İlk insan dilinin hangi yolla ve ne şekilde meydana geldiği sorusu üzerine Eski Çağ’da özellikle Hintli, Yunanlı ve Romalı bilginlerden günümüze kadar pek çok teori ileri sürülmüştür. Bu teorilerin bir kısmını şöyle sıralayabiliriz: Dil,Tanrı’nın insanlara verdiği tabiatüstü bir yetenektir; fonetik bir evrim ve gelişimin sonucudur; rastgele ortaya çıkan insan ruhundan gelen bir yansımadır; hayatın zorunluluklarından doğmuştur; tarih öncesi kurban ayinlerinin zorladığı bir olaydır; maddî kültürün bir yankısıdır. Bunların yanı sıra; yansıma teorisi, ünlem teorisi, iş teorisi, psikolojik teorisi, ay-dil teorisi, güneş-dil teorisi, ilahî kaynak teorisi gibileri de bunlardan bazılarıdır.
Bu konudaki tartışmaların ve araştırmaların sonuçlarını iki noktada toplamak mümkündür.
a. Yeryüzündeki dillerin tek kaynaktan çıktığını savunan tek kökenci (monojenist) görüş.
Bu görüşe göre dilin kaynağı tektir, yani ilahîdir. Dil, insanoğluna yaratıcısının hediyesidir. Birçok dilbilimci ve filozofun bu doğrultuda görüş beyan ettiklerini müşahede etmekteyiz. Sözgelimi Jean Jacques Rousseau’nun bu konuda söylediği şu, “..gittikçe çoğalan güçlüklerden ürktüğüm için dillerin kendiliğinden doğup, sırf beşerî araçlarla kurulmuş olmasının imkânsızlığına inanıyorum” sözü, dillerin ilahî kaynaktan geldiğini savunanlar için önemli bir tespit olarak değerlendirilmektedir.
b. Yeryüzündeki dillerin ayrı ayrı kaynaklardan meydana geldiğini savunan çok kökenci (polijenist) görüş.
Bu görüşe göre dillerin menşei hususunda ilahî kaynak tezini hesaba katmadan konuya yaklaşılması gerekir ki bunun da hayal ve tasarlama yoluyla yine ilk insana kadar gitme zorunluluğu vardır. Buna göre başlangıçta el-kol işaretleriyle, jest ve mimiklerle anlaşma yoluna giden insanlar, zamanla “el dili” nin beraberinde taklit ve yansımalardan da yararlanarak bu anlaşma çerçevesini daha da genişletip, dil dediğimiz kurallı manzumeler bütününe ulaşmışlardır
Aşağıya bir kaç farklı kaynak bırakıyorum
Birinci adım bipedalizim. Yani insanın iki ayağı üzerine kalkması, başın geriye ve çenenin yukarı kalkmasıyla gırtlak anatomisinin oluşumu. Ikinci adım elin çalışması ile alakalı. El hareket ederken istemsiz olarak dil de çalışıyor. El sallarken veya makasla keserken dilinizin nasıl hareket ettiğine dikkat edebilirsiniz. Zira el çalışırken de konuşurken de beynin aynı bölgesi (Bronco bolgesi) aktive oluyor. Bu durumda ilk dil işaret dili.
İnsanlar on bin yıl önceleri ancak "ses" (phone) çıkarabiliyorlardı ve bu sesler birbirinden ayırt edilebilen sesler değil karışık seslerdir. Bu karışık sesler daha sonraki asırlarda fonem dediğimiz sabit seslere dönüştü. Yani, on bin yıl önceleri A-E-I seslerini birbirinden ayırt edemeden karmakarışık çıkarırken, fonemleşme döneminde bunlar A E I gibi birbirinden kesin olarak ayrıldı. Ayrılan bu fonemlerin anlamlı olan her birine "morfem" denir. Morfemlerden sonra diller kurulmuştur. örnek sesler: a, e, p, r ilk önceleri anlamsız sesler olsa da biri diğeriyle karıştırılmadığı için sabittir ve sonraki dönemlerde bunların herbiri biribirinden farklı anlam yüklenmiştir. Bu seslerin diğer seslerle birlikte bir araya gelmesiyle de diller oluşmuştur. Dillerin hiçbirinde hiç bir harf (teknik olarak ses olsa da görünürde harf olarak algıladığımız için sıklıkla "ses" anlamında "harf" kullanılır), alofonlar hariç (Türkçedeki alofonlar: b/p; c/ç; d/t; g/k) anlamca birbirinin aynı değildir. Her "harf" her dilde (dil grubunda) farklı anlama geldiğinden diller farklılaşmıştır. Dillerin çoğu, insanların sık sık bir araya geldiği "evcilleşme" döneminde oluştu.
Dil yetisinin doğuştan gelmesi biyolojik olarak mümkün değildir. Diller doğumdan sonra duyulana göre şekillenir. Anadilinde hırıltılı seslerin yoğun olduğu bir Eskimo çocuğu Macaristan'da doğduğunda çevredeki Macarcanın palatal seslerini öğrenir, annesinden ona biyolojik olarak "Eskimo hırıltıları" aktarılmaz.
Sesleri farklılaştırabildiğimiz (fonemleştirebildiğimiz) andan itibaren morfemleştirebildiğimiz (anlam yükleyebildiğimiz) ana kadar geçen süre dil öncesi oluşum evresidir ve daha öncesi dilsizlik dönemi iken daha sonrası dillenme dönemidir. Şempanzelerde duyduğum sesler karışık seslerdir ve onlar A ve E seslerini birbirinden fonem olarak ayırt edemezler.
Dilbilimciler dilin tanımını anlamlı sesler çıkarmak değil kelimeleri art arda dizip anlamlı cümle veya ifade oluşturmak olarak açıklıyor. Başta Noam Chomsky olmak üzere birçok dilbilimci "evrensel gramer" teorisini savunuyorlar. Buna göre insanlar her dilde ortak olan bir evrensel gramer yetisiyle doğarlar. Bu sebeple de diğer hayvanlar fonemleri çıkarmayı başarsalar dahi bir dil gelişyiremeyeceğini iddia ediyorlar.
Linkte konuyla ilgili bir seminer var:
Yaklaşık 60.000 yıl önce Afrika Kıtası' ndan ayrılıp Dünya' nın her yerine yayıldığımız süreçte insanlar çevrelerindeki nesnelere, olgulara sesler vermişlerdir. Bunu yaparken dilin ortaya çıkmasında kültür ve coğrafyanın etkisi bir hayli fazla olmuştur.
Dünyanın her yerinde hayvanlar herhangi bir dil sorunu yaşamaksızın anlaşıp, iletişim kurabilirken Homo Sapiens (insan) için durum farklı olmuştur. Bazı dil bilimcilere göre 6000' den fazla dil ortaya çıkmıştır. Bu da haliyle bir yabancı dil sorununu ortaya çıkarır. (Birçoğumuza göre bu durum kültürel çeşitliliğin bir parçasıdır dese de...) Dilin kelime anlamı insanların duygularını, düşüncelerini bildirmek için sesler aracılığı ile sözcükler kullanarak yaptıkları anlaşma , ötekilerle iletişim sağlayan ortam olarak geçer. -sözcük dışında el hareketleri de olabilir ancak birçok dil bilimci sözcükleri baz alır.- Chomsky' e göre dil biyolojik bir olgudur ve evriminde çevrenin payı kısıtlıdır. Tomasello ve Corballis' e göre ise dil, kültürel bir olgudur ve çevresel şartlara göre evrimleşmiştir. Buna örnek olarak kutuplarda yaşayan insanlar kutup ayısına (Ursus maritimus) bir isim vermeliydiler. Zira bu beyaz ayı familyasından olan hayvanla karşılaşıyorlardı. Afrika' da yaşayan insanların buna ihtiyacı yoktur. Çünkü bildiğiniz üzere orada kutup ayısı yoktur. Çevrenin dillerin ortaya çıkmasında önemli bir etken olduğu ciddi bir gerçektir. Bunun haricinde işin bilim dışı olan kısmına da bakmak isterseniz Pieter Brueghel' in ünlü tablosu olan Babil Kulesi' nin hikayesine bakmanızı tavsiye ederim. Linkini de bırakıyorum.
bilinçli düşüncenin, yani dilin ortaya çıkışını açıklığa kavuşturmadan yapılacak tüm denemeler spekülasyondan öteye geçemeyecektir. çünkü dil ile düşünce aynı şeydir. insan kelimelerle düşünür. insan zihninde doğadaki nesnelerin kelimeleri yoksa doğadaki herhangi birşey hakkında düşünme gerekliliği doğmaz, düşünemez, sormaz, orda olup bitenle ilgilenmez bile. doğaya zihinsel bir ilgi duyulabilmesi için öncelikli olarak doğadaki şeylerin zihninde kelime karşılığının olması gerekir. doğaya bilinçli bir şekilde ve ilgiyle yaklaşma ancak doğadaki şeylere bir isim verme durumundan sonra gerçekleşebilir. yani dışındaki birşeyi zihninde bir sembolle temsil edebilirse bilinç ortaya çıkmış olur.
bilincin ortaya çıkmadığı bir durumda düşünmeden bahsedemeyiz. bilinç öncesi bir durumdan bilinçli olduğumuz bir duruma geçiş süreci doğal bir süreç değildir. çünkü dil yani kelimeler bilinçten önce gelir. kelimeler sayesinde düşünürüz. bilinç dilden önce gelmez. bilinç dili doğurmaz, dil bilinci doğurur. yani biz kelimelere sahip olduktan sonra düşünmeye başladık. bundan sonra bilinç ile dil arasında etkileşim başlar ve karşılıklı birbirini geliştirirler. kelime en basit düzeyde bir soyutlamadır. yani bir düşüncenin ürünüdür. peki düşünemeyen bir insan bu soyutlamayı nasıl yapacaktı. düşünemiyor, çünkü daha düşünebilmesi için gerekli olan kelimelere sahip değil. yine bu yüzden de soyutlama yapması imkansızdı. benim görüşüm, biri insana birtakım kelimeler öğretmiş olmalı. bunlar son derece basit iki sesli hecelerden oluşan kelimelerdi büyük bir ihtimalle. ve herşey bu sınırlı kelime öbeğiyle başlamış olmalı. böylece tanrının kökenini evrimsel psikoloji ve evrimsel antropoloji ile açıklamaya çalışan herkesin yapması gereken ilk şey bilinç öncesi durumdan bilinçlilik durumuna geçişteki evrimi -burda doğal bir evrim mi var, tanrısal bir devrim mi- açıklamak, açıklığa kavuşturmaktır. zira inancın kökeni sorunu dilin ve bilincin kökeni sorunudur. biyolojik evrime dair sayısız kanıt ortaya çıkarılmıştır. ancak bilincin evrimsel süreçle ortaya çıktığına dair ne bir somut kanıt bulunmuş ne de kesin, açık ve açıklayıcı bir teori ortaya atılmıştır. dil ve bilinç, ne sadece beynin büyümesiyle ne sadece alet kullanabilmeyle ne sadece sosyal canlılar olmakla ne foxp2 geniyle ne de adaptasyonla açıklanabilecek bir olgudur. çünkü beyni büyük olan -hatta bizden daha büyük beyinli filler ve balinalar- hayvanlar da var, el-kol hareketleri diğer primatlar içerisinde de yaygın ve bazı kuş türleri, bizdeki gibi bir foxp2 genine ya da ses iletim yoluna sahip olmamalarına rağmen insan seslerini taklit edebiliyor. beynin büyümesi, zihinsel yetenekleri ve bilişsel kapasitelerini arttırabilir, çok zeki canlılar olmasını da sağlayabilir. ancak bilinç ve dilin kökeni doğa değildir. doğada bilince ve dile rastlanmaz.
Demokritos tarafından ileri sürülen bu teoride konuşmanın insanın doğal yapısı ile ilişkili olduğu ileri sürülmektedir. Bu teoride dilin temeli ilkel insanın duygularını ve coşkusunu anlatmaya işaretlerin yetmemesi sonucunda sesler çıkarmaya başladığı ve bu seslerin gelişerek konuşmayı oluşturduğu ifade edilmektedir. Guzel soruydu bu arada.[1]