Gece Modu

Bu yazı, https://plato.stanford.edu isimli kaynaktan birebir çevrilmiştir. Çevirmen tarafından, metin içerisinde (varsa) açıkça belirtilen kısımlar haricinde, herhangi bir ekleme, çıkarma veya değişiklik yapılmamıştır. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Zarar vermek ile zarar verilmesine izin vermek arasında ahlaki açıdan bir fark var mıdır? Eğer yoksa, pasif ötenazinin izin verilebilir olduğu şartlarda aktif ötenaziye ahlaki bir itirazın da olmaması; bir savaşta toplam ölüm sayısını en aza indirebilmek için masum sivillerin bombalanmasına itiraz edilmemesi gerekir. Bunun yanında, üçüncü dünya ülkelerinde yetersiz beslenmeden, susuzluktan, kızamıktan ölen milyonlarca çocuğun ölümünü engellemekteki başarısızlığımıza bir itiraz, daha doğrusu feryat edilmelidir. Bu soru, sonuççuluğun (İng: "consequentalism) doğru olup olmamasıyla ilgili gibi görünüyor; zira sonuççular zarar vermenin; basitçe zarar verilmesine izin vermekten daha kötü olmadığına inanırlarken, sonuççuluğa karşı çıkanların neredeyse tamamı aksi fikirdedir.

Peki zarar vermekle sadece zarara izin vermek arasında ahlaki bir fark var mı? Bu soruya ait yaklaşımları iki geniş türe bölebiliriz: İlki, örnek kullanarak (zıtlık stratejisi) ya da farklılığın kesin tabiatından bağımsız olduğu söylenen varsayımlar yolu ile farklılığın tabiatıyla ilgili hiçbir şeyden bahsetmeden soruya cevap vermeyi deneyenler. İkinci olarak, farklılığı derinlemesine analiz eden ve bu ahlaki soruya kendi temel tabiatının bir cevap gerektirdiğini göstermeye çalışanlar.

1. Zıtlık Stratejisi ve Analizden Bağımsız Doğrulamalar

James Rachels (1975) zıtlık stratejisinin klasik bir örneğini sunar. Bize iki örnek olay verir: İlkinde Smith, genç kuzenini banyo küvetinde boğar. Diğerinde Jones, genç kuzenini boğmayı planlar; ancak çocuğu suyun içinde bilinçsiz halde bulur ve onu kurtarmaktan imtina eder.

Bu iki örnek olay, ilkinin cinayet, ikincinin ölüme izin vermek olması dışında, tamamen benzerdir. Rachels, bizi Smith’in davranışının Jones’unkinden daha kötü olmadığında anlaşmaya davet eder. Tek başına öldürme işinin ölüme izin vermekten daha kötü olmadığı; ve eğer normalde cinayetler normalde ölüme izin vermekten daha kötüyse bunun sebebinin diğer etkenler olduğu sonucuna varır.

Her ne kadar çoğu insan Smith’in davranışı ile Jones’un davranışı arasında ahlaki bir fark görmeye çabalasa da, Frances Kamm’a (2007) göre bu iki örnek olay öngörüde ahlaki olarak denk olmayabilir.

Frances Kamm, görünürde ahlaki denkliği test etmenin yolunun;, Jones ve Smith’in olaylarında, aynı kayıpları görüp göremediğimizi; çocuğu hayata döndürebilmek için gerekli olduğunu varsayarak sorgulamamız olduğunu belirtir. Kamm; çocuğu hayata getirebilmek için Smith’i öldürmeye izin verilebileceğini, fakat Jones’u öldürmeye izin verilemeyeceğini iddia eder (Kamm 2007,17) Şayet Kamm haklıysa, o halde bu iki örnek olay arasında temel bir fark vardır.

Eğer Rachel Smith ve Jones’un davranışlarının ahlaki olarak denk olduğunda haklıysa bile, bundan diğer şartların eşit olması durumunda-genel olarak öldürmek ve ölüme izin vermenin ahlaken denk olduğu sonucuna varamayız.

Shelly Kagan bu çıkarımın, ‘eğer bir etmen gerçek ahlaki bağa sahipse ve herhangi iki olayda diğer etmenler sabit iken verilen etmen değişirse, bu olayların ahlaki durum olarak farklılaşacağını varsaydığını belirtir (Kagan 1988). Ayrıca, bunun ‘bir eylemin durumunun, bireysel etmenlerin ayrı olumlu ve olumsuz etkilerinin toplanmasıyla oluşan net toplam ya da hesap olduğu’ görüşü olan Ek Varsayımı getirdiğini iddia eder (Kagan 1988, 259).

Kagan, Ek Varsayıma birkaç itiraz sunar. İlk olarak, biri cinayet biri ölüme izin verme olması dışında tamamen aynı olan, ilki temel olarak ikinciden çok daha kötü olan bir çift örnek olay tanımlanabilmelidir. Eğer bu örnek olaylar çifti, Rachel’ın olayları kadar iyiyse, cinayetin ölüme izin vermekten hem daha kötü olduğu hem de olmadığı çelişkisini kanıtlayan çıkarım ya iki olayda da geçerli olacaktır; ya da ikisinde de geçersiz olacaktır. İkinci olarak, ‘neden örneğin çoğaltmak ya da başka bir iş yerine ekleme yapıyoruz’ retorik sorusu sorulabilmelidir. Benzer şekilde, Kamm (1996, 2007) bir özelliğin belli bir şart altında diğerinden daha farklı hareket edebileceğini belirten Bağlamsal Etkileşim Prensibi’ni savunur.  

Quinn (1989), banyo küveti vakası gibi karşı örneklerde,  zarar vermek ile zarar görülmesine izin vermek arasındaki ayrımın ahlaken önemli olduğu iddiasının bir yanlış anlaşılmaya yol açacağını öne sürer. Bu iddia, ahlaki değerlendirmenin herhangi bir türünden çok ahlaki yargılama ile ilgili olduğu şeklinde anlaşılmalıdır.

Quinn, zarar vermek ile zarar görülmesine izin vermek arasındaki ayrımın; zarar vermeye ilişkin bir tür temel değersizlik ötürü değil; zarar vermenin ve zarar görülmesine izin vermenin farklı haklara karşılık gelmesinden ötürü önemli olduğunu düşünür. Quinn’e göre, zarar vermenin karşısındaki hak, üstün gelmek ya da basitçe zarar görülmesine izin vermenin karşısındaki haktan daha güçlüdür (diğer tüm şartlar eşit iken). Zarar vermeyi haklı çıkarmak zarar görülmesine izin vermeyi haklı çıkarmaktan çok daha zor olacaktır (diğer tüm şartlar eşitken). Gerekçesiz cinayet ve gerekçesiz bir ölüme izin verme yine de eşit derecede kötü olabilir.

Quinn bunu bir örnekle açıklar: Polisin evinize sizin izniniz olmadan girememesi mahremiyet hakkınızdır. Bu hakkı bertaraf etmek, diğer vatandaşların izinsiz evinize girememesi hakkınınkinden daha kolaydır. Bununla birlikte, polis tarafından gerekçesiz olarak eve girilmesi, herhangi bir vatandaş tarafından eve girilmesinden ahlaki olarak daha kötüdür. Quinn, bunun sebebinin ‘bir hakkın ihlal edilmesi ile oluşacak ahlaki suçlamanın, hakkın yok sayılabilir olmasından çok ihlal edilme sebebi ve beklenen zarara göre oluşması’ olduğunu savunur (Quinn 1989, 290).

Samuel Scheffler (2004), zarar vermek ile zarar görülmesine izin vermek arasındaki ayrımın ahlaki önemini, ayrımı açıklamadan vermeye çalışır. Scheffler, ‘hangi adayın tercih edilebilir olduğunda uzlaşılamamış olmakla birlikte,bunlardan birinin sorumlu olduğu şeklindeki davranışımız bizi böyle bir ayrım yapmaya itiyor’ der (Scheffler 2004, 216). Scheffler’ın çalışması ziyadesiyle zengin ve buna bağlı olarak yorumlaması bir o kadar zor.

Yine de, esas sav, iki kısımdan oluşuyor denebilir. İlk kısımda, Scheffler insanın kendini ve diğerlerini ahlaki gerekliliklere bağlı tutması için:

  • (a) ne yapacağı ve neye sadece izin vereceği arasındaki ayrımı (ya da benzer bir ayrım) belirtmesi gerektiğini,
  • (b) bu ayrımı ahlaken önemli olarak kabul etmesi gerektiğini savunur.

Kişinin kendini ahlaki gerekliliklere bağlı kılması, kendisinin belli bir şekilde davranmasının başka şekilde davranmasından daha mantıklı olacağını düşünmesini kapsar. Buna göre, kişi kendini, davranışlarını mantıkla uyumlu olacak şekilde yönetme görevini yerine getirmesi gereken gereken biri olarak görmelidir. Fakat, kişinin davranışlarını yönetmesi, kişinin sadece olmasına izin verdiği bir şey değil, yaptığı bir şeydir. Bu yüzden, kişinin kendini bir ahlaki gerekliliğe bağlı tutması; yaptıklarına özel bir önem yüklemesi ve yaptıklarının özel sorumluluğunu üstlenmesidir (Scheffler, 2004, 220-227).

İkinci kısımda, Scheffler, ahlaki önemdeki bu ayrımın, ahlaki gerekliliklerin kendisinde olduğunu savunur: Örneğin, birbirimize karşı bağlı olduğumuz gereklilikler, kişinin ne yaptığı ya da neye sadece izin verdiği arasında bir ayrım yapmalıdır. Scheffler, kişinin günlük fırsatların en iyi kullanımı için kendini ahlaki gerekliliklere bağlı tutmasının dengesiz olacağını savunur. Böyle ahlaki gereklilikler, kişinin kendisine ve başkalarına tamamen faydacı bakmasını gerektirir: davranışlarımızın değerlendirmesini mümkün olan en iyi sonucu getirip getirmediğine göre yaparız. Ancak, kişinin kendini ve başkalarını ahlaki gerekliliklere bağlı kılması faydacı olmayan bir bakış açısı içerir:

  1. Kişinin davranışlarını düzenlemek zorunda olmasının sebebi faydacı olmamalıdır;
  2. Kişinin kendini ve diğerlerini ahlaki gerekliliklere bağlı kılması, bu gerekliliklere göre yaşamakta başarısız olanı görebilmenin, örneğin suçlamak, erdemlilik olmasını içerir.

Suçlamanın erdemli olup olmamasının, en iyi sonucu verip vermemesine göre belirlenmiyor olması, faydacı olmayan sebepleri fark etmemizi gerektirir (Scheffler 2004, 227–236).

Diğerleri, yapma/izin verme ayrımının doğasını, ahlaki bağı değerlendirmekte gerekli bir başlama noktası olarak hesaba katarlar. Buna göre, bir şeyi yapmak ve onun yapılmasına izin vermek arasındaki farkın ahlaki olarak önemli olup olmadığını, aradaki farkın ne olduğunu bilene kadar belirleyemeyiz.

Eyleme geçirme / izin verme ayrımı ve buna göre ahlaki bağının değerlendirilmesinin tahliline ilişkin bazı seçkin yaklaşımları tartışmadan önce; eyleme geçirme / izin verme ayrımı ile zaman zaman karıştırılan bazı ilintili ayrımları tanımlayarak konuya açıklık getireceğiz.

2. Farklılıkları Ayırt Etmek

Ortaya çıkmış bir sonucun; kişi farklı bir şekilde davranmış olsaydı ortaya çıkmayacağını varsayalım. Kişinin eylemi yaparak mı yapılmasına izin vererek mi sorumlu olacağı sorusu; (i) kişi o sonuca ulaşmaya niyetlendi mi, (ii) sonucu kolaylıkla engelleyebilir miydi, (iii) sonucu garantilemiş miydi ya da basitçe olasılık dahiline almış mıydı, ve hatta (iv) kişinin davranışı ahlaken itiraz edilebilir miydi, gibi ayrı tutulması gereken sorularla aynı kefeye konmamalı ya da karıştırılmamalıdır. Kolaylıkla görülebilir ki, yapmak ve yapılmasına izin vermek arasındaki ayrım bunlarla bir değildir.

  • (i) Kişinin sonuca niyetlendiği olaylar ile niyetlenmediği olaylar arasındaki farkı dikkate alın. Eğer arabanızı bir kişinin üzerine farkında olmadan sürmeniz, ya da daha fazla sayıda insanı öldürmekten kaçınmak için o kişinin üzerine sürdüyseniz ve kişi öldüyse, şüphesiz kişiyi öldürdünüz, buna niyet etmediyseniz bile. Tersi durumda da, mirasına konmak amacıyla birileri bir çocuğun boğulmasına göz yummuş olabilir.
  • (ii) Öldürmekten kaçınmak ölüme terk etmekten kaçınmaktan daha kolay olmaya meyillidir; ancak bu sadece bir eğilimdir. Bazı durumlarda kurtarmak öldürmemekten daha kolaydır. Bir can yeleği atmak kolaydır, ve kişiyi tehdit eden ya da dehşete düşüren birini öldürmekten sakınmak zordur. Öldürmekten kaçınmanın fiziksel olarak zor olduğu olaylar dahi vardır; örneğin frenleri boşalmış bir (hafif) arabanın bir yayaya çarpmasını engellemek için bir ağaca sıkıca tutunmanın şart olduğu durumlar.
  • (iii) Zaman zaman, ‘eyleme geçirmek’ ve ‘izin vermek’ terimleri kesin olarak eyleme geçirmek ile olasılık dahilinde ya da mümkün hale getirmek anlamında da kullanılır. Örneğin, kötülük probleminin tartışmasında, insanlar kimi zaman ‘Tanrı cinayetin aslında ortaya çıkmasını sağlamadı. Sadece olmasına izin verdi’ der. Bu; en iyi cinayet olasılığını 1’in altında bir yerlerden 1’e çekmek ve diğer yanda cinayet olasılığını 0’dan 0 ile 1 arasında bir yere çekmek arasındaki farkı görerek anlaşılır. Bu ahlaken önemli bir ayrımdır ancak yapmak ile izin vermek arasındaki ayrım bu değildir. Kişi ölümü garantilemeden de öldürebilir. Örneğin, kurbanın yemeğine her gün küçük miktarlarda zehir katarak; %20 zehrin kurbanı öldürmeme ihtimali olsa da, ölümüne sebep olabilir. Diğer yandan, kişi bir bitkiyi tek sulayacak kişi kendisiyken onu sulamayarak bitkinin ölmesini garantileyebilir.
  • (iv) Son olarak, eyleme geçirmek ile izin vermek arasındaki ayrım zaman zaman kavramsal kapsamı sebebiyle, ahlaki bir ögeye sahip gibi düşünülür. Bu düşünce nadiren açığa çıkar fakat insanların olayları sınıflandırma yolu bu düşünceden yola çıktıklarını göstermektedir. Sınırı bu şekilde çizmenin iki ana zorluğu vardır. İlk olarak, eğer tanım olarak öldürmek ölüme izin vermekten daha kötüyse, o halde öldürmenin ölüme izin vermekten daha kötü olup olmadığı sorusu önemsiz, dolaylı, ilginç olmayan bir şekilde yerleşmiş demektir. İkinci olarak, bu ham düşünceye çok bariz karşı örnekler de mevcuttur- ölüme izin vermenin dehşete düşüren örnekleri – çocuğunu beslemekten imtina etmek gibi- ve ahlaken kabul edilebilir öldürme örnekleri. Nefsi müdafaa durumunda öldürme konusunda ise şüphemiz yok.

Daha tartışmalı olan bir soru, eyleme geçirme / yapılmasına izin verme ayrımının konuyla ilgili başka bir ayrımdan ayırt edilmesi gerekip gerekmediğidir. Kimi zaman zarar; kişinin bir eylemi gerçekleştirmesi ile ortaya çıkar: kişi bir düğmeye bastığı için ya da bir kayayı ittiği için. Kimi zaman zarar; kişi bir eylemi gerçekleştirmediği için ortaya çıkar: Düğmeye basmadığı için ya da kayayı itmediği için. Buna eylem / eylemsizlik ayrımı diyeceğiz. Bazı olaylarda eylem / eylemsizlik ayrımı ile eyleme geçirme / izin verme ayrımının karıştığı görülür. Bir oyuncu dönmediği için performansını mahvedebilir (eylemsizlik ile eyleme geçirerek) (Foot 1978, 26). Bir potansiyel bağışçı, avukatını arayıp düzenli ödeme emrini iptal ederek bir çocuğun açlıktan ölmesine izin verebilir (eylem ile izin verme) (Bennett 1981, 91) Fakat, bu örnek olayların durumları tartışma konusudur. Eyleme geçirme / izin verme ve eylem / eylemsizlik ayrımı kısmen ‘Güvenlik Ağı Olayları’nın tartışma konusudur.

Bu noktada, eyleme geçirme / izin verme ayrımı ile ünlü Tren Problemi (İng: "Trolley Problem") arasındaki ilişkiyi tartışmaya değer. Tren Problemi, Philippa Foot’un bir dizi örneği tartıştığı 1978’e uzanır: İlk örnekte, yargıç masum bir adamı hapse atmak ve öldürmek ile beş masum insanın bir ayaklanmada ölmesi arasında seçim yapmak zorundadır. İkincide, bir makinist tren vagonunun doğrultusunu çevirerek raya bağlanmış masum bir insanı öldürmekle, vagonun düz gitmesine izin verip beş masum insanı öldürmek arasında seçim yapmak zorundadır. Foot, ilk olayda öldürmenin yanlış olduğunu, ama ikincide yanlış olmadığını savunur. Foot bu tip olaylarda, kişinin; zararın açıkça niyet edilmesi ile zararın zorlukla tahmin edilebilir olduğu olaylar arasında ayrım yapan Çift Etki Doktrini’ni kabul etmeye teşvik edilebileceğini söyler. Bununla birlikte, Foot örnek olayların eyleme geçirme ve izin verme arasındaki ayrım ile açıklanabileceğini savunur: Tren makinisti,

Vagonu süren kişi bir kişiyi öldürmek ile beş kişiyi öldürmek arasında seçim yapmak zorundayken; yargıç, bir kişiyi öldürmek ile sadece beş kişinin ölmesine izin verilmesi arasında seçim yapmalıdır. Judith Jarvis Thomson (1986) olayı değiştirip karar vermek zorunda olan karakteri sürücü yerine görgü tanığı olarak değiştirir. Fark kaydadeğerdir, zira görgü tanığı öldürmek ile ölmelerine izin vermek arasında açıkça seçim yapmak durumundadır ve vagonun yönünü değiştirmek hala izin verilebilir durumdadır. Bu, Foot’un eyleme geçirmek ve izin vermek arasındaki ayrımın bu örnek olaylarla ilgili sezilerimizi açıkladığı iddiasını çürütmektedir.

Peki farkı yaratan nedir? Son 35 yıldır bu soruyu cevaplayabilmek için hatırı sayılır miktarda mürekkep harcanmıştır. Son dönemde, Thomson (2008) görgü tanığının vagonun yönünü değiştirme izninin olduğunda uzlaşılmış olmasının yanlış anlaşılma olduğunu savundu. Thomson, okuyucuya vagonun yönünü çevirip kendini öldürmek gibi bir üçüncü bir seçenek sunma yoluna gider. Açıkça, çok azımız bu şıkkı seçecektir. Eğer öyle ise, vagonu bir yabancının üzerine sürmeye hakkımız olmadığımızı savunur. Böyle davranmak, bağış yapmak için birinin cüzdanını çalmaya benzer. Bunun üzerine; ilk olarak, bazılarımızın kendini feda etmeye istekli olacağı; ikincisi, asıl örnek olayda, ve herhalde gerçek dünya olaylarının birçoğunda bu üçüncü seçenekle karşı karşıya kalmayacağımız not düşülebilir.

Thomson, bu olaylarda vagonun yönünü çevirmenin halâ yanlış olduğunda dikkatle ısrarcıdır. Fitzpatrick (2009), Thomson’a bağış yapmak için para çalmakla vagonu bir yabancı yerine kendi üzerine çevirmek arasındaki kıyasa dikkat çeker. Bazı istisnai durumlar hariç çalmanın kötü olduğunu biliyoruz- ve kişinin kendi parasını bağışlamak istememesi gerçeği bunu istisnai bir durum yapmaz. Trolley Örneği istisnaidir, bu kadar çok tartışılmasının sebebi de tam olarak budur. Fitzpatrick kendimizi feda etmeyeceğimiz zaman başkalarını feda edebilmeye izin verilmesi gerektiğini savunur, ahlak kendini feda etmenin böyle örneklerini talep etmemelidir; bununla birlikte hasarı en aza indirme sebepleri, şart olmaya devam eder.

Her ne kadar Trolley Problemi, sık sık yapma / izin verme ayrımı ile ilişkilendirilse de, eğer Thomson görgü tanığının vagonu çevirerek zarar verdiği fikrinde haklı ise, bu iki durum ayrı tutulmalıdır. Öncelikle, eyleme geçirme, yapma / izin verme ayrımının ahlaken önemli olup olmadığına karar vermeliyiz. Şayet eyleme geçirme / izin verme ayrımının ahlaken dikkate değer olduğu gösterilirse, Trolley problemi ileri bir meydan okuma gibi görülebilir. Bu meydan okumaya karşılık vermek için, kişi ya (a) normalde beş kişiyi kurtarmak için bir kişiyi öldürmek izin verilemez iken neden görgü tanığının bir kişiyi kurtarmak için beş kişiye vagonu çevirmesinin izin verilebilir olduğunu açıklayacak ek bir ayrıma başvurmalı; (b) ya da görgü tanığının vagonu çevirmesinin izin verilebilir olduğu sezgisinden vazgeçmek gerektiğini göstermeli.

Dikkatimizi eyleme geçirme / izin verme ayrımının bazı aday görüşlerine, ve mümkün olan yerlerde her görüşün ahlaki kayda değerlik ya da önemsizliğine çevirelim. Eyleme çevirmede de izin vermede de, engel olabileceği düşüncesi ile; kişi ölüm ya da yaralanma gibi kötü bir sonuçtan sorumludur ya da sonuçla ilişkilidir. Zıtlık doğal olarak ‘yapma’ ve ‘izin verme’ ya da ‘etme’ ve ‘izin verme’ terimlerinden çıkarılmaktadır. Genel olarak, ilkini kullanıyoruz ama kimi zaman pratikteki tuhaflıklar sebebiyle ‘yapmak’ ve ‘izin vermek’ yerine, sırasıyla ‘sonuçla olumlu şekilde bağlantılı’ ya da ‘sonuçla olumsuz şekilde bağlantılı’ terimlerini kullanıyoruz.

3. Ortaya Çıkmamasına Sebebiyet vermek ya da Vermemek 

Doğal iddialardan biri, zararı veren kişinin, bunun ortaya çıkmasına sebebiyet verdiği; buna karşın zarar olmasına izin veren kişinin buna sebebiyet vermediği, fakat bunu engelleyebilecekken engellemekte başarısız kaldığıdır. Bu iddianın ahlaken birincil olası sonuçları vardır. Tanıma göre, nedensel olarak sadece kendi sebep olduğunuz sonuçlardan sorumlu olmanız (neredeyse) doğrudur. Ahlaken de sadece nedensel olarak sorumlu olduklarınızdan sorumlu olacağınız tartışmaya açık bir şekilde doğrudur. Buna göre, eğer kötü bir gidişata sebep olduysanız, muhtemelen yanlış davranmışsınızdır; ya da kötü bir gidişata sebep olmadıysanız, davranmamışsınızdır. Öldürmek ile ölüme izin vermek arasında seçim yapılacağında, doğru ile yanlış arasında seçim yaparsınız (Elbette bu zarar vermeden öldürmeyi kapsayan, mesela aktif ötenazinin bazı örnekleri gibi olaylarda, uygulanmaz). Ne yapmanız gerektiği sorunsalı bu durumda gereksiz denecek kadar basittir.

Bu tartışmanın sıkıntıya girmeye; kimi zaman izin verdiğimiz sonuçlardan da sorumlu olduğumuz gerçeğine, ev bitkilerinin ölümü ya da çocuğun cahil bırakılması gibi, kafa yorduğumuzda başlar. Bu örnek olaylarda, bitkinin ölümü ya da çocuğun eğitimsiz kalmasının, kişinin eksik yaptığı bir şeyler sebebiyle olduğunu fark ettiğimizde; bir anlamda kişinin sonuca sebep olduğu fikri berraklaşır. Buna ek olarak, günümüzde geniş kabul gören neden sonuç ilişkisi fikirleri; bu kişileri kapsayan olay ya da gerçeklerin ölüm ya da eğitimsizliğin sebebi olduğunu göstermektedir. Örneğin (kabaca açıklanırsa) E olayının F’ye sebep olup da eğer E gerçekleşmezse F’nin de oluşmayacağı karşıolgusal nedensellik fikirleri gösteriyor ki, bitkilerin ölümüne yol açan, kişinin su vermemesi idi. John Mackie’nin E’nin, F’ye sebep olduğu varsayılırken, E ve sadece E’nin (yetersiz fakat) gerekli (gereksiz ama) yeterli bir F durumunun bir parçası olmasını içeren INUS koşulu; kişinin bitkileri sulamadığı gerçeğinin bitkilerin ölümüne sebep olduğuna işaret eder.

4. Karşıolgusal Fikirler

Bunun ardından sonuca yol açan iki tür davranış arasındaki zıtlık üzerinde duracağız.  Bir fikre göre, kişi eğer sonuçla olumlu olarak ilgili ise, kişi var olmasaydı o sonuç hiç oluşmayacaktı demektir. Örneğin, kafasını suyun altına sokunca kurbanın öldüğünü varsayalım. Eğer ben hiç var olmasaydım kurban ölmeyecekti. Diğer yandan, kurbanın derin suda olup yüzemediğini ve benim onu kurtarmadığımı varsayalım. Ben hiç var olmasaydım da o yine boğulurdu. Bu iki örnek olayda, karşıolgusal fikirler sezgisel doğruluk ile bir çizgi ile ayrılır.

Bununla birlikte, varsayalım ki bir kralın en küçük oğlu, mirasını har vurup harman savursun ve ağabeyinden, yani yeni kraldan, yiyecek istesin. Yeni kral reddetsin ve küçük kardeş açlıktan ölsün. Eğer ağabey hiç var olmasaydı, küçük kardeş tahta oturacaktı ve açlıktan ölmeyecekti. Fakat açıktır ki kral, kardeşini ölüme terk ediyor; ancak onu öldürmüyor (Kagan 1989, 96)

Bu, karşıolgusal testi yeniden gözden geçirmemizi ve eğer kişi mevcut olmasaydı sonucun ortaya çıkıp çıkmayacağını sorgulamamızı gerektirir. Howard-Snyder (2002) daha dar bir karşı olgusal bakışın da başarısız olacağını savunur. Bir SS Subayı Franz’ın birine işkence ederek onu öldürdüğünü varsaymamızı ister. Ancak bu Gestapo’da standart uygulamadır. Eğer Franz boğazı ağrıdığı için evde kalsaydı, ya da Franz hiç var olmasaydı, arkadaşı Hans, Franz’ın yaptığıyla aynı zamanda ve aynı şekilde o işkenceyi yapacaktı. Karşıolgusal fikir doğruysa, Franz kurbanın işkence ile ölümüyle negatif olarak ilgilidir. Ancak Franz’ın kurbanı öldürdüğü çok açıktır. Dahası, Howard-Snyder’ın işaret ettiği gibi, Hans’ın hazırda bekliyor olması, Franz’ın bu örnek olaydaki yanlış davranışını mazur göstermez (Howard-Snyder 2002).

Alan Donagan (1977) bu ayrım için farklı bir fikir öne sürer. Bir kişinin sonuçla olumlu mu olumsuz mu ilgili olduğunu belirlemek için, kişinin tam o dakikada o şekilde davranmasaydı ne olacağını, ya da kişi ‘doğanın işleyişine müdahale etmekten imtina etseydi’ ne olacağına bakmalıyız. Buna bakmak için ne şekilde düşünmemiz gerektiği tam olarak net değildir, fakat muhtemelen kişi uykuda ya da transta olsaydı ya da müdahilliğini bir şekilde yerine getirmeseydi ne olurdu diye düşünebiliriz.

Şimdi, belli bir sonuca götüren bir davranış bakımından şunu sorabiliriz: Kişi doğanın işleyişine müdahale etmekten imtina etseydi bu sonuç ortaya çıkar mıydı? Eğer çıkıyorsa kişi sonuca izin vermiş demektir. Eğer çıkmıyorsa kişi sonucu gerçekleştirmiştir (sonuç ile olumlu ilgilidir).

Bennett Donagan’ın fikrine şu şekilde karşıolgusal yaklaşır: Henry özel bir hareket ile devreye giren bir düğmeye bastığında bir alarmın kapandığını varsayalım. Henry’de zorlukla kontrol altına alınabilen bir kas spazmı olsun ve kendi haline bırakılırsa ellerini yukarı fırlatıp düğmeye basmasına ve alarmı kapatmasına sebep olsun. Bennett Donagan’ın fikrinde, Henry’nin alarmın kapatılmasından imtina etmesi sezgisel olarak çok zorken Henry’nin alarmın sessize alınması ile olumlu ilgili sayılması (alarmı kapatarak) gerektiğini söyler (Bennett 1995, p. 113).

Tartışarak bazı benzer karşıolgusal fikirler akışını ayırdıktan sonra, Kagan karşıolgusal testini daha da ileri taşımak isteyebileceğimizi söyler. Eğer belli bir tepki ortaya çıkmayınca zarar verecek sonuç ortaya çıkmıyorsa; kişinin zarar verdiğini söyleyebiliriz. Bunun yanında, bu fikre göre, izin vermek ile gerçekleştirmek arasındaki ayrım adeta kaybolmaktadır. Zarara izin verilmesinin klasik örneklerinde, kişi farklı bir şekilde davranmış olsaydı zarar ortaya çıkmayacaktı. Maude’un boğulduğunu izlediğimi varsayalım. Eğer farklı bir şekilde davransaydım, onu kurtarmayı reddetmeseydim, boğulmayacaktı. Bu gösteriyor ki test hala sezgisel ayrımı yakalamak bakımından başarısızdır (Kagan 1989, pp. 97–98).

Karşıolgusal fikirler, zarara izin vermenin basitçe müdahil olmamak ya da doğanın akışını bozmamak olduğunu göz önünde bulundurarak zararı gerçekleştirmenin zarara izin vermekten daha kötü olduğu iddiasını savunmak için kullanılabilir. Bunun altında yatan düşünce şu olabilir: Eğer siz var olmadığınızda ( ya da mevcut olmadığınızda ya da kişiliğinizi kullanamadığınızda) kötü bir şey meydana geliyorsa, siz bundan sorumlu değilsinizdir. Eğer başka bir evren düşünürsek, ve bu evrende siz varsanız (mevcutsanız, kişiliğinizi kullanabiliyorsanız), ama ilk durumun aynı şeklinde, sonuca katılımınız ve sonuçtaki sorumluluğunuz aynı olsun. Sizi bu ikinci örnek olayda da sorumlu tutamayız. Bennett (1995) bunun bir hata olduğunu savunur. Eğer siz var olmadığınızda ya da kişiliğinizi kullanamadığınızda kötü bir sonuç ortaya çıkıyorsa bundan sorumlu değilsinizdir. Kişiliğiniz işin içinde değildir ve kötü sonucun ortaya çıkması davranşınızın ahlakiliği ile ilgili hiçbir şey göstermez. Ancak bu durum diğer örnek olaylarda aynı değildir. Bu örnek olaylarda siz kötü sonucu engelleyebilirdiniz ve engellemediniz. Kötü sonuç sizin kişiliğinizi nasıl kullandığınızın sonucudur ve davranışınızın ahlakiliği ile ilgili göstergeleri vardır. ‘Ancak sersemlik bir insanı ‘Engelleyebilirdim ama engellemedim’ ile ‘Bu durumda yapacak bir şeyim yoktu’ cümlelerinin aynı olduğu fikrine yöneltebilir’(Bennett 1995, 119).

5. Olay dizisi, Eylem, Eylemsizlik ve Olumlu/Olumsuz Haklar

Philippa Foot ve Warren Quinn yapma / izin verme ayrımı ile ahlak ilişkisini savunmak için bunu olumlu ve olumsuz haklar arasındaki ahlaki ayrım ile bağdaştırır.

Foot (1978, 1984,1985) zararı gerçekleştirmek ile zarara izin vermek arasındaki farkın, kişinin zarar veren olay dizisi ile olan ilişkisinin merkezinde olduğunu savunur. Kötü bir sonuca yol açan diziyi tespit edebiliriz. Foot; başlatmak (zararlı olayların başlamasını sağlamak), devam ettirmek (zararlı olay durabilecekken devam etmesini sağlamak), olanak sağlamak (zararlı olayların duraksamasına sebep olacak engelleri ortadan kaldırmak) ve engellemekten kaçınmayı (zararlı olayın duraksamasını sağlayacak eylemleri gerçekleştirmekten imtina etmek) birbirinden ayırır.

Başlatmak ve devam ettirmek eylemlerinin ikisi de zarar vermek sayılır; olanak sağlamak ve engellemekten kaçınmak ise zarara izin vermenin yollarıdır. Foot, kendi bakış açısına göre gerçekleştirme / izin verme ayrımının eylem / ihmal ayrımının aynı olmadığı konusunda oldukça nettir.

[Engellemekten kaçınmak ] bir ihmal gerektirir ancak ihmal ile izin vermek, kabul etmek, sebep olmak ya da yapmak arasında başka bir genel ilişki yoktur. Performansını gerçekleştiremeyen bir aktör, işin mahvolmasına izin vermekten ziyade onu mahvetmiş olur. (Foot, 1978,26)

Foot (1978, 1984, 1985) yapma / izin verme ayrımındaki ahlak ilişkisinin olumlu – olumsuz haklar arasındaki ayrım üzerinden temellendiğini iddia eder. Olumlu haklar yardım etme ya da destekleme hakları iken olumsuz haklar müdahil olma haklarıdır. Olumsuz haklar, genel olarak olumlu haklardan daha güçlüdür: Müdahil olmayı meşrulaştırmak; mal ve hizmetlerin kısıtlanmasını meşrulaştırılmasından daha zordur. Foot; bunu, müdahil olmanın var olan bir olaylar dizisine zorla müdahale edip yeni bir olayı başlatmayı kapsadığını, ve böylece müdahil olmama hakkının ihlalinin sadece zarara izin vermekten çok zararı vermeyi içerdiğini savunarak; bunu yapma / izin verme ayrımı analizi ile ilişkilendirir. (Foot, 1984, 284).

Warren Quinn (1989) Foot’un yapma / izin verme ayrımının olumlu ve olumsuz haklar arasındaki farka dayandığı görüşünü desteklemekle birlikte; olumsuz hakların olumlu haklardan daha güçlü olduğu iddiasına daha derin bir savunma ve alternatif bir analiz sunar. Foot eylem ile yapmak ya da eylemsizlik ile sadece izin vermek arasında bağlantı olması şartının olmadığını savunurken, Quinn eylem / eylemsizlik ayrımını yapma / izin verme ayrımının analizinde esas unsur olarak görür. Quinn’in görüşünde, bir kişi; kendi başına ya da bir nesne aracılığıyla zarara en dolaysız katkıda bulunma şekli eylemde bulunmaksa; zararlı sonuç ile olumlu ilişkili demektir. Eğer en dolaysız katkısı eylemsizlik, zararı engellemekten imtina etmekse; olumsuz ilişkili demektir. Kişinin faaliyetlerinin zararlı bir sonuca en dolaysız katkısı; zararı en dolaysız yoldan açıklayan katkıdır. Eğer bir katkının açıklayıcı değeri, diğerine nazaran tükenmiş ise bu katkı zararı diğerinden daha iyi açıklıyor demektir.

Quinn’e göre asıl fark, kişinin sonuca bir eylem ile sebep olduğu örnek olaylar ile sonuca eylemsizlik sebebiyle sebep olduğu örnek olaylar arasındadır – birinin kafasını suyun altına itmek ya da can yeleği atmaktan imtina etmek gibi. Quinn eylem / eylemsizlik ayrımının daha geniş bir analize ihtiyaç duymadığını söyler. Ancak, Quinn kendi fikrine eklemeler yaparak, yapma / izin verme ve eylem / eylemsizlik ayrımlarını aynı görmediğini belli eder. Zaman zaman, Quinn eyleme geçmeseniz de ölüm ile olumlu ilişkiniz bulunabilir, bir başka deyişle öldürebilirsiniz, der. Böyle bir durum, örneğin, boğulmakta olan bazı kurbanları kurtarmak amacıyla onlara doğru bir trende giderken raylara bağlanmış birinin olduğunu gördüğünüzde olur. Treni durdurabilirsiniz ama hedefinize ulaşmak için durdurmamayı seçiyorsunuz. Quinn bu örnek olayda, tren sizi istediğiniz yere götürdüğü, raylara bağlanmış olan kişiyi ezdiği ve sizin kişiliğiniz sayılacağı için öldürmüş olacağınıza inanır. Diğer yandan, eğer bambaşka bir sebepten treni durdurmamayı seçseydiniz ama başka birinin treni durdurmasından rahatsız olmayacak olsaydınız, treni durdurmamaktaki başarısızlığınız öldürme eylemi teşkil etmezdi.

Foot gibi, Quinn de buradaki anahtar noktanın olumlu ve olumsuz haklar arasındaki ayrım olduğuna inanır. Zarar vermek, olumsuz hakların ihlalini içerir; basitçe zarar verilmesine izin vermek ise olumlu hakların ihlalidir. Olumsuz haklar olumlu haklardan daha bağlayıcı olduğundan, zarar vermeyi meşrulaştırmak sadece zarara izinn vermeyi meşrulaştırmaktan daha zordur ( diğer tüm şartlar eşit iken). Quinn olumsuz hakların sezgisel olarak olumlu haklardan daha güçlü olduğu konusunda Foot ile aynı fikirdedir. Quinn olumsuz hakların olumlu haklar üzerindeki üstünlüğünü bir kişinin vücudunun kesinlikle kendisine ait olması ile bağdaştırırarak tartışmayı bir adım ileri taşır:

Böyle bir ahlakta (tarafsız yüz yüze öldürme ve ölmesine izin verme) sokakta pusuya düşürülen kişi, vücudunun ancak kaybetmeyi göğüsleyeceği şeyler diğerlerinin kazanmayı göğüsleyeceği şeylerden daha fazla ise tahrip edileceği hakkında konuşabilir. Fakat aslında hiçbir şey söylemiş olmayacaktır. Çünkü kendi kaybının diğerlerinin kazancından daha fazla olduğu durumlarda, öldürülemeyeceği gerçeği bu meseledeki otoritesi ile değil, toplam maliyetlerin dengesi ile yeterince açıklanacaktır. Eğer burada genel kurallar geçerli ise, diğerlerinin kazancının daha fazla olacağı her durumda yaralamaya ve öldürmeye hakkımız olacaksa, o zaman kişinin bedeni (yani o kişi) kişinin ahlak duygusu ile ilişkili olmayacaktır. Daha çok, insan toplumuna ait olmak, en iyi toplam faydaya göre hareket etmek olacaktır. Mülkiyeti sahip olmanın asli şekli gibi düşünsek de, ahlaki olarak baktığımızda buna (dolayısıyla o kişiye) ne yapılabileceği hakkında söylenenler diğer insanların ihtiyaçlarını hükümsüz kılacaktır (Quinn 1989, 308-309)

Bir kişinin zarar görmeye karşı olumsuz hakkının olduğunu söylemek, en azından ilk bakışta, bir kişi zarar görmek istemediği sürece ona zarar vermenin yanlış olduğunu söylemektir. ‘Zarar görmek istemediği sürece’ deyişini eklememiz son derece önemlidir, çünkü bu olmadan olumsuz hakların üstünlüğü kurbana kendi bedeni hakkında hiçbir özel söz hakkı vermeyecektir, zira zarar görmek istese bile ona zarar vermek yanlış olacaktır, ve kişi için de kendine zarar vermek yanlıştır. Buna göre, mühim nokta kurbanın kendine ne olacağı ile ilgili bir söz hakkı olduğudur (örneğin diğer kişiler belli bir dereceye kadar, kişinin bedeni hakkındaki dileklerine saygı duymakla ahlaken sorumludur). Quinn’in iddiasına göre, eğer kişinin bedenine saygı duyulması hakkındaki dileklerinin ölçüsü yoksa, o zaman kişinin bedenine sahip olunduğu fikrini tamamıyla kenara kaldırmamız gerekir.

Bir insanın kendi bedenine ne olacağı hakkındaki dilekleri sıklıkla başka birinin kendi bedenine ne olacağı hakkındaki dilekleri ile çatışır. Örneğin, Susan Paul ile evlenmek ister, ama Paul Susan ile evlenmek istemez. Ahlak gayet tabii ki bu dileklerin birine öncelik veremez. Böylece, bunların altkümelerine öncelik vermek zorunda kalırız. Quinn, bir tutarsızlık olmadan olumlu haklara olumsuz haklara göre öncelik verilemeyeceğini savunur. Dolayısıyla, olumsuz haklara olumlu haklara nazaran öncelik vermemiz gerektiği sonucuna varır.

Howard-Snyder(2002) Quinn’in savunmasının alternatif bir ayrım yerine yapma / izin verme arasındaki ayrımı bulacağımız anlamına gelmediğini iddia eder:

(...) olumlu ve olumsuz haklar dışında da hakları ayırabileceğimiz yollar vardır. Çocuk hakları ve yetişkin hakları olarak, bedenin üst yarısına ilişkin haklar ve alt yarısına ilişkin haklar ve benzeri şekilde hakları ayırabilir ve bu haklar birbiriyle çeliştiğinde birine öncelik verebiliriz. Bu örnekler rastgele seçilniş ve boşuna seçilmiş gibi görünebilir ancak gerekçeleri Quinn’inkinden daha kötü değildir. Quinn’in olumsuz hakları savunma yolu komik. Bir şeyi gözden kaçırmıyorsam, olumsuz hakları özellikle saygıdeğer bulmak için hiçbir özel nitelik öne çıkarılmıyor. (Howard-Snyder 2002)

Woollard (2013, 2015) Quinn’in iddiasındaki bu boşluğu doldurmak için yapma / izin verme ayrımının yeni bir analizini sunar ve bu ayrımı, hakiki mülkiyet şartlarına bağlamak için dayatma kavramını kullanır.

Woollard Foot’un  (1978, 1984, 1985) olay dizisi fikrine döner. Ancak, Foot’un fikrinde; devam ettirmek ile olanak sağlamanın birbirinden nasıl ayrılacağını, olanak sağlamanın neden engellemekten kaçınmak ile aynı grupta sayıldığını, ya da devam ettirmek ve başlatmanın arasında ortak ne bulunduğunu anlatmadığı için eksiklikler olduğunu savunur. Woollard’ın görüşüne göre, anahtar soru; kişinin davranışına ilişkin unsurların zarar vermeye yol açan olay dizisinin parçası olup olmadığıdır. Woollard önemli ve önemsiz unsurları birbirinden ayırır. Önemli unsurlar, olay dizisinin bir parçası olmaya doğası gereği uygundur. Önemsiz unsurlar, olay dizisinin koşulları olarak sayılabilir. Böylece, olay dizisi ile önemsiz unsurlar vasıtasıyla ilgisi olan herhangi bir şey; olay dizisinin bir parçası olmaktan çok bir koşul olarak sayılır. Bunun yanında; önemsiz unsurlar belli şartlar altında, örneğin kurbana ait bir engelin yokluğu hakkındaki unsurlarsa, görece önemli ve olay dizisinin bir parçası olarak sayılabilir.

Bu Woollard’ı şu fikire götürür: Eğer kişi bir zarar ile kendi bedeni ya da sahip oldukları hakkında önemsiz bir unsur bakımından ilgili ise, davranışı zararlı olaylar dizisinin bir parçası değil, buna bir koşuldur. Basitçe zarara izin veriyor sayılacaktır. Aksine, eğer tam bir önemsiz unsurlar dizisi kişiyi kurbana ya da üçüncü kişilere zarar vermeye yönlendiriyorsa; kişinin davranışı zararlı olay dizisinin bir parçası olacak ve kişi zarar veriyor sayılacaktır. Woollard bu analizi yapma / izin verme ayrımı ve dayatmayı bağlantılamak için kullanır. Dayatma bir kişinin davranış ya da ihtiyaçlarının bir başkasının kişisel alanına izinsiz müdahalesini içerir. Bir kişi zarar verdiğinde, kurbanın kişisel alanı üzerinde istenmeyen bir etki ile kişinin davranışını bağlantılandıran önemsiz unsurlar dizisi vardır: bu bir zararlı nedensel dayatmadır. Kişinin zarar vermesi yasaklandığında, başka bir kişi uğruna kendi bedeni ya da sahip oldukları hakkındaki önemsiz unsurları gerçeğe dönüştürmek zorundadır. Son olarak, Woollard; bedenimiz ve sahip olduklarımız hakikaten bize ait oldukları için, hem nedensel hem hüküm ifade eden dayatmalardan korunmamız gerektiğini savunur: zarar vermeye karşı kısıtlamalar ve zarara izin vermeye müsaadeye ihtiyaç duyarız.

Quinn ve Woollard gibi, Frances Kamm (1996, 2007) da haklar ya da yetkiler fikrine ilgi duyar. Kamm ölüme izin vermenin öldürmekten daha kabul edilebilir olmasına neden olan iki esas özelliği olduğunu savunur: (1) kurban ancak kişinin yardımıyla sahip olacak olduğu hayatı kaybeder. (2) diğer seçenek kişinin müdahalesini gerektirir. Bu özellikler ahlaki bir fark yaratır, çünkü kurbanın, kişinin o sıradaki çabalarından bağımsız olarak (kişiye göre) daha güçlü bir iddiası vardır. Kamm bu özelliklerin ölüme izin vermede esas özellikler olduğunu, fakat aynı zamanda bazı öldürme vakalarında da mevcut olabileceklerini ve bu tür vakaların ölüme izin verme ile ahlaken denk sayılabileceğini savuur.

6. ‘Yapmış olabileceği şeylerin çoğu’ Görüşleri

Jonathan Bennett, her ne kadar eylem / eylemsizlik söylemini olumlu / olumsuz unsur söylemiyle değiştirmeyi tercih etse de, yapmak ve izin vermek arasındaki mühim ayrımın; sonucun bir kişinin eylemleri sebebiyle oluştuğu örnek olaylar ile sonucun bir kişinin eylemsizliği sebebi ile oluştuğu örnek olaylar arasında olduğunu düşünür (Bennett 1967, 1981, 1993, 1995). Bennett zarar ile olumlu ve olumsuz ilgi arasındaki zıtlığı tartışırken; ‘yapma / izin verme’, ‘etme / meydan vermek’, ‘öldürmek ve ölmesine izin vermek’ hakkındaki konuşmalarımızın altında yatan derin, felsefik olarak ilgi çekici bir ayrımı yakalamaya çalışır. Kendi ayrımı ile günlük hayatta ve günlük dilde kullandığımız ayrımın birbirini tam olarak karşılamadığını kabul eder. Eğer davranışım hakkındaki olumsuz bir unsur sonucun nedensel açıklamasını tamamlamaya yetecek en az tanıtıcı unsur ise; davranışım sonuç ile olumsuz olarak ilgilidir; ancak davranışım hakkında olumlu bir unsur davranışımın nedensel açıklamasını tamamlamaya yetecek en az tanıtıcı unsur ise davranışım sonuçla olumlu ilişkilidir. Örneğin, eğer siz boğulurken ben yürüyüş yapıyorsam, boğulmanız benim yürüyüş yapıyor olmam unsuruyla açıklanabilir; ama aynı zamanda daha az tanımlayıcı olan sizi sudan tutup çıkarmadığım unsuru ile de açıklanabilir.

Kısacası, Bennett’in görüşünde, kişinin sonuçla olumlu ilişkili olması, davranmış olabileceği şekillerin çoğunun o sonuca yol açmayacak olması durumunda var olur, aksi taktirde olumsuzdur. Örneğin, bir sümüklüböceğin üzerine tuz serptiğimi ve sümüklüböceğin öldüğünü varsayalım. Eğer davranabileceğim pekçok şekilde davranmış olsaydım, onun ölümüne yol açmayacak olduğum için sümüklüböceğin ölümüyle benim olumlu ilişkim vardır. Diğer yandan eğer sümüklüböcek benim onu bir arabanın önünden almadığım için ölürse, o sırada yağacağım davranışların çoğunluğunda yine ölecekti, bu yüzden ölümüyle ilişkim olumsuzdur.

Birçok kişi bu düşünce şeklinde zarar vermenin zarara sebep olmaktan daha kötü olmadığı fikrinde birleşir. Eğer bir sonuç sizin davranış şeklinizden ötürü ortaya çıktıysa, davranmış olabileceğiniz ve aynı sonuca çıkacak olan birçok yol olabileceği (sadece bir iki yol değil) gerçeği ahlaken açıkça önemsiz görünmektedir. Bu sonuç şaşırtıcı, hatta şok edicidir. Bennett’in fikrinde, yine de, neden öldürmenin ölüme izin vermekten daha kötü olduğunu düşünmeye eğilimli olduğumuzun alternatif bir açıklaması sunulur. Bennett, gayet makul bir biçimde, kişinin çok büyük bir güçlükle uzak durabileceği kötü bir sonuçla nedensel olarak ilişkili olmasındansa kişinin kolaylıkla uzak durabileceği benzer kötülükte bir kötü sonuçla nedensel ilişki olmasının daha kötü olduğunu iddia eder. Eğer kişinin davranmış olabileceği şekillerin çoğu bir sonuca çıkıyorsa, o halde sonuçtan uzak durmak muhtemelen zor ya da eziyetliydi; ancak eğer kişinin davranmış olabileceği şekillerin çoğu o sonuca çıkmıyorsa, muhtemelen sonuçtan kaçınmak nisbeten kolaydı. Bunun yanında, öldürmek ve ölüme izin vermekten kaçınmanın eşit derecede zor olduğu ve diğer tüm şartların eşit olduğu bir durumda Bennett’in görüşü bunlar arasında ahlaki bir fark olmadığı yönündedir. Yani yapma / izin verme ayrımının kendisi ahlaken ilişkili değildir.

Bennett’in fikirlerine yapılmış itirazlardan en kalıcı iki tanesi Hareketsizlik İtirazı ve Sassan Karşı Örneğidir. Hareketsizlik Karşıörneğinin iki türü vardır:

  • Hareketsizlik 1: Eğer Henry sabit durursa, toz birikecek ve minik bir elektrik devresini kapatacak, ve Bill’i öldürecek bir patlamayı başlatacaktır. Eğer Henry herhangi bir hareket yapsaydı toz yerleşmeyecek ve devre kapanmayacaktı (Quinn 1989, 295).
  • Hareketsizlik 2: Eğer Henry herhangi bir hareket yaparsa, bir patlamayı başlatacak bir hareket dedektörünü etkinleştirecek ve Bill’i öldürecek. Eğer tamamen sabit durursa, hareket sensörü devreye geçmeyecek ve Bill ölmeyecek (Quinn 1989, 296).

Henry’nin davranmış olabileceği yolların çoğunda Hareketsizlik 1 Bill’in ölümüne yol açmayacaktı. Bu yüzden Bennett’in fikrine göre, Hareketsizlik 1 örneğinde, Henry hareketsiz kalsa ve tozun elektrik devresinde yerleşmesine sebep olursa Bill’in ölümüyle olumlu ilişkide sayılacaktır. Bu, bizim Henry’nin hareketsiz kalarak Bill’in ölümüne sadece izin verdiği hakkındaki öngörümüzle çelişmektedir. Diğer yandan, Hareketsizlik 2 örneğinde, Henry’nin davranmış olabileceği şekillerin çoğu Bill’i ölüme götürecektir. Bu yüzden, Bennett’in düşünce yapısına göre Hareketsizlik 2 örneğinde eğer Henry elini sallar da hareket sensörünü devreye sokarsa, Bill’in ölümü ile olumsuz ilişkili olacaktır.

Yine, bu durum, içgüdüsel olarak el sallayıp patlamayı başlatmanın Bill’i öldürmek anlamına geleceği konusundaki öngörümüz ile çelişiyor. Quinn’in (1989, 296) notlarında bahsettiği gibi, Bennett’in fikirleri ahlaki öngörülerimizle de çakışıyor. Henry için Hareketsizlik 1 örneğinde Bill ölse bile beş başka hayatı kurtarmak için hareketsiz kalması gerekli olsaydı, buna izin verilebilirdi; fakat Hareketsizlik 2 örneğinde diğer beş kişiyi kurtarmak için hareket edip hareket sensörünü devreye sokarak Bill’i öldürmek, izin verilebilir görünmüyor.

Bazı düşünürler, bu örneklerin Bennett’in fikrini çürüttüğünü, çünkü Bennett’in hatalı bir şekilde hareketsizliği olumlu, hareketi olumsuz olarak sınıflandırdığını savunur. İddia şudur ki, hareketsizlik, sonuç ile olumlu ilişkide olmak ile bağdaşmaz. Havalı bir slogan: ‘Hiçbir şey yapmayarak bir şey yapamazsınız.’

Ancak, sabit kalarak zarar vereceğinizin sezgisel olarak belli olduğu bazı örnek olaylar vardır. Bennett’in örneğinde, kişi kendini hastanın göğsünde otururken buluyor. Eğer herhangi bir hareket yaparsa, baskı azalarak hastaya nefes alacağı kadar bir rahatlama sağlayacak, ama hareketsiz kalırsa hasta boğulacak ve ölecektir (Bennett 1995, 98)

Bennett, hareketsizliğin olumsuz ilişkide olduğu öngörüsünü, birçok meselede, önemsediğimiz sonuçlar için sabit kalmanın çizginin rahat tarafı olduğu gerçeği ile yanlış yönlendirildiğimizi savunarak açıklamayı dener. Bennett: ‘Bazı ilginç sonuçlar elde etmede sabit kalmak için bir şeyler uydurmak tek çıkar yoldur. Belki bu sebepten, bir kişinin hareketsizliği ile elde edilen sonuçlarla karşılaştıklarında, derhal ve sağlıksız bir şekilde bunun bir izin verme örneği olduğuna hüküm verirler’ (Bennett 1995, 99).

Bennett, yapmak ve izin vermek hakkındaki öngörülerimizin iki farklı ayrımda olduğunu da savunur: kendi olumlu / olumsuz ayrımı ve Alan Donagan’ın tanımladığı etkin / edilgen ayrımı (Karşıolgusal Fikirler). Bir kişi, eğer kişiliğinin gücünü geçici olarak kaybetse bir sonuç değişmeyecekse, o sınuçla etkin olarak ilişkilidir, geçici olarak uykuda ya da baygın olduğu zamanlar gibi.. Bennett Henry’nin zorlukla sabit kalabildiğini ve bunu yapabilmek için kan ter içinde vücudundaki kasılmalara karşı durması gerekiyor olduğunu düşünmemizi ister. Bu örnek olayda, bütün analizlerin ortak fikrinin Henry’nin davranışının ‘yapmak’ olduğunu savunur. Diğer yandan, iki ayrım bir noktada birleşemediğinde, bu belirsizlik göz kararının (hareketsiz kalmanın izin vermek, hareketin yapmaya eşit olduğu) üstün gelmesine yol açar (Bennett 1995, 99, 113)

Howard-Snyder (2002) Bennett’in düşüncesine ikinci itirazı yapan kişidir. Howard-Snyder’in Sassan karşıörneğinde:

Bir suikastçi olan A. Sassan, Victor’u ateş ederek öldürmeye hazırlanıyor. İkinci bir suikastçi Baxter da caddenin karşısında Sassan’ın başardığından emin olmak için bekliyor. Eğer Sassan herhangi bir tereddüt yaşarsa, Baxter Victor’ı kendisi vuracak. Sassan’ın, Baxter’ın varlığından ve niyetinden haberdar olduğunu bildiğini ve isterse silahını Victor yerine Baxter’a doğrultabileceğini bildiğini varsayalım. Her ne kadar bu düşünce aklından geçse de, bu düşünceyi hemen bastırır çünkü Victor’ın ortadan kaldırılması fikrine kendini adamıştır. Victor’ı vurur ve Victor aynı anda ölür.

Sassan’ın davranmış olabileceği yolların çoğu Victor’ın ateş edilerek öldürülmesine yol açardı (Kendisi tarafından ya da Baxter tarafından). Yani Bennett’in düşüncesi Sassan’ı Victor’ın ölümüyle olumsuz ilişkili olarak sınıflandırır ve sadece Victor’ın ölmesine izin vermiş gibi görürdü. Ancak Howard-Sneyder’ın işaret ettiği gibi, ‘Sassan Victor’a ateş etti dedim. Tetiği çekti. Silah ateş aldı. Bir mermi namludan çıktı ve Victor’ın bedenine girdi. Victor mermi yarası ile öldü. Bulabileceğimiz daha net bir cinayet vakası yoktur’ (Howard-Snyder 2002).

Bennett, ölümle olumlu ilişkide olmanın mutlaka öldürmekle eşdeğer olmadığını yeniden açıklamak durumunda olabilir. Yine de, bir ölüm ile olumlu ilişkide olma kavramı ile ilgili teori öncesi az çok bir fikrimiz (ve ilgimiz) var ise, Sassan’ın Victor’ın ölümü ile ilişkisi bize olumsuz değil olumlu gibi gelecektir. Ancak Bennett’in fikri bunun olumsuz olduğu yönündedir.

Howard-Sneyder (2002) Sassan karşıörneğine karşı çıkacak üç olası cevap düşünür ve bunları tartışır. İlkinde, Bennett ile aynı fikirde olan birinin, Baxter Victor’ı öldürseydi, Victor başka bir şekilde ölmüş olacağı için, Victor’ın öldüğü gerçeği ile Sassan’ın davranışının olumlu ilişkide olduğunu iddia ederek bu konudaki öngörülerimiz ile Bennett’in fikirlerinin bağdaştığını göstermeye çalışabileceğini söyler. Bu cevap, ‘asıl ölüm’ ve ‘farklı ölüm’ sözleri gerçeklerden ziyade olaylardan bahsediyor gibi göründüğünden Bennett’in yaklaşımıyla tutarlı değildir. Bennett gayet açık bir şekilde olaylarla değil gerçeklerle ilgilenmektedir.

Howard-Snyder (2002) sonra Bennett’in kendi cevabına döner. Bennett bizi ilgilendiren sonucun Victor’ın ölmesi değil (bunu kimse engelleyemeyecekti) T zamanında ölmesi hususu (ya da T zamanından daha sonra ölmemesi) olduğuna işaret eder. Sassan’ın davranmış olabileceği yolların çoğunun Victor’ın T zamanından sonra ölecek olması ile sonuçlanacağından Sassan’ın bu ölüm ile olumlu ilişkide olabileceğini savunur. Fakat çok az ustalık ile, Sassan öldürmezse Baxter’ın tam olarak T zamanında öldürmeye niyetli olduğundan emin olabiliriz. Örneğin Victor’un mermiyle karşı karşıya kalacağı tek bir saniye dilimi olduğunu ve Baxter’ın ona yaklaştığını varsayalım (ya da daha hızlı bir silahı olsun) ve T2 öyle bir zaman olsun ki Sassan eğer Tzamanında ateş etmezse, Victor’ı öldüremeyecek, ama Baxter’ın T1'de ateş ederek Victor’ı T zamanında öldürebilme şansı var (Howard-Snyder 2002).

Son olarak, Howard-Snyder (2002) sonucun tanımını daraltarak doğru neticeye varmaya çalışan cevapları bulmaya çalışır. Belki, Sassan’ın bir şeyle – Victor’ın başka bir şeyle değil de o mermi ile öldürüldüğü hususu, ya da daha basitçe, Victor’ın Baxter tarafından değil de onun tarafından öldürüldüğü hususu ile olumlu ilişkide olduğunu iddiaya çalışılabilir. Howard- Snyder ikinci iddianın işe yaramayacağını, çünkü soruyu doğru varsayar. Bennett, görüşünün Sassan’ın Victor’ı öldürdüğünü ima ettiğini farz edemez, çünkü meseledeki asıl iddia budur. Howard-Snyder (2002) aynı zamanda Sassan’ın Victor’ın o mermi ile öldürülüşüyle olumlu ilişkide olduğu fikrini de yok sayar, zira hikayeyi, Sassan tetiği çekmezse Baxter’ın bir düğmeyi çekip silahın ateş almasını sağlayabileceği bir şekilde güncelleyebiliriz.

7. ‘Güvenlik Ağı’ olayları

Yapma / İzin verme ayrımını analiz etme denemelerinde meseleleri ortaya getiren bazı örnek olayları tartışalım.

Yapma / İzin verme ayrımını ilk tanımladığımızda, örnek olarak standart zarar verme ve standart zarara izin verme örnekleri kullanıyoruz. Zarar verme standartlarında, kişi bir eylemde bulunur, bazı fiziksel güçleri harekete geçirerel kurbana yöneltir: Bob iri bir kayayı tepeden aşağı iterek Victor’u ezerek öldürür; Bystander bir manivelayı kaldırır ve vagonu birinin üzerine doğru sürer. Standart izin vermede, kişi bir eylemde bulunmaz, zararlı olay dizisine müdahale etmekten kaçınır.

Peki düşen bir kurbanın altından güvenlik ağını çeken, solunum cihazını kapatan, giden bir aracın önünden kayayı alarak aracın durmasını engelleyen ve benzeri kişilerin olduğu örnek olara ne demeliyiz? Bu olaylarda, kişi bazı eylemlerde bulunur ama bu eylemler doğrudan kurban üzerinde değildir. Onun yerine, zararlı bir olay dizisindeki engeli ortadan kaldırır. Son birkaç onyılda bu ve benzeri olaylar daha çok dikkat çekmeye başladı, bunun sebebi kısmen standart yapma örnek olaylarınn aslında bir engeli kaldırmak olduğunun anlaşılmasıdır. Jonathan Schaffer (2000)’ın da iddia ettiği gibi, birçok silahta, tetiği çekmek mermiyi bir engeli kaldırarak ateşler.

Güvenlik ağı olaylarına dört temel yaklaşım mevcuttur:

  1. Tüm yapma görüşlerinin birleştirilmesi: İlk yaklaşım, her sonucun kişinin bir şey yapmasından yola çıkarak tüm güvenlik ağı olaylarını yapma olayları olarak görür. Bu görüş, eylem / eylemsizlik ayrımı ve yapma / izin verme ayrımını eş olarak ele alır. Quinn (1989) ve Bennett (1995) bu yaklaşımı güvenlik ağı olaylarına uygun bulur.
  2. Tüm izin verme görüşlerinin birleştirilmesi: İkinci yaklaşım, tüm güvenlik ağı olaylarını izin verme olayları olarak görür. Bu yaklaşım, tüm izin verme olaylarını Philippa Foot’un zarara olanak verme örneği olarak kabul eder (zararlı bir olay dizisini önleyebilecek bir engelin kaldırılması). Foot için, olanak vermek, izin vermenin bir türüdür. Rickless (2011) bu yaklaşımı destekler.
  3. Birleştirilemeyen Görüşler: Diğerleri, en belirgini McMahan (1993) olmak üzere, bazı güvenlik ağı olaylarının yapma bazılarınınsa izin verme olarak değerlendirilebileceğini savunur..
  4. 3. Tür Görüşler: Son olarak, Matthew Hanser (1999) ve Timothy Hall (2008) gibi diğerleri, güvenlik ağı olaylarının standart zarara izin verme ya da standart zarar verme olayları ile bir sınıflandırılamayacağını iddia eder ve üçüncü bir sınıflandırmaya girerler.

Birleştirilemeyen görüşler, apaçık zarar verme olayları gibi görünen ya da izin verme olaylarına oldukça benzeyen güvenlik ağı olayları olduğu için çekici görünebilir. Örneğin;

  • Fakirleştirilmiş Köy: Muhasebecisine tam vekillik yetkisi vermiş bir kişi bir yanlış anlaşılma sonucu, özellikle fakirleştirilmiş bir köydeki insanların hayatını kurtarmak için gelirinin %10’unu bağışlamak üzere olduğunu öğrensin. Bir kişi bu şekilde davranmamasını söylemek için onu arıyor olsun ( McMahan 1993, 258)
  • Hastane: Bir doktor bir hastayı solunum cihazına yeni bağlamış olsun. Eğer hasta hareket eder ya da solunum cihazından ayrılırsa, ölecek. Beş hasta daha geliyor ve solunum cihazından ayrılırlarsa ölecekler. Doktor beş kişiyi kurtarmak için ilk hastanın fişini çekiyor (Rickless 2011, 68)
  • Yanan Bina (Düşman): Yanmakta olan yüksek bir binanın çatısında mahsur kalan kişi atlasın. Bunu gören itfaiyeci çabucak aşağıya tutmaya gerek olamdan duran bir ağ çekiyor ve diğer işlere yardım için uzaklaşıyor. Tehlikedeki insanın düşmanı da orada ve fırsatı görüp süratle ağı kenara çekiyor ve tehlikedeki kişi yere çarpıp ölüyor (McMahan 1993, 254)
  • Darağacı: Masum bir kişi darağacında boynunda bir ilmek ile duruyor. Kişi basamağı itip kapağı serbest bırakıyor. Masum adam kapaktan aşağı düşerken boynundaki ilmek onu öldürüyor (Vihvelin ve Tomkow 2005, 194)

Fakirleştirilmiş Köy ve Hastane örnekleri, basit izin verme olayları gibi görünürken, Yanan Bina (Düşman) ve Darağacı örnekleri açıkça zarar verme olayları gibi görünmektedir. Tüm yapma görüşlerinin birleştirilmesinin güçlüğü, Fakirleştirilmiş Köy ve Hastanedeki öngörülerimizi; ya bu örnek olayların izin verme olduğu hakkındaki öngörülerimizin yanlış yönlendirdiğini ya da bu olayların belli özelliklere sahip olduğunu ve bu yüzden standart güvenlik ağı örnek olayları olarak görülemeyeceklerini savunarak açıklamasıdır. Tüm izin verme görüşlerinin birleştirilmesi, Yanan Bina (Düşman) ve Darağacı olaylarnda benzer bir zorluk yaşar. Birleştirilmemiş görüşler ve 3. Tür görüşler mutlaka tüm bu örnek olaylarla ilgili öngörülerimizi açıklayabilen ikna edici görüşler sunuyor olmalıdır.

Rickless (2011) yukarıda bahsedilen taktiklerin hepsini kullanarak Tüm izin verme görüşlerinin birleştirilmesi’ni savunur. Yanan Bina (Düşman) gibi olaylardaki öngörülerimizin kişinin kötücül niyetleri sebebiyle karıştığını düşünür. Eğer bu kötücül niyetleri çıkararak kafa karışıklığını ortadan kaldırırsak, Yanan Bina olayının aslında sadece zarara izin verme olayları ile denk olduğunu görebiliriz diye düşünür (Rickless, 2011, 71). Böylece, örneğin McMahan’ın özgün Yanan Bina olayında, ittfaiyeci beş başka kişiyi kurtarmak için tehlikedeki bir insanın altındaki ağı çekerse, sadece zarara izin vermiş sayılacak (McMahan 1993, 262, Rickless 2011,72). Rickless, yoldan geçen herhangi biri beş kişiyi kurtarmak için ağı çekseydi de durumun aynı olacak olduğunu savunur (Rickless 2011, 73) Darağacındaki öngörülerimizin yanlış olduğunu tartışmak yerine, Rickless bu olayın diğer güvenlik ağı olaylarından farklı olduğunu savunur. Darağacında, önceden bir tehdit içeren olay dizisi mevcut değildir. Darağacı zararlı olaylar dizisinin başlangıcı olarak ve zarar verme olayı olarak görülmelidir.

McMahan (1993) bir engelin kaldırılmasının yapma olarak mı izin verme olarak mı sayılacağını etkileyen üç anahtar etmen olduğunu söyler, ‘yardımı ya da korumayı ortadan kaldıran kişi bu yardımı sağlayan kişi mi, bu yardım kendini devam ettirebiliyor mu yoksa kişinin desteği gerekiyor mu, yardım ya da koruma çalışıyor mu yoksa henüz çalışmıyor mu...’ (McMahan 1993, 262). Bir engelin kaldırılması, ancak ve sadece bu engel (a) kişi tarafından sağlandıysa ve bu engel (b) kendini devam ettiremiyorsa ya da (c) halihazırda çalışmıyorsa zarara izin vermek olarak sayılabilir. Buna göre McMahan’ın görüşü, Fakirleştirilmiş Köy ve Hastane olaylarını sadece zarara izin verme, Yanan Bina (Düşman) olayını zarar verme olarak sınıflandıracaktır.

Bunun yanında, Darağacı olayını, eğer kapak kişiye aitse karşısezgisel biçimde sadece zarara izin vermek olarak görebilir. Eğer darağacındaki kapak kişiye aitse, engeli yerinde tutmak için kendi kaynaklarının devamı gerekecektir ve engel kendini devam ettiriyor sayılmayacaktır. McMahan aynı zamanda bir kişinin kimi zaman başkasının adına hareket etmesini ya da takım olarak hareket edebilmelerine de izin verir. Bu durum, Yanan Bina örnek olayında tehlikedeki beş insanı kurtarmak için bir insanın altındaki ağın çekilmesinde, çekenin asıl itfaiyeci olması ya da başka bir itfaiyeci olmasının önemli olmadığı öngörüsünü açıklayabilecektir.

Matthew Hanser (1999) ve Timothy Hall (2008) güvenlik ağı olaylarının zarar verme ya da zarara izin verme olarak sınıflandırılmaması gerektiğini savunurlar. Onlara göre bu olaylar üçüncü bir türe girer. Hanser bu üçüncü türün ‘insanların kurtarılmasını engellemek’ olduğunu ve zarar vermekten de zarara izin vermekten de kavramsal olarak farklı olduğunu, ancak diğer tüm şartlar eşitken, zarara izin vermekle ahlaken denk olduğunu savunur. Örneğin kurbanın hayatta kalmak için muhtaç olduğu kaynaklar kişiye ait değilse birinin kurtarılmasını engellemenin sadece zarara izin vermekten daha kötü olduğu durumlarda diğer tüm şartlar eşit sayılmayacaktır. Hanser’in ahlaki göstergeleri bu açılardan McMahan’ın görüşleri ile benzerdir.

Hall güvenlik ağı olaylarının, hem kavramsal hem ahlaki olarak standart yapma ve standart izin verme olaylarından farklı olan ‘kaynakların inkarı’ türüne girmesi gerektiğini savunur. Hall’un üç ana savı vardır. İlkin, yapılmış incelemelerin kaynakları reddederek zarara izin vermenin eyleme geçmede başarısız olarak zarara izin verme ile herhangi bir ortak noktası bulunduğunu göstermekte yetersiz kaldığını savunur. İkincisi, kaynakların reddinin ahlaki durumunun; kişinin söz konusu kaynağı kullanmaya hakkı olup olmamasına büyük ölçüde bağlı iken standart zarar verme ve standart zarara izin verme olaylarının ahlaki durumunun buna bağlı olmadığını savunur. Üçüncü olarak, standart zarar verme olaylarına karşı kısıtlamalar ile standart zarara izin verme olaylarına verilen izinlerin siyaset öncesi kişisel haklardan temel aldığını ancak kaynakların reddi ile ilgili kısıtlama ve izinlerin böyle olmadığını savunur.

8. Zarar vermek için Kendinize İzin Vermek

Yapma ve İzin verme Doktrini’nin savunucuları için başka bir zorluk son dönemde yapılan çalışmalar ile ortaya çıkıyor (Person 2013 ve Hanna 2014, 2015). Zorluk, Kişinin kendisine yapmaya ya da yapmış olmaya izin vermesinin ahlaki durumunu ortaya koymaktan gelir. Örneğin;

Zehirleyen: Bu sabahın ilk saatlerinde, kişi bir doz ölümcül zehri, birinin her öğleden sonra aynı saatte çay içtiği demliğe boşalttı. Kişi potansiyel kurbanını uyarmadıkça, adam çayını içecek ve ölecek.

Kasılma: Kişi parmağında bir kasılma hissediyor. Eğer bu kasılmayı iyileştirmezse, parmağı tetiğin üstüne gelecek, silahı tetikleyecek ve Vic’i öldürecek (Persson 2013, 96).

Hanna’nın işaret ettiği gibi, potansiyel zehirlenme kurbanını uyarmamak öldürmek olmayacaktır, ama kişi öldürmekle sonuçlanacak olan kendi geçmiş davranışını engellememiş olacaktır (Hanna 2014, 679). Kişi kendisine öldürmüş olma izni vermiş olacaktır. Benzer şekilde, kasılmayı durdurmakta başarısız olmak normalde öldürmekten büyük ölçüde farklı görünür. Belki de bunun en iyi tanımı kendine (kastetmeden de olsa) öldürebilme izni vermektir.

Fakat kişinin zarar vermiş olmaya izin vermesi ya da kasıtsızca zarar vermeye izin vermesi zarar vermek ile ahlaken denk midir? Persson kişinin kendisine zarar verme izni vermesinin ahlaki durumuna karar vermenin; şu anda yaptıklarınıza öncelikli önem veren ‘mevcut şahsi odağı’nız ile kendi kişiliğiniz ile sizin dışınızdaki kişilik arasındaki farkı temel akan ‘kendiniz ve başkası ayrımı’ arasında seçim yapmanızı gerektirdiğini savunur (Persson 2013, 102-103). Persson bunların hiçbirinin tatmin edici olmadığını iddia eder. Mevcut şahsi odak esrarengizdir: ‘neden şu anda ne yapıyor olduğumuz özel öneme sahip olsun?’ (110). Kendiniz ve başkası ayrımı ‘ahlaki vurdumduymazlığın itici havası’na sahip. İhlal edilen hakların sıkıntısı oranlandığında, neden tüm insanların haklarının ihlali ile ilgilenmek varken özellikle kendi haklarınızın ihlal ediliyor olması ile ilgilenilmeli?’ (110). Persson kendinize öldürme izni vermeye gerekçe bulmanın, ölüm hiçbir tanım altında kasti olmasa bile sadece ölüme izin vermekten daha zor olduğu ile ilgili benzer endişeler taşımaktadır. Doğal ya da kasıtsız bir ölüm sebebinin bizim için içsel mi dışsal mı olduğu hususuna ağırlık vermeliyiz. Persson şu fikri öne sürer: ‘Bir seğirmenin bizim için dışsal olmaktansa içsel olduğu gerçeği ahlaken hiçbir fark yaratmaz’ (Persson, 2013, 105).

Hanna’nın olaylar hakkındaki fikri, bir kişinin sezgisel olarak zarar vermiş olmaya izin vermesinin zarar vermekle de zarara izin vermekle de ahlaken denk olmadığı şeklindedir. Normalde, eğer birine zarar gelmesine izin vermek ile aynı zararın beş kişiye gelmesine izin vermek arasında seçim yapmamız gerekirse, tek kişiye zarar vermeyi seçmeliyiz. Ancak, eğer kişi kendi potansiyel zehirlenme kurbanını uyarmak ile beş başka kişiyi boğulmaktan kurtarmak arasında seçim yapması gerekirse, sezgisel olarak, o potansiyel zehirlenme kurbanını kurtarması ahlaken gereklidir. Bu gösteriyor ki kişinin kendisinin zarar vermiş olmaya izin vermesi zarara izin vermesi ile denk değildir (Hanna 2014, 678- 9). Eğer birine zarar vermek ile aynı zararı beş kişiye vermek arasında seçim yapmamız gerekirse bir kişiye zarar vermeyi seçmeliyiz.

Ancak varsayalım ki, kişinin zehir uyarısını yapabilmesi için tek yol dar bir dağ yolundan arabayla gitmesi olsun, ve bu yol masum ve bilincini kaybetmiş bir insan bedeniyle kapanmış olsun. O zehirli demlikten çay içecek olan insan sayısı beş olsa bile onun uyarıyı yapabilmesi mümkün olmayacaktır. Bu gösteriyor ki kişinin zarar vermiş olmak için kendine izin vermesi zarar vermekle ahlaken denk değildir (Hanna 2014, 681). Bu durum, kişinin kendine zarar vermiş olmaya izin vermesinin ahlaken önemli olması ama mevcut davranışının zarar vermeye ahlaken denk kılacak kadar da ahlaken önemli olmaması gerçeğinden yola çıkarak bir gerekçe bulmalarının gerekiyor olması, Yapma ve İzin verme Doktrini savunucularının sıkıntısını daha da artırmaktadır. Persson’ın deyişiyle, kendiniz ile başkası ayrımı ve mevcut kendi odağınızın ikisini de savunmak durumunda gibi görünüyoruz.

9. Deneysel Felsefe ve Yapma / İzin verme ayrımı

Yapma / izin verme ayrımı meselesindeki işin çoğunluğu yazarın ya da okurun olaylar hakkındaki kendi sezgilerine hitap etmektedir. Ancak, bazı son dönem çalışmalar yapma / izin verme ayrımı ile ilgili olarak deneysel veriler kullanmıştır. Bu, Deneysel Felsefe olarak bilinen felsefede deneysel verinin kullanımının genişletilmesinin bir parçasıdır.

Yapma / izin verme ayrımında deneysel veri kullanımının en bilinen örneği Cushman ve arkadaşlarının (2008) yapma ya da izin verme davranışlarının sınıflandırılmasında ahlaki değerlendirmelerin etkili olduğunu gösterdiği çalışmasıdır. Cushman ve arkadaşları bunu yapma / izin verme ayrımında özel bir güçlük sunumu olarak görmez. Bu bulguları ‘nedensellik ve sezgisel davranışlar da dahil olmak üzere ahlaki değerlendirmeler tarafından etkilenmiş halk kavramlarının büyüyen bir listesi’ne ekler olarak görürler ve ‘son buluşların, çoklu alanlarda bilişsel temsillerin çeşitlenmesinde ahlaki değerlendirmelerin yaygın bir rolü olduğu görüşünü desteklediği’ sonucuna varırlar (Cushman et al 2008, 281). Aksine, Sinnott – Armstrong ve arkadaşları (2008) deneysel verileri iyi niyet edilmiş bir etkiye öncesi veya sonrasında kötü bir etkinin ortaya gelmesinin davranışın öldürme olarak sınıflandırılıp sınıflandırılmayacağını etkilerken, ahlaki yargıların etkilemediğini iddia eder.

Barry ve arkadaşları (2014) güvenlik ağı olaylarına 3. Tür yaklaşımları desteklemek için deneysel çalışmaları kullanır. Deneysel çalışmaların; zararın önündeki engelin kaldırılmasının (yolunun açılması), yapma ve izin verme ayrımından ahlaken de kapsam olarak da ayrı üçüncü bir tür olarak ele alındığını gösterdiğini savunur. Yapma / izin verme ayrımı üzerindeki birçok deneysel felsefi çalışma, belli olaylar hakkındaki genel sezgilerin yanlış olabileceğine dikkat çekerek sağduyu ahlakının parçası olduğu iddia edilen bir şey yansıtmaya çalışır. Böyle iken, bu deneysel çalışmalara nasıl cevap verileceği ile ilgili değişik sorular mevcuttur: olanak vermenin ayrı bir tür olarak değerlendiriliyor olduğu gerçeği, savunucunun (eleştirmenin) yapma / izin verme ayrımı amaçlarından ayrı bir tür olup olmadığını belirler mi?

10. Sonuç

Yapma / İzin verme ayrımındaki ilk eleştiriler, sağduyu ahlakının yapma / izin verme ayrımına önem atfetmesi iddiası üzerine şüphe uyandıran sezgilere odaklanıyordu. Rachels (1975) ve Tooley (1972) her etkenin sabit olduğu ve öldürmek ile ölüme izin vermenin ahlaken denk göründüğü zıt örnek olaylar sundu. Kagan (1988) ve Quinn (1989) genel olarak yapma / izin verme ayrımının genel denkliğini tanımlayan örnek olayların ahlaki olarak denk olduğu sonucunu çıkarırken, Kamn (2007) ve Frowe (2007) bu örnek olayları ahlaken denk olarak ele almadığımızı savunarak buna karşı çıktı.

Bir sonraki eleştiri dalgası, hiçbir görüşün bizim bu ayrım hakkındaki sezgisel algımızla örtüşen ve ahlaen benzer görünen bir analiz sunmadığını savundu (Bennett 1995, Kagan 1989). Quinn(1989), Woollard (2015) Kamm (1996), diğer birçokları gibi, bu güçlüğe karşılık vermeye çalıştı.

Son çalışmalar engellerin kaldırılması (McMahan 1993, Rickless 2011, Hanser 1999, Hall 2008), geçmiş davranışlar (Persson 2013, Hanna 2014, 2015) ve deneysel araştırmanın önemi (Cushman et al 2008, Barry et al 2014) üzerindeki görüşleri ile yeni zorlukları karşımıza çıkarmıştır.

Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • 0
  • 0
  • 0
  • 1
  • 0
  • 0
  • 0
  • 1
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
Kaynaklar ve İleri Okuma

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 16/09/2019 14:21:01 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/7543

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.

Soru Sorun!
Öğrenmeye Devam Edin!
Evrim Ağacı %100 okur destekli bir bilim platformudur. Maddi destekte bulunarak Türkiye'de modern bilimin gelişmesine güç katmak ister misiniz?
Destek Ol
Gizle
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“Cahillik, daha sıklıkla bilgiyi değil, güveni doğurur; ısrarla şu veya bu problemin bilimle çözülemeyeceğini iddia edenler, çok bilenler değil, az bilenlerdir.”
Charles Darwin
Geri Bildirim Gönder