“Varlık Seviştirir, Yokluk Dövüştürür.”
Atalarımız ne güzel özetlemiş.
Hayatta kalmaya ve üremeye kodlanmış varlıklarız. Ne zaman ki bu iki temel varoluş alanımız tehlikeye girer ve gelecek ile ilgili kaygılarımız yeşermeye başlar, işte o zaman her şey olası olur. Kaygı kabalaştırır, korku saldırganlaştırır.
Hele ki bir de bu, başta eğitim olmak üzere, sosyal medya üzerinden ve egemen erk eli ile beslenip destekleniyor, egemen erkin sınıfının çıkarlarına teğet apolitikleştirme, dejenere etme, asosyalleştirme ve toplamı olan yabancılaştırma şeklinde planlı ve iradi bir politika haline getirilmiş ise; o toplumda bireyler, yaşadığı sorunları tahlil ve teşhis etmekte ve dolayısı ile tedavi etmekte ciddi sorunlarla karşılaşır, dostunu düşmanını karıştırır ve “inceldiği yerden kopsun” hesabı ile 5 saniye sonrasını, 3 adım ötesini hesap etmeden her tür ipi inceldiği yerden koparır. Olan budur…
Burada asıl görev, eşyanın adını koyana, olay ve olguları doğru analiz-teşhis edene düşer. O da bana ne demeden doğru tedaviyi hayata geçirmektir. Kapsamaktır, anlatmaktır, ısrarla anlatmaktır ve en önemlisi örnek olmaktır, umutsuzluğa asla yer vermemektir.
Güvencemiz ne?
Her toplumda her zaman, siyasal ve ekonomik düşüşlere bağlı olarak ahlaksal ve toplumsal düşüşler olur. O toplumun gelişim eğrisi aşağı yönlü olur. Ancak içinde boğulduğumuz o düşüşteki eğrinin düzleminden biraz uzaklaşıp geriden baktığımızda göreceğimiz şey, uzun vadede ve toplamda, iniş çıkışlarına rağmen o eğrinin hep yukarı yönlü olduğudur.
Bu toplamdaki yukarı yönlü eğri ilahi yahut kaçınılmaz bir eğri değildir. Aksine, eksiklerine rağmen bize bugünleri bırakanların omuzlarında yükselen bir eğridir. Onlara borcumuzu ödemeliyiz. Şikâyet ederek değil bir yerinden tutup yükselmesi için omuz vererek. Ekonomi-politik literatürde buna mücadele adı veriliyor. Kurtuluş yok tek başına… Sevgiyle…