Kualia ve Renkler: Herkes Renkleri Aynı mı Görür?

Senin ''Kırmızı'' Dediğinle Benim ''Kırmızı'' Dediğim Aynı Mı?

Bu yazı, Evrim Ağacı'na ait, özgün bir içeriktir. Konu akışı, anlatım ve detaylar, Evrim Ağacı yazarı/yazarları tarafından hazırlanmış ve/veya derlenmiştir. Bu içerik için kullanılan kaynaklar, yazının sonunda gösterilmiştir. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Bu yazı, İnsanın Evrimi yazı dizisinin 18. yazısıdır. Dizinin ilk yazısına gitmek için buraya, dizideki tüm yazıları görmek için buraya tıklayınız. Yazı dizileri, EA Akademi'nin bir parçasıdır.

Yazı dizisi içindeki ilerleyişinizi kaydetmek için veya kayıt olun.

Bu, herkesin hayatının bir evresinde mutlaka keşfettiği, kendisine sorduğu veya birilerinden duyduğu bir sorudur: Bütün renkleri, hepimiz, aynı mı görüyoruz? "Ben ve sen, aynı kırmızıyı mı görüyoruz?"

Yani bizim "Bakın bu araba kırmızıdır." dediğimiz arabaya baktığınızda, siz de birebir bizim gördüğümüz rengi mi görüyorsunuz? Yoksa siz, aslında bizim size göre "yeşil" olarak tanımlayacağınız şeyi görüyorsunuz da, doğuştan beri o renk size "kırmızı" olarak isimlendirildiği için o şekilde mi kullanıyorsunuz? 

Elbette, renk körlüğü gibi bazı hastalıklar nedeniyle insanların renk ve görüş algısı değişiyor. Bu bilinen bir şey. Ancak genetik ve fizyolojik nedenleri gayet iyi bilinen bu tür hastalıkları bir kenara bırakacak olursak, geriye kalan "normal" popülasyon aynı renkleri mi görüyor? Aynı şeyi görüp görmediğimizden emin olabilir miyiz?

Açıkçası, bunun tam olarak gösterilebilmesinin bir yolu yok. Küçüklükten itibaren renklerin renkleri yaratan dalgaboyları veya renklerin diğer "içsel nitelikleri" temelinde değil, cisimler temelinde öğreniyoruz. Yani ebeveynlerimiz bize kırmızı renge sebep olan dalgaboyunu bir şekilde gösterip de bu dalgaboyundaki ışık ışınlarına "kırmızı" diyeceğimizi söylemiyor. Evlerin çatıların, bazı spor arabaların, itfaiye araçlarının kırmızı olduğunu öğreniyoruz. Bu cisimler herkese aynı mı gözüküyor? Bilmek zor. Ancak küçüklükten itibaren "kırmızı" kelimesi altında öğrendiğimiz renk hangisiyse, onu her gördüğümüzde ona "kırmızı" diyoruz. Herkes aynısını yaptığı için, bireysel farklılıklar varsa bile görünmez hale geliyor.

Fizik ve Sinirbilim: Renk Algısının Temeli

Buna rağmen renk algımızı irdelememiz mümkün. İlk olarak şunu anlamamız gerekiyor: "Renk" dediğimiz olgu, aslında fiziksel dünyada bulunan bir olgu değildir. Örneğin "kütleçekimi" ya da "proton", bizden bağımsız olarak Evren içerisinde var olan fiziksel olgulardır. Renkler ise, beynimiz içerisinde yaratılan bir olgudur. Elbette bu demek değildir ki renkler "doğaüstü" veya "fizik ötesi" olgulardır. Evren içerisindeki istisnasız her şey gibi, renkler de tamamen fizikseldir. Sadece onları algılayış biçimimiz alışageldiğimizden birazcık farklıdır.

Basitçe olan, ışığın farklı dalgaboylarına göre zihnimizdeki algının değişiyor olmasıdır. Gözümüze elektomanyetik spektrumun farklı bölgelerindeki frekans ve dalga boylarına sahip dalgalar sürekli olarak gelir. Beynimiz, bu farklı frekans ve dalga boylarını, farklı renkler olarak değerlendirir. Bu sayede etrafımızı renkli görürüz. Yoksa örneğin önünüzdeki masadan, elinizdeki kahve fincanından, klavyenizden, giydiğiniz kıyafetten yayılan dalgaların renkleri, aslen o cisimlerin özünde bulunan renkler değildir. Sadece o cisimlerin etrafa saçtıkları (daha doğrusu üzerine düşen beyaz ışıktan soğurduklarından sonra arta kalanları geri yansıttıkları) dalgaların dalga boylarıdır. İşte bu dalgaların fiziksel tüm özelliklerini tamamiyle ölçebiliriz; ancak birbirimizin beynine girip de, o dalga boyunu tam olarak nasıl algıladığınızı şimdilik tam olarak bilmemizin herhangi bir yolu yoktur.

Örneğin 700-635 nanometrelik dalga boyuna sahip ışığın rengine "kırmızı" deriz. Bu, böyle kabul edilmektedir ve cisimlerden yansıyan ışığın dalgaboyu bu ise, rengi tartışmasız olarak kırmızıdır. Diğer her isimlendirmede olduğu gibi, bu da bir genel kabuldür: Örneğin ağaca neden "ağaç" dediğimizi (ama "sapaç" demediğimizi) bilmiyoruz; buna linguistikte (dilbilimde) "nedensizlik ilkesi" denmektedir.

Sinirbilim Çalışmaları ve Renk Algısı

2009 yılında Nature dergisinde yayınlanan bir makalede, Dr. Jay Neitz insanlar arası renk algısının birebir aynı olmadığı görüşünde. Normalde, dikromatik (çift renk görüşlü) olan sincap maymunları, sadece mavi ve yeşil renkleri görebilir. Ancak ekip, genetik olarak kendilerinin yarattıkları bir virüsle, bir maymunun gözündeki yeşile duyarlı koni hücrelerini değiştirebilmektedirler. Bu virüsün DNA'sı, yeşil koni hücrelerini enfekte ettiğinde, bu hücrelerin DNA'larını değiştirerek onları kırmızı koni hücreleri, yani kırmızıya duyarlı hücreler haline getirmektedir. Dolayısıyla, aslında kırmızıyı göremeyen bir canlının beynine (ki beyni de buna adapte olacak şekilde evrimleşmemiştir), gözlerinden kırmızı renge dair bilgiler gitmeye başlamıştır. Kısa bir süre sonra, beyin plastisitesi (değişebilirliği) sebebiyle bu maymunlar, kırmızı rengi ayırt edebilmeye ve algılamaya başlamışlardır. Yani gri noktaların içerisinde, kırmızı noktaları ayırt edip seçebilmeye başlamışlardır. 

Bu, renk körlüğü için bir tedavi umudu doğuruyor olsa da, daha önemli bir diğer sonucu vardır: Dediğimiz gibi, her ne kadar maymunun beynindeki renk algılayıcı nöronlar, yeşil rengi algılamak üzere evrimleşmiş olsalar da, kısa bir süre içerisinde kırmızıyı da algılayabilmeye başlamışlardır. Burada, Dr. Neitz'in sorduğu soru şudur: "Peki, bir maymun, kırmızıyı ilk kez algıladığında, ne gördüğünü düşünmüştür?"

Bu soru üzerinde biraz düşünecek olursanız, renklerin her birimiz tarafından aynı algılanmayacağını fark edebilirsiniz. Çünkü genetik yapımızdaki bireysel farklılıklar (varyasyonlar), bu kadar kolay, bu kadar devasa bir renk değişikliğini bile sağlayabilen beyinlerimizin, renkleri farklı algılamasına neden olabilecektir. Dolayısıyla beynimizdeki bu nöronlar, bireysel farklılıklarımıza göre renkleri bireysel olarak algılayacaklardır. Belki bu farklılıklar devasa değildir (tür içerisindeki birçok varyasyonun devasa olmadığı gibi), ancak yine de doğal süreç içerisinde seçilim baskısı altında evrime sebep olabilecek kadar fazladır.

Renkleri algılamamıza sebep olan nöronlar, doğuşumuzdan itibaren özelleşmiş değildirler (ki beynimizin oksipital lobunda, en arka kısmında, renkler algılanmaktadır). Dolayısıyla, bireysel farklılıklar, renkleri farklı algılıyor olmamıza neden olabilecektir. Yani biz, sizin mavi olarak isimlendirdiğiniz rengi, sizin kırmızı olarak isimlendireceğiniz renk şeklinde görmemize rağmen, evrensel olarak "mavi" ve "kırmızı" tanımları bebeklikten itibaren yapıldığı için, sorunsuz olarak iletişim kurabiliriz. Ancak aynı renkleri, aynı şekilde görüyor olsak da, aynı şekilde algılamıyor olabiliriz. Unutmamalı ki, göz sadece bilgiyi iletir, gören ise beyindir.

Kualia: Cisimlerin Zihinlerimizdeki Yansıması

Bu durumda, ikimiz de aynı çileğe bakıp da, aynı kırmızıyı gördüğümüzden nasıl emin olabiliriz? Ben, "gerçek kırmızıyı", sense "bana göre yeşil olan rengi" görüyor olabilirsin. Bana göre "gerçek kırmızı", bir başkasına göre "gerçek mavi" olabilir. Ancak her birimiz içine doğduğumuz dilin tanımlarına uyduğumuz için, renkleri halkın kullandığı isimlerle öğreniriz. Bu, onları gerçekte ne renk gördüğümüzden tamamen bağımsızdır. Böylece her bir rengin ismi normalize olur ve halk arasında birebir aynı şekilde isimlendirilir. Halbuki teorik olarak her birimiz tamamen farklı renkleri görüyor olabiliriz! İsimlendirme, sadece iletişimi kolaylaştıran bir araçtır. Ancak gerçek, isimlendirmeden bağımsızdır.

İşte her birimizin cisimlerin özellikleriyle ilişkilendirerek değerlendirdiği bu öznel, bilinçli algı ve deneyimlere felsefede ve bilimde "qualia" (Türkçede "kualia" olarak kullanabiliriz) adını vermekteyiz. Cisimlerin kualia denen bu özelliklerinin var olması, her birimizin zihinlerimiz içerisinde tamamen yalnız olduğumuzun göstergesidir. Çünkü kualia, şimdilik herhangi bir şekilde ölçülebilir bir olgu değildir. Bu durum, fizik gibi bilimler ile metafizik gibi felsefi akımların sıkça çatışmasına neden olmaktadır.

Renk, cisimlerin veya olguların sahip olduğu tek kualia değildir. Diyelim ki bir uzaylıyla tanıştınız. Uzaylı, bildiğimiz insanın neredeyse birebir kopyası... Ancak tek bir büyük fark var: Uzaylı, hiçbir şekilde "acı" denen şeyi hissedemiyor. Dünya'mıza gelen uzaylı dostumuz, bizim "acı" dediğimiz şeyle ilgili istisnasız her şeyi öğrenebilir: Acıyla ilişkilendirilen nöronları, bu sinir hücrelerinin çalışma biçimini, reseptör elektrokimyasını, beynin hangi bölgelerinin acıyı algıladığını, acının neden evrimleştiğini, acının insanlar tarafından genellikle kötü bir deneyim olarak algılandığını ve daha nicesini... Öyle ki, bu uzaylı dostumuz, inşa edebileceğimiz en zorlu "acı biyolojisi" sınavını tam puanla geçecek kadar her şeyi bilebilir, öğrenebilir, bilgilerini sıfırdan inşa edebilir.

Ancak acıyla ilgili ne kadar bilgiye sahip olursa olsun, hiçbir zaman bu olguyu "hissedemeyecektir". Dolayısıyla acının gerçekten nasıl bir deneyim olduğunu asla algılayamayacaktır. İşte bu, kualianın bir diğer örneğidir. Fark edebileceğiniz gibi, bir olgunun bireyle bağlantısını fiziksel, biyolojik, kimyasal olarak izah etmek ile; o olgunun bireyin kendi deneyimleme biçimini izah edebilmek arasında bir uyumsuzluk, bir sorun bulunmaktadır. Filozoflar bu uyumsuzluğa "açıklama/izah boşluğu" adını verirler. 

Bu boşluğu en güzel örnekleyen soru, yine klişeleşmiş sorudur: "Doğuştan görme engelli bir insana beyaz rengi nasıl anlatırsın?" Beyazın sende hissettirdiklerini, beyazın elektromanyetik spektrumdaki karşılığını, beyaz gördüğünde yüzünde neler hissettiğini ve daha nicesini bireye anlatabilirsiniz. "Kırmızı sıcaktır." diyebilirsiniz mesela... "Mavi, soğuktur." Birey bunları öğrenip, senin kabaca neler yaşadığını anlayabilir. Ancak doğuştan görme engelli bir birey, hiçbir şekilde beyaz, kırmızı veya mavi rengi deneyimleyemez. Ona bunları anlatmak, onun bunu deneyimleyebilmesi için yeterli değildir. Ne kadar anlatırsanız anlatın, hiçbir noktada izah etmeye çalıştığınız kişi, "Ah, evet, tamamdır. Şimdi bu rengi deneyimledim." diyemeyecektir. İzah boşluğu, tam olarak budur.

Belki Dilimiz Yetersizdir?

Kualianın varlığı, dillerimizin deneyimleri izah etmek için yetersiz olmasından kaynaklanıyor olabilir mi? Yani belki de hiçbir zaman kendi deneyimlerimizi anlatmaya çalışmadığımız; ancak bunun yerine olguların neler ve nasıl olduklarını izah edecek şekilde bir dil geliştirdiğimiz için, kendi iç deneyimlerimizi anlatmakta güçlük çekiyoruzdur? Belki de ileride bunları anlatmanın bir yolunu bulacağız? Böylelikle bireyler de, daha önce deneyimleyemedikleri şeyleri sözel anlatım sonunca "A ha, tamamdır, şimdi anladım ve deneyimledim." diyebileceklerdir belki de...

Bunun için öyle bir anlatım gereklidir ki, fiziksel olarak ışık gözümüzün retinasına düşmüyor olmasına rağmen, seçilen kelimeler beynimizde o rengin oluşmasını tetikleyebilmelidir. Bir diğer deyişle, insan dillerindeki milyonlarca ve milyarlarca kelime, öylesine spesifik bir sıra ve biçimde kullanılmalıdır ki, beyinde söz konusu rengi oluşturabilmelidir. Bunun yapılıp yapılamayacağı şu anda bilinmemektedir. 

Bu, en azından teorik anlamda sinirbilimsel olarak olası gözükmektedir. Çünkü her bir elektromanyetik dalganın beyinde yarattığı spesifik bir elektrokimyasal tetikleme mevcuttur. Gözden bu renge ait dalga gelmeden, söz konusu sinir yolağı da tetiklenmez. Dolayısıyla beyinde bu algı yaratılmaz. Ancak eğer ki beyni daha iyi anlar ve onu nasıl tetikleyebileceğimizi daha iyi öğrenirsek, söz konusu yolakları bizzat tetikleyerek birey o rengi hiçbir zaman deneyimlememiş olmasına rağmen, bireyin o rengi görmesini sağlayabiliriz. İşte bunu yapmaksızın, tüm insanların birebir aynı rengi gördüğünden emin olmamız mümkün değildir. 

Belki bir gün dilimiz renkleri değil de, "renk deneyimlerimizi" ("kualia"yı) birbirimize anlatabileceğimiz kadar gelişecektir. Belki de asla gelişmeyecektir ve kendi zihinlerimizde hapis yaşamayı sürdüreceğizdir. Belki teknolojinin gelişimi ve beynin sırlarının çözülmesi, şu anda aklımıza dahi gelmeyen yepyeni bilgileri açığa çıkaracaktır. Bu sayede, an itibariyle izah bile etmekte zorlandığımız şeyleri, "çocuk oyuncağı" diyebileceğimiz kadar basit bir şekilde, günlük dilimizi kullanarak birbirimize aktarabileceğiz. 

Kapalı Kutu: Beyin

Beynin halen büyük oranda bir kapalı kutu olması ve bilimin çoğu zaman yaptığının aksine, parçalardan bütüne gitmek yerine beyin konusunda bütünden parçalara ulaşma zorunluluğu, beyinle ilgili bu tür soru işaretlerini gidermekte zorlanmamıza neden olmaktadır. Beyni her geçen gün çok daha iyi anlıyoruz ve daha önceden izah edemediğimiz birçok şeyin mekanik alt yapısını öğrenebiliyoruz. Kualia konusu da, geleceğin sıradan bir fiziksel mekanizmasının günümüzde açıklayamadığımız için geliştirdiğimiz bir "joker sözcük" olabilir. 

Ancak umut var, onu söyleyebiliriz. İlginç gelecek belki ama, "insan" olduğumuz için umut var. Genellikle insanlık yıkım ve umutsuzluk getirmiştir. Fakat kendimizi tanımak, Evren'i anlamak, bu tür uç kavramları açıklayabilmek gibi beceriler söz konusu olduğunda, insanı "insan" yapan nitelikler umut vaadetmektedir. Neden mi? Çünkü bizler, en yüksek öz farkındalığa sahip hayvan türüyüz. Kendi kendimizin farkındayız. Düşünebildiğimizin farkındayız. Benliğimizin farkındayız. Kualia dediğimiz deneyimlerin farkında olmamız ve her birimizin birbirinden farklı kualiaları olabileceğini algılayabiliyor olmamız, beynimizin diğer tüm kuzenlerimizin çok ötesinde olduğunu göstermektedir. Diğer hayvanlar (özellikle şempanzeler, yunuslar, köpekler, kargalar vb.) sıradışı zeka emareleri gösterebilirler. Bazı konularda bizim ötemize bile geçebilirler (örneğin yakın dönem hafıza konusunda şempanzeler insanların çok ötesindedir). 

İnsanların, Hayvanlar Alemi'nde zeka konusunda en fazla özelliğin evrimleştiği canlıdır. En karmaşık niteliklere ve en yüksek kapasiteye sahip hayvandır. Bugüne kadar hayvanlar iş birliği, duyguları deneyimleme, hafıza, alet kullanımı, iletişim gibi zeka gerektiren sayısız farklı konuda hayret verici beceriler sergilemiştir. Bazı maymunlar, bizimle işaret dili kullanarak iletişim kurabilmeyi bile öğrenmiştir! Ancak hiçbir hayvan türünün ve insan haricindeki hiçbir kuyruksuz maymunun yapamadığı (en azından bugüne kadar görmediğimiz) tek bir şey vardır: soru sormak. Bugüne kadar hiçbir maymun soru sormamıştır. İşaret diliyle cümleler inşa etmiş, isteklerini belirtmiş, duygularını davranışları aracılığıyla sergilemiştir. Ancak soru soran hiçbir canlıya rastlamadık. Bu, yüksek bir öz farkındalığı ve çevre algısını gerektirmektedir. Bu da, şimdilik sadece insan türünün erişebildiği bir evrim düzeyi olarak görülebilir.

Dolayısıyla siz, bizimle aynı rengi görüyor musunuz, şu anda bilemiyoruz. Ancak bunu sorabiliyor olmamız, bunun üzerine kafa yorabiliyor olmamız, hatta böyle bir soru işaretinin var olduğundan haberdar olmamız, o bilinmezin de üzerine giderek bilim ve felsefe sayesinde nihai olarak çözebilmemiz konusunda umut vaadediyor. Belki 1 yıl, belki 100 yıl sonra... Belki hiçbir zaman... Ancak yine de umudumuz var. Sinir sistemini, beyni, bunların çalışma prensiplerini, etraftan gelen sinyallerin nasıl "algı" dediğimiz olguya dönüştürdüğümüzü ve benzeri bilinmezleri çözdükçe, ister istemez "renk sorunu" gibi sorunları da çözebileceğiz diye ümit ediyoruz. 

Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • 4
  • 4
  • 1
  • 2
  • 0
  • 3
  • 0
  • 2
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
Kaynaklar ve İleri Okuma
  • VSauce. Is Your Red The Same As My Red?. (2013, Şubat 17). Alındığı Tarih: 16 Nisan 2019. Alındığı Yer: YouTube
  • K. Mancuso, et al. (2009). Gene Therapy For Red–Green Colour Blindness In Adult Primates. Nature, sf: 784-787.
  • N. Wolchover.. Your Color Red Really Could Be My Blue. (2018, Temmuz 26). Alındığı Tarih: 16 Nisan 2019. Alındığı Yer: LiveScience
  • J. Carroll, et al. (2009). Cone Photoreceptor Mosaic Disruption Associated With Cys203Arg Mutation In The M-Cone Opsin. PNAS, sf: 20948-20953.

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 22/07/2019 11:55:28 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/3755

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.

Soru Sorun!

Ağlamanın Evrimi

Bir İnsan Davranışı Olarak ''Fanatizm''

Öğrenmeye Devam Edin!
Evrim Ağacı %100 okur destekli bir bilim platformudur. Maddi destekte bulunarak Türkiye'de modern bilimin gelişmesine güç katmak ister misiniz?
Destek Ol
Gizle

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim Gönder