'Türkiye Evrimle Tanışıyor: Ankara' Etkinliği Sonrası Sunumuma Gelen Sorulara Yönelik Cevaplar...

Yazdır
Merhaba arkadaşlar,

09 - 10 Mart 2013 tarihlerinde, büyük ve keyifli bir Türkiye Evrimle Tanışıyor etkinliğimizi Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Sıhhiye Kampüsü'nde geride bıraktık. Sunumların birçoğu gerçekten çok başarılıydı ve etkinliğin amacı olarak, halkımıza Evrimsel Biyoloji'nin bilimsel açıdan anlatılması hedefine ulaştı. Etkinlik, Evrim Ağacı olarak biz ile Hacettepe Üniversitesi Biyoloji Topluluğu öğrencileri tarafından düzenlendi ve sunumlar bu ekiplerden kişilerce yapıldı. Evrim Ağacı 5 sunum ile etkinlikte yer aldı. Bunlardan ikisi benim yaptığım ve ikişer saat civarında süren "Evrim'in Temel Mekanizmaları" ve "Evrim 101: Temel Yanılgılar, Hatalar, Gerçekler" başlıklı sunumlardı. Diğerleri ise ekibimizden diğer arkadaşlarımızın yaptığı "Cinsiyetlerin Oluşumu ve Cinsel Seçilim", "Bencil Gen Kuramı", ve "Abiyogenez Teorisi"  başlıklı sunumlardı.

Benim yaptığım sunum, hem temellere yönelik olması, hem de uzun olmasından ötürü birçok soru aldı ve malesef bunların tamamına etkinlikte yanıt verme fırsatım olamadı. Şimdi, bunların istisnasız hepsine, tek tek, Evrim Ağacı üzerinden cevap vermek istiyorum ki kafalarda hiçbir soru işareti kalmasın, bu bizler için çok önemlidir. Sahnede cevaplandırdığım sorulara da burada yeniden, kısaca değineceğim.



Şimdi, sorulara başlayalım:


Soru 1: İnsansı maymun aslında "Apes" kelimesinin Türkçede anlaşılabilir kılmak amacıyla yapılan bir çeviri değil mi? Maymun değil de "primat"ı kullanmak daha doğru olmaz mı?

ÇMB: Çok doğru. İngilizcedeki "apes" kelimesinin tam Türkçe karşılığı "insansı maymunlar"dır. Hatta daha spesifik bir tanımla, Eski Dünya'da yaşayan, insanı memelilerin tamamına denir; ancak primatlar haricinde insansı bir hayvan bulunmadığından "insansı memeli" ile "insansı primat" eş anlamlı olmaktadır. Daha bilimsel bir yaklaşımla ise, "ape", yani "insansı maymunlar", "yüksek primatlar" olarak bilinen grup içerisindeki kuyruksuz, basık burunlu primatlardır. İnsan da, bu primatlardan biridir. Ne kadar karışık değil mi? İşte bu yüzden bilimin, en azından taksonominin tek bir dili var ve o da Latince. Bu kadar şeyi anlatana kadar, Latince terminolojiyi bilen birine şunu söylemek yeterlidir: Homo sapiens, Simiiformes infratakımı içerisindeki Catarrhini parvtakımının bir üyesidir. Bu kadar. Taksonomiden anlayan herkes, ne demek istediğinizi biliverecektir. Maymun dediğimiz ve İngilizcede "monkey" olarak kullanılan kelime ise, esasında Simiiformes infratakımının halk diline çevrilmiş halidir. Bu infratakım, Primatlar takımının, Haplorhini alttakımının bir alt birimidir. Dolayısıyla her maymun bir primat olmak zorundadır; ancak her primat bir maymun değildir. İnsan da bu gruplar içerisinde yer almaktadır. En net tanımıyla insan Hayvanlar Alemi içerisinde yer alan bir primat, onun içerisinde yer alan bir kuru burunlu maymun, onun içerisinde yer alan maymun, onun içerisinde yer alan bir insansı maymun, onun içerisinde yer alan bir insan/insansı ve onun içerisinde yer alan, Homo sapiens isimli bir türdür. Bunların hepsi taksonomik birer isim olduğundan, insan da bunların içerisinde yer aldığından, insan da bunların hepsidir aslında, diğer birçok tür ile birlikte...


Soru 2: İnsan diyetinin zamanla değişmesiyle bağırsakların kısalmış, apandisin küçülmüş, artan et tüketimiyle beyin gelişimi hızlanmıştır. Şimdi yeniden insanın gıda alışkanlıklarını değiştirmek, üstelik bunu "antropolojik" kanıtlarla manipüle etmeye çalışmak bilimselden çok ideolojik değil midir? (Vejateryenlik)

ÇMB: Evet, eğer ki bir insan, insan evriminde et tüketimine geçişin önemini göz ardı ediyor ve bunu vejateryenliğin "hayvan doğasına olan saygısı" ile temellendirmeye çalışıyorsa, bunun adı şahsi düşüncedir, bilim değil. Günümüzde net olarak biliyoruz ki, insan hepçil bir hayvan türüdür. Hem et, hem ot yer. Bunun derecesi ise evrensellik taşımaz. Çünkü insan diyeti geçmişte biyolojik olarak ikiliyken (hem et hem ot, hangisi sıklıkla bulunabilirse o yeniyordu), günümüzde de kültürel olarak ikilidir (hangisi tercih ediliyorsa o yenmektedir). Dolayısıyla birinin, et yiyen birine "doğasına aykırı" davrandığını söylemek net bir şekilde komik duruma düşmek olacaktır. Hele ki bu mücadelenin "hayvan hakları"na bağlanması, tam bir duygu sömürüsüdür, bilimsellikle hiçbir alakası yoktur. Elbette, ne yiyecekleri kişilerin kendi tercihidir ve kimse ama kimse buna karışamaz; hele ki insanın otçul (vegan) bir tür olduğunu iddia ederek bu mücadeleyi sürdürmek kabul dahi edilemez. İnsan ne etçil, ne de otçuldur; hepçil bir türdür ve bu, otçuldan yana %95 olmadığı gibi, etçilden yana da %95 gibi yüksek değerlerde de değildir, ikisinin arasında bulunabilir. Uzun lafın kısası, veganlık bir tercihtir ve daima da öyle kalacaktır; kimsenin diğerleri üzerinde bu konuda bir diktatörlük hakkı bulunmamaktadır. Daha fazla bilgi buradan alınabilir.


Soru 3: Erkeklerde meme ucu körelmiş organ mıdır?

ÇMB: Bu konu halen net olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi, erkek memesinin günümüzde hiçbir işlevi olmadığı gibi, geçmişte de hiçbir işlevinin bulunmamış olmasıdır. Dolayısıyla erkek memesi "körelmiş" bir organ olamaz; çünkü önceden "işlevsel" bir organ değildi. Spekülatif bir yaklaşım olarak, insan embriyosunun gelişim basamakları ile meme ucunun oluşumu arasında bir alaka kurulabilir. Çünkü insan embriyosu, her ne biyolojik cinsiyete sahip olursa olsun, ilk 6 hafta boyunca sanki bir dişi oluşacakmış gibi gelişir. Bu süreçte memeler ve vajina gibi organlar tam olarak oluşmasa da, temelleri atılmaya başlar. Sonrasında, 6. haftadan itibaren Y kromozomu ve özellikle de testosteron hormonunun devreye girmesiyle, erkeksi özellikler kazanılmaya başlanır, vajina oluşacak bölge penise ve testislere dönüştürülür. İşte bu ilk 6 haftalık süreçteki bazı öncül gelişmeler, erkeklerde de meme ucu oluşumuna neden oluyor olabilir. Ancak sonrasında bu organ yok edilmediğinden, bu yapılar ömür boyu taşınıyor olabilir. Hele ki bu organlar çok fazla enerji tüketmiyorsa, evrimsel süreçte tamamen yok olmaları için üzerlerinde bir baskı oluşmamış ve oluşmuyor olabilir. Bunlar halen araştırılmakta olan ve tam olarak bilinmeyen olgular olmakla birlikte, bu açıklamalar gerçekten çok uzak değildir.


Soru 4: Ayak parmaklarının önemli bir işlevi var mıdır?

ÇMB: Ayak parmakları, insan türünde yürüme sırasında dengenin sağlanması ve uzun mesafe göçlerde biyomekanik dengenin sağlanması açısından büyük önem arz etmektedir. Ancak bu önemli niteliklerine rağmen ayak parmaklarını "körelmiş organ", en azından "ciddi miktarda değişmiş organ" olarak görmemiz mümkündür. Zira daha önceki atalarımızın ayak parmakları da, el parmaklarına benzerdi ve özellikle baş parmakları, ellerimizdeki gibi kavramaya uygun yapıdaydı. Bunun sebebi, atalarımızın parmaklarının arboreal (ağaç üzerindeki) yaşama adapte olmuş olmasıdır. Ancak sonradan ağaçlardan inen atalarımız, savanalarda yürüyüp, iki ayak üzerinde durmaya adapte oldukça, bu kavrama niteliği işlevsiz ve hatta biyomekanik açıdan dezavantajlı hale gelmiştir. Bu süreçte ayak parmaklarımız evrimleşerek daha çok yürümeye ve dengeye yardımcı olacak bir yapıya dönüşmüştür. Bu yüzden, ayak parmaklarımız önemlidir; ancak eski kapsamlı işlevlerini yitirmişlerdir.


Soru 5: Kambriyen Patlaması'ndan bahsedebilir misiniz?

ÇMB: Buradan çok detaylı bilgi almanız mümkündür.


Soru 6: Dünya'nın ileri zamanlarda yok olması gibi bir durum söz konusu mudur?

ÇMB: Evet, Dünya er ya da geç tamamen yok olacaktır ve bundan, tür olarak olmasa da, gezegen olarak henüz hiçbir kaçışımız bulunmamaktadır. Çünkü günümüzden 5 milyar yıl kadar sonra Güneş'imizin "yakıtı" olan füzyon tepkimeleri sona erecek ve Güneş Sistemi'miz dağılmaya başlayacaktır. Dünya da, bu süreçte yok olacaktır. Esasında bu en iyimser senaryodur. Zira Dünya'nın sonu, bundan çok daha erken de gelebilir. Örneğin günümüzden 65 milyon yıl önceki dinozorları yok eden göktaşı, ortalama 10 kilometre çapına sahipti. Astronomların yaptıkları açıklamalara göre, her ne kadar günümüzde böylesine büyük asteroidleri çarpmadan önce tespit edecek teknolojimiz olsa da, bu büyüklükteki göktaşlarını yok etme şansımız hiçbir şekilde bulunmuyor. Tek yol, bu asteroidleri rotasından saptırmak olabilir ki bu da genellikle kaba kuvvetle, yani nükleer bombalarla yapılıyor (en azından yapılması planlanıyor). Ancak herkes o kadar iyimser değil, zira elimizdeki nükleer bombaların 1-10 kilometre çaplık göktaşları için yeterli olacağı düşünülüyor. Bu boyutları geçtikten sonra, sadece nükleer bomba patlatmakla rotasından saptırmamız çok güç; dolayısıyla çok daha karmaşık ve işe yaraması zor planlar gerekiyor. Yani, beklediğimizden büyük bir göktaşı, Dünya'yı rahatlıkla yerle bir edebilir, tüm teknolojimize rağmen. Üstelik ilginç bir istatistik de söz konusu... Dünya'ya çarpan, 5 kilometre çaptan büyük göktaşları, ortalama 60-70 milyon yılda bir Dünya'ya çarpıyor. Sonuncusunun günümüzden 65 milyon yıl önce olduğu düşünülürse, kesin olmamakla birlikte en azından bir risk bölgesinde olduğumuz söylenebilir. Yani Dünya, öyle ya da böyle sona erecek, bunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Amacımız, o zamana kadar ya Dünya'dan başka yaşam alanları bulmak, ya da bu "uzaydan gelen düşman"lara karşı savunma yöntemleri geliştirmek olmalıdır.


Soru 7: Tek hücreli orgak bir atadan gelen milyonlarca çeşit canlıyız. Hayvanların evrimleşmesini ve/veya türleşmesini gayet net denebilecek kadar iyi biliyoruz. Peki bir ortak atadan geliyorsak, hayvan-bitki gibi ciddi bir ayrım nasıl gerçekleşti? Ara geçiş formları bulundu mu, biliniyoır mu? Bitkilerin evriminden biraz bahseder misiniz?

ÇMB: Buradan ve buradan bilgi alabilirsiniz.


Soru 8: Dünkü sunumunuzda yerçekimini "kütleçekim teorisi" ile açıkladınız. Fakat ben bir fizik öğretmeni olarak böyle bir teorinin olmadığını, bunun kütleçekim yasası olarak bilindiğini söylemek istiyorum. Bu konudaki açıklamanız nedir?

ÇMB: Bu konudaki açıklamam çok basit: Yanılıyorsunuz. Çünkü ne yazık ki Fen-Edebiyat Fakülteleri'miz, özellikle de öğretmenlik bölümlerimiz, son derece eski ve çoğunlukla skolastik düşünce zamanlarından izler taşıyan müfredatlarla eğitim görüyorlar ne yazık ki. Bu sebeple modern bilimden, kişisel çabaları olmazsa eğer, ne yazık ki faydalanamıyorlar. Uzay boşluğundaki cisimlerin birbirlerine doğru hareket etmeye meyilli olmaları bir gerçektir. Bir elmanın bıraktığınızda yere düşmesiyle, Ay'ın Dünya'nın etrafında dönmesi aynı sebeplerledir. Ancak işte Newton bunu tam olarak bu şekilde fark edemedi. Newton, gözlemleyebildiği mezoskopik (milimetre-kilometre) arasındaki mesafelerde bulunan cisimlerin yeryüzüne doğru olan hareketini "kütleçekim" olarak tanımladı. Adından da anlaşılabileceği gibi kütlelerin birbirlerini fiziksel bir şekilde "çekiyor" olmaları ile... Ki biz buna "klasik fizik" adını veriyoruz. Bu, o zamana kadar cisimlerin hareketiyle ilgili yapılmış en müthiş açıklamaydı, dolayısıyla bir "kanun", değişmez bir yasa olduğu düşünüldü. Halbuki Newton yanılıyordu. Cisimler, esasında birbirlerini "çekmiyorlar" idi, en azından işin içerisindeki Dünya gibi çok büyük kütleli, ya da makroskopik ölçekteki cisimler ise. Einstein, yaptığı gözlemler ve hesaplamalarla, elmanın yeryüzüne hareketinin, Dünya'nın onu "çekmesi" ile bir alakası olmadığını gördü. Bu hareketin sebebinin, Dünya'nın uzay-zamanı büküyor olmasından kaynaklandığını, ve bu devasa kütlenin yörüngesine girmek isteyen, ona birkaç metre uzakta bulunan elma gibi ufacık bir kütlenin, bu yörünge hareketinin çapının aşırı büyük olmasından ötürü yere doğru dik bir çizgide düşüyormuş gibi algıladığımızı gösterdi. İşte bu, bir "kanun"a ve genel olarak klasik bilimdeki "kanun" mantığına vurulan en güçlü darbeydi. O zamandan sonra "kanun" diye bir şeyden pek bahsetmez olduk ("doğa ilkesi" ile eş anlamlı kullanmak haricinde) ve en güçlü açıklamaların bile "teori" olduğunu ve teorilerin bilimin en üst düzey açıklamaları olduğunu, kanunların onlara destek veren alt birimler olduğunu anladık. O zamandan beridir makalelerde Newton'un bu hareket açıklaması "Newton'un Kütleçekim Teorisi" olarak bilinir. Sizin "kütleçekim yasası" dediğiniz şey, sadece gözlemin kendisidir (cisimlerin yeryüzüne doğru hareket etmesi) ve bu bir çeviri hatasıdır, zira kütleler "çekildikleri" için bu hareketi yapmazlar. Hatta Einstein'ın açıklamasının bile isabetli olmayabileceği; en azından daha isabetli açıklamaların yapılabileceği Kuantum Mekaniği sayesinde anlaşıldı. Dolayısıyla, modern makaleleri karıştıracak olursanız, "kütleçekim" olarak bilinen "gravitation" ile "kütleçekim teorisi" (sizin "yasa" olduğunu iddia ettiğiniz şey) olan "theory of gravity"nin birbirinden farklı olduğunu göreceksiniz. Çok daha fazlası için buraya ve buradaki makalelere bakabilirsiniz.


Soru 9: Bilimsel bir gerçek olarak kabul edilen "evrim teorisi"ni neden savunmak zorunda kaldığımızı çözemedim halen.

ÇMB: Güzel bir tespit. Esasında savunulmasına gerek yok çünkü bilim demokrasi ile çalışmaz; gerçek, insanların onu kabullenmeleri veya istemelerinden bağımsız olarak gerçektir. Evrim de böyledir, kim ne derse desin bir doğa yasasıdır. Ancak... Bu etkinliklerin amacının "savunma" olduğunu düşünmek de isabetsiz olacaktır. Zira biz -en azından yeri gelmedikçe- "karşıt" olduğu sanılan bilim-dışı kitlelerin savlarını çürütmeye çalışmak yerine, halkımızı bilgilendirmeye ve bilinçlendirmeye çalışıyoruz. Dikkat edecek olursanız konuların çok büyük bir kısmı doğrudan bilgilendirici (tartışmacı değil) yöntemle hazırlanmış sunumlardı. Bu yüzden savunduğumuzu pek düşünmüyorum, dediğiniz gibi, savunulmaya ihtiyacı yok aslında gerçeklerin...


Soru 10: İnsanlarda boynuzun kimi zaman çıkabildiğini, bunun için gerekli olan genin insanda da olduğunu söylemiştiniz. Bu bulguya göre biz keçiden mi geldik?

ÇMB: Hayır, keçiden gelmiyorsunuz, diğer hiçbir modern türden gelmediğiniz gibi. Ancak diğer her canlıyla olduğu gibi, keçiyle de çok eskilere dayalı bir akrabalığınız söz konusu. Dolayısıyla, doğrudan boynuzlara neden olmasa, bazı genetik değişimler bu tip anomalilere neden oluyor olabilir. Ancak esasında, insanlarda oluşan boynuz yapısının tam olarak genlerle alakası bulunamamış. Buna rağmen genlerle ilişkili olabileceğinin düşünülme sebebi, Kafkasyalı soylar hariç hiçbir insan popülasyonunda bu durumun görülmüyor olmasıdır. Keratinli boynuz oluşumu ile HPV-2 virüsleri arasında bazı ilişkiler olduğu tespit edilmiştir. Bu viral etkileşim, bazı genleri etkileyerek keratinli deri çıkıntısı (boynuz) yapısını oluşturuyor olabilir. Bu halen araştırılmakta olan bir konu, dolayısıyla doğrudan bir şey söylemek zor; ancak şuradan ve buradan bazı bilgiler alabilirsiniz.


Soru 11: Ortama daha iyi adapte olan insan ırkları var mıdır?

ÇMB: Esasında yaşamış ve yaşayan her tür, bulundukları ortama adapte olabildikleri için yaşamıştır veya yaşamaktadır. Bu adaptasyon durumu yitirildiği zaman, yeniden adapte olunamıyorsa, soy yok olmaktadır. Dolayısıyla adaptasyon miktarı kıyaslaması yapmak pek doğru değil. "Şu tür, bu türden daha fazla adapte olmuş" demek de doğru değil. Buradan bazı ek bilgiler alabilirsiniz.


Soru 12: Evrim teorisi dine nasıl bir cevap veriyor (ilk insanın yaradılışıyla ilgili)?
Soru 13: Hocam Tanrı var mı? Yoksa bütün dinler yalan mı? Son peygamber Darwin, son kitap Türlerin Kökeni, son din Evrim mi? Sunumlar için ve cevap için şimdiden teşekkürler.
Soru 14: Madem topraktan geldik, yağmur yağdığında neden çamur olmuyoruz, şimdiki topraklar neden insan olmuyor? Söz sizde atayizler.

ÇMB: İşte bilimin ve bilimsel düşüncenin bir sorunu varsa, o da bu yaklaşımdır. Bilim-din çatışmasının tek sebebi dindar kişilerin şahsi inançlarıyla örtüştüremedikleri bilimi karşılarına alması değil, aynı zamanda güya bilimi savunan insanların da dindarların şahsi düşüncelerini alay konusu etmesi, aşağılaması, hor görmesidir. Bu, Evrim Ağacı mentalitesiyle asla uyuşmamıştır ve uyuşmayacaktır da. Herkesin şahsi inançları kendisinedir ve bunu kimsenin açık etmeye çalışması, aşağılaması veya yermesi kabul edilemez. Bilim, bilim-dışı iddiaların varlığı ya da yokluğuyla ilgili bir argüman ileri sürmez; dahası sürmeye çabalamaz da. Bilim, gerçekleri, herhangi bir varsayımsal argümana bağımlı kalmadan ortaya koyma mekanizmasıdır. Dolayısıyla ne Evrim Teorisi, ne de bir diğer teori, ne de genel olarak bilim, dine bir cevap falan vermez. İnsanlık, var olduğundan beri gerçeği aramıştır ve aramaktadır da. Bunun için birçok yol geliştirmiştir: din, felsefe, bilim ve hatta edebiyat bu yöntemlerden en yaygın bilinenleridir. Ancak fark edilmesi gereken bir nokta var: bu sistemlerin yöntemleri ve ilkeleri birbirleriyle uyuşmaz! Dinin gerçeğe ulaşmaya çabalama yöntemiyle, biliminki, felsefeninki birbirinden tamamen farklıdır, apayrıdır. Dolayısıyla biriyle diğerini örtüştürmeye çalıştıkça, komik duruma düşülecektir (birçok evrim karşıtında bu durum kolayca gözlenebilir). Bilim, gerçeklere ulaşma konusunda tartışmasız en güçlü yöntemdir. Ve bilim, diğer bilgi türlerine hoş gözükmek için şekilden şekle girmez, gerçekleri eğip bükmez, ne olursa olsun ortaya koyar. Diğer bilgi türleri (ki buna din de dahildir), kendisine çıkaracakları çıkarır, adapte olabildiği kadar bilime adapte olur, olmadığı kısmı da kendisine kalır. Dolayısıyla dine bilimle cevap vermek gibi bir çaba içerisinde olmak ya da bilimi; ateizm de dahil olmak üzere herhangi bir dinsel kabullenme ile ilişkilendirmeye veya zıtlaştırmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Zira bilim, gerçekleri ortaya koyar, herkes ondan ne anlıyorsa, ne kadarını kendine uyarlıyorsa, o kadarını alabilir, uyarlayabilir. Dolayısıyla, oturumda da dediğim gibi, bırakın da din kendi alanında ilerlesin, bilim kendi yöntemleriyle, kendi alanında ilerlesin. Bizim karşı olduğumuz şey, herhangi bir şekilde bunların iç içe sokulmaya veya zıt düşürülmeye çalışılmasıdır. Bir kalem ile bir uçak motoru birbiriyle ne kadar iç içe veya zıt ise, din ile bilim de birbiriyle o kadar iç içe ya da zıttır. İkisi apayrı alanlardır ve bir araya getirilmeye çalışılması anlamsızdır. Evrim Ağacı grubu olarak biz bu çizgiyi korumayı sürdüreceğiz, dolayısıyla bu soruları, bir bilim toplantısı için gereksiz ve boş buluyoruz, buluyorum. Tüm şahsi düşüncelerimden %100 bağımsız olarak...


Soru 15: Zaman içerisinde çevreye uyum sağlamış olan biz insanlar çevresel koşulların bozulması durumunda (ozon tabakası bozulması, bazı canlı türlerinin yok olması, vs.) yeniden evrimleşebiliriz ya da diğer bir ihtimalle çevreye uyum sağlayamayıp yok olabiliriz. Hayatta kalmayı başaran diğer canlıların insanların yerini alma ihtimali nedir? (İnsanlar gibi Dünya üzerinde aktif rol oynaması?)

ÇMB: İnsanlık bu şekilde aptalca birbirini yemeyi sürdürürse, doğayı ve gezegeni katletmeyi inatla devam ettirirse, bu ihtimal %100'den bir birim bile aşağı olmayacaktır. Çünkü çevreyi bozma hızımız, türümüzün hele ki şu andaki yavaş evrimleşme hızına göre katrilyonlarca kat hızlı olmakta. Biz bunu ömrümüzün kısalığından ötürü hissedemiyoruz; ancak türümüz, bu acı sonu hiç beklemediği bir anda tadacak gibime geliyor. Bunun sebebi de doğanın kaotikliği. Biz sadece buzdağının görünen yüzünü görebiliyoruz: ağaçlar yok oluyor, ozon tabakası deliniyor, dünyadaki sıcaklık artıyor, türler yok oluyor, buzullar eriyor, vs. Ancak bunların neden olabileceği, kesinlikle öngörülemez sonuçlardan bihaberiz. Bana kalırsa insanlık öyle bir şok yaşayacak ki, ne zekası, ne teknolojisi, ne bilimi, ne de evrimsel değişim hızı ona yardımcı olamadan tarih sahnesinden silinecek. Tabii ki bu günaşırı olmayacaktır; ancak evrimsel/jeolojik tarih için günaşırı sayılabilecek kadar kısa bir sürede olabilir. Sonrasında olabileceklerle ilgili olarak şu yazımız ilginizi çekebilir.


Soru 16: Ökaryot hücrelerdeki mitokondrinin daha önceki yıllarda bir bakteri olduğu söyleniyor. Bu bakterinin zaman içerisinde nasıl bir evrimleşme süreci geçirdiği ve ökaryot hücredeki yerini nasıl aldığı konusunda bilginiz var mı?

ÇMB: Şuradaki yazımızdan bilgi alabilirsiniz.


Soru 17: Hücre henüz mitokondriye sahip değilken, enerjisini nereden sağlıyordu? Mitokondri ökaryotik hücreyle birleşmeden önce hücre diye bir şey yoktu da, mitokondrinin enerji üretmesi sayesinde mi oluşan yapı canlılık kazandı?

ÇMB: Evrimsel süreçte incelediğimizde, biyokimyasal olarak canlılığın cansızlıktan evrimleşmesindeki ilkin basamaklarda enerjinin kimyasal yollarla elde edildiğini, dolayısıyla mitokondriye doğrudan ihtiyaç olmadığını görüyoruz. Bu yöntem, oldukça verimsiz bir yöntem olmakla birlikte, geçici olarak canlılığı, yani organizasyon ve aktiviteyi sağlamayı başarabiliyor. Ki yapılan laboratuvar deneylerinde de, mitokondrisi olmayan ön hücrelerin tıpkı birer hücre gibi besin arayabildiğini ve canlı davranışları sergileyebildiğini görüyoruz. Aslında tüm bunlar, denge tepkimelerinin kaçınılmaz bir sonucu. Yani canlılığın kendisi, cansız tepkimelerin bir sonucundan ibaret aslında. Ancak mitokondri olarak bildiğimiz ve sizin de dediğiniz gibi endosimbiyotik bir biçimde ökaryotların yapısına katılan bu özel hücreler, kimyasal enerji üretimini bir adım öteye götürerek, oksidatif bir yöntem geliştirebilmişlerdir. Zaten bu mitokondriyal sistem de, kimyasal enerji üretim sisteminin bir gelişmiş versiyonudur ve bu yapıdan evrimleşmiştir. Bu yeni yöntem o kadar başarılı olmuştur ki, kısa sürede tüm popülasyon sadece bu yöntemi kullanan bakterilerden oluşur hale gelmiştir (ki bu evrimdir işte) ve günümüzdeki bazı parazitik canlılar hariç istisnasız her canlı da, mitokondriye sahip olmak zorundadır.


Soru 18: Evrim için gerekli olan şeylerden biri de kalıtımdır. Dolayısıyla evrim kuramı genetik aktarımın ortaya çıkışından sonrasıyla ilgilenmez mi? Yaratılışçıların "hücre nasıl oluştu?", "DNA nasıl oluştu?" gibi sorularını cevaplamaya çalışmak doğru mu? Gün başında evrenin, dünyanın oluşumunu anlatmak gerekli miydi? "Tohumu ekersen ağaç olur" iddiasını ortaya atan, tohumun nereden geldiğini açıklamaz.

ÇMB: İlk noktada kesinlikle haklısınız, Evrim Kuramı, canlılık "her nasıl oluştuysa", ondan sonra olan olaylarla ilgilenir. Canlılığın cansızlıktan oluşumuyla ise biyokimya ilgilenmektedir. Ancak Evrimsel Biyoloji'nin müthiş gelişimi, biyokimya ile de etkileşime girmesine neden olmuştur ve bunun sonucunda evrimsel açıklamalar biyokimyada da kullanılabilir hale gelmiştir. Bu yüzden iki bilimi tamamen soyutlamak da imkansızdır. Ancak diğer kısımlara birkaç farklı sebeple katılmıyorum. İlk olarak, biz burada hiçbir spesifik gruba cevaplar yetiştirmeye çalışmıyoruz. Zira etkinliğin adı "Bilim Karşıtlarına Cevaplar" değil, "Türkiye Evrimle Tanışıyor"dur. Dolayısıyla, biz burada sadece bilimsel gerçekleri anlatıyoruz. Ancak halk arasında yanlış bilinen birçok konu olduğu da bir gerçek. Bazı şeylerin anlaşılması ve akıldakilerin düzeltilebilmesi için bunların anlatılması kaçınılmaz oluyor. İkincisi ise, "Tohum nereden geldi?" sorusunun cevabını biliyorsa, tohumu ekenin açıklamaması, cevabı kendine saklaması için hiçbir neden göremiyorum. Biz buradaki hiçbir şeyi "zorunluluktan" yapmadığımız için, bu argüman bizim açımızdan geçersiz oluyor. Dolayısıyla evet, bana kalırsa "Canlılık nereden geldi?" sorusunun cevabı, verilebiliyorsa (ki veriliyor), verilmelidir. Biz de bunu yaptık. Yine de, farklı bir yaklaşım sunduğunuz için teşekkürler.


Soru 19: Öjeni olarak belirttiniz sunumunuzda, bu her ne kadar insan haklarına ters görünse de, bilimsel olarak değeri nedir? Kimlere üreme hakkı verip vermeyeceğimizi uygulayabilirsek, daha sağlıklı, daha zeki, daha "iyi" bir insanlığa neden gitmek istemeyelim?

ÇMB: Bu sorunun birkaç önemli noktası var: İlk ve en önemli olarak bilim, ahlaki yargılarda bulunmaz. Dolayısıyla "insan haklarına aykırı olmak", "neden gitmek istemeyelim" gibi soruların cevabı bilimin ilgi alanına girmemektedir. Bu, etik; yani ahlak felsefesi çerçevesinde incelenebilir. Ancak yeri bilim değildir. Dolayısıyla verilen hiçbir cevap tarafsız, dolayısıyla bilimsel olamayacaktır. İkinci olarak, öjeninin bilimsel değerine gelecek olursak... Bilimsel "değer" kavramı da yanıltıcı bir kavram, dolayısıyla "bilimsellik" olarak ele alacağım. Gerçekçi olarak bakacak olursak, açıkça söyleyebilirim ki öjeni, yani yapay seçilimin insanlara uygulanması, insan türünün istenilen yönde değişimini sağlayabilir. Ancak bunu yapmak, yani faşizan bir şekilde birilerinin (onlar kim olacak?), diğerlerini üreme başarısı açısından kısıtlandırması ya da özgürleştirmesi (hangi kriterlere göre?) ne kadar doğrudur, bu tartışılır (ancak bu bilimsel bir tartışma olmaz). Bana kalırsa hayır, asla yapılmamalıdır. Ancak biri çıkarsa da, yapılmalıdır derse, bu da onun görüşü olacaktır. Ancak yasalar ve toplumsal ahlak, birçok şeyi sınırlandırmaktadır, bu da kültürümüzün bir gerçeğidir. Öte yandan, bir diğer nokta da şudur: her özellik, tamamen genlere bağlı değildir. Dolayısıyla öyle "zeki, iyi, güzel, mutlu" insanlar elde etmek, sanıldığı kadar kolay ve yönlendirilmiş bir seçilimle sağlanabilecek özellikler olmayabilir. Bu sebeple öjeni, bilimsel temelleri olan bir uygulama olmakla birlikte, genel bir bilimsel geçerlilik taşımamakta ve ahlaki öğretilerimizin birçoğuyla doğrudan, geri kalanıyla dolaylı olarak çelişmektedir. 




Elime ulaşan sorular bu kadar. Bu noktada, sunumumu dinleyen 2 hocamızdan gelen düzeltmelere de yer vermek istiyorum. Bunlarla ilgili görüşlerimi ve kendi düzeltmelerimi de yapacağım.

Ekleme 1: Tavuskuşlarının rengini pigmentler oluşturuyor dediniz. Oysa onlardaki renkler pigment değil, yapısal renktir.

ÇMB: Bunu soru seansında okuduğumda aktarmıştım dinleyicilere bu şekilde ve düzeltme yapmıştım. Ancak içime şüphe düşmedi değildi. Bu sebeple konuyla ilgili araştırma yaptım ve hocamızın tam olarak isabetli bir düzeltme yapmadığını gördüm. Tavuskuşlarının rengini veren ana unsurlardan biri pigmentasyondur, yani pigment yapısıdır. Diğer türlerdeki gibi bu da organik pigment yapısından kaynaklanmaktadır. Ancak genelde diğer türlerde gördüğümüzün aksine, tavuskuşlarına renklerini sadece pigmentler vermez; aynı zamanda "girişim" adını verdiğimiz bir olaya neden olan yapısal renkler de bulunmaktadır. Bunu sağlayan, fotonik kristal adı verilen bir yapıdır. Konuyla ilgili detaylı bilgiler buradan ve buradan alınabilir. Dolayısıyla, söylediğim yanlış değildi; ancak hocam da yerinde bir ekleme yapmış. Sadece "Pigment değil." demesi hatalı olmuş.


Ekleme 2: Ribozimin protein olduğunu söylediniz. Oysa ribozim, enzim olarak işlev gören RNA'dır.

ÇMB: Evet, bu tamamen doğrudur. Hemen öncesinde proteinlerden bahsettiğim için, hızlı anlatım sırasında dilim sürçmüş olacak, özür diliyorum tüm dinleyenlerden. Ribozim, keşfedilen ilk enzimatik faaliyet gösteren, hem de oto-katalizör olan (kendi üretimini sağlayan tepkimeyi hızlandıran) nükleik asit yapısıdır, daha isabetli söyleyecek olursak otokatalitik bir RNA molekülüdür. 



Evet, böyle. Umuyorum ki herkes için faydalı bir etkinlik olmuştur. 

Katılım gösteren herkese sonsuz teşekkürler.

ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum