Merkez Ucu Unuttuğunda
Osmanlı’nın Heterodoks Doğuşu ve Bastırılan Kurucu Çoğulluk
Wikipedia Common
- Blog Yazısı
14. yüzyılın başlarında, henüz adına “Osmanlı” demeye kimsenin cesaret edemediği bir zamanda, Söğüt civarında bir yerde, gecenin soğuğu toprağa iyice çökerken, ateşin başında oturan birkaç adamın zihninde “devlet” fikri yoktu. Onların dünyasında ne mezhepler netti ne sınırlar çizilmişti ne de tarih kitaplarının sevdiği o büyük kavramlar ortalıkta dolaşıyordu. Bildikleri şey daha basitti ama daha yakıcıydı: Hayatta kalmak, tutunmak, birlikte yürümek ve gerektiğinde birlikte ölmek. Bu insanların bir kısmı gaza eden alplardı, bir kısmı abdaldı, bir kısmı ise bugün geriye dönüp baktığımızda rahatça etiketlediğimiz ama o gün kendilerini asla öyle tanımlamayan heterodoks Türkmenlerdi.
Sanırım tam da burada, tarihin en büyük yanlış anlamalarından biri başlıyor. Çünkü biz yüzyıllar sonra, merkezî bir imparatorluğun arşivlerinden geriye bakarak, o uç dünyasının insanlarına bugünün kimliklerini giydiriyoruz. Alevi diyoruz, Sünni diyoruz, ortodoks diyoruz, heterodoks diyoruz. Oysa o insanların dünyasında bu kelimeler yoktu; onların dünyasında yol vardı, erkân vardı, bağlılık vardı, ocak vardı ve her şeyden önemlisi, devletin henüz elinin değmediği bir inanç ve yaşam pratiği vardı.
Osmanlı işte bu dünyadan çıktı. Bir planın sonucu olarak değil, bir ideolojinin eseri olarak hiç değil; bir boşluğun, bir çöküşün ve bir geçiş döneminin içinden. Selçuklu’nun dağıldığı, Moğol gölgesinin Anadolu’nun üzerine çöktüğü, şehirli Sünni ulemanın etkisinin kırıldığı, konar-göçer Türkmen kitlelerinin ise sahipsiz kaldığı bir tarihsel aralıkta. Sanırım bu yüzden Osmanlı’nın kuruluşunu anlamaya çalışan herkesin ilk yaptığı hata, devleti doğduğu anda bugünkü hâliyle düşünmeye çalışmak oluyor.
Oysa ortada henüz devlet yoktu. Ortada bir uç vardı. Uç, merkezden kopmuştu; ama aynı zamanda merkez olmaya adaydı. Ve bu uçta belirleyici olan unsur, fıkıh kitapları değil; menkıbelerdi. Medrese değil; tekkeydi. Kadıdan önce baba vardı, şeyh vardı, dede vardı. Halil İnalcık’ın dikkatle altını çizdiği gibi, bu yapı sadece dinî bir alanı temsil etmiyordu; aynı zamanda askerî, sosyal ve demografik bir örgütlenme biçimiydi.
Sanırım bugün asıl zorumuza giden şey de tam olarak bu. Osmanlı’nın doğuşunu anlatırken, onu tertipli, düzenli, Sünni ve kontrollü bir başlangıca yerleştirmek istiyoruz. Çünkü böyle anlatmak daha güvenli, daha temiz ve daha az tartışmalı. Ama tarih böyle başlamadı. Osmanlı, Yesevî geleneğinin uçlara taşıdığı o esnek, ritüeli katı olmayan, inancı toplumsal bağla iç içe geçmiş bir dünya içinde filizlendi. Baba İlyas’ın isyanıyla sarsılan, Babaî hareketinin ardından bastırılsa bile bütünüyle yok edilemeyen o damar, Osmanlı’nın erken döneminde bastırılmış bir tehdit değil; kullanılan bir enerjiydi.
Balkanlara geçildiğinde bu daha da netleşir. Sarı Saltuk menkıbeleri, abdalların Rumeli’ye yerleşmesi, Bektaşi dergâhlarının fetihle eş zamanlı olarak ortaya çıkması tesadüf değildir. Bunlar, Osmanlı’nın henüz kendisini Sünni bir imparatorluk olarak tanımlamadığı bir evrede, heterodoks unsurlarla kurduğu doğal ittifakın izleridir. Devlet, henüz devlet gibi davranmak zorunda olmadığı sürece, bu yapıların varlığı bir sorun değil; tam tersine bir çözümdü.
Ama sanırım bu hikâyenin en kritik noktası şudur: Aynı unsurlar, aynı insanlar, aynı inanç pratikleri, devlet büyümeye başladığında bir anda “mesele” hâline geldi. Çünkü merkez, uçtan hoşlanmaz. Merkez netlik ister, hiyerarşi ister, kontrol ister. Ve işte tam bu noktada Osmanlı ile Alevi–Bektaşi dünyası arasındaki ilişki, dostluktan mesafeye; mesafeden gerilime; gerilimden ise bastırmaya evrilir.
Bu yazı, tam da bu kırılma anının etrafında dolanacak. Ne masal anlatacak ne de kolay suçlamalara sığınacak. Çünkü mesele ne “Osmanlı Alevileri ezdi” kadar basit, ne de “Aleviler devlete başkaldırdı” kadar indirgenebilir. Mesele, bir devletin doğarken ihtiyaç duyduğu sosyolojiyle, ayakta kalabilmek için dönüştürmek zorunda kaldığı sosyoloji arasındaki o sessiz ama yıkıcı çelişkidir.
Ve bu çelişkiyi anlamadan ne Osmanlı’yı, ne Alevileri, ne de bu topraklarda hâlâ bitmeyen tarihsel gerilimi gerçekten anlayabiliriz.Osmanlı’nın doğduğu tarihsel zemini anlamak isteyen herkesin, önce 13. yüzyıl Anadolu’sunu bir “devletler haritası” olarak değil, bir sosyolojik enkaz alanı olarak görmesi gerekir. Çünkü bu dönem, siyasi otoritelerin çöktüğü, merkezi yapıların dağıldığı ve inanç biçimlerinin kontrolsüz şekilde çoğaldığı bir geçiş çağıdır. Selçuklu Devleti’nin resmî Sünniliği, Moğol istilasıyla birlikte yalnızca askeri olarak değil; meşruiyet açısından da çökmüştür. Medreseler ayakta olabilir, kadılar görevde olabilir; fakat bunların halk üzerindeki belirleyiciliği ciddi biçimde zayıflamıştır.
Tam da bu boşlukta, Yesevî geleneğinden beslenen, sözlü kültüre dayalı, ritüeli esnek, hiyerarşisi merkezsiz ve otoritesi karizmatik olan bir inanç pratiği hızla yayılır. Ahmed Yesevî’nin Orta Asya’dan taşıdığı bu anlayış, Anadolu’da Baba İlyas, Baba İshak ve onların etrafında kümelenen Türkmen kitleleri aracılığıyla siyasal bir nitelik kazanır. 1240 tarihli Babaî İsyanı, yalnızca bir dinî ayaklanma değildir; aynı zamanda Selçuklu merkezî otoritesinin, göçebe Türkmen sosyolojisiyle kurduğu bağın koptuğunun açık ilanıdır.
Bu noktadan sonra Anadolu’da iki ayrı İslam yaşantısı belirginleşir:
Aslında maddi destek istememizin nedeni çok basit: Çünkü Evrim Ağacı, bizim tek mesleğimiz, tek gelir kaynağımız. Birçoklarının aksine bizler, sosyal medyada gördüğünüz makale ve videolarımızı hobi olarak, mesleğimizden arta kalan zamanlarda yapmıyoruz. Dolayısıyla bu işi sürdürebilmek için gelir elde etmemiz gerekiyor.
Bunda elbette ki hiçbir sakınca yok; kimin, ne şartlar altında yayın yapmayı seçtiği büyük oranda bir tercih meselesi. Ne var ki biz, eğer ana mesleklerimizi icra edecek olursak (yani kendi mesleğimiz doğrultusunda bir iş sahibi olursak) Evrim Ağacı'na zaman ayıramayacağımızı, ayakta tutamayacağımızı biliyoruz. Çünkü az sonra detaylarını vereceğimiz üzere, Evrim Ağacı sosyal medyada denk geldiğiniz makale ve videolardan çok daha büyük, kapsamlı ve aşırı zaman alan bir bilim platformu projesi. Bu nedenle bizler, meslek olarak Evrim Ağacı'nı seçtik.
Eğer hem Evrim Ağacı'ndan hayatımızı idame ettirecek, mesleklerimizi bırakmayı en azından kısmen meşrulaştıracak ve mantıklı kılacak kadar bir gelir kaynağı elde edemezsek, mecburen Evrim Ağacı'nı bırakıp, kendi mesleklerimize döneceğiz. Ama bunu istemiyoruz ve bu nedenle didiniyoruz.
Bir yanda şehirli, yazılı kültüre dayanan, Arapça ve Farsça metinlerle beslenen Sünni-ulema geleneği; diğer yanda ise kırsal, sözlü, menkıbe merkezli ve Türkçe üzerinden ilerleyen heterodoks Türkmen İslamı. Halil İnalcık’ın özellikle vurguladığı gibi, Osmanlı’nın çekirdeğini oluşturan kesim bu ikinci dünyaya aittir. Söğüt, Domaniç ve çevresi, bu heterodoks kültürün yoğunlaştığı bir uç alanıdır.
“Uç” kavramı burada sadece coğrafi bir sınırı ifade etmez; aynı zamanda hukukun, mezhebin ve merkezi denetimin askıya alındığı bir alanı tanımlar. Uçlarda yaşayan alpler, abdallar, dervişler ve Türkmen gruplar için din, devletin tanımladığı bir normlar bütünü değil; günlük yaşamın, savaşın ve toplumsal dayanışmanın bir parçasıdır. Bu dünyada gaza, katı bir Sünni cihat anlayışından ziyade, ganimet, yerleşme ve sosyal yükselme imkânı sunan bir pratik olarak işler.
Osmanlı Beyliği işte bu pratiklerin içinden doğar. Osman Gazi ve çevresindeki lider kadro, bir “mezhep projesi”nin temsilcisi değildir. Onlar için belirleyici olan, çevresindeki Türkmen kitlelerini bir arada tutabilme becerisidir. Bu nedenle erken Osmanlı döneminde, abdalların, babaların ve şeyhlerin siyasal meşruiyet üretme gücü son derece yüksektir. Şeyh Edebali figürü, bu ilişkinin sembolik bir örneğidir; ancak mesele tekil şahsiyetlerin ötesindedir. Burada söz konusu olan, devlet öncesi bir toplumsal mutabakattır.
Bu mutabakatın Balkanlara taşınışı ise Osmanlı tarih yazımında çoğu zaman romantize edilir, fakat gerçekte son derece işlevsel bir süreçtir. Rumeli’ye geçen Osmanlı kuvvetleri, yalnızca askerî birliklerden oluşmaz; aynı zamanda kolonizatör dervişleri de beraberinde götürür. Sarı Saltuk menkıbeleri, bu bağlamda bir folklor unsuru değil; Osmanlı’nın fetih ideolojisinin halk düzeyindeki tercümesidir. Bektaşi dergâhları, fethedilen bölgelerde yalnızca ibadet mekânları değil; iskânı düzenleyen, yerel halkla temas kuran ve Osmanlı varlığını meşrulaştıran merkezlerdir.
Bu noktada altı çizilmesi gereken kritik bir gerçek vardır:
Osmanlı, bu heterodoks yapıları kontrol ederek değil, serbest bırakarak büyümüştür. Çünkü henüz kontrol edecek bir merkez yoktur. Devletin kurumsallaşmadığı bir evrede, katı bir Sünni çerçeve dayatmak hem mümkün değildir hem de siyaseten intihardır. Bu nedenle erken Osmanlı yönetimi, heterodoks unsurları bastırmak yerine onları sistemin içine eklemlemiştir.
Ancak bu denge son derece kırılgandır. Fetihler arttıkça, vergi düzeni karmaşıklaştıkça ve özellikle Balkanlarda kalıcı yerleşim ihtiyacı doğdukça, devletin bakışı değişmeye başlar. Artık mesele sadece gaza eden alpleri doyurmak değil; toprakları kayıt altına almak, nüfusu saymak ve hukuku standartlaştırmaktır. İşte tam bu noktada, sözlü kültüre dayalı, ocak merkezli ve merkezi otoriteye mesafeli Alevi–Bektaşi dünyası, Osmanlı için yönetilmesi zor bir alan hâline gelir.
Bu dönüşüm, henüz açık bir çatışma üretmez; ama bir yön değişikliğini başlatır. Devlet, yavaş yavaş medreseyi tek referans noktası hâline getirirken, tekke dünyasını da disipline etmeye çalışır. Bu, ani bir kopuş değil; uzun ve sinsi bir ayrışmadır. Ve bu ayrışmanın gerçek anlamda patlaması için 15. yüzyılın sonları, yani Safevî meselesi beklenecektir.yüzyılın sonlarına gelindiğinde Osmanlı artık bir uç beyliği değildir. Toprak genişlemiş, nüfus artmış, vergi sistemi oturmaya başlamış ve en önemlisi devlet, kendisini ilk kez merkezî bir siyasal organizma olarak tanımlama ihtiyacı duymuştur. Bu ihtiyaç, doğal olarak bir ideolojik çerçeve talep eder. İşte bu noktada Sünnilik, Osmanlı için yalnızca bir inanç sistemi değil; düzeni standardize eden bir araç hâline gelir.
Ancak bu standardizasyon çabası, doğrudan bir karşılık üretir. Çünkü Osmanlı’nın büyümesini sağlayan heterodoks Türkmen kitleleri, bu yeni merkezin dışında kalmaya başlar. Vergiye direnen, iskâna uymayan, kayıt altına girmek istemeyen bu topluluklar, devletin gözünde artık “kontrolsüz”dür. Kontrolsüz olan ise merkez için her zaman potansiyel bir tehdittir.
Bu tehdidin siyasal bir forma bürünmesi Safevî Devleti ile gerçekleşir. Şah İsmail’in 1501’de Tebriz’de tahta çıkışı, yalnızca yeni bir devletin kuruluşu değildir; Anadolu’daki heterodoks Türkmen dünyası için ilk kez merkezî bir alternatifin ortaya çıkışıdır. Safevî ideolojisi, Şiilik üzerinden şekillenmiş olsa da Anadolu’da karşılık bulmasının sebebi mezhep değildir. Asıl belirleyici unsur, Şah İsmail’in kendisini bir “kutup”, bir “pir”, bir “mürşid” olarak sunmasıdır. Bu, Osmanlı’nın merkezileşme sürecinde dışladığı kitlelere güçlü bir aidiyet vaadi sunar.
Osmanlı arşiv kayıtları, 16. yüzyıl başlarında Anadolu’daki Kızılbaş hareketliliğini yalnızca dinî bir sapma olarak değil; açık biçimde siyasal bir isyan potansiyeli olarak tanımlar. Bu nedenle Yavuz Sultan Selim döneminde alınan sert tedbirler, klasik anlamda bir mezhep çatışması olarak okunamaz. Burada söz konusu olan şey, iki devletin aynı toplumsal taban üzerinde hak iddia etmesidir. Osmanlı için bu, varoluşsal bir krizdir.
1514 Çaldıran Savaşı bu bağlamda yalnızca Osmanlı–Safevî askeri çatışması değildir; Anadolu’daki heterodoks dünya ile Osmanlı merkezi arasındaki ilişkinin geri dönülmez biçimde kopuşudur. Çaldıran’dan sonra uygulanan sürgünler, iskân politikaları ve idamlar, Osmanlı’nın artık bu kitleleri dönüştürmeye değil; parçalamaya ve etkisizleştirmeye yöneldiğini gösterir.
Bu noktada çoğu anlatının düştüğü hatayı açıkça söylemek gerekir: Osmanlı bu politikaları keyfi bir zulüm olarak uygulamadı. Bu, bir imparatorluğun, kendi içinde alternatif bir meşruiyet odağına tahammül edememesinin sonucudur. Ancak bu durum, yaşananların ağırlığını ve travmasını azaltmaz. Çünkü bastırılan şey yalnızca bir isyan değil; Osmanlı’yı var eden toplumsal damarın kendisidir.
Bu gerilim, en çarpıcı biçimde Yeniçeri Ocağı ve Bektaşilik ilişkisi üzerinden görünür hâle gelir. Yeniçeriler, devşirme sistemiyle oluşturulmuş olsa da, ruhsal ve sembolik düzlemde Bektaşi geleneğiyle ilişkilendirilmiştir. Bu ilişki, Osmanlı’nın erken dönem pragmatizminin bir kalıntısıdır. Devlet, askerî gücünü meşrulaştırmak için heterodoks bir mistik çerçeveyi kullanmış; ancak aynı çerçeve zamanla merkezi otorite için rahatsız edici bir alan hâline gelmiştir.
1826 Vak’a-i Hayriye ile Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması ve eş zamanlı olarak Bektaşi dergâhlarının kapatılması, bu uzun sürecin nihai kırılma noktasıdır. Bu olay, yalnızca bir askerî reform değil; Osmanlı’nın, heterodoks geçmişiyle olan son bağını da koparmasıdır. Devlet artık tamamen Sünni, tamamen merkezî ve tamamen denetleyici bir yapıya geçmiştir.
Burada artık şu gerçeği görmezden gelmek mümkün değildir:
Alevi–Bektaşi dünyası, Osmanlı için önce bir imkân, sonra bir risk, en sonunda ise tasfiye edilmesi gereken bir miras hâline gelmiştir. Bu bir ihanet hikâyesi değildir; ama kesinlikle bir unutma ve silme hikâyesidir.
Osmanlı, ayakta kalabilmek için kendisini doğuran toplumsal yapının önemli bir kısmını geride bırakmak zorunda kalmıştır. Bu tercih, imparatorluğu güçlendirmiş olabilir; ancak Anadolu’da ve Balkanlarda yüzyıllar sürecek bir kırgınlık, bir güvensizlik ve bir tarihsel hafıza yarası bırakmıştır.
Ve belki de en ironik olan şudur:
Osmanlı’yı kuran esneklik, Osmanlı’yı yaşatmaya yetmemiştir. Devletleştikçe katılaşan yapı, sonunda kendi kurucu çoğulluğunu boğmuştur.Osmanlı’nın Alevi–Bektaşi dünyasıyla kurduğu ilişki, ne Çaldıran’da bitmiştir ne de Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasıyla tamamen kopmuştur. Devlet açısından mesele hiçbir zaman “tam yok etme” olmamıştır; çünkü Osmanlı gibi geniş, çok katmanlı ve kırılgan bir imparatorluk için bazı toplumsal yapılar ortadan kaldırılacak düşmanlar değil, sessizce yönetilecek gerçekliklerdir. İşte bu noktada Osmanlı’nın en karakteristik refleksi devreye girer: bastıramadığını dönüştürmek, dönüştüremediğini ise görmezden gelerek denetlemek.
yüzyıldan itibaren Anadolu’daki Alevi toplulukların devletle kurduğu ilişki açık bir kopuş değil; asimetrik bir mesafeye dönüşür. Osmanlı merkezi, bu toplulukları artık kurucu bir unsur olarak görmez; fakat aynı zamanda onların varlığını tümüyle ortadan kaldırabilecek bir kapasiteye de sahip değildir. Çünkü bu topluluklar, özellikle Orta ve Doğu Anadolu’nun kırsal alanlarında yalnızca bir inanç grubu değil; bir sosyal organizasyon biçimi, bir dayanışma ağı ve bir yaşam düzenidir.
Ocak sistemi tam da bu nedenle hayati önem taşır. Alevi toplulukların dedelik kurumu üzerinden örgütlenmesi, Osmanlı’nın klasik hiyerarşik idare modelinin dışında kalan paralel bir otorite alanı yaratır. Devlet bu alanı doğrudan tanımaz, resmî olarak meşrulaştırmaz; fakat tamamen yok da sayamaz. Böylece ortaya garip bir denge çıkar: Aleviler ne tam anlamıyla devletin içindedir ne de tamamen dışındadır. Hukuken belirsiz, fiilen var olan bir konum.
Bu durum, Osmanlı’nın Balkanlardaki heterodoks unsurlarla kurduğu ilişkiyle karşılaştırıldığında daha da netleşir. Balkanlarda Bektaşilik, Safevî tehdidinden bağımsız olduğu ölçüde daha “zararsız” görülür. Bu nedenle Balkan heterodoksisi, Anadolu Aleviliğine kıyasla daha yumuşak bir asimilasyon sürecine tabi tutulur. Bektaşi dergâhları uzun süre açık kalır, yerel unsurlarla devlet arasında bir tampon işlevi görür. Burada mezhep değil; jeopolitik risk belirleyicidir.
Anadolu’da ise durum tamamen farklıdır. Safevî Devleti’nin varlığı, Alevi toplulukları Osmanlı gözünde sürekli bir potansiyel tehdit hâline getirir. Bu nedenle Anadolu Aleviliği, hiçbir zaman “uyumlu” bir unsur olarak değerlendirilmez. İsyan olsun ya da olmasın, sadakat göstersin ya da göstermesin, bu topluluklar devletin zihninde hep problemli bir kategori olarak kalır. Arşiv belgelerinde geçen “rafızi”, “zındık”, “fitne ehli” gibi ifadeler, yalnızca ideolojik bir dili değil; idari bir refleksi yansıtır.
Ancak burada çok kritik bir ayrım yapılmalıdır: Osmanlı’nın bu topluluklara yönelik politikası sürekli bir şiddet hâli değildir. Daha çok, zaman zaman sertleşen ama çoğu zaman ihmal ve mesafe üzerinden ilerleyen bir yönetim biçimidir. Alevi köyleri çoğu zaman merkezin radarının dışında kalır; vergi yükümlülükleri esnetilir, askerlikten fiilen muaf tutulurlar. Bu durum, bir lütuf değil; devletin bu toplulukları sistemin dışında tutarak kontrol etme stratejisidir.
Bu sessiz devamlılık, resmî tarih anlatısında neredeyse hiç yer bulmaz. Çünkü resmî tarih, net kategorileri sever. Ya sadakat vardır ya isyan. Oysa Alevi toplulukların Osmanlı ile ilişkisi bu ikiliğin çok ötesindedir. Ne tam bir başkaldırı ne de tam bir uyum. Bu gri alan, devlet arşivlerinde problem olarak kodlanırken, toplumsal hafızada bir yarı görünürlük hâli olarak yaşamaya devam eder.
Bu noktada ortaya çıkan şey, tarihin en derin çatlaklarından biridir: devlet aklı ile toplumsal hafıza arasındaki kopukluk. Devlet, arşivlerinde düzeni kayda geçirirken; toplum, menkıbelerinde, deyişlerinde ve cem ritüellerinde yaşadığı deneyimi saklar. Aynı olay, iki farklı dünyada iki ayrı gerçeklik olarak var olur. Birinde “isyan”, diğerinde “zulüm”; birinde “fitne”, diğerinde “direniş”.
Osmanlı’nın bu mirasla hesaplaşmaktan kaçınması tesadüf değildir. Çünkü bu miras, imparatorluğun kendi doğumuna dair rahatsız edici sorular barındırır. Devlet, kendisini Sünni bir çerçevede yeniden tanımladıkça, heterodoks geçmişini hatırlamak istemez. Ama bu geçmiş, Anadolu’nun dağlarında, köylerinde ve sözlü kültüründe yaşamaya devam eder. Sessiz, inatçı ve silinmeye dirençli bir biçimde.
Ve sanırım tam da bu yüzden Alevi meselesi, Osmanlı’da hiçbir zaman kapanmamıştır. Çünkü bu mesele bir güvenlik sorunu değil; kurucu bir çelişkidir. Devlet, kendi doğumunda ihtiyaç duyduğu toplumsal yapıyı, büyüdükçe taşımakta zorlanmıştır. Tasfiye etmeye çalışmış, ama tamamen başaramamıştır. Görmezden gelmiş, ama izlerini silememiştir.
Bu sessiz devamlılık, ilerleyen yüzyıllarda daha büyük kırılmaların zeminini hazırlayacaktır. Çünkü bastırılan hafıza yok olmaz; yalnızca birikir. Ve bu birikim, zamanı geldiğinde başka biçimlerde, başka isimlerle yeniden ortaya çıkar.Osmanlı tarihinde Alevi–Bektaşi meselesi, soyut bir “mezhep tartışması” değil; doğrudan doğruya padişahların iktidar anlayışı, devletin merkezileşme arzusu ve imparatorluğun güvenlik refleksiyle şekillenmiş somut bir yönetim problemidir. Bu nedenle konuya artık kişiler üzerinden, karar anları üzerinden ve devletin en tepesinde alınmış tercihler üzerinden bakmak gerekir. Çünkü Osmanlı’da nihai yön her zaman padişahın zihninde belirlenir; ulema, ordu ve bürokrasi bu zihnin etrafında hizalanır.
I. Murad ve Yıldırım Bayezid dönemlerinde heterodoks unsurlar henüz bir “tehdit kategorisi” değildir. Bu erken evrede Osmanlı, genişleyen bir uç beyliği olarak Anadolu’nun sosyal dokusuna uyum sağlamak zorundadır. Bu yüzden gazi dervişler, abdallar ve kalenderî unsurlar hem askerî hem de manevi meşruiyet üretir. Bu dönemde Bektaşi çevreleriyle kurulan ilişki, ideolojik değil pragmatiktir. Devlet, henüz kimlik dayatacak kadar güçlü değildir.
Ancak Fatih Sultan Mehmed ile birlikte bu tablo köklü biçimde değişir. Fatih’in en büyük projesi fetih değil; merkezî devletin inşasıdır. İstanbul’un fethi, yalnızca coğrafi bir başarı değil; devlet aklının yeniden tanımlanmasıdır. Fatih’in kanunnameleri, ulema sınıfının yükseltilmesi, şeyhülislamlık makamının güçlendirilmesi ve medrese sisteminin yeniden düzenlenmesi, Osmanlı’nın Sünni-ulema eksenli bir devlet kimliğine yöneldiğini açıkça gösterir. Bu noktadan itibaren heterodoks yapıların devlet içindeki meşruiyeti ciddi biçimde daralmaya başlar.
Fakat asıl kırılma, II. Bayezid–Yavuz Sultan Selim hattında yaşanır. II. Bayezid, kişisel dindarlığına rağmen görece yumuşak bir siyaset izler. Safevî etkisinin Anadolu’daki Alevi topluluklar üzerinde artmasına rağmen, Bayezid açık bir tasfiye yoluna gitmez. Bu, çoğu zaman zayıflık olarak yorumlanır; oysa aslında Bayezid, Anadolu’nun sosyolojik gerçekliğinin farkındadır. Sert bir müdahalenin geniş çaplı bir çözülme yaratacağını bilir.
Yavuz Sultan Selim ise tam tersine, meseleyi varoluşsal bir tehdit olarak okur. Onun gözünde Safevî Devleti yalnızca bir siyasi rakip değil; Osmanlı’nın ideolojik meşruiyetini sarsan bir alternatiftir. Bu nedenle Alevi topluluklar artık yalnızca “farklı” değil; potansiyel düşmandır. 1514 Çaldıran Seferi öncesinde gerçekleştirilen büyük tasfiye hareketleri, devletin bu algısının en sert tezahürüdür. Arşiv kayıtlarında on binlerle ifade edilen idamlar, sürgünler ve mallara el koymalar, bu dönemin karakterini belirler.
Burada önemli olan nokta, Yavuz’un bu politikalarının geçici bir sertlik değil; kalıcı bir paradigma yaratmış olmasıdır. Ondan sonra gelen padişahlar, bu çizgiyi yumuşatsalar bile tamamen terk etmezler. Kanuni Sultan Süleyman döneminde Osmanlı hukuku zirveye ulaşırken, Alevi topluluklar hukukun dışında bırakılmış bir alan olarak kalır. Devlet, onları sistemin içine almak yerine, sistemin kenarında tutmayı tercih eder.
yüzyıla gelindiğinde Celali isyanları patlak verdiğinde, devlet refleksi bir kez daha devreye girer. Celali hareketleri her ne kadar ekonomik ve idarî krizlerin ürünü olsa da, devletin zihninde bu isyanlar yine heterodoks unsurlarla ilişkilendirilir. Bu, Alevi toplulukların kolektif olarak suçlanmasına yol açar. İsyana katılmayan köyler bile potansiyel tehdit olarak görülür. Böylece mezhep farkı, toplumsal güvensizliğin kalıcı bir aracı hâline gelir.
III. Murad ve IV. Murad dönemlerinde merkezî otoritenin sertleşmesiyle birlikte Bektaşi çevreleri de daha yakından izlenmeye başlanır. Her ne kadar Yeniçeri Ocağı üzerinden devletle bağları devam etse de, Bektaşilik artık güven duyulan bir manevi yapı olmaktan çıkar; kontrol edilmesi gereken bir alan hâline gelir. Bu gerginlik, nihayet II. Mahmud döneminde patlayacaktır.
1826 Vak‘a-i Hayriye, yalnızca Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması değil; Osmanlı’nın heterodoks mirasıyla son büyük hesaplaşmasıdır. Bektaşi tekkelerinin kapatılması, şeyhlerinin sürgüne gönderilmesi ve mallarına el konulması, devletin artık bu mirası taşımak istemediğinin açık ilanıdır. Ancak bu hamle bile Alevi-Bektaşi dünyasını ortadan kaldırmaz. Sadece yeraltına iter, görünmez kılar ve hafızada daha da derinleştirir.
Bu noktada karşımıza sert bir gerçek çıkar: Osmanlı padişahları, Alevi–Bektaşi toplulukları hiçbir zaman tamamen kontrol edememiştir. En sert dönemlerde bile bu yapılar yok olmamış; sadece biçim değiştirmiştir. Devlet, gücü arttıkça hoşgörüsünü kaybetmiş; hoşgörüsünü kaybettikçe de kendi kurucu unsurlarıyla arasındaki mesafe büyümüştür.
Ve işte tam burada, artık sonucu hazırlayan zemine ulaşırız. Çünkü mesele artık padişahların kişisel tercihlerini aşar; devlet aklının yapısal körlüğüne dönüşür. Devlet, kendi doğumunda kullandığı toplumsal enerjiyi, olgunlaştığında tehdit olarak görmeye başlamıştır.
Buradan sonrası, yalnızca tarih değil; hafızadır, suskunluktur ve inkârdır.Osmanlı tecrübesi, yalnızca fetihlerle, kanunnamelerle ya da padişah iradeleriyle açıklanabilecek bir tarih değildir; aynı zamanda neyin hatırlanacağına, neyin bastırılacağına ve neyin sistematik biçimde unutturulacağına karar veren bir hafıza rejimidir. Alevi–Bektaşi meselesi, bu hafıza rejiminin en belirgin çatlaklarından birini oluşturur. Çünkü burada devlet aklı ile toplumsal hafıza hiçbir zaman tam olarak örtüşmemiştir.
Devlet aklı düzen ister. Netlik, sınıflandırma ve kontrol edilebilirlik arar. Bu nedenle heterodoks yapılar, doğaları gereği devlet için sorunludur. Alevi toplulukların yazılı hukuka değil sözlü geleneğe dayanması, merkezi otoriteye değil ocak sistemine bağlı olması, ulema sınıfının dışında bir dini otorite üretmesi; hepsi birlikte düşünüldüğünde Osmanlı’nın klasik idare anlayışıyla bağdaşmaz. Devlet bu uyumsuzluğu çözmek yerine, onu tarihsel anlatının dışına iterek yönetmeyi tercih eder.
Bunun sonucu şudur: Aleviler Osmanlı tarihinde vardır ama görünmezdir. İsyan çıktığında birden ortaya çıkarlar, bastırıldığında tekrar sessizliğe gömülürler. Ne tam bir “tebaa” anlatısına dâhil edilirler ne de resmî düşman kategorisine açıkça yerleştirilirler. Bu ara konum, toplumsal hafızada derin bir yarılma yaratır. Çünkü yaşananlar kayda geçmez; kayda geçmeyenler ise nesiller boyunca sözle, ağıtla, menkıbeyle aktarılır.
Bu sözlü aktarım, yalnızca geçmişi hatırlatmaz; aynı zamanda bir kimlik inşa eder. Alevi toplumsal hafızasında Osmanlı, çoğu zaman koruyucu bir devlet değil; mesafeli, zaman zaman zalim, çoğu zaman da kayıtsız bir güç olarak yer eder. Buna karşılık Osmanlı resmî anlatısında Aleviler, genellikle “sorun çıkaran”, “fitne unsuru” ya da “kontrol edilmesi gereken kitleler” olarak kodlanır. İki tarafın hafızası, aynı tarihsel zeminde birbirine hiç temas etmeden ilerler.
Bu kopukluk, modern döneme miras kalan en ağır yüklerden biridir. Çünkü Osmanlı, kendi içindeki bu çatışmayı çözmeden dağılmıştır. Hesaplaşma olmamış, yüzleşme yaşanmamış, yalnızca üstü örtülmüştür. Devlet geleneği devam etmiş; fakat toplumsal yaralar açık kalmıştır. Bugün hâlâ süren birçok gerilimin kökeninde bu bastırılmış hafıza vardır.
Devlet aklı için bu bir başarıdır: düzen korunmuştur.
Toplumsal hafıza için ise bu bir travmadır: adalet eksik kalmıştır.Halil İnalcık’ın Osmanlı tarihçiliğindeki en büyük katkısı, imparatorluğu ne romantize etmesi ne de bütünüyle mahkûm etmesidir. Onun yaklaşımı, Osmanlı’yı kendi çağının şartları içinde, yapısal dinamikleriyle ve çelişkileriyle anlamaya yöneliktir. Alevi–Bektaşi meselesine bu çerçeveden bakıldığında, mesele bir “hoşgörü hikâyesi” ya da “sürekli zulüm anlatısı” olmaktan çıkar; çok daha karmaşık, çok daha rahatsız edici bir tabloya dönüşür.
İnalcık’a göre Osmanlı, ideolojik olarak tutarlı bir devlet değildir; pragmatiktir. İhtiyaç duyduğunda heterodoks unsurlarla iş birliği yapar, tehdit hissettiğinde ise onları bastırır. Bu, bir ahlak meselesi değil; bir devlet refleksidir. Dolayısıyla Aleviler Osmanlı’nın dışında değil; tam aksine Osmanlı’nın iç çelişkilerinin tam merkezindedir. Devlet, onları kullanmış, dönüştürmeye çalışmış, başaramadığında ise dışlamıştır.
İnalcık’ın arşiv merkezli yaklaşımı, Alevi meselesinin yalnızca mezhepsel değil; aynı zamanda ekonomik, demografik ve idarî boyutlarını da açığa çıkarır. Vergi düzenlemeleri, iskân politikaları, sürgün kararları ve güvenlik raporları incelendiğinde görülen şey şudur: Osmanlı, Alevi topluluklarıyla ideolojik bir savaş değil; kontrol savaşı vermiştir. İnanç, bu savaşın yalnızca görünen yüzüdür.
Bu bakış açısı, bizi keskin yargılardan uzaklaştırır ama meseleyi hafifletmez. Aksine, sorumluluğu daha ağır bir yere taşır. Çünkü burada ne “iyi niyetli bir devlet” anlatısı kalır ne de “tamamen masum bir toplum” söylemi. Ortada, kendi sürekliliğini her şeyin önüne koyan bir devlet aklı ve bu aklın altında ezilen, ama yok olmayan bir toplumsal gerçeklik vardır.
Sonuçta şu soruya geri döneriz:
Aleviler olmasaydı Osmanlı olur muydu?
Bu sorunun cevabı artık nettir. Osmanlı, Aleviler olmadan kurulamazdı; ama onları tam anlamıyla içine alarak da yönetemedi. İmparatorluk, kurucu enerjisini heterodoks dünyadan almış; olgunlaştığında ise bu dünyayı kendi resmî kimliğine uydurmaya çalışmıştır. Başaramadığında bastırmış, bastıramadığında unutmuştur.
Ve tarih bize şunu gösterir:
Unutulan hiçbir şey gerçekten kaybolmaz.
Sadece daha derinlere çekilir.
***
Bu yazıda kaynak doğrulama, kaynak yazarı sorgulama kaynaklar hakkında kısmi bilgilerin toplanması bazı fikir danışıklığı ve yazım kuralları dışında Hiçbir ai kullanılmamıştır.teşekkürler
***
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- 0
- S. Dogus. (2002). Bektaşiler Ve Osmanlı Yönetimi. Gaziantep Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. | Arşiv Bağlantısı
- A. Tasgin. (2013). Tahrir Defterlerinin Alevilik-Bektaşilik Araştırmalarına Katkısı: Irène Beldiceanu-Steinherr Örneği. Türk Kültürü ve Hacı Bektaş Veli Araştırma Dergisi. | Arşiv Bağlantısı
- I. Beldiceanu-Steinherr. (2011). Osmanlı Tapu Tahrir Defterleri Işığında Bektaşiler (Xv.–Xvi. Yüzyıllar). Alevilik-Bektaşilik Araştırmaları Dergisi. | Arşiv Bağlantısı
- B. Bayraktar. (2022). Şeyh Bedreddin İsyanı Ve Türkiye’de Mesiyanik Hareketler Üzerine Kimi Düşünceler. İzmir Demokrasi Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi. | Arşiv Bağlantısı
- H. Inalcik. (1973). Osmanlı İmparatorluğu Klasik Çağ (1300–1600). ISBN: 9789750808140. Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları.
- H. Inalcik, et al. (1997). An Economic And Social History Of The Ottoman Empire, Volume 1: 1300–1600. ISBN: 9780521574556. Yayınevi: Cambridge University Press.
- H. İnalcik. (2009). Kuruluş Ve İmparatorluk Sürecinde Osmanlı. ISBN: 9786054927191. Yayınevi: Kronik Kitap.
- A. Y. Ocak. (1998). Osmanlı Toplumunda Zındıklar Ve Mülhidler (15.–17. Yüzyıllar). ISBN: 9789753337289. Yayınevi: Tarih Vakfı Yurt Yayınları.
- M. Balivet. (2000). La Révolte De Sheikh Bedreddin. ISBN: 9789754281734. Yayınevi: Isis Press.
- E. Werner. (2006). Şeyh Bedreddin Ve Börklüce Mustafa. ISBN: 9789753434713. Yayınevi: Kaynak Yayınları.
- H. Inalcik. (Arşiv temelli akademik inceleme). Ottoman Tahrir Registers And The Heterodox Communities. Not: Osmanlı tapu-tahrir defterleri üzerinden heterodoks toplulukların sosyo-ekonomik konumunu inceleyen çalışma.
Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?
Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:
kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci
Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 09/01/2026 03:15:05 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/22079
İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.