Gece Modu

Bu yazı, Evrim Ağacı'na ait, özgün bir içeriktir. Konu akışı, anlatım ve detaylar, Evrim Ağacı yazarı/yazarları tarafından hazırlanmış ve/veya derlenmiştir. Bu içerik için kullanılan kaynaklar, yazının sonunda gösterilmiştir. Bu içerik, diğer tüm içeriklerimiz gibi, İçerik Kullanım İzinleri'ne tabidir.

Eski Yunanlılar gökyüzüne baktığında bugün anladığımız manada 3 boyutlu bir uzay boşluğu düşünmüyorlardı. Onlara göre gökyüzü, dünyayı çevreleyen saydam bir kubbe yüzeyi ve yıldızlar ise bu yüzeyde konumlanmış parlak noktalardı. Evrenin gerçekliği bu yüzeyden gözümüze yansıyordu. Bu eski düşünceyi andıran yeni bir fikir günümüzde kozmoloji biliminde ciddi yankılar buluyor. Holografik prensip diye bilinen bu teori evrenin gerçekliğine giden yolda yeni bir kapı aralıyor. Pek de yabancı olmadığımız ''hologram'' olgusu hakkında ne biliyoruz? Yazımızın asıl işlevsel bölümüne başlamadan önce, bu kavram üzerine örnekler verip açıklamalar yapacağız.

Hologram Nedir?

Fizik biliminde süreçler incelenirken işe yarayacak olan en önemli şey, bilgidir. Madde ve enerji ile beraber, bilginin de fiziksel bir yapısı olduğu kabul edilerek, bilginin bir limitinin olup olamayacağı uzun süredir tartışılıyordu. Tartışılan konu, belli bir bölgeye (örneğin 1 mm² veya 1 mm3), maksimum ne kadar bilgi sığdırabileceğimiz.

Bilgiyi ölçebilmek için ise klasik termodinamikte kullanılan entropi kavramına başvuruluyor. Entropi, önceki yazılarımızda da üzerinde durduğumuz gibi, bir sistemin düzensizliğinin bir ölçüsüdür ve termodinamiğin ikinci yasasına göre, fiziksel sistemlerde, süreçler sonucunda, dış müdahale olmaksızın, entropi hiç bir zaman azalmaz.

Termodinamikteki entropiyi bilgi için uyarlarsak, bilginin entropisini, kodlandığı "bit sayısı" ile ifade ederiz. Buradan hareketle, belirli bir yarı çapa ve yüzey alanına sahip kara delikler içine sığdırabileceğimiz bilgi sayısını hesapladığımızda bunun kara deliğin hacmi ile değil, yüzey alanıyla orantılı olduğu sonucuna ulaşıyoruz. Yani kara deliğe bir madde (dolayısıyla bilgi) eklediğimizde, eklediğimiz bilgiler sanki hacminin içinde yer tutmuyor, kara deliğin yüzeyinde kodlanıyor.

Hologram Evren Modeli Nedir?

Bütün bunları göz önüne alırsak ve çeşitli evren modellerinden yola çıkarak, kara deliklerdeki bilginin yüzey alanıyla ilişkisini Evren'e uyarlarsak, 4 boyutlu (üç uzay boyutu ve 1 zaman boyutu) olarak algıladığımız Evren'in belki de 3 boyutlu bir küre üzerine yazılmış bir hologram olabileceğini düşünebiliriz.

Hologram evren modeli özellikle felsefi içerikli tartışmalara çokça bahis konusu olan bir teoridir. Bunun böyle olmasındaki en önemli neden kuşkusuz “hologram” kelimesinde yatıyor ve bu kelime meselenin bazen yanlış yorumlanmasına da neden oluyor. Holografik evren modeli, evrenin hayali bir ışık oyunu olduğu veya gözlediğimiz evrenin nesnel bir gerçekliğinin olmadığı şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu model, evrenin 3 boyutlu fiziksel gerçekliğinin 2 boyutta gerçekleşen temel etkileşimler şeklinde tarif edilebileceğini iddia eden bir teoridir. 

Her şey bundan yaklaşık 40 yıl önce kara deliklere düşen nesnelerin başına ne geliyor sorusunun tartışılmasıyla başladı. Holografik prensip, bu soruya cevap arama çabası sonucu ortaya çıktı diyebiliriz. Kara delikler, belli bir miktar kütlenin yeterince küçük bir hacme çökerek sıkışması ile oluşan ve bu olay sonunda yüzeydeki kütle çekiminin ışığın bile kaçamayacağı kadar yüksek değerlere eriştiği yerlerdir. Ancak esas mesele, çökme işlemi sonunda başlangıçta var olan ve pek çok özellikler içeren kütlenin ortadan kalkıp geriye sadece çekim alanının kalmasında yatar.

Örneğin Dünya gezegenini onu hiç görmemiş yabancı bir uzaylıya tanımlamak istesek, dağları, okyanusları, atmosferi ve doğasıyla pek çok detay içeren geniş bir bilgi aktarımı yapmak zorunda kalırız. Ancak Dünya’yı bir nohut tanesi boyutuna kadar sıkıştırarak kara deliğe dönüştürsek bu bilginin büyük bir kısmı ortadan kaybolur. Geriye kalan şey, ortaya çıkan kara deliğin kütle çekim alanıdır. Hatta kütlesi Dünya ile aynı olan fakat başka maddelerden yapılmış çok farklı gezegenlere aynı işlemi uygularsak neticede yine aynı kara deliği elde ederiz. Yani çok sayıda farklı başlangıç koşulunun nihayetinde aynı sonuç koşulunu verdiği bir işlemden söz etmiş oluruz.

Burada doğa kanunları açısından büyük bir sorun vardır. Sorun, başlangıçta var olan bilginin büyük bir kısmının kara deliğin oluşum süreci sonucunda yok olmasıdır. Evrende enerjinin korunumu misali fiziksel bilginin de korunması gereklidir. Kara delikler, bu kuralı ihlal ediyor gibi görünmektedir. 

Örneğin 3 aşçıyı 3 farklı mutfakta 3 farklı zamanda görevlendirip, aynı türde ve aynı kütlede üç adet üzümlü kek pişirmelerini istediğimizi farz edelim. Bu örnekte 3 farklı başlangıç koşulu nihayetinde aynı sonucu, üzümlü keki veriyor diyemeyiz. Her ne kadar ortaya çıkan şey üzümlü kek olsa bile, yapacağımız detaylı bir analiz ile keklerin ne tür farklı başlangıç koşulları ile pişirilmiş olduğunu çözebiliriz. Bu koşullara ait bilgi yok olmamıştır. Sadece keklerin içinde karışmış halde bulunmaktadır. Örneğin kekin içindeki üzümlerin birbirlerine göre olan farklı konumlarının bilgisi geriye dönük ayırt edici bir faktör olabilir. Ancak kekleri meydana getiren kütlenin kara deliklere dönüştüğünü hayal edersek, elde ettiğimiz üç kara deliğin başlangıçtaki üç kekten hangilerine ait olduğunu söyleyemeyiz. Çünkü artık analiz edebileceğimiz ne bir kek kütlesinden, ne üzümlerden ne de başka herhangi bir fiziksel nesneden bahsedebiliriz. Keklerin kütlesi ve taşıdıkları bilgi ortadan kalkmış, geriye sadece birbirinin aynısı 3 kara delik çekim alanı kalmıştır. O halde başta var olan bilgi yok olmuştur. Örneğin ayırt edici bir bilgi olarak üzümlerin birbirine göre olan konumlarını ölçmüştük. Karadeliğin oluşumu neticesinde bu bilgi artık varlık halinde değildir.

Burada itiraz edebilir ve bilginin yok olmadığını fakat kara deliğin içinde hapsolmuş halde varlığına devam ettiğini söyleyebilirsiniz. Ancak kara delikler Hawking ışıması diye bilinen bir süreç ile zamanla buharlaşıp yok olabilir. Böyle bir durumda başlangıçtaki bilgiye ne oldu sorusu yine cevapsız kalır.

Kara deliklerin ışıma yapması süresince söz konusu bilginin dışarı salınan enerjide bulunduğunu düşünebiliriz. Bu enerjiyi analiz ederek bir zamanlar var olan keklerin bilgisinin halen korunmuş olduğunu gösterebiliriz belki. Ancak burada yine bir sorunla karşılaşırız. Keki meydana getiren madde karadeliğin merkezine düşer fakat ışıma olayı ise kara deliğin dış yüzeyinden gerçekleşir. Güneş’in yüzeyinden yayılan ışığın Güneş’in merkezinde olup bitenlerle bağlantı içinde olduğunu söyleyebiliriz belki ama Stephen Hawking’e göre kara deliğin merkezi ile onu çevreleyen dış yüzeyi arasında herhangi bir ilişki söz konusu olamazdı. Çünkü kara deliğin iç hacmi, ışığın dahi geri çıkamadığı tek yönlü bir hapishanedir. O halde yüzeyde gerçekleşen ışıma, merkezde olanların bilgisini taşıyamaz. Nihayetinde bilginin kaybolması problemi halen geçerlidir.

Bu problemi çözmenin tek yolu, Hawking’in yanıldığını ve kara deliğin içinde olanlar ile yüzeyinde olup bitenlerin arasında bir ilişki olmasının mümkün olduğunu göstermekten geçer. Dikkat ederseniz bu ifade, hologram mekanizmasını çağrıştırmaktadır. 

Hawking’in gerçekten yanıldığını, karadeliğin içi ile yüzeyi arasında bir ilişki olduğunu düşünen ve bu olayı hologram mekanizması ile açıklayan Leonard Susskind problemin çözülebileceğini gösterdi. Hologramlar, basitçe üç boyutlu bir görüntünün bilgisinin iki boyutlu bir yüzeye kaydedilmesi şeklinde tarif edilebilir. Benzer bir mekanizmayı kara delikler için geliştiren Susskind, içeride imha olan bir nesnenin bilgisinin yok olmadığını, çünkü bu bilginin merkezi çevreleyen karadeliğin dış yüzeyi ile bağlantılı olmak suretiyle bu yüzeye kodlanmış olarak kalacağını gösterdi. Benzer bir çalışma yapan Gerard 't Hooft herhangi bir nesneyi yuttuğunda kara deliklerin bir miktar büyüdüğünü hatırlatarak bunun neticesinde yüzey alanlarındaki artışa dikkatleri çekti. Bu ekstra yüzey alanına ne kadar bilgi depolanabilir diye hesap eden 't Hooft, kara deliğin yuttuğu nesnenin bilgisi kadar bilginin depolanabileceğini gördü. Dolayısıyla kara deliğin içi ile yüzeyi arasında bir bağ kurulabileceğini ve bu sayede bilginin yok olmaktan kurtulacağını iddia etti. 

Holografik Model'de Entropi

Meseleyi daha iyi anlamak adına entropi konusuna kısaca değinmekte fayda var. İçi havayla dolu bir kutuda bulunan hava moleküllerinden herhangi birini seçip bir diğeri ile yer değiştirdiğimizi farz edelim. Mikro ölçekte gerçekleşen bu değişikliğe rağmen makro ölçekte, kutunun sıcaklığı, hava basıncı veya şekli gibi fiziksel bilgilerde herhangi bir değişim gözlenmez. Aynı işlemi kutunun hacmini işgal eden birden fazla molekülle de gerçekleştirebiliriz. Makro ölçekte tespit edilebilir değişimlere neden olmaksızın mikro ölçekte yapılabilecek değişimlerin ölçüsünü veren değere entropi denir. Bu nedenle entropiyi, sistemin makro durumunu değiştirmeyen saklı bilgi olarak tarif edebiliriz. Kutunun entropisinin ise hacmiyle orantılı olduğunu iddia edebiliriz. Çünkü daha fazla hava molekülü barındıran daha büyük bir kutunun içinde benzer değiştirme işlemlerinden daha fazla sayıda gerçekleştirebiliriz. Ancak dikkat ederseniz bu örnekte kütle çekim etkisini işin içine katmadık çünkü verdiğimiz kutu örneğinde bu kuvvetin etkisi ihmal edilebilir.

Ancak kara delikler için düşünürsek kütle çekimi artık göz ardı edilemez. Kütle çekimi hesaba katıldığında entropi artık hacimle değil yüzey alanıyla orantılı hale gelir. Bu çok önemli bir keşiftir çünkü kara delikler gibi kütle çekiminin hakim olduğu ortamlarda sistemdeki saklı bilginin hacimle değil yüzey alanıyla alakalı olduğunu gösterir. Bu nedenle kara deliğe düşen nesne merkezde imha olsa bile nesnenin kara delikteki saklı bilgisi yüzeyde bulunduğundan dolayı imha olmamıştır.

Bu teori, kara deliğin merkezine düşen 3 boyutlu bir nesneye ait fiziksel bilginin merkezi çevreleyen 2 boyutlu yüzeyde yaşadığını göstererek bilginin korunumu yasasının halen geçerli olacağını iddia eder. Hologramlar ile benzer bir karakteristik sergileyen bu model sadece kara deliklere değil bütün evrene uygulandığında karşımıza holografik evren modeli çıkar. 3 boyutlu evrenin fiziksel gerçekliği evrenin 2 boyutlu dış yüzeyindeki etkileşimler şeklinde tarif edilir. Yani varlığın gerçekliğinin, içerideki ve yüzeydeki gerçekliği olmak üzere iki farklı formu söz konusu olur. Her iki model matematiksel olarak eşdeğer sonuç verir. Eğer bütün bilgi 2 boyutlu yüzeyde bulunabiliyorsa o halde evrenin 3 boyutlu olmasının ne anlamı var sorusunu sormaktan kaçamayız artık. Holografik evren modeli, evrenin keşfedilmek için bekleyen pek çok yeni gerçekliğinin habercisidir. 

Kuramın ateşli savunucularından Jakob Bekenstein, Evren'in 3 boyutlu günlük algımızın ya tamamen bir illüzyon ya da gerçeğin iki farklı alternatifinden sadece birisi olduğunu söylüyor. Peki bu evren modeli, elimizdeki mevcut fizik problemlerine bir çözüm getirebiliyor mu?

Holografik Evren İşlevsel mi?

Uzun süredir Evren'in iki farklı bakış açısı olan kuantum ve görelilik kuramlarını birleştirmek için yapılan çalışmalara destek verebileceği gösterilen Holografik Evren Modeli, farklı boyutlardaki olayların birbirleriyle eş olabileceğini ortaya atarak Sicim Kuramı'nda bir çok başarılı matematiksel modelleri kurulan olaylarla tutarlı olduğunu gösterdi.

Öncelikle hologramı, şekil verilmiş iki boyutlu bir plastik parçası olarak tanımlayabiliriz. Böylesine basit bir nesneyi ilginç hale getiren özellik ise, uygun bir lazer ışını ile aydınlatıldığında, üç boyutlu bir görüntü vermesidir.

1990'lı yıllara girilirken, Nobel ödüllü Hollandalı Gerard T'hooft ve sicim kuramının yaratıcılarından Leonard Susskind, Evren'in kendisinin holograma benzer bir şekilde işliyor olabileceğini ileri sürmüşlerdi. Günlük yaşantımızda gözlemlediğimiz üç boyutlu geliş-gidişlerin, iki boyutlu bir yüzey üzerinde yer alan fiziksel süreçlerin holograf benzeri izdüşümleri olabileceği yönünde çarpıcı bir fikir ortaya attılar. Buradaki yeni ve kulağa ilginç gelen perspektife göre, bizlerle beraber, yaptığımız veya şahit olduğumuz her şey, ama her şey holograf görüntülerine benziyor.

Eski çağ filozoflarından Platon, ortak algıları yalnızca gerçekliğin gölgeleri olarak yorumlarken, holograf ilkesi de aşağı yukarı benzer bir tutum takınır; ancak benzetmeyi ters yüz eder. Gölgeler (yassı yapıları nedeniyle ancak daha düşük boyutlu yüzeylerde hayat bulan şeyler) gerçektir, ancak çok daha üstün yapılı gibi duran, daha yüksek boyutlu varlıklar (örneğin gölgelerimize göre bizler) yalnızca gölgelerin geçici izdüşümleridir.

Bir diğer ilginç fikir olmakla ve ayrıca negatif bir yön olarak sayabileceğimiz, uzay-zamanın kavranışında açık olmamakla birlikte, T'hooft ve Susskind'in holografik ilke olarak bilinen ilkelerinin temeli güçlüdür. Çünkü uzayın bir bölümünün içerebileceği en büyük entropi, içinin hacmiyle değil; yüzeyinin alanıyla orantılıdır. Şu halde, Evren'in temel bileşenlerinin en basit özgürlük derecelerinin, Evren'in içinde değil, onu çevreleyen yüzeyde bulunacağını çıkarsamamız, normaldir.

İçinde bulunduğumuz Evren'in toplam ''hacminde'' yaşadıklarımız; fizikçilerin genel olarak kullandığı olgular, Evren'i saran yüzeydeki olaylar tarafından belirlenir. Fizik yasaları, Evren'in lazeri gibi çalışarak, Evren'deki gerçek süreçleri gün ışığına çıkarır ve günlük yaşantımızın holografik yanılsamalarına sebep olur.

Holografik Evren'in Bazı Problemleri...

Bu holografik ilkenin gerçek dünyada nasıl gerçekleştiğini henüz çözebilmiş değiliz. Örneğin, problemlerden biri, bildiğimiz tanımlarda Evren'in ya sonsuza kadar yaşaması ya da bir küre gibi veya bir video oyun ekranı gibi kendi üzerine kapanmasıdır; ki, bu durumda Evren kendisini sınırlayan bir yüzeye sahip olamaz. Şu halde, ortaya atılan bu ''Evren'i saran holografik yüzey''i nereye yerleştirebiliriz?

Buna ek olarak bir de fiziksel süreçler hemen burada, içinde bulunduğumuz Evren'in derinliklerinde, bizim insiyatifimizdeymiş gibi görünüyor. Yerleştirilmesi konusunda sıkıntı yaşadığımız bir yüzey üzerindeki bir şey, burada gerçekleşen olayları bir şekilde kontrol ediyormuş gibi de değil. Acaba holografi ilkesinin içerisinde ''düşsellik'' kavramına yer var mı? Yani, kontrol ve bağımsızlık duygusunun düşselliğine dair bir yorum var mı? Bu sorular, henüz cevaplanamamış, temel sorulardır.

Ancak 20. yüzyıl biterken, daha önceki sicim teorisyenlerinin görüşlerinden faydalanan Arjantinli fizikçi, Juan Maldacena, bu konu üzerindeki bulutları dağıtmaya yönelik bir atılım yaptı. Maldacena'nın keşfi, reel evrende holografinin işlevi konusuyla doğrudan ilişkili değildir. O, holografideki soyut kavramların, matematik yoluyla somut ve kesin hale getirilebildiği varsayımsal bir evren önerdi.

Maldacena, varsayımsal bir evreni, aşağıdaki şekilde gösterilen ve bir elma diliminin daha çok boyutlu bir benzeri olan, negatif eğriliğe sahip, dört büyük uzay boyutuna ve bir zaman boyutuna sahip olan bir evren üzerinde çalıştı.

Matematiksel standart çözümleme burada, bu beş boyutlu uzay zamanı çevreleyen yüzeyin, çevreleyen bütün yüzeylerde olduğu gibi, çevrelediği şekilden bir düşük sayıda boyutu olması gerektiğini gösterir: üç uzay boyutu ve bir zaman boyutu....

Yüksek boyutlu uzayları hayal etmek her zaman zordur; bu sebeple zihinsel bir örnek isterseniz, bir konserveyi gözünüzde canlandırabilirsiniz; üç boyutlu konserve suyu, beş boyutlu uzay-zamana, kutunun iki boyutlu yüzeyi ise hacmi çevreleyen dört-boyutlu uzay-zaman sınırına benzer.

Sicim kuramının gerektirdiği, fazladan kıvrılmış boyutları da ekledikten sonra Maldacena aslında, bu Evren'de yaşayan bir gözlemcinin tanık olduğu fiziğin (''konserve suyundaki'' gözlemci) Evren'i çevreleyen yüzeyde meydana gelen fizikle (kutunun yüzeyindeki fizik) tanımlanabileceğini gösterdi.

Ne kadar gerçekçi olmasa da, bu çalışma, holografi ilkesinin gerçekleştirildiği elle tutulur ve matematiksel olarak izlenebilir olan ilk örneği oluşturuyordu. Bunu gerçekleştirirken de tüm Evren'e uygulanan holografi kavramını da gün ışığına çıkarmıştı.

Kuramlar Arası "Çeviri"

Bir örnek vermek gerekirse, Maldacena'nın çalışmasında, ''hacim'' kavramı ve ''çevreleyen sınır yüzey'' kavramı, mutlak bir biçimde eşittir; diğer bir deyişle, biri birincil, diğeri ikincil değildir. Beş sicim kuramı arasındaki ilişkinin özüne çok benzer şekilde, hacim ve çevreleyen sınır yüzey kuramları birbirinin çevirisi gibidir.

Söz konusu çevirinin çarpıcı özelliği ise hacim kuramının çevreleyen yüzeyde tanımlanan eşdeğer kuramdan daha fazla boyuta sahip olmasıdır. Buna ek olarak hacim kuramı kütleçekimini içerirken (Maldacena bunu sicim kuramı kullanarak formülleştirmişti), hesaplamalar, çevreleyen yüzeydeki kuramın kütleçekimini içermediğini gösteriyor. Yine de bu kuramlardan birinde sorulan bir soru veya yapılan bir hesap, diğerindeki eşdeğer bir soruya veya hesaba çevrilebilir. Çeviri için sözlükten habersiz olan biri, bu soruların ve hesapların diğerleriyle kesin olarak hiçbir ilişkisi olmadığını düşünse de (örneğin çevreleyen sınır yüzey kuramı kütleçekimini içermediğinden, hacim kuramındaki kütleçekimiyle ilgili sorular, yüzey kuramında kulağa çok farklı gelen; kütleçekimi içermeyen sorulara dönüşürler).

Her iki kuramın gramerini, kurallarını ve diğer yapısal özelliklerini bilen biri, yani her iki kuramda da uzman olan biri, bunların ilişkisini fark eder ve karşılıklı gelen sorularla yine karşılıklı gelen hesapların sonuçlarının birbiriyle uyumlu olması gerektiğini anlar. Gerçekten de şimdiye kadar yapılan bütün hesaplar uyuşmuştur ve bu durumu destekleyen çok sayıda örnek vardır.

Ayrıntıları tam olarak kavrayabilmek biraz zordur; ama tema çok açıktır. Maldacena, sicim kuramı içinde holografinin gerçekleştirilmesinin varsayımsal olmasına rağmen sağlam bir yolunu bulmuştur. Kütleçekimi içermeyen belirli bir kuantum kuramının, kütleçekimini içeren ama bir fazla uzay boyutuyla formülize eden bir başka kuantum kuramının çevirisi olduğunu (ve ondan ayrılamaz olduğunu; tıpkı uzay ve zaman gibi) bulmuştur.

Bu görüşlerin reel evrene nasıl uygulanabileceğini bulmak için başlatılan yoğun araştırma programları varsa da, teknik sebeplerden dolayı elde edilen ilerleme yavaştır. Bununla birlikte, artık sicim kuramının, en azından bazı noktalarda holografi kavramını desteklediği bilgisine sahibiz. Kuramın bir formülizasyonundan eşdeğerine çevirisi sırasında yalnızca uzay-zamanın büyüklüğü ve yapısı değişmekle kalmaz; aynı zamanda uzay boyutlarının sayısı da değişebilir.

Bu ipuçları, giderek daha yoğun bir biçimde uzay-zamanın biçiminin, gerçekliğin temel bir öğesi olmaktan çok, fiziksel kuramın bir formülizasyonundan diğerine değişen, ikincil bir ayrıntı olduğu sonucunu işaret ediyor.

Tıpkı İngilizcedeki "cat" sözcüğü, Türkçe karşılığı olan "kedi" sözcüğüne çevrilirken, harflerin sayısı, sesli ve sessiz harflerin sayısının değişmesi gibi, uzay-zamanın biçimi (şekli, büyüklüğü, hatta boyutlarının sayısı), çeviri sırasında değişir.

Evren hakkında düşünmek için belirli bir kuramı kullanan herhangi bir gözlemciye göre uzay gerçek ve son derece temel görünebilir. Ama eğer aynı gözlemci kullandığı kuramın bir formülleştirilmesinden, eşdeğer olan bir başkasına geçerse, bir zamanlar gerçek ve temel olarak görünen şeyler de zorunlu olarak değişir.

Bu yüzden, eğer bu fikirler doğru ise (kuramcılar çok büyük miktarda destekleyen kanıtlar bulmuş olsalar da bu fikirlerin henüz kesin bir biçimde kanıtlanmamış olduğunu vurgulamamız gerekir), uzay ve zamanın temel olma niteliğini zora sokuyorlar.

Sonuç

Holografi ilkesinin gelecekteki araştırmalarda baskın rolü üstleneceğini söyleyebiliriz. Bu, sağlam kanıtlara dayandığı konusunda fizikçilerin üzerinde fikir birliğinde oldukları kara deliklerin temel bir özelliğinden (entropilerinden) kaynaklanıyor. Kuramların ayrıntıları değişiyor olsa bile, kütleçekiminin anlamlı bir tanımının kara deliklere yer vermesini bekleriz ve bu nedenle, bu tartışmanın itici öğesi olan entropi sınırları kalıcı olacak ve holografi uygulanacaktır. Sicim kuramının doğal olarak holografi ilkesiyle bütünleşmesi, ilkenin geçerli oluşunu destekleyen bir başka güçlü kanıttır.

Uzay ve zamanın temeli konusundaki araştırmaların bizi götürebileceği yerden ve virajın ardında bizi bekleyen sicim ya da M kuramı konusundaki değişikliklerden bağımsız olarak, holografinin kılavuzluk yapan bir kavram olarak kalmakta devam etmesini de bekleyebiliriz.

Teşekkür: Bu yazıyı katkılarından ötürü Vural Arı'ya teşekkür ederiz.

Bu İçerik Size Ne Hissettirdi?
  • 1
  • 1
  • 0
  • 1
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0
  • 0

Evrim Ağacı'na her ay sadece 1 kahve ısmarlayarak destek olmak ister misiniz?

Şu iki siteden birini kullanarak şimdi destek olabilirsiniz:

kreosus.com/evrimagaci | patreon.com/evrimagaci

Çıktı Bilgisi: Bu sayfa, Evrim Ağacı yazdırma aracı kullanılarak 20/09/2019 15:49:48 tarihinde oluşturulmuştur. Evrim Ağacı'ndaki içeriklerin tamamı, birden fazla editör tarafından, durmaksızın elden geçirilmekte, güncellenmekte ve geliştirilmektedir. Dolayısıyla bu çıktının alındığı tarihten sonra yapılan güncellemeleri görmek ve bu içeriğin en güncel halini okumak için lütfen şu adrese gidiniz: https://evrimagaci.org/s/870

İçerik Kullanım İzinleri: Evrim Ağacı'ndaki yazılı içerikler orijinallerine hiçbir şekilde dokunulmadığı müddetçe izin alınmaksızın paylaşılabilir, kopyalanabilir, yapıştırılabilir, çoğaltılabilir, basılabilir, dağıtılabilir, yayılabilir, alıntılanabilir. Ancak bu içeriklerin hiçbiri izin alınmaksızın değiştirilemez ve değiştirilmiş halleri Evrim Ağacı'na aitmiş gibi sunulamaz. Benzer şekilde, içeriklerin hiçbiri, söz konusu içeriğin açıkça belirtilmiş yazarlarından ve Evrim Ağacı'ndan başkasına aitmiş gibi sunulamaz. Bu sayfa izin alınmaksızın düzenlenemez, Evrim Ağacı logosu, yazar/editör bilgileri ve içeriğin diğer kısımları izin alınmaksızın değiştirilemez veya kaldırılamaz.

Soru Sorun!
Öğrenmeye Devam Edin!
Evrim Ağacı %100 okur destekli bir bilim platformudur. Maddi destekte bulunarak Türkiye'de modern bilimin gelişmesine güç katmak ister misiniz?
Destek Ol
Gizle
Türkiye'deki bilimseverlerin buluşma noktasına hoşgeldiniz!

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
“İnsanlar nadiren gerçeklerle yüz yüze gelirler; ancak birçoğu hemen pılını pırtını toplayıp hiçbir şey olmamış gibi oradan uzaklaşırlar.”
Winston Churchill
Geri Bildirim Gönder