Ota Benga Skandalı, İnsanat Bahçesi ve Evrim Teorisi

Yazdır Ota Benga Skandalı, İnsanat Bahçesi ve Evrim Teorisi
Ota Benga, 1883 (veya 1884) yılında doğmuş ve 20 Mart 1916 yılında intihar ederek ölmüş, bugünkü Kongo Demokratik Cumhuriyeti (o zamanki "Kongo Özgür Devleti") topraklarında yaşamış siyahi bir Mbuti pigmesidir. Mbuti insanları Kongo'da yaşayan yerli bir kabiledir ve pigmedirler; yani popülasyonlarının boy ortalaması 150 santimetrenin altındadır. Bu kabileden olan Ota Benga'yı meşhur yapan konu ise, 1904 yılında ABD'nin Missouri Eyaleti'nin St. Louis kentinde düzenlenen Louisiana Alım-Satım Sergisi'nde, sonrasındaysa 1906 yılında Bronx Hayvanat Bahçesi'nde açılan ve büyük tartışmalar yaratan "İnsanat Bahçesi"nde sergilenmesidir. Onu spesifik olarak meşhur edense, bilim düşmanlarının bu tekil örnek üzerinden giderek hem koskoca bir bilim dalı olan Evrimsel Biyoloji'yi ayaklar altına alma çabası, hem de halkın gözlerinin içine baka baka yalan söylemeleridir. Çünkü Ota Benga, durmaksızın iddia edildiğinin aksine ne evrimsel biyolojinin bir "ispatı" olsun diye evrimsel biyologlar (ya da bilim düşmanlarının tabiriyle "evrimciler") tarafından o tartışmalı insanat bahçesine konmuştur, ne de Ota Benga'nın evrimsel biyolojiyle herhangi bir alakası vardır. Hatta yazı içerisinde göreceğimiz gibi, bu tür insan sergilerinin kökenleri Evrim Teorisi'nden çok daha öncelere dayanmaktadır ve on milyonlarca insanın köle edildiği bir dönemde, sadece 1 tanesinin başından geçenlere bakarak var olan en güçlü bilim dallarından birine kafa tutmak yersizdir.  

Ota Benga (1904)


Ota Benga, muhtemelen 1884 yılında, Belçika'nın Kongo'da Kral Leopold'un emriyle 5-15 milyon insanı işkence edip katlettiği bir dönemde hayata gelmiş ve hayatta kalmayı başarmıştır. 1903 senesinde, yaklaşık 19 yaşındayken evli ve 2 çocuk babası olan Ota Benga, başarılı bir fil avından dönerken yakalanarak köleleştirilmiştir. Hayatını inceleyen biyografçıların yazdığına göre fili avlayabilmek için birkaç gün boyunca ailesinden uzak kalan Ota, sivrileştirilmiş tahta bir sopayla avını yakalayabilmiştir. Avından aldığı parçaları gururla evine taşırken, köyüne vardığında ortada hiçbir şey kalmadığını görmüştür. Halk Kuvvetleri (The Force Publique) isimli militan ve kaçakçılıkla uğraşan örgüt eşini ve çocuklarını katletmiş ve ufak kabilenin neredeyse tamamını ortadan kaldırmıştı. Aynı kuvvetler, Ota Benga ve hayatta kalan birkaç diğer kabile üyesini yakalayarak esir almıştır. Günler boyunca yürümeye zorlanan Ota Benga, sonunda para karşılığı öncelikle Basişeller adı verilen bir insan grubuna, sonrasındaysa bunlar aracılığıyla Samuel Phillips Verner isimli bir Hıristiyan misyonerine satılmıştır. Bundan sonra başından geçenlere az sonra geleceğiz; ancak öncelikle Ota Benga'yla ilgili iddialarının temellerinin çürüklüğüne hızlıca bir göz atalım:


Evrim Teorisi İle Ne Alakası Var?

İlk olarak birkaç önemli noktanın farkına varılmalıdır: sözü edilen dönemde insan köleliği son derece yaygındır ve henüz yasaklanmamıştır. Köleliği doğuran unsursa elbette ki evrimsel biyoloji değil, insanlığın acziyeti ve ayrımcılık merakıdır. Kölelik kavramı doğduğunda ortada Evrim Teorisi bulunmuyordu. Üstelik evrimsel biyoloji, tüm türlerin ve türlerin tüm bireylerinin ortak atalardan geldiğini ortaya koyması bakımından hangi açıdan ele alınırsa alınsın "bütünleştirici" bir teoridir, "ayrıştırıcı" ve insanları "kamplara/sektlere/mezheplere bölücü" değil. Öte yandan bilimin bütünleştirici olması gerekmemektedir. Zira bilim, gerçeklerle ilgilidir. Bir kaplanın yavru bir babunu paramparça etmesi içimizi dağlayabilir; ancak doğanın gerçeği budur. Biz iyi hissedelim diye bilim, "Kaplanlar yavru hayvanları parçalamaz." diyecek değildir. Aynı şekilde, Evrim Teorisi herhangi bir şekilde insani duygularımıza hitap etmeyen parçalara sahip olsaydı bile, bunu teorinin geçersizliğini göstermek için kullanamazdık. Bilim böyle yapılmaz.

Bu konudaki bir diğer önemli nokta, Ota Benga'nın ne yazık ki o dönemdeki tek köle olmayışıdır. İnsanlık tarihi boyunca, özellikle 17-19. yüzyıllar arasında 20 ila 100 milyon arasında insanın köle olarak alınıp satıldığı düşünülmektedir. İngiliz gemilerinin kayıtlarından elde edilen verilere göre sadece İngiltere'nin, sadece Afrika'dan bile 1.5-2.8 milyon insanı köle olarak taşıdığı bilinmektedir. Bu zavallı insanların her birinin başlarından geçeni incelemek ve sorunun kaynağı olan insan acziyetini ortaya çıkarmak yerine, tekil bir örnekten yola çıkarak insanlık tarihinin en güçlü bilim dallarından birini hedef almak olsa olsa içler acısıdır.

Dahası, Ota Benga'yı alan, satan ve sergileyen insanların "evrimsel biyoloji" ile doğrudan (ve hatta çoğunun dolaylı olarak bile) alakası yoktur. Örneğin Ota Benga'yı bir ürün veya malmış gibi alıp satan, nerede ne yapılacağına karar veren kişi St. Louis Dünya Fuarı (veya diğer adıyla "Louisiana Alım-Satım Fuarı") tarafından görevlendirilen Samuel Phillips Verner isimli bir Hıristiyan misyoneri, iş adamı ve gezgindir. Bazı kaynaklarda kendisi bir "doktor" olarak lanse edilse de, aslında University of South Carolina'dan 19 yaşında bir lisans öğrencisi olarak mezun olmuştur; herhangi bir unvanı yoktur. Kendisi bundan sonra bir demiryolu işçisi olarak çalışmış, ailesinin ünlendiği gibi köle ticaretiyle uğraşmış ve sonrasında, Ota Benga'yı köle ettiği dönemler geride kalmış, zengin ailesinin şansının dönmesiyle açlıkla mücadele ederek ölmüştür. Zaten Verner'ın köleleri almak üzere Kongo'ya gidişinin de "bilim" ile alakalı olmadığı, antropolog olmasına rağmen daha ziyade bir "şovmen" olarak tanınan William McGee'den aldığı şu "Kongo'dan alınacaklar listesi"nden bellidir:

"1 adet pigme reisi ya da şefi. 1 yetişkin kadın, mümkünse şefin eşi. 1 yetişkin erkek, mümkünse şefin oğlu. 1 yetişkin kadın, ilkinin eşi veya kızı olacak. 1 evlenmemiş genç kadın. 2 çocuk. 1 kadın rahip, 1 erkek rahip (veya tıp doktoru), mümkünse yaşlı. Bu sayılanların hepsi pigme olacak."




Dolayısıyla hiçbir açıdan konuyu evrimsel biyolojiyle doğrudan ilişkilendirmek mümkün olamaz. Bazı tarihçiler dönemin ırkçılık politikalarıyla Evrim Teorisi'nin politika alanındaki çıkarımı olan "Sosyal Darwinizm"i bağdaştırmaktadır; ancak bu da doğrudan bir ilişki kurulması için yetersizdir. Bir teoriden yola çıkarak geliştirilen politik görüşlerin, teorinin özü ve gerçekliği ile hiçbir alakası yoktur. Zaten aynı teoriden yola çıkan bazı diğer insanlar sosyal demokrasi, sosyalizm, anarşizm veya kapitalizm gibi birbirinden ve ırkçılıktan apayrı diğer görüşlere de ulaşabilmiştir; basit bir pratikle bunu herkes başarabilir. Bu, zaten son derece beklenir bir durumdur. Evrim Teorisi, canlılığın doğasını açıklayan bilimsel teoridir. Sayılan (ve hatta sayamadığımız) diğer siyasi ideolojiler de gökten zembille inen düşünceler değildir; insan doğasının farklı özelliklerinin politikaya yansımasının ürünleridir. Dolayısıyla doğamızı bugüne kadar hiçbir düşüncenin yapamadığı kadar güçlü ve gerçek şekilde açıklayabilen teoriden binbir çeşit politik duruşa varmak işten bile değildir. Önemli olan, bunlardan tek bir tanesine bakarak bilimi karalama cüretini göstermemektir. 

Tüm bu açılardan ele alındığında, Ota Benga'nın başından geçen üzücü olayların evrimsel biyoloji, Evrim Teorisi ya da "evrimciler" ile doğrudan alakalı olmadığı görülecektir. Az sonra göreceğimiz gibi, yukarıda yaptığımız analizin uzantıları, bu sanrılı görüşün doğmasına neden olmuştur.


İnsanat Bahçesi

20. yüzyılın başlarında hakimiyetini sürdüren ırkçı görüşlerin bazıları güçlerini Evrim Teorisi'nden almaktaydı. Çünkü bu teoriye bakan bazı siyasetçiler, günümüz insan toplumlarında "aşağılık" ve "yüce" bazı gruplar olduğu sanrısına kapıldılar. Halbuki evrimsel biyolojinin hiçbir döneminde insan toplumları ayrı olarak ele alınmadı. Tam tersine her zaman, her toplumsal birim Homo sapiens türüne ait olarak kabul edildi, alt başlıklara ayrılmadı. Ancak yeni yeni gelişen antropolojinin siyasi emellerle çarpıtılması, biyolojinin temel teorisi olan Evrim Teorisi'nin de bundan nasibini almasına neden oldu. "Kafatasçılar" olarak da bilinen, frenoloji isimli sahtebilimi destekleyen ve dönemin yeni yeni güçlenen bilimi olan Evrimsel Biyoloji'yi bu hastalıklı fikirlerine alet eden insanlar, günümüzde de evrimin insanları ayırıcı bir yaklaşım olduğu kanaatine sahip olmalarına neden olmuştur.

20. yüzyılın başındaki bilim dışı olan sözde-antropolojik yaklaşımlar, günümüzde halen düşük seviyeli insanlar olduğunu ve bizlerin bunlardan evrimleştiğimizi ileri sürüyordu. Bu düşük seviyeli halklarla ilgili olarak da en sık Afrikalılar'ın ismi anılıyordu. Güya gelişmiş olan batılı ülkeler, "alt ırklar" olarak gördükleri Afrikalılar üzerinde mutlak bir söz hakkına sahip olduklarına inanıyorlardı. İşte Ota Benga, böylesine hastalıklı bir dönemde Afrika'da yaşama şanssızlığına mahkumdu. 

1904 yılında sıtmalı olmasına rağmen St. Louis'ye götürülen Ota Benga ve diğer 8 Afrikalı, kısa sürede Dünya Fuarı'nın gözdesi haline geldiler. Ota Benga'yı diğerlerinden ayıran ise, arkadaş canlısı bir kişiliğe ve kısmen sivri uçlu dişlere sahip olmasıydı. Bu haliyle "arkadaş canlısı olmasına rağmen düşük seviyeli bir insan" olarak sunuldu. Hatta bir gazete, Ota Benga'yı dişlerinden ötürü "Afrika'nın saf yamyamlarından biri" olarak sundu. Burada ziyaretçiler, Ota Benga'nın kendisini görmek için 25 sent, ekstradan bir de dişlerini görmek için fazladan 5 sent para ödüyorlardı. Ota Benga'nın sahibi olan Verner, 28 Temmuz 1904'te Ota ve diğer Afrikalıları giydirerek onları Amerikan yerlileri ve "çeteleri" gibi gösteren bir oyunda oynattı. Bu gösteri tarzından ötürü Fuar'ın bitiminde Verner "antropoloji" dalında altın madalyaya layık görüldü. 

Ota Benga (soldan ikinci) ve Batwa yerlileri...


Daha sonra, Ota Benga ve Verner Afrika'ya döndüler, diğer Afrikalıları Kongo'da serbest bıraktılar. Bu sırada Ota da Batwa yerlileriyle kısa bir süre yaşadı ve burada bir kadınla evlendi. Ne yazık ki kadın bir yılan ısırığı sonucu hayatını kaybetti. Kendini Batwa'ya ait hissetmeyen Ota, Verner ile birlikte ABD'ye dönme kararı aldı. Zaten Batwa halkı da onu "lanetli" olduğu için istemiyordu, evliliklerinden sonra kısa bir süre içerisinde eşini yılan sokması başka nasıl açıklanabilirdi, öyle değil mi? Amerika'da Verner onu Amerikan Doğa Tarihi Müzesi'ne yerleştirdi. Güneyli gibi giyidirilen Ota Benga, müze ziyaretçilerini eğlendirmekten sorumluydu. Ota Benga'nın bu işten bir süreliğine keyif aldığı çeşitli raporlarda sunulsa da, nihayetinde ev hasreti çekmeye başladı. Birkaç defa müzeden kaçmaya çalıştı, ancak başarılı olamadı. Bu sırada Verner da hızla para kaybediyordu. Nihayet, Verner'ın kararı üzerine müzeyle olan bağlarını kopardı ve yeni bir eve taşındı.

Bu evinde de uzun süre kalamadı, çünkü Verner'ın para kazanmak için "harika" (!) bir fikri vardı: 1906 senesinde Bronx Hayvanat Bahçesi'nde açılacak olan "insan sergisi"nde Ota'yı sergileme kararı aldı. Dönemin çarpık antropoloji algısına uygun bir şekilde Afrikalı toplumlar, evrimin "alt ırklarını" gösterecek şekilde sergileneceklerdi. Hayvanat bahçesinde Ota Benga'dan başka hiçbir insan sergilenmedi; ancak 1 insanın varlığı bile kamuoyunda devasa bir patlama yaratmaya yetti. İyi de oldu.

Hayvanat Bahçesi içerisinde Ota Benga aslında bir tutsak gibi değildi, tam tersine tüm bahçe içerisinde özgürce dolaşabiliyordu; buna ne kadar "özgür" denebilirse... Buna rağmen amaç, bazı insanların (ve dolayısıyla sözde "ırkların") diğerlerine göre alçaklığını göstermekti. Ota Benga, hayvanat bahçesinin zeki ve insan gibi davranacak şekilde eğitilmiş orangutanı Dohong yanında uzun bir süre kaldı. Burada hamağını kurdu, hatta ok-yay kullanmasına bile izin verildi. Ancak sorun, Ota Benga'nın tutulduğu yerin "Maymun Evi" olarak bilinen bölge olmasıydı. Üstelik hayvanat bahçesi, ilgi çekmek için 8 Eylül 1906 günü geniş alanı koruyan kafeslerin önüne bir tabela yerleştirdi ve Ota Benga'yı sanki kafesin içerisindeki bir hayvanmış gibi tanıttı:


Afrika Pigmesi, "Ota Benga"
Yaş: 23 Yıl
Boy: 1.49 metre
Ağırlık: 46 kg
Kasai Nehri, Kongo Özgür Devleti, Güney Orta Afrika'dan 
Dr. Samuel P. Verner tarafından getirildi. 
Eylül boyunca her öğleden sonra sergilenecektir.


Tabii ki Ota Benga'yı bu hale sokanların analizi de detaylıca yapılmalıdır. Ancak konuyu aşırı derinleştirmemek adına iki örnek vermek istiyoruz; ilkiyle başlayalım: Ota Benga'nın sergilenmesi gerektiğini savunan Bronx Hayvanat Bahçesi yöneticisi William Hornaday, bu kararı konusunda New York Zooloji Cemiyeti sekreteri Madison Grant tarafından desteklenmekteydi. Ota Benga'nın sergisinden sadece 10 sene sonra Grant, ırkçı bir antropolog ve yine evrimin kötü tarafını art niyetli biçimde kullanmayı hedefleyen öjeni görüşünün bir savunucusu olarak nam saldı. Bundan kısa bir süre sonra ise dönemin bilim camiasından koparak ırkçılık savunucusu yapan yazılar yayınlamaya başladı; bir miktar da bitkilerin korunumuyla ilgili araştırmalar sürdürdü. Grant'in yazdığı kitaplardan birinin başlığı "Muhteşem Irkın Ölümü" idi ve en azından 1 kişinin kitaptan fazlasıyla etkilendiğini biliyoruz. Çünkü o kişi, 1930 senesinde Grant'e bir mektup yazarak "(...) kitabınız benim İncil'imdir." demişti. O kişinin Adolf Hitler olduğunu söylememiz şaşırtıcı olmayacaktır. Yönetici Hornaday ise yıllar boyunca özür dilemedi ve "sadece etnolojik bir sergi sunmak istediğini" söyleyerek kendini ve kararını savundu. Yaptıkları, tarihe bir "skandal" olarak geçti. Bugün adını bu skandal haricinde hatırlayan kimse yoktur sanıyoruz ki...

İkincisi ise yazımız içerisinde sözünü ettiğimiz, güya antropolog olan, daha ziyade kafatasçı, üstün-ırkçı bir şovmen olan McGee. Ota Benga'nın ABD'ye getirilişinde başı çeken bu kişi, Darwin'in yeni yeni anlaşılan ve sonuçları görülmeye başlanan Evrim Teorisi'ni kullanarak insan ırklarının (daha doğrusu farklı coğrafyalardaki insanların) evrimin farklı basamaklarındaki gruplar olduğuna inanıyordu. Bu inancı çerçevesinde, pigmelerin kuyruksuz maymunlarla insanlar arasında bir "geçiş ırkı" olduğu kanısına sahipti. Tüm yaptıklarını da bu çerçevede yaptı. Buradan görülebileceği gibi, McGee'nin görüşleri geçerli olan evrimsel biyolojiyi en ufak şekilde yansıtmamaktadır; dolayısıyla bu olayın sonuçlarının evrimle ilişkilendirilmesi, Hiroşima'nın çekirdek fiziğini lanetlemek için kullanılması kadar anlamsız ve saçmadır. Dahası, modern evrim bilimi sayesinde biliyoruz ki, günümüzde hiçbir insan ırkı bulunmamaktadır ve 1800'lerde de bulunmuyordu. Dolayısıyla McGee saçma bir ideolojinin peşinden koşan, döneminin temelsiz sahtebilim iddialarına kanmış bir şovmendi. Bu sebeple Evrim Teorisi'nin kabul etmediği ve ileri sürmediği bir konu için bu bilim dalını hedef almak yersizdir.


Ota Benga'nın Bronx Hayvanat Bahçesi'ndeki bir fotoğrafı... Bu fotoğraf Maymun Evi'nde çekilmedi, çünkü orada fotoğraf çekmek yasaktı. Zaten hayvanat bahçesi de ona ait sadece 5 fotoğraf yayınladı.


Dolayısıyla bu açıdan bakıldığında da, bu skandala imza atan zavallıların, pek de bilimsel bir çerçevede olmadıkları, daha ziyade maddi niyetlerle veya kendi şahsi ideolojileri doğrultusunda bunları yaptıkları görülmektedir. Dolayısıyla Ota Benga skandalını doğrudan evrimsel biyoloji ile ilişkilendirmeyi geçtik, bilimle ilişkilendirmek bile son derece sıkıntılıdır. 

Ota Benga'nın skandal sergisi sadece 2 gün sürdü. Çünkü kısa sürede büyük tepki topladı ve dönemin ırkçılığa yakın olan kaynaklar bile bu girişimi şaşkınlıkla karşıladılar. Gerçi 2 gün bile yeterliydi, ilk gününde sergiyi 40.000 insan ziyaret etti! O günlerde New York Times gazetesinde çıkan şu satırlar her şeyi özetler gibiydi:

"Çocuklara Zalimliği Önleme Cemiyeti gibi bir topluluğun olmaması ne kadar üzücü! Misyonerlerimizi Afrika'ya oraları Hıristiyanlaştırsın diye gönderiyoruz; sonrasında onları buraya getirip zulmediyoruz."

Bu satırlardan da görülebileceği gibi konunun evrimsel biyoloji ile hiçbir alakası yoktur. Konu, kölelik ile alakalıdır. Bu köleliğin sayısız içler acısı sonucundan biri, spesifik bir kölenin sergilenmesi olmuştur. Bu, elbette ki köleliğin tümü gibi kabul edilemezdir. Ancak bu örnekten yola çıkarak "evrim bize bu belaları getiriyor" gibi bir sonuca varmak acınasıdır ve eşit derecede kabul edilemezdir.

Bu olaylardan kısa bir süre sonra Benga bahçeden çıkarılmıştır. Verner'ın para bulma sorunu giderek büyümüş, Ota Benga ile ilişkisi kesilmiştir. Nihayetinde Verner ile ortak bir karara vararak Benga ABD'de kalmak istediğini söylemiştir. Bunun üzerine Benga, Rahip Gordon'un denetimine verilmiştir. Rahip onu kilisesi tarafından desteklenen Howard Colored Yetimhanesi'ne yerleştirmiştir. Rahibin amacı, Ota Benga'nın "medenileştirilmesi" idi: yani batı giysileri giymesi, yeme-içmeyi ve konuşmayı öğrenmesi ve tabii ki bir Amerikan gibi davranması. 

Ne yazık ki medya Ota Benga'nın peşini 1910'a kadar bir an olsun bırakmamıştır. Bunun önüne geçmek için Virginia'ya taşınmıştır, dişleri dolgulanarak sivrilikleri kapatılmıştır, Amerikan stili kıyafetler giymeye başlamıştır. İngilizcesi yeterince geliştikten sonra okumaya başlamıştır ve Lynchburg'ta bir tütün firmasında çalışmaya başlamıştır. Bir merdivene ihtiyacı olmaksızın tütün toplanan direklere tırmanabilmesinden ötürü işinde müthiş başarı elde etmiştir. 1914 yılında 1. Dünya Savaşı patlak verince, o zamana kadar aklında olan Kongo'ya dönme hayalleri tamamen suya düşmüştür. Bunun üzerine 20 Mart 1916'da, Maymun Evi'nde sergilenmesinden 10 sene kadar sonra, 32 yaşındayken bir seremoni ateşi hazırlamış, dişlerindeki dolguları sökmüş ve kalbine çalıntı bir tabanca ile ateş ederek intihar etmiştir.


Analiz ve Sonuç

Görüldüğü gibi Ota Benga'nın hikayesinde dizi dizi yanlışlar bulunmaktadır. En başından köyünün yağmalanmasından tutun da köle olarak tutsak edilmesine, alınıp satılmasına, sergilenmesine kadar... Bu tür içler acısı hikayeler, on milyonlarca kölenin her birinin yaşamının parçalarıdır. Bize inanılmaz gelseler de, bu olaylar o insanların gerçeklerinin ta kendisidir! Dolayısıyla Ota Benga veya X kölesinin hikayesinden yola çıkarak evrime saldırmak kadar genel çıkarımlara ulaşmak yalnızca art niyeti gösterir.

Yazı içerisinde de belirtildiği gibi, bir bilim teorisinin ne yöne çekildiği, o teorinin içeriğinden ya da geçerliliğinden tamamen bağımsızdır. Bunun en klişe örneği atomun parçalanmasıdır. Bir grup bilim insanı bu bilgiyi radyografi ve radyoloji alanları gibi hayat kurtaran bilim sahalarının doğumu için kullanırken, bir diğer grup insan yüz binlerce insanı birkaç saniyede haritadan silebilecek bir ölüm silahının yapımında kullanmıştır. Bu iki kullanım da, atomun parçalanabileceği gerçeğinden tamamen bağımsızdır. Benzer bir şekilde, insanlar Evrim Teorisi'ni (veya herhangi bir diğer bilim teorisini) kullanarak doğurgan veya ölümcül sonsuz sonuca varabilirler. Ota Benga'yı hapsedebildikleri gibi, insan hırsı ve kibri nedeniyle yok olmakta olan binlerce türü hayata döndürmek için kullanabilirler. İki kullanım da doğadaki evrim yasasının gerçekliğinden bağımısızdır. Biz, tüm insanlığı yok etmek için evrimi kullanacak olsak bile, evrim bir gerçektir. Türler evrimleşmiştir ve evrimleşmektedir. Dolayısıyla tekil bir hikayeyi bir bilime saldırı aracı olarak kullanmak kabul edilemez.

İnsanat Bahçeleri olarak adlandırılan ve siyahi insanların sergilendiği bu yerler ne yazık ki sadece Ota Benga ve Bronx Hayvanat Bahçesi ile sınırlı kalmamıştır. İlk insanat bahçelerine Evrim Teorisi'nden çok önce, 16. yüzyılda Vatikan'a bağlı bir kardinal olan Hipploytus Medici'nin "koleksiyonlarında" rastlıyoruz. Birçok farklı "ırktan" insana ait örneklere sahipti; hatta "Barbarlar" adını verdiği bir insan grubuna bile hükmediyordu. Bir diğer meşhur örnek, yine Evrim Teorisi'nden 24 sene önce 25 Şubat 1835'te açılan P.T. Barnum'a ait sergidir. Burada Chang ve Eng Bunker isimli siyam ikizleri sergilenmiştir. Üstelik bu sergiler, illa "insanat bahçesi" şeklinde olmak zorunda da değildir. Örneğin Kristof Kolomb, bazı iddialarını ispatlamak için 1493 yılında İspanyol mahkemesinde yerli Amerikalıları "sergilemiştir". Bunun da Evrim Teorisi ile hiçbir alakası olmadığı açıktır. Benzer bir şekilde, 1800'lü yılların başında Güney Afrika'nın Nama insanlarından Saartjie Baartman (diğer adıyla Hottentot Venus), Londra ve Fransa'da insanlara sergilenmiştir. Bu sergi sırasında da ortada Evrim Teorisi'ne ait dikkate değer bir iz yoktur. 1850'de Maximo ve Bartola isimli mikrosefali hastası iki kardeşin Meksika'da sergilendiği sırada, Meksika'nın ciddiye alınacak bir bilim anlayışı bile yoktu. Elbette İnsanat Bahçeleri, yine Evrim Teorisi ile doğrudan hiçbir alakası olmayan "Yeni Emperyalizm" akımıyla 1870'lerden sonra meşhur oldu ve yaygınlaştı; ancak bu dönemin biyolojide (ve genel olarak bilimde) çığır açan evrimsel biyoloji dalının doğumuyla doğrudan bir ilgisi yoktur; büyük oranda bir tesadüftür. Çünkü aynı dönemde teknolojide de büyük atılımlar yaşanmış, Dünya hızla küçülmeye başlamış, politik dengeler değişmiş ve bu da köleciliğin önünü açarak hız kazandırmıştır. Elbette dönemin bazı "efendileri", tam da işlerine yarayan bir bilim teorisinin doğmasını memnuniyetle karşılayarak kullanmaktan çekinmemişlerdir; ancak farklı açılardan defalarca izah ettiğimiz gibi, bu kullanımların evrimle bir ilgisi bulunmamaktadır ve bunlar; teorinin içeriğiyle ilgili yargılara varmak konusunda yol gösterici olamaz!

Bir diğer önemli nokta, bu tür olayları kendi çağları/zamanları içerisinde değerlendirmenin önemidir. Örneğin hayvanat bahçesinin yöneticisi William Temple Hornaday'in o dönemde Maymun Evi'ni yönetmesi için işe aldığı kardeşinin büyük büyük torununun kızı olan Ann Hornaday'in Washington Post'a yazdığı şu satırlara kulak verelim:

"Temple'ın [Bronx Hayvanat Bahçesi yöneticisinin] davranışının, dışarıdan bakan birisi tarafından rastgele, ırkçı bir davranış olarak görülmesi normaldir. Ancak rahatsız edici olan gerçek, muhtemelen o çağın sıradışı ürünlerini yansıtıyor ve bize bu çağın özelliklerine ait bir göz kırpıyor olmasıdır. Bu dönem, ilkel temaların ve 'otantik' Amerikanın abartılı komedilerinin yol gösterilerinin ve şovlarının olduğu bir zamandı. Bu dönemin pazarına ve kitle kültürüne P.T. Barnum'un ürünleri ve gücü hakimdi. Jim Crow başarısının doruklarındaydı. Refah düzeyini göstermek amacıyla posta kartları üzerinde linç edilen insanların fotoğrafları konulurdu. Öjeni popülerleşiyordu ve Darwin'in Evrim Teorisi yaratılışçılığa karşı toplumda yer etmeye başlamıştı."

Jim Crow'un Afrikalıların insani haklarını ortadan kaldıran ırkçı ayrım yasalarının babası, P.T. Barnum'un ise insanları kandırma ve aldatma üzerine bir iş dünyası yaratmış bir sahtekar şovmen olduğu dikkate alınacak olursa, dönemin şartları daha iyi anlaşılacaktır. Yani dönemin insanları ve yaptıkları, o dönemin normlarını yansıtmaktadır. Bu yapılanların Evrim Teorisi'nin söyledikleriyle alakası olmadığı gibi, olması gerekmez de. Zira insanlar kendi yaptıklarından sorumludur; bilim bu yapılanlardan sorumlu tutulamaz.

Sözlerimizi Boğaziçi Üniversitesi'nden mezun Biyomedikal Mühendisi Özgür Genç'in yazdığı şu satırlarla bitirmek istiyoruz:

"(...) iddia edildiği gibi Ota Benga'yı bir köle olarak satın alan Philips Verner, evrim araştırmaları yapan bir bilim insanı değil, köle ticareti yapan bir misyonerdir. Ota Benga'nın Kuzey Amerika'daki insan türü ile kıyaslandığında, boyu, ağız ve diş yapısı ilgi çekicidir. Ota Benga'nın teşhiri bir anda köle ticareti yapan tüccarlar için kârlı bir bahis haline gelmiştir. Ota Benga'nın fiziksel özellikleri, insan türünün dünya üzerindeki gelişimi ve yayılımı hakkındaki soruların yanıtlanmasına örnek teşkil edebileceği için aynı zamanda çeşitli antropologların da ilgisini çekmiştir. Ancak Ota Benga'nın öyküsündeki asıl nokta, köle ticaretinin kendisidir ve Ota Benga'nın uğradığı insanlık dışı uygulamalar, köle düzenini daha da derinleştiren, kolonilerdeki köleleri öldüresiye sömüren zengin sınıfın marifetidir."

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
6 Yorum