İnsanların sonsuzluğu gerçekten algılayıp algılayamayacağı sorusu, felsefe, bilişsel bilim, matematik felsefesi ve psikoloji kesişiminde yer alan temel bir problemdir. Genel kabul gören görüş, insan zihninin sonsuzluğu doğrudan sezgisel bir nesne olarak kavrayamadığı, ancak onu soyut, dolaylı ve sembolik biçimlerde düşünebildiği yönündedir. Bu sınırlılık, yalnızca bilişsel bir eksiklik değil; insan aklının zaman, mekân ve deneyimle kurduğu ilişkinin yapısal bir sonucudur.
Felsefi açıdan bakıldığında, sonsuzluk problemi ilk kez sistematik biçimde Antik Yunan’da tartışılmıştır. Aristoteles, Metafizik ve Fizik adlı eserlerinde, “gerçek (aktüel) sonsuzluk” ile “potansiyel sonsuzluk” arasında kesin bir ayrım yapar. Ona göre insan zihni ve doğa, yalnızca potansiyel sonsuzluğu kavrayabilir; yani bir sürecin teorik olarak sonlandırılamaz oluşunu düşünebilir, ancak tamamlanmış bir sonsuzluğu kavrayamaz. Aristoteles bu durumu, insan aklının sınırlı deneyim alanına bağlar (Aristotle, Physics, Book III). Bu yaklaşım, sonraki yüzyıllarda Batı düşüncesinde uzun süre belirleyici olmuştur.
Modern felsefede bu sorun özellikle Immanuel Kant tarafından yeniden ele alınmıştır. Kant’a göre insan zihni, dünyayı ancak zaman ve mekân formları içinde deneyimleyebilir; bu formlar ise zorunlu olarak sınırlıdır. Sonsuzluk fikri, deneyimin değil, aklın kendi sınırlarını zorladığı noktada ortaya çıkar. Kant, Saf Aklın Eleştirisi’nde sonsuzlukla ilgili antinomileri tartışırken, insan aklının bu kavram karşısında zorunlu olarak çelişkilere düştüğünü belirtir. Sonsuzluk bu nedenle bilinebilen bir nesne değil, aklın sınırlarını gösteren bir düşünce aracıdır (Kant, 1781/1998).
Bilişsel bilimler ve psikoloji alanındaki çağdaş araştırmalar da bu felsefi sezgiyi destekler. İnsan beyninin zaman ve sayı algısı, evrimsel olarak sınırlı çevresel problemleri çözmek üzere şekillenmiştir. Dehaene’in sayısal biliş üzerine yaptığı çalışmalar, insanların büyük nicelikleri kavramada sezgisel olarak zorlandığını ve “sonsuzluk” gibi sınırsız büyüklüklerin ancak sembolik sistemler (matematik, dil) aracılığıyla temsil edilebildiğini göstermektedir. Dehaene, insanların “yaklaşık sayı sistemi”nin belirli bir eşiğin ötesinde sezgisel anlam üretmediğini vurgular (Dehaene, 2011 ).
Zaman algısı üzerine yapılan deneysel çalışmalar da benzer sonuçlara ulaşmıştır. İnsanlar zamanı, geçmiş–şimdi–gelecek ekseninde deneyimler; bu deneyim biyolojik ritimler, bellek kapasitesi ve dikkat süreleriyle sınırlıdır. Wittmann’a göre, insan zihni “uzamış süreleri” bile parçalara ayırarak algılar; bu nedenle sonsuz zaman fikri doğrudan deneyimlenemez, yalnızca kavramsal olarak tasarlanabilir (Wittmann, 2013). Bu durum, sonsuzluğun neden çoğu zaman insanlarda kaygı, baş dönmesi ya da metafizik bir rahatsızlık hissi uyandırdığını da açıklar.
Fenomenolojik açıdan Edmund Husserl, bilincin her zaman “yönelimsel” olduğunu, yani belirli bir nesneye yöneldiğini savunur. Sonsuzluk ise tamamlanmış bir nesne olarak bilinçte beliremez; çünkü bilinç, her zaman sınırlı bir ufuk içinde çalışır. Sonsuzluk ancak “açık uçlu bir ufuk” olarak düşünülebilir, fakat bu düşünce hiçbir zaman tam olarak doldurulamaz (Husserl, 1913/1982). Bu nedenle sonsuzluk, bilinç için sürekli ertelenen bir anlam olarak kalır.
Matematikte sonsuzluk kavramının başarıyla kullanılabilmesi, bu durumla çelişmez. Cantor’un küme kuramı, sonsuzluğu mantıksal olarak tanımlamış ve işlemsel hâle getirmiştir; ancak birçok matematik felsefecisi, bu başarının sonsuzluğun sezgisel olarak kavrandığı anlamına gelmediğini vurgular. Sonsuzluk burada, insan zihninin doğrudan deneyimlediği bir gerçeklik değil, tutarlı bir sembolik yapı olarak işlev görür (Giaquinto, 2002, ).
Bu nedenle “insanlar sonsuzluğu algılayamaz mı?” sorusunun yanıtı büyük ölçüde olumsuzdur. İnsan zihni sonsuzluğu göremez, hissedemez ya da doğrudan deneyimleyemez; fakat onu düşünebilir, sembolleştirebilir ve onun sınırında dolaşabilir. Sonsuzluk, insan bilincinde hiçbir zaman tamamlanmış bir içerik olarak yer almaz; aksine aklın kendi sınırlarını fark ettiği, kavrayışın tökezlediği bir eşik olarak ortaya çıkar.
Sonuç olarak sonsuzluk, insan için algılanan bir gerçeklikten çok, düşüncenin sınır deneyimidir. Bu sınır, insan aklının zayıflığını değil; tam tersine, kendi koşullarının farkına varabilme yetisini gösterir. Sonsuzluğu algılayamamak, insan olmanın bir eksikliği değil, bilincin yapısal bir özelliğidir.