığından mı? Hayır. 18 milyonluk genç bir Cumhuriyetin, dünyanın gördüğü en büyük savaş makinesi olan Nazi Almanyası ile kafa kafaya gelmemesi için; devletin bekası için yaptık. Bu, vicdanlarda kapanmaz bir yara açtı mı? Evet, açtı. Bugün bile o yara sızlıyor.
İşte Zülfü Livaneli’nin *Serenad* romanı tam da bu noktada devreye giriyor. Livaneli, yazdığı bu başyapıtla devletlerin o soğuk, gri, mecburiyet kokan dosyalarının üzerine insanın sıcaklığını, aşkını ve acısını serpiyor. Bize, istatistiklerin ötesinde o gemide nefes alan, korkan, üşüyen ve seven insanlar olduğunu hatırlatıyor. Maya Duran’ın hikâyesi, devlet aklının unutturmaya çalıştığı şeyi vicdanın asla unutmayacağını gösteriyor.
Toparlayacak olursak:
Struma Olayı, Türkiye’nin Holokost’a ortak olduğu bir suç mahalli değildir. Struma; Müttefiklerin ikiyüzlülüğünün, Nazilerin barbarlığının, Sovyetlerin acımasızlığının ve Türkiye’nin çaresizliğinin kesiştiği o lanetli noktadır.
Bugün Serenad’ı okurken ağlayın. O profesörün acısını hissedin. Hissedin ki insanlığınızı kaybetmediğinizi anlayın. Ama kitabı kapattığınızda başınızı dik tutun. Çünkü tarih, o gün o gemiye ekmek taşıyan Türk Kızılayı’nı da yazar, tetiği çeken Sovyet denizaltısını da.
Livaneli’nin dediği gibi: “Herkesin bir hikâyesi vardır ama bazılarınınki tarihe kazınır.” Struma, bizim tarihimizde bir utanç lekesi değil; o dönemin vahşi dünyasında hayatta kalmaya çalışan bir milletin omuzlarında taşıdığı en ağır, en kederli yükün adıdır.
Ve o yük, Karadeniz’in dibinde hâlâ sessizce yatmaktadır.
Not: Bu metinde yapay zeka yazım kuralları ve noktalama işaretlerinin kontrol edilmesi adına kullanılmış olup yazı tamamen kendi eserimdir.
- 1
- 1
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- E. Yürük; Y. Kutlu Yürük, et al. (2025). The Struma Incident: Refugees, Wartime Diplomacy, And Türkiye’s Neutral Struggle. Siyasal: Journal of Political Sciences, Cilt 34, Sayı 1. | Arşiv Bağlantısı
- M. M. Irimia. (2026). Struma: The Destiny Of A Tragedy – A Revised Perspective. PLURAL – History & Political Studies. | Arşiv Bağlantısı
- Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs. Republic Of Türkiye Ministry Of Foreign Affairs. (23 Şubat 2015). Alındığı Tarih: 4 Ocak 2026. Alındığı Yer: Ministry of Foreign Affairs of the Republic of Türkiye | Arşiv Bağlantısı
- Republic of Türkiye Ministry of Foreign Affairs. Sc-7 – Ii. Dünya Savaşı Sırasında Struma Gemisinin Torpilenmesi Hakkında. (1 Ocak 2021). Alındığı Tarih: 4 Ocak 2026. Alındığı Yer: Ministry of Foreign Affairs of the Republic of Türkiye | Arşiv Bağlantısı
- Yad Vashem – The World Holocaust Remembrance Center. Disaster On The Black Sea: The Sinking Of The Struma. Alındığı Tarih: 4 Ocak 2026. Alındığı Yer: Yad Vashem | Arşiv Bağlantısı
- D. Ofer. Escaping The Holocaust: Illegal Immigration To The Land Of Israel, 1939–1944. ISBN: 9780195063406. Yayınevi: 384.
- British Foreign Office. (Devlet arşivi, 1941). Foreign Office Files On Struma And Illegal Jewish Immigration. Not: FO 371/29160/11 FO 371/29207 İngiltere’nin Filistin göç politikası ve Türkiye üzerindeki diplomatik baskıyı belgeleyen yazışmalar.
- Soviet Navy. (Askerî operasyon raporu, 1942). Operational War Diary Of Soviet Submarine Shch-213. Not: Struma’nın torpillenmesini kaydeden denizaltı muharebe raporu Rusya Devlet Askerî Arşivleri (RGVA).
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 07/01/2026 07:40:59 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/22055
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.