Bilinmeyenden Neden Korkarız?

Bu yazının içerik özgünlüğü henüz kategorize edilmemiştir. Eğer merak ediyorsanız ve/veya belirtilmesini istiyorsanız, gözden geçirmemiz ve içerik özgünlüğünü belirlememiz için [email protected] üzerinden bize ulaşabilirsiniz.

Bilinmeyeni hemen yargılama, ondan korkma ve nefret etme konusunda hiç tereddüt etmeyiz. Kabul etmeliyiz ki, hepimiz zenofobiden muzdaribiz.

Balbir Singh Sodhi 15 Eylül 2001 tarihinde Arizona eyaletinin Mesa kentinde vurularak öldürüldü. Katil zanlısı bunu 11 Eylül terör saldırılarının intikamını almak için yaptığını savundu. Tutuklanırken, “Sonuna kadar Amerika’dan yanayım.” dedi. Sodhi türbanlıydı. Bunun yanı sıra ailesinin kökeni Güney Asya’ya dayansa da 11 Eylül saldırganlarıyla ne aynı etnik kökeni ne de aynı coğrafyayı paylaşıyordu. Sodhi korkuya kapılmış bir toplumda farklı olduğu için öldü.

Yabancılara karşı duyulan bu korkuya zenofobi denmektedir. Zenofobi adeta insan psişesinin içine işlenmiş gibidir. Araştırmacılar zenofobinin neye bağlı olarak (veya olmayarak) ortaya çıktığını keşfetmekteler. Sadece birkaç saat içinde, bizlerden göz rengi gibi yüzeysel karakteristik farkları olan insanlardan korkmaya ve onları ayrımcılığa maruz bırakmaya şartlanabiliriz. Sağduyulu olduğunu düşündüğümüz ve inandığımız fikirler bile derinlerde bir yerde yabancıları dışlayan temeller saklıyor olabilir. Harvard’da hiçbir önyargısı olmadığını idda eden insanlar arasında yapılan bir araştırma, havalimanı güvenlik noktalarındaki Arap bireylerin fişlenmesini destekleyecek derecede müslümanlara karşı güçlü ve gizlenmiş bir önyargının olduğunu gösteriyor.

Başka bir araştırma ise kimden korktuğumuz ve ona nasıl tepki verdiğimiz konusunda bir seçeneğimiz olduğunu gösteriyor. Araştırmaya göre zenofobik eğilimlerimizi dışa vurmamayı tercih edebiliriz.

 

Eritme Potası

Amerikalılar, toplumlarının farklı kültürleri içinde eriten bir pota olmasıyla gurur duyarlar ama başka bir ülkeden, yani toplumdan, aralarına katılanlara karşı takındıkları tavır bunun tam tersi bir resim ortaya koymaktadır. Nevada Üniversitesi’nde bir psikolog olan Marcus Kemmelmeier Detroit şehrinin banliyölerinde park halindeki araçların cam sileceklerine mühürlü mektuplar sıkıştırdı. Bu mektupların yarısında kurgusal bir hristiyan dini vakfın adresi, diğer yarısında ise yine kurgusal bir müslüman dini topluluğun adresi vardı. Mektupların yarısında küçük Amerikan bayrağı çıkartmaları vardı.

Kemmelmeier mektupların üzerinde adresi yazan kurumların ve çıkartmaların mektupların postalanması üzerindeki etkisini merak ediyordu. Her iki dini topluluğu adres eden ve üzerinde bayrak çıkartmalarının olmadığı mektupların postalanma oranı aynıydı: %75. Ancak, çıkartmalar bu yüzdeyi değiştirdi. Hristiyan vakfının adresi yazan mektupların hemen hemen hepsi  gönderildi, ancak müslüman grubun adresinin yazdığı mektupların sadece yarısı gönderildi. Kemmelmeier’e göre,

Bayrak kutsal bir nesne olarak görülüyor ve mektuplarda bayrağı görmek, bu insanları iyi bir Amerikan vatandaşı olmanın ne demek olduğuna dair düşünmeye itti.

Kısacası müslümanlar testi gecemedi.

Bir mektubu postalamamak önemsiz bir durum gibi görünebilir. Ancak son yüzyılda, Dünya tarihine baktığımızda şok edici yabancı düşmanlığı örnekleriyle karşılaşıyoruz. Muhtemelen en bilinen örnek Amerikalıların İkinci Dünya Savaşı devam ederken yaşadıkları Japon korkusu. Bu histeri medyada karalamalara ve bağnaz tasvirlere neden oldu. Bunların yanında daha da tehlikeli olmak üzere 1942’de başlayan bir cadı avıyla 120 bin Japon kökenli vatandaşın mahkeme kararı olmaksızın alıkonulmasına sebep oldu. Tutuklamalar ulusal bir utanca dönüştü  çünkü bu kişiler Amerikan vatandaşıydı ve bu tutuklamaların gerçek stratejik bir etki yaptığına dair yeterince bir kanıt yok. Günümüzde ise ABD’de artık zenofobinin hedefinde Japonlar yerine müslüman göçmenler, Meksikalılar ve Çinliler var, ya da korktukları başka etnik/dini gruplar var.

Peki bu zenofobik duygular ne kadar rastlantısal? ABD’de iki devlet okulunda yapılan sosyal deneyler  bir grubu başka bir grupla ters düşürmenin ne kadar kolay olduğunu gösteriyor. Kaliforniya’da bir lisede tarih öğretmenliği yapan Ron Jones’un öğrencileri “Dalga” adında özel bir kültürel programa katıldı. Haftalar içinde öğrenciler kendilerini diğerlerinden soyutlamaya başladılar ve bu duruma karşı çıkanların saldırganca gözlerini korkuttular. En sonunda, Jones öğrencilerine ulusal hareketlerin gücünü gösteren sosyal bir deneyin habersiz birer katılımcısı oldukları gerçeğiyle yüzleştirdi.

Bir başka öğrenci katılımıyla yapılan deney ise Iowa eyaletinde gerçekleştirildi. Öğretmen Jane Elliot sınıfını iki gruba ayırdı. Mavi gözlüler bir gruba, kahverengi gözlüler ise diğer gruba dahil oldu. Kahverengi gözlülere öncelikler verilip iltifatlar edilirken, mavi gözlüler bunlardan mahrum kaldı ve ikinci sınıf insan muamelesine maruz kaldılar. Saatler içerisinde, uyum içerisindeki sınıf karşılıklı korku ve kızgınlığın hakim olduğu iki farklı kutba ayrılmıştı. Ancak, asıl şok eden durum ise deneye katılanların henüz 3.sınıf öğrencileri olmalarıydı.

 

Sosyal Kimlik

Bütün dünyayı “biz” ve “onlar” olarak tamamen ikiye bölme güdüsü gerçekten o kadar güçlü ki kesinlikle kemikleşmiş bir ihtiyaçtan geliyor olmalı. Ancak bu ihtiyacın net tarifi tartışmalara konu oluyor. Bristol Üniversitesi’nden Henri Tajfel ve Avustralya Ulusal Üniversitesi’nden John Turner adlı iki psikolog birçok önyargının arkasında sadece zenofobinin değil; aynı zamanda psikolojinin de olduğunu açıklayan bir teori geliştirdiler. Teorinin dayandığı temellerden biri kişinin kendisine saygı duymasıdır. Özsaygıyı yükseltmenin bir yolu başarılıların olduğu ayırt edici bir grubun parçası olmaktır. Bunun bir diğer yolu da kendi grubunun niteliklerini öne çıkarıp, diğer grupların özelliklerini kötülemektir. Böylece birey, ait olduğu grubun daha iyi olduğunu hisseder.

Tajfel ve Turner’in bu anlayışı önyargıların nasıl geliştiğini anlama konusunda değerli argümanlar ortaya attı ve bu anlayışa “Toplumsal Kimlik Kuramı” adını verdiler. Olabilecek en zayıf kriterlerle bile insanları doğal olarak “iç grup” ve “dış grup” olmak üzere iki gruba ayırırız. Bu ayrımı yaparken kullandığımız kategoriler milliyet, dil, din ve ırk gibi jeopolitik öneme sahip olabilir. Ayrıca, yazı yazarken kullanılan el, saç rengi hatta uzunluk gibi görünürde önemsiz kriterler de olabilir.

Ayrım yapıldığında, sonuçlar ve tahminler ortaya çıkmaya başlar. Sadece grup kimliğine dayalı bir inanca göre, iç grupta bulunan kişileri grubun dışında bulunanlarla kıyasladığımızda el üstünde tutarız. Ayrıca, bu düşünce basmakalıp da olsa, bir kişi kendi grubunda bulunan kişilerle   -bazen gruplandırmaları oluşturan kriterlere alakasız da olsa- benzer özellikler taşıdığını hissetmeye meyillidir. Örneğin, gözlüklü bir kimse kendisi gibi gözlük takan başka insanların diğerlerine göre daha çok kitap okuduğuna, hatta daha zeki olduğuna inanabilir. Aslında kesin olarak bildiği tek şey gözlük takanların görme problemi yaşadığıdır. Bunun yanında, dış gruptaki insanların iç gruptakilere göre daha az belirgin ve daha basit olduğuna inanılır.

Tajfel ve Turner kimlik ve sınıflandırmayı toplumsal önyargının temeli olduğunu söyleseler de, başka araştırmacılar ayrıştırmacılığın evrimsel açıklamalarını bulmaya çalıştılar. Sonunda, uzak geçmişte, kültürel benzerlik taşıyan insanların taşımayanlara göre genetik olarak daha yakın olduğu ortaya çıktı. Böylelikle diyebiliriz ki, iç grubu kayırmak geni devam ettirmeye yarayan bir yöntemdi. Evrimsel açıklamalar bu konuda daha albenili görünüyor çünkü komplike davranışları en basit biyolojik dürtülere dayandırıyorlar. Fakat, bu gerçek aynı zamanda bu durumu kanıtlamayı zorlaştırıyor. İşe bakın ki, toplumsal kimlik kuramının dayandığı “daha yumuşak” bilimi destekleyen birçok kanıt bulunmakta.

 

Örtülü Önyargılar

Birçok insan aşırı ırkçı ve zenofobik önyargılarının olduğunu kabul etmez. Önyargıların toplumsal tartışmalara konu olduğu durumlarda bile. Toplumsal tartışmalarda önyargıları savunanlar dahi sağduyuyu desteklediklerini iddia ederler. İşte önyargıları kabul etme konusundaki bu isteksizlik konu üzerinde çalışma yapmayı zorlaştırıyor.

Bu problemi aşmak için Anthony Greenwald (Washington Üniversitesi) ve Mahzarin Banaji (Harvard) adlı iki psikolog Örtük Çağrışım Testi’ni (IAT) geliştirdiler. Örtük Çağrışım Testi tepki zamanını ölçen basit bir testtir: Testin uygulandığı kişiye bir ekrana yansıtılmış farklı kelimeler ve imgeler gösterilir ve o bunları tuşlar basarak iki farklı grupta sınıflandırır. Kelimelerin ve imgelerin ırkçı ya da etnik çağrışımlar taşıması gerekli değildir, örneğin bir grup araştırmacı kişilerin devlet başkanı adaylarına yönelik tavırlarını test etti. İmge dizimleri hoş veya nahoş çağrışımları olan kelimelerle karıştırıldı, sonra da katılımcılardan kelimeleri ve imgeleri farklı yollarla gruplandırmaları istendi. Örneğin, bazı katılımcılar Demokratlar’ı  nahoş kelimelerin altında sınıflandırdı.

Tepki süresindeki farklar küçük ama etkileyiciydi. Araştırmacılar, katılımcıların kendilerine daha yakın imgeleri hoş kelimelerle, kendilerine daha yabancı gelen imgeleri ise nahoş kelimelerle  ilişkilendirdi. Aynı test, siyahiler ve beyazlar, yahudiler ve hristiyanlar, yaşlılar ve gençler arasında da yapıldı. Araştırmacılar, eğer kişiler kendilerini bir gruba dahil olarak nitelendiriyorlarsa imgeleri hoş kelimelerle eşleştirmenin, aynı şekilde karşıt gruba da nahoş imgeleri yerleştirmenin daha kolay olduğunu saptadılar. Bu da temel önyargıları açığa çıkarıyor ve ne kadar çabuk oluştuklarını incelemeyi kolaylaştırıyor.

Bununla birlikte bir kişiye karşı ayrımcılık yapmak için o kişi hakkında yeterli bir bilgimizin olması şart değil. Bir başka psikolog Margo Monteith  Örtük Çağrışım Testi’ni  “Amerikan” ve “Marisat” başlıkları altında gerçekleştirdi. Marisat, araştırmacının uydurduğu kurgusal bir ülkeydi. Katılımcıların Marisat ile ilgili herhangi bir fikirleri olmasa da bu ülkeye karşı tutarlı bir önyargı sergilediler.

Bu tip bir araştırma olağandışı görünürken bir başka çalışma daha uygulanabilir olabilir. The Southern Poverty Law Center isimli kuruluş, ırk, yaş ve cinsiyet temelli önyargıları ölçen Örtük Çağrışım Testi’ni bir web sitesi üzerinden sağlıyor. Sitedeki anket, tipik Amerikan imajının Asyalılardan çok Avrupalıların fiziksel özellikleriyle ilişkilendirildiğini ortaya koyuyor. Bu da Asyalıların beyazlara göre daha az “Amerikan” olarak görüldüğünü ima ediyor.

Benzer şekilde Banaji, terörü önlemek için Arap müslümanların ırksal profillenmesini destekleyen insanların davranışlarını inceledi ve ulaştığı sonuçlar bu tarz bir profillemenin inanılanın aksine zenofobik korkulardan kaynaklandığını savunuyor. Banjar,

“Irksal profillemeyi destekleyen kişiler aynı zamanda Arap müslümanlara yöneltilen belirgin ve örtük önyargıların derecelenmesinde de yüksek skor aldılar. Yani, profilleme önyargı seviyesinin belirtecidir.”

 

Zenofobinin Ötesinde

Gruplandırma ve önyargı bu kadar kolay ortaya çıkıyorsa insanların doğasında zenofobi ve ırkçılık var diyebilir miyiz? Şu çok net ki bizler peşin yargı vermeye yatkınız ve dünyayı “biz ve “onlar” olarak ikiye bölmek için istemsiz bir arzu sahibiyiz. Yine de araştırmalar önyargıların değişken olduğunu ve bizlerin önyargılarımızı fark ettiğimizde onlarla savaşmak için etkin ve başarılı adımlar atabileceğimizi gösteriyor.

Araştırmacılar ırkça karışık grupları incelerken insanların 2 siyahi ya da 2 beyaz bireyin kimliğini bir siyah ve bir beyaz bireye göre karıştırmaya daha meyilli olduklarını biliyor. Fakat, Kaliforniya Üniversite Evrimsel Psikoloji Merkezi’nden Leda Cosmides ve John Tooby, ve yine Kaliforniya Üniversitesi’nde bir antropolog olan Robert Kurzban bu durumun doğuştan gelen bir özellik mi olduğu yoksa toplumun bireyleri ırklar üzerinden gruplandırmasından kaynaklanan yapay bir olgu mu olduğunu test etmek istediler. Bunu yapmak için Cosmides ve arkadaşları ırksal olarak karışık 2 basketbol takımının soyunma odası videosunu çektiler ve katılımcıları test etmek için onlara gösterdiler. Proceedings of the National Academy of Sciences dergisinde yayınlanan rapora göre araştırmacılar, ırk farklarına bakmaksızın katılımcıların aynı takımda oynayan iki oyuncuyu, farklı takımlarda oynayan aynı ırktan iki oyuncuya göre daha fazla karıştırdıklarını belirtti. Comides, aynı zamanda bu durumun ırkçılığa ve zenofobiye karşı alınan bir önlemi gösterdiğini ifade ediyor: toplumun grupları nasıl etiketlediğini değiştirmek. Amerikan toplumu insanları ırk ve etnisite üzerinden ayırır, bu önyargının ortaya çıkma şeklidir. Ama basketbol takımlarının farklı ırklara mensup oyuncuları entegre etmesi gibi basit adımlar ırk ve etnisite gibi farkları yadırgamayarak mental sınıflandırmaları sıfırlayabilir.

Bu bulgu Samuel Gaertner (Delaware Üniversitesi) ve John Dovidio (Colgate Üniversitesi) adlı iki psikoloğun daha önce yaptıkları araştırmanın sonuçlarını da destekliyor. Gaertner ve Dovidio ırksal olarak karışık grupların birlikte çalışıp ortak hedeflerini başardıklarında önyargının nasıl değiştiğini görmek istediler. Takım oyuncularının birlikte çalışmak zorunda olduğu durumlarda önyargı önemli derecede azalabilir.

Monteith de önyargıları konusunda endişeye kapılan insanların bu durumu düzeltecek kadar güçlü olduklarını saptadı. Deneylerde, katılımcılara doğru bildiğimiz yanlışlara olan inancı ölçen bir testte kötü bir performans sergilediklerini söyledi. Sonrasında ise bir katılımcıya ne kadar kötü sonuç elde ettiğini söylediyse o katılımcının bir sonraki testte o kadar daha iyi bir performans sergilediğini buldu. Kendi önyargılarını öğrenmelerinin katılımcılara verdiği suçluluk hissi katılımcıları bu önyargılardan kurtulmak için daha çok çaba sarf etmeye sevk etti.

Bu da “Her Arap bir teröristtir.” yargısında da olduğu gibi her kişiyi ait oldukları grubun stereotiplerini taşıdığı düşünmeye, bu tarz sağlıksız bir inanışa yol açar. Maalesef, bu tarz basmakalıp inanışlar sık sık desteklendiklerinden dolayı toplumda kökleşir. Bütün insanlara bir grup mensubu gibi davranmaktan ziyade halk arasındaki yaygın inanıştan kopup herkese eşit bireyler gibi davranmak zordur. Ancak, bu dünyayı gruplara ayırma ve bir grubu insanlığın geri kalanı karşısında ayrıştırma tuzağından kaçmanın en iyi yoludur.

Çeviren: Yasin Kozak

Düzenleyen: Mert Karagözoğlu

Kaynak: Bu yazı PsychologyToday'den birebir çevrilmiştir.

Kedi Mimikleri ve Sahiplenilme İlişkisi

İşaret Dilleri Nasıl Evrim Geçiriyor?

Yazar

Katkı Sağlayanlar

Çağrı Mert Bakırcı

Çağrı Mert Bakırcı

Editör

Evrim Ağacı'nın kurucusu ve idari sorumlusudur. Popüler bilim yazarı ve anlatıcısıdır. Doktorasını Texas Tech Üniversitesi'nden almıştır. Araştırma konuları evrimsel robotik, yapay zeka ve teorik/matematiksel evrimdir.

Konuyla Alakalı İçerikler
  • Anasayfa
  • Gece Modu

Göster

Şifremi unuttum Üyelik Aktivasyonu

Göster

Göster

Şifrenizi mi unuttunuz? Lütfen e-posta adresinizi giriniz. E-posta adresinize şifrenizi sıfırlamak için bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Eğer aktivasyon kodunu almadıysanız lütfen e-posta adresinizi giriniz. Üyeliğinizi aktive etmek için e-posta adresinize bir bağlantı gönderilecektir.

Geri dön

Close
Geri Bildirim