Evrim'i Destekleyen/Kullanan Bilimler - 6: Antropoloji

Yazdır Evrim

Merhaba arkadaşlar,

 

Bu yazı dizimizi geliştirmeyi sürdürürken, Türkiye ve hatta Dünya çapından birçok insan da bize destek mesajları yolluyor ve bilimin ülkemizde yayılması için verdiğimiz mücadelede bize destek oluyorlar. Bunların birçoğu da şüphesiz bizler gibi bilimi önder edinen, ülkemizde "gizli kahramanlar" olarak görebileceğimiz, değerli üniversitelerimizde sayısız çalışma ve araştırma yapan bilim insanları, geleceğin bilim insanı adayları. Bunlardan biri de başından beri okurumuz olan ve hatta birkaç yazısıyla Makale Arşivi'mizde yeri olan Antropolog Gülşah Güler'dir. Açıkçası biz de bir şeyler katmak istedik, ancak yazı o kadar güzelce hazırlanmıştı ki, bir şeyler katarak bütünlüğünün bozulmasını istemedik, sadece bazı düzenlemelerle yetindik. Umuyoruz ki herkese yeni bir pencere açabilecektir. Öyleyse başlayalım:

 

İnsanoğlu, dünya üzerinde gözüküşünden bu yana, kendisini merak eden, nereden gelip, nereye gittiğini ve davranışlarının nedenini bilmeyi isteyen bir canlıdır. Hatta bazı bilim insanlarına göre insan tarihinin önemli bölümü bu temel sorulara yanıt bulmaya yönelik çabaların sonucudur. Ancak, bilgisinin ve teknolojisinin sınırlı oluşu nedeniyle, tarihinin büyük bir bölümünde insan kendi davranışlarıyla ve özgeçmişi ile ilgili bilgiyi güvenilir bir biçimde toplamakta pek başarılı olamamıştır. İşte bu nedenle, yanıt bulmaya çalıştığı soruları büyük ölçüde mitler ve halk öyküleri yoluyla açıklama getirmeye çalışmıştır. Son yüzyılda gelişen Antropoloji, insanın kendi kendisi hakkında sorduğu soruları bilimsel yöntemlerle cevaplamaya çalışır.

 

Antropoloji, insanbilim olarak Türkçeleştirilen, ırksal tayinler yaptığı konusunda kafatasçılıkla suçlanan ya da bilim bile olmadığı konusunda bazı kişilerce yerilen aslında tüm bilimlerin tek nedeni olan insanı incelemekle yükümlü multidisipliner bir bilim dalıdır.

 

"Anthropology" terimi iki Yunanca kelimeden türetilmiştir: Anthropos (insan) + logos (bilim).

 

"İnsan neden vardır, neden değişir, niye birbirlerine benzer, niye benzemez?" sorularından yola çıkarak insanı insan olarak ele alır ve çevresiyle ilişkilerini, doğaya uyumunu, doğayı nasıl kontrol altında tuttuğunu, psikolojisini nasıl yönlendirdiğini, nasıl bir sosyal yapı oluşturduğunu tümüyle ele alır. Bunu yaparken kültürel görelilik perspektifini elden bırakmaz.

Antropoloji multidisipliner bir bilim dalıdır. Sosyoloji, psikoloji, tıp-biyoloji, tarih, linguistik (dil bilim), etnoloji (köken bilim), felsefe gibi bilimlerden ne bağımsız çalışabilir ne de onlara bağımlı kalabilir.

 

Bir sosyolog toplumu toplum olarak ele alır ve toplumsal yapıyı analiz ederken bir antropolog toplumu insan elinden çıkmış bir malzeme olarak görür. Sosyolog; insanı oluşturan toplum mantığıyla, antropolog toplumu oluşturan insan mantığıyla olaylara yaklaşır.

 

Bir psikolog insanın oluşturduğu ide, ego, alter ego gibi olguları incelerken; antropoloji insanın sosyo-biyolojik evrim sürecinde bunları nasıl oluşturduğunu bu olguların mı insan'ı insan yaptığı konularına değinir.

 

Morfolojisi ve biyolojisini "insan nasıl 'insan' oldu" mantığında ele alır ve geçirdiği evrimsel süreçte bunu nasıl başardığı sonuçlandırır. Osteoloji (kemik bilim) ve antropometriden (insan ölçüm bilimi) uzak kalmadan insan olmanın kriterlerini irdeler.

 

Evrimsel süreçte çevresine nasıl uyum sağladığını, quadropedal (dört ayak üzeri) iken nasıl bipedal (iki ayak üzeri) olduğunu, konuşma yetisini nasıl kazandığını, sosyoloji biliminin ana noktası olan bu toplumları nasıl kurduğunu, biyolojinin ana dalı olan biyo-yapısını nasıl kazandığını, psikolojinin ana noktası olan zihin kavramını nasıl bünyesine kazandırdığını açıklar. Sonrasında da bu bilimlere temel oluşturur.

 

Eric Wolf bir eserinde antropoloji için; "İnsani bilimlerin en bilimseli ve bilimlerin en insanisidir.” cümlesini kullanır.

 

Antropoloji bilimini büyük bir ağaca benzetirsek; bu gövdenin dört ana dalı olduğunu görürüz. Bunlar;

 

1) Biyolojik ya da Fiziksel Antropoloji: İnsanın zaman ve mekan içindeki çeşitliliğidir. Bu farklılaşma büyük ölçüde genetik ve çevresel yönlerinin bir karışımıyla oluşmaktadır. İlişkin çevre baskıları sıcaklık ve soğuğu, nemi, gün ışığını, yüksekliği ve hastalığı içermektedir. İnsan biyolojisini incelerken sadece biyoloji ile yetinmez. Bir taraftan insan atasal formların fosil kanıtlarını, dünyada yaşayan nüfus içindeki çeşitli genlerin dağılımını, genetik kalıtım mekanizmasını ve çeşitli ülkelerde yaşayan insanların farklı biçim ve renk kompozisyonunu incelerken, öte taraftan insanların ve yakın primat akrabalarının davranış modelini anlamaya ve açıklamaya çalışır. Bu çalışmaları doğal ve sosyal çevre ile ilişkili olarak evrimsel modelleme ile gerçekleştirir ve beş ilgi alanını birleştirir;

  • Fosil kanıtların ortaya çıkardığı Hominoid evrimi (Paleoantropoloji)
  • İnsan genetiği
  • İnsan büyümesi ve gelişimi
  • İnsanın biyolojik esnekliği
  • Maymunlar, kuyruksuz büyük maymunlar ve diğer insan olmayan Hominoidlerin/Hominidlerin biyoloji, davranış ve toplumsal yaşamı (Primatoloji)

Bu temel noktalar Fiziksel Antropolojiyi başka alanlara bağlamaktadır: biyoloji, zooloji, jeoloji, anatomi, fizyoloji, tıp ve kamu sağlığı, osteoloji.

 

Charles Darwin sayesinde herhangi bir popülasyon içindeki mevcut çeşitliliğin bazı bireylerin hayatta kalma ve üremede daha başarılı olmasını sağladığının öğrenilmesiyle gelişen genetik, bu çeşitliliğin nedenleri ve aktarımı konusunda bizleri aydınlatmaktadır. Ne var ki bu çeşitliliğin tek nedeni genler değildir. Bireyin yaşamı süresince biyolojik özelliklerinin gelişiminde kalıtım çevreyle birlikte etki eder. Bu nedenle Fiziksel/Biyolojik Antropoloji çevrenin, gelişme süresinde beden üzerindeki etkilerini de araştırır. İnsanın biyolojik ve kültürel evrimi karşılıklı ilişki içindedir ve birbirini daima tamamlar.

Fiziksel/Biyolojik Antropoloji, (zoolojiyle birlikte) Primatoloji’yi de kapsar. Primatlar en yakın akrabalarımızı –maymunlar ve kuyruksuz büyük maymunlar- içermektedir. Primatologlar onların biyoloji, evrim, davranış ve toplumsal yaşamını, genellikle doğal çevreleri içerisinde inceler. Birçok antropolog primat davranışlarının erken Hominid davranışına ve insanın doğası ve insan evrensellerine ışık tuttuğunu düşündüğünden, Primatoloji Paleoantropoloji’ye yardımcı olmaktadır. Bu bağlamlardan dolayı evrim bu bilim dalının birincil öznesidir.

 

2) Sosyo-Kültürel Antropoloji: Kültür ve kültürel evrimin incelenmesi olarak tanımlanabilir. Örgütlenme ve davranışlar konusunda ortak bir ilgiyi Sosyoloji ile paylaşır.

 

Kültürel Antropoloji de kendi içerisinde alt dallara ayrılır. Bunlardan biri, insan davranışlarını gözleyerek hatta deneyerek “kültür” kavramını araştıran Etnoloji’dir. Bir diğeri toplumsal olguları inceleyen Sosyal Antropoloji’dir.

 

Sosyolojiden ayrıldığı ana nokta, sosyologlar sanayileşmiş Batı toplumlarını ele alırken, Kültürel Antropologlar sanayileşmemiş toplumları ele alır. “İlkel” kavramı üzerine yoğunlaşır.

 

3) Arkeolojik Antropoloji (ya da daha yalın bir tabirle Arkeoloji): tarih öncesi çalışmaları kapsar ve insan davranışı ve kültürel örüntüleri maddi kalıntılar aracılığıyla yeniden inşa eder, betimler, yorumlar. Arkeoloji de kendi içerisinde Prehistorya, Protohistorya ve Klasik Arkeoloji olmak üzere 3 dala ayrılır.

 

Tarih öncesi devirleri kendisine konu edinmiş olan Arkeoloji bu devirlerin sırasını ve gelişimini inceler. Bu incelemelerde bazı devrelerde sadece kazılarla ele geçirilmiş, malzemeye dayanarak insan kültürü saptanır. Bazen yazılı dokümanlar da yardımcı olur bu saptamaya. Maddesel kültürü bu yönüyle bu yönüyle incelemek son derece önemli ve gereklidir. Çünkü modern sanatın ve teknolojinin gelişimini anlamaya başka türlü olanak yoktur. Maddesel ya da maddeleşmiş kültür ve kültürün tarihsel gelişimi, belli başlı sanatların ve teknolojinin coğrafi dağılımı, bunların uygulanış biçimine teknoloji denilir. Maddesel kültürül coğrafi dağılımı, çeşitli sanatların birbirlerine yakınlığı ve ilişkileri modern insanın ve eski insanların maddeleşmiş kültürleri arasındaki ilişki, insanın çevresini kontrol edebilmesini sağlayan eylemleri ve birbirleriyle ilişkileri, teknoloji ve Arkeoloji’nin etnolojik bir açıdan ele alınışıdır.

 

4) Linguistik (Dil Bilim): İnsana özgü haberleşme ve ifade etme sistemlerinin incelenmesi olarak bilinir lakin genellikle dil-lisan üzerinde çalışmalarını yoğunlaştırmıştır. Hominidlerin tam olarak ne zaman konuşmaya başladığını dil-mekan-zaman bağlamında sosyo-kültürel yönde araştırır. Çeşitli dilleri karşılaştırmalı olarak inceleyen bu bilim, toplumların nasıl birbirleriyle ilişkili olabilecekleri konusuna da ışık tutar.

 

Bazı linguistler insanoğlunun ilk lisanının ne olabileceği konusuna eğilerek haberleşme sisteminin nasıl geliştiği konusunu anlamaya çalışmışlar; diğerleri modern lisanları inceleyerek insan davranışlarının dilde nasıl kodlandığını ve bir gramer biçiminin bir diğerinden nasıl farklılaştığını saptamaya çalışmışlardır. Bir diğer grup ise dil incelemeleri yoluyla insan zihniyetinin yapısını ve işleyişini anlamaya çalışır.

 

 

 

Antropolojinin en önemli niteliği bütüncül ve evrensel bakış açısıdır, bu temelde antropoloji, insanların biyolojik ve kültürel tüm yönlerini kavramaya çalışırken, diğer yandan da tüm farklılık ve benzerliklere eşit mesafede durmaktadır. Hangi dalda olursa olsun, antropoloji eğitimi, kişilere nesnel bir bakış açısı sağlayarak, onları kendi kültürlerine bağımlı (etnikmerkezci) düşünme tarzından uzaklaştırmayı, toplumlar ve insanlar arasındaki farklılıkların her birinin özgün yaşam koşullarının sonucunda ortaya çıktığını kavratmayı ilke edinmektedir (Demirel, 2011).

 

Anadolu’nun coğrafi konumu nedeniyle tarihsel ve kültürel olarak önemi büyüktür. Bu nedenle, Anadolu gerek barındırdığı kültürel çeşitlilik, gerekse tarih boyunca sürekli olarak yerleşim görmüş olması sebebiyle antropolojik açıdan da son derece büyük bir potansiyele sahiptir. Antropolojinin bütüncü ve karşılaştırmalı bakış açısı gereğince, insan toplumlarının kültürel ve biyolojik çeşitliliğinin tarihsel ve mekansal bütünlük içerisinde ele alınması, diğer yandan da bu çalışmaların gerek ülkesel, gerekse küresel anlamda değerlendirilmesi önem arz etmektedir (Demirel, 2011).

 

 

Türkiye Antropolojisinin Tarihçesi 

 

Türkiye’de Antropoloji biliminin resmi tarihi 1925 yılında, Türk Antropoloji Enstitüsü’nün kurulması ile başlar(2). O zamanki adıyla Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi, İstanbul Darülfünunu Tıp Fakültesi’nde Atatürk’ün emriyle kurulmuştur. Bu enstitünün kurucu üyeleri Prof. Dr. Nurettin Ali Berkol, Prof. Dr. Neşet Ömer İrdelp, Prof. Dr. Süreyya Ali, Prof. Dr. Mouchet ve Prof. Dr. İsmail Hakkı’dır. Türkiye Antropoloji Tetkikat Merkezi’nin kuruluş amacı, “İnsanlar arasında Türk ırkının layık olduğu yerin belirlenmesi” olarak açıklanmaktaydı. Biyolojik/fiziksel antropoloji çalışmaları yapmak üzere kurulan bu Enstitü bunun için öncelikle, şimdiye kadar Türkiye’de yapılmış olan antropoloji çalışmalarını bir araya getirmeyi ve gençlere antropoloji eğitimi vermeyi öncelikli görevleri arasında kabul etmekteydi (Demirel, 2011).

 

Antropoloji Enstitüsü 1933 yılında, Tıp Fakültesi’nden, Fen Fakültesi’ne nakledilmiştir. Bu süreçte, Şevket Aziz Kansu, Türkiye’nin ilk antropoloji profesörü olarak atanmış, böylelikle İstanbul Üniversitesi, Fen Fakültesi bünyesinde Antropoloji kürsüsü kurulmuştur. Kansu, 1933-1935 yılları arasında, bu üniversitede antropoloji ve etnoloji dersleri vermeye devam etmiştir. 1935 yılı sonbaharında Ankara’da Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nin kurulması ile tüm kadrosu ve malzemesi ile Ankara’ya nakledilen Antropoloji Kürsüsü, o tarihten bu yana Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde kesintisiz olarak eğitim vermeye devam etmektedir (Demirel, 2011).

 

Bu tarihlerde, Türk Antropoloji Enstitüsü’nün araştırma ve yayın faaliyetleri de sürmektedir. Bu dönemde, İstanbul Türk-İslam mezarlıklarından elde edilen kafataslarının yanı sıra, Anadolu’nun eski devirlerine ait iskelet serileri ile ilgili çalışmalar artar. Bu çalışmalar arasında Neolitik ve Bakır Çağlarından başlayarak, Selçuklu ve Osmanlıya kadar olan zaman aralığındaki döneme ait iskeletler ile ilgili çalışmalar bulunmaktadır. Bu süreçte yapılan çalışmalara, Kansu, 1937a; Kansu, 1937b; Kansu, 1939b; Kansu ve Atasayan, 1939a; Kansu ve Atasayan, 1939b; Kansu ve Tunakan, 1945; Kansu ve Tunakan, 1946; Kansu ve Tunakan, 1947; Kansu ve Tunakan, 1948; Şenyürek, 1941 ve Şenyürek, 1951 tarihli incelemeler örnek olarak gösterilebilir (Demirel, 2011).

 

Antropoloji eğitiminde 1970’li yılların sonlarından sonra Ankara, Hacettepe ve İstanbul Üniversiteleri öne çıkmaktadır. Bu tarihlerde, sosyal antropoloji çalışmalarının yanı sıra, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izni dahilinde başlatılan kazı çalışmaları ile paleoantropoloji çalışmaları da ivme kazanmıştır. Anadolu, Asya-Avrupa-Afrika arasındaki göç yolları üzerinde bulunan bir kara köprüsü olarak tarih boyunca canlıların biyolojik geçmişinde önemli bir yere sahiptir. 1965-1970 yılları arasında Türk ve Alman jeologların birlikte gerçekleştirdiği linyit araştırmaları sırasında, çok zengin omurgalı hayvanların yanı sıra primat fosilleri de içeren alanlar ardı ardına tespit edilmiştir. Bu araştırmalar sırasında ortaya çıkan alanlardan Bursa İli, Mustafakemalpaşa İlçesi, Paşalar Köyü orta Miyosen yaşlı fosil yatağı, 1984 yılından bu yana Prof. Dr. Berna ALPAGUT tarafından (Alpagut, 1986); Kalecik İlçesi, Çandır yöresi orta Miyosen fosil yatağı aralıklı olarak Prof. Dr. Erksin GÜLEÇ tarafından ve Çankırı İli, Çorakyerler üst Miyosen fosil yatakları ise 2001 yılından bu yana Prof. Dr. Ayla SEVİM EROL (Sevim, 2003) tarafından Bakanlar Kurulu kararlı kazılar olarak sürdürülmektedir. Muğla ili sınırları içerisinde yer alan Özlüce fosil yatakları da yine linyit araştırmaları sırasında ortaya çıkarılan zengin bir omurgalı fosil yatağıdır. Primat fosili içeren diğer bir fosil yatağı ise yine 1957 yılında Fikret Ozansoy tarafından keşfedilen Ankara İli, Kazan İlçesi sınırları içerisinde yer alan Sinap Formasyonudur. Kazı çalışmaları devam etmekte olan bu fosil lokalitesi, dünya literatürüne Ankarapithecus isimli yeni bir cinsi kazandırması bakımından önemlidir. Bu kazı çalışmaları ile ortaya çıkarılan fosil örnekler, Anadolu Yarımadası’nın bugün olduğu gibi, geçmişte de çok çeşitli canlı türlerine ev sahipliği yaptığını göstermesi ve canlılığın çeşitlenmesi sürecinde oynadığı rolü ortaya koyması açısından oldukça önemlidir (Alpagut, 2011).

 

Yazan: Gülşah Güler (Antropolog, Evrim Ağacı Okuru)

Düzenleme: ÇMB (Evrim Ağacı)

 

KAYNAKÇA

Alpagut, Berna. (1985). Paşalar Köyü Kazısı, 1984. VII. Kazı Sonuçları Toplantısı, 1-16. T. C. Kültür ve Turizm Bakanlığı Eski Eserler ve Müzeler Genel Müdürlüğü Yayınları.

Alpagut, Berna. (2011). 15 Milyon-5 Milyon Arasındaki Göçlere Bir Yolculuk. Aktüel Arkeoloji Dergisi, 19, 104-109.

Cottak, Conrad Phillip, Antropoloji-İnsan Çeşitliliğine Bir Bakış, Ütopya Antropoloji Dizisi,1994.

Demirel, Arzu, (2011). Türkiye Antropolojisinin Tarihçesi ve Gelişimi Üzerine, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Yıl: 3 Sayı: 4.

Kansu, Ş.A. (1940). Türk Antropoloji Enstitüsü Tarihçesi. İstanbul: Maarif Matbaası.

Saran, Nephan, Antopoloji, İnkılap Kitabevi, 1989.

Sevim, A., (2003). 2001 Yılı Çorakyerler Kazısı Sonuçları. 24. Kazı Sonuçları Toplantısı 2, 295-302. Kültür Bakanlığı Anıtlar ve Müzeler Genel Müdürlüğü Yayınları.


6 Yorum