Evrim'i Destekleyen/Kullanan Bilimler - 4: Psikoloji ve Psikiyatri

Yazdır Evrim

Merhaba arkadaşlar,

 

Bu yazımızda, Evrim'in en önemli bulgularına ev sahipliği yapmakta olan ve Evrimsel Biyoloji'yi kullanarak araştırmalarına son 100 yılda ciddi bir şekilde yön vermiş olan iki bilimden, Psikoloji ve Psikiyatri bilimlerinden bahsedeceğiz. Yazımızda, internet sayfamızda sorduğumuz "Psikanalitik Kuram nedir, artıları ve eksileri nelerdir, Evrimsel Biyoloji açısından değerlendiriniz." şeklindeki sorumuza gelen okur cevaplarından da faydalanarak çok çeşitli bilgiler paylaşacağız. Öyleyse hemen konumuza girelim; her zamanki gibi tanımlarımızla başlayalım:

 

Psikoloji, basitçe davranışları ve zihinsel işlemleri/süreçleri inceleyen bilim dalıdır. Çoğu zaman nihai amacı toplumun iyilik düzeyini arttırmaktır. Psikoloji'de genel olarak bireylerin zihinsel davranışları ile toplumların sosyal davranışları incelenir ve bunlar nörobiyoloji (sinirbilim) ile bağdaştırılarak davranışlar ile zihinsel süreçler arasındaki ilişkiler ortaya çıkarılmaya çalışılır. Psikoloji alanında çalışan bilim insanları olan psikologlar, üç ana dala ayrılmaktadırlar: sosyal bilimciler, davranış bilimcileri ve algı bilimciler. Bu alanlardaki bilim insanları, algı, bakış açısı, kavrama, dikkat, duygular, fenomenoloji, motivasyon, beyin çalışmaları, davranışlar, kişilik ve kişilerarası ilişkiler üzerine araştırmalar yapmaktadırlar. Bazı psikologlar, bunları daha da derinlemesine ele alarak bilinçaltı konusunu da incelemektedirler. Bunlar haricinde psikologlar, bu sayılan konuları ilgilendiren diğer sosyal bilimler ve doğa bilimlerinden de destek alırlar. Elbette, bir bilim olarak psikolojinin de pek çok deneysel (empirik) metodu bulunmaktadır ve bu sayede her ne kadar yukarıda sayılan alan konuları kişiden kişiye oldukça değişse de, istatistik biliminin de sağladığı imkanlarla genelgeçer yargılara varılabilir. Bu bulgular, daha sonra başka bilimlerce işlenerek insan gelişimi ve yaşlanması, spor, sağlık, medya, hukuk, ekonomi ve adli bilimlerde kullanılabilmektedir.

 

Öte yandan Psikiyatri, medikal bilimin (tıp biliminin) bir alt koludur ve zihinsel hastalıkların tedavisiyle ilgilenmektedir. Psikoloji ile psikiyatri birbirine karıştırılmamalıdır; ilki moleküler düzeye fazla inmeden, daha geniş ölçekte araştırma yaparken psikiyatri işin moleküler, biyolojik ve genetik derinliklerine fazlasıyla girerek beyinde veya sinir sisteminde meydana gelen sorunları tıbbi olarak çözmeyi hedefler. 

 

Yani psikoloji, genel olarak neden-sonuç ilişkileriyle ilgilenirken, psikiyatri bu neden-sonuç ilişkilerinin kökenleriyle ilgilenmektedir. 

 

Evrimsel Biyoloji'nin yükselişiyle birlikte, sadece Biyoloji değil, pek çok bilim daha önce hiç olmadığı kadar aydınlatılabilmiş, geliştirilmiş, değiştirilmiş ve güçlenmiştir. Bunların başında da Psikoloji gelmektedir. Psikoloji, Evrimsel Biyoloji'nin keşfiyle birlikte, binlerce yıl öncesinden gelen "ruh bilim" anlamından çıkarak "davranış bilimi ile nörobiyolojinin buluştuğu nokta" olarak anlaşılmaya başlanmıştır, ismi Latincede ruh-bilim olarak kalsa da. İlerleyen dönemlerde, Darwin'in temellerini attığı yeni bir bilim dalı, Evrimsel Psikoloji doğmuş ve günümüzde Psikoloji'yi en çok besleyen, en güçlü alanlardan biri haline gelmiştir.

 

Bunun sebeplerinin başında, Psikoloji'nin aslında çok eski bir bilim, en azından inceleme alanı olması yatmaktadır. İnsanlar, davranışlarının pek çoğunu tespit edip kategorize edebilmiş, hatta zihin hastalıklarını analiz ederek tedavi yöntemleri araştırarak Psikiyatri'nin de temellerini çok çok eski yıllarda atmışlardır. Ancak doğada olan olaylar ve olguların varlıklarını ispatlamanın pek de bir anlamı yoktur. Elbette büyük bir atılımdır ve yapılması şarttır; ancak o varlığın neden, nasıl, ne şekilde var olduğunu açıklamak, daha büyük bir sorun ve soru işaretidir. Bu sebeple, insanlar ne kadar Psikoloji'yi anlarsa anlasınlar, hayvan davranışlarını çözerlerse çözsünler, bunların kökenlerini ve evrimlerini ortaya koymadan salt analizlerin hiçbir anlamı olmayacaktır. İşte bu noktada devreye giren Evrimsel Biyoloji, uzun yıllardır karanlıkta kalmış bilgileri ortaya çıkarmıştır.

 

Bilindiği gibi doğada var olan canlıların özelliklerinin hemen hepsinin kökenlerinde evrimsel geçmişleri yer almaktadır. Her yapının, her organın, her molekülün ve her organizmanın evrimsel geçmişi az ya da çok, basit ya da zor bir şekilde takip edilebilir. İşte tıpkı bunlar gibi, hayvan davranışlarının da, düşüncelerinin de, duygularının ve hislerinin de tamamının evrimsel geçmişleri takip edilebilir. Çünkü tüm bunlar, canlıların evrimsel süreçte belirli doğa koşullarına adapte olabilmek ve eş seçebilmek için gelişmiş, evrimleşmiş özellikler ve yapılardır. 

 

Bu konular, bir başka yazı dizisinde ele alınacağı için bu noktada bırakıyor ve Psikoloji'ye geri dönüyoruz:

 

 

Psikoloji'nin Tarihine Kısa Bir Bakış...

 

Psikoloji'nin tarihine fazla girmek istemiyoruz, zira konumuzun içerisinde yer almıyor. Ancak bilinmesi gereken bir nokta, psikolojik incelemelerin tarihinin Antik Yunan, Antik Mısır ve Dünya'nın dört bir yanında var olan çok eski uygarlıklara kadar gittiğidir. Örneğin Antik Yunan'da Psikoloji'nin tarihi Thales'e kadar (MÖ 500), Çin'de MS 6. yüzyılda yaşamış Lin Xie'ye, Hindistan'da MS 8. yüzyılda yaşamış Vedanta'ya, İslam Dünyası'nda MS 9. yüzyılda yaşamış Ahmet ibn Sal-Balki'ye kadar gitmektedir. Görüldüğü gibi yine özgür düşüncenin hakim olduğu Antik Yunan, bilim konusunda çağının çok ötesindedir. Öte yandan İslam Dünyası da Psikiyatri konusunda, diğer tüm uygarlıklardan ve milletlerden öndedir ve psikoanalizin babası sayılan Sigmund Freud ile Carl Jung'dan 1.000 yıl kadar önce, 8. yüzyılda, özellikle Fas'ta kurulan akıl hastanelerinde akıl hastalıkları tedavi edilmeye çalışılmıştır.

 

Psikoloji'nin deneysel bir hal alıp bilimselleşmesi 1879 yılında Wilhelm Wundt tarafından olmuştur. Hafıza ile ilgili çalışmalar Hermann Ebbinghaus tarafından 19. yüzyılda, faydacılık kavramı üzerine çalışmalar Amerika'da William James tarafından, klasik şartlanma gibi kavramlar üzerinde çalışmalar Ivan Pavlov tarafından başlatılmış ve diğer bilim insanlarınca geliştirilmiştir. Tüm bu isimler, deneysel psikolojinin ilerlemesini sağlamıştır.

 

Daha sonraları, deneysel araştırmaların gelişmesiyle birlikte, Psikoloji'nin gelişimi de hızlanmıştır. Farklı bilimlerden de gücünü alan Psikoloji, bir anda dallanıp budaklanmaya ve yeni alanlar doğurmaya başlamıştır. 1880'li yıllarda Stanley Hall bilimsel pedagojiyi (çocuk bilimi) Almanya'dan Amerika'ya getirmiştir. John Dewey 1890'lı yıllarda eğitimsel teoriyi ileri sürmüştür. Aynı yıllarda Hugo Münsterberg Psikoloji'nin endüstri, hukuk ve diğer alanlarda nasıl kullanılacağı ile ilgili yazmaya başlamıştır. 

 

Lightner Witmer, ilk psikolojik kliniği açan isimdir. Kliniğini 1890'larda açmıştır. Aynı yıllarda, Darwin kuzeni olan ve öjeni (ilgili yazımıza bakınız) kavramını ileri süren Francis Galton zihinsel durumu test etmeyle ilgili ilk insan tabanlı test üzerinde çalışmalarına başlamıştır. Bu sırada Viyana'da ise bir deha, Sigmund Freud, psikoanalizin temellerini atmaktadır. Bu temeller üzerine kuracağı kuramı, günümüzde halen Psikoloji'nin kalbinde yatmakta, geliştirilmekte ve güncellenmektedir.

 

20. yüzyılda Edward Titchener'ın, Wundt'un empirik (deneysel) çalışmalarına karşı çıkmasıyla birlikte yeni bir tartışma alevlenmiştir: davranışçılık (behaviorism) olarak isimlendirilen ve John Watson tarafından ileri sürülüp B. Frederic Skinner tarafından ünlendirilen yeni akım, Psikoloji'nin "akıl/zihin" ile ilgilenmemesi gerektiğini, çünkü bunun çok "metafizik" bir kavram olduğunu; ancak davranışların oldukça net ve test edilebilir olduğunu ileri sürmüştür. Her ne kadar tartışmalar oldukça sıcak geçmiş olsa da, 20. yüzyılın sonlarına doğru bu görüş hızla güç kaybetmiştir. Çünkü bu dönemde, algısal bilimler doğmaya ve beyin çözülmeye başlamıştır. Bu sayede insanın beyninin davranışlar üzerindeki etkisi anlaşılmıştır ve anlaşılmaya devam etmektedir. İlerleyen yıllarda Evrimsel Psikoloji, Dil Bilimi, Bilgisayar Bilimi, Felsefe, Davranış Bilimi ve Nörobiyoloji'nin gelişmesiyle birlikte aklın tamamen sıradan ve metafizikle uzaktan yakından alakası olmayan bir kavram olduğu anlaşılmış, insan beyninin sıradan ama oldukça karmaşık bir organ olduğu keşfedilmiş ve insanın tüm davranışlarının bilimsel olarak açıklanabilir, beyinde yatan sebeplere dayanan olgular olduğu ortaya çıkarılmıştır. Hatta günümüzde bu alanlardaki gelişmelerle yapay zeka gibi alanlar ilerlemekte, beyin yapay olarak taklit edilebilmeye başlanmakta, dolayısıyla duygular ve düşüncelerin yapay olarak üretilebilmesi hedeflenmektedir.

 

Çağımız, bilimdışının bilimselleştirildiği ve doğaüstünün doğallaştırıldığı bir çağdır. Bu bilimselleşmeye, Psikoloji'nin pek çok alanı da dahil olmuş, Evrimsel Biyoloji'nin gelişimi sayesinde bu, çok daha hızlı gerçekleşebilmiştir.

 

 

Davranışçılık ve Algısal Zekacılık

 

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, B.F. Skinner, Edward Tolman, Edwin Guthrie, Clark L. Hull gibi önemli davranış bilimciler, davranışçılık adı verilen bir modeli geliştirmişlerdir. Bu modele göre, öğrenme ve buna bağlı olarak gelişen davranışlar, günlük yaşantımızdaki ödül-ceza mekanizmalarına göre gelişmekte ve oluşmaktadır. Hayvanların herhangi bir davranışı öğrenmelerinin yolu, o davranışı öğrenmelerinin karşılığında bir ödül alacak olmalarıdır. Tersi şekilde, bazı davranışlardan uzak durmalarının sebebi de karşılığında bir ceza alacak olmalarıdır. Bu bilim insanlarına göre öğrenme deneme ve yanılmalar sonucunda olur, tek seferde neredeyse hiçbir öğrenme gerçekleşemez. Yani bir hayvan, bir davranışı öğrenmek için birden fazla deneme yapar, yanılgılarını algılar ve tekrar dener. Sonunda, doğru olduğunu düşündüğü davranışa ulaştığında, o davranışı "öğrenmiş" olur.

 

Davranışçılığa göre tüm bu öğrenme süreçleri, koşullu ya da koşulsuz şartlanmalar ve hayvanlar olarak bunlara verdiğimiz tepkiler ile gerçekleşmektedir. Yukarıdaki paragrafta da özetlediğimiz gibi, bir ödül ya da ceza karşısında davranışlarımız şekillenmekte ve aracı bazı diğer faktörlerin de etkisinde tüm davranışlarımızın sebepleri ve sonuçları açıklanabilmektedir. 

 

Bu modelin pek çok artısı ve eksisi vardır; ancak en önemli yanı, Evrimsel Biyoloji'nin gelişmesiyle birlikte hayvanlar arasındaki ilişkinin ve insanın da bir hayvan türü olduğunun anlaşılmasıyla birlikte, hayvanların da insan gibi bir zekası olduğuna veya en azından davranışlarının arkasında belirli bir örüntü olduğunun anlaşılmasında önem arz ediyor olmasıdır. Yani bilim insanları, zaten Darwin ve sonrasında anlamaya başladıkları türlerin kökenine, davranışsal ve psikolojik bir bakış açısı da kazandırmayı başarmışlardır.

 

Uzun bir süre davranışçılık Psikoloji'de öğrenmeyi açıklamak için ana model olarak kullanıldı. Günümüzde, modern bilim içerisinde hala çok önemli bir yeri vardır ve hala geliştirilmektedir. Ancak 1957 yılında, Dünyaca ünlü dilbilimci Noam Chomsky, yayınladığı Sözel Davranış (Verbal Behavior) isimli kitabında, ilk defa davranışçılığın öğrenmedeki ve hayvan davranışlarındaki tek model olamayacağını ileri sürmüştür. Chomsky'e göre, dil gibi karmaşık yapısı olan ve karşıdakine bilgiyi iletmenin çok etkili bir yolu olan bir sistemin, salt şartlanmalar ile öğrenilebilmesi mümkün değildir. Bu noktadan yola çıkan Chomsky, öğrenmenin arkasında hayvanların içerisinden gelen bir sebep olması gerektiğini ileri sürmüştür. Bu sebebin, zeka olduğunu açıklamıştır. Böylece Chomsky, davranış ve öğrenme modellerine zekanın önemli etkisini katarak, algısal zekacılık (cognitivism) modelini geliştirmiştir. Psikoloji'de bu modele bilişçilik de denmektedir.

 

Chomsky'den bu modeli alan Albert Bandura gibi bilim insanları, sosyal gözlem yoluyla, algısal zekanın kullanımı sonucunda öğrenmenin gerçekleşebileceğini ileri sürmüşler ve başarıya ulaşmışlardır. Daha sonraları, teknolojinin gelişmesiyle bilginin nasıl işlendiği ortaya çıkarılmış, böylece bir anda öğrenme modellerinde algısal zekanın öneminin düşünüldüğünden çok daha fazla olduğu anlaşılmıştır. Yani bir hayvan, etrafındaki olayları inceler, aralarında neden-sonuç ilişkileri kurar, gözlemler yapar ve kendi zeka süzgecinden geçirerek, yani beyninde gerçekleşen biyokiymasal tepkimelere dayanarak bazı çıkarımlar yapar. İşte bu çıkarımlar, o hayvanın öğrenimini sağlamaktadır.

 

Modern bilimin daha da gelişmesiyle, bu model çok daha güç kazanmıştır. Algısal Nöropsikoloji, Nöropsikoloji ve Algısal Zeka Bilimi'nin ortaya çıkmasıyla Psikoloji çok daha bilimsel, çok daha deneysel, çok daha metodolojik ve çok daha güçlü sonuçlar veren bir bilim halini almıştır. Hele ki nörobiyoloji ve genel olarak sinirbilim'in gelişmesiyle, beyin, sinir sistemi ve davranışlar arasındaki ilişkiler ortaya çıkarılmaya başlamıştır.

 

Bu bilimlerin gelişmesinin ve Evrimsel Biyoloji'nin ışığı altında birleştirilmesinin çok önemli bir sonucu olmuştur: Ruh ve içgüdü gibi beden-üstü ya da doğa-üstü kavramlar, ölümcül darbeler alarak bilimin alanından dışarı itilmişlerdir.

 

 

Ruh, İçgüdü ve Zeka

 

Ruh, binyıllar boyunca insanların davranışlarını açıklamak için kullanılan kavramların başında gelmiştir. Bu kavram, aynı zamanda insanın ölümsüzlüğünü "garantilemek" adına ileri sürülen, beden ölse bile kendisinin ölmeyeceği ve başka bir "boyutta" varlığını sonsuza kadar sürdüreceğini, böylece de bireylerin aslında bu Dünya üzerinde bir amaçları olduğunu ve bu amacı tamamlasalar da, tamamlamasalar da, farklı koşullar altında varlıklarını sonsuza dek sürdürdüklerini düşünebilmenin anahtarı olmuştur. Aynı zamanda ruh, insanlar ile diğer hayvanları birbirinden ayırmanın da bir yolu olmuş, insanların ruhu varken, diğer hayvanların ruhu olmadığı ileri sürülmüştür. Öyle ki bu kelime, Psikoloji (Ruh Bilim) sözcüğüne de adını vermiş; ancak günümüzde hiçbir bilim insanı tarafından bu şekliyle düşünülmemektedir. 

 

Modern Bilim'in gelişmesiyle birlikte, insanlar da dahil olmak üzere hiçbir insanın ruh gibi bir bedenüstü kavrama sahip olmadığı gösterilmiştir. Bu, elbette pozitif bir şekilde yapılmamış, ruha atfedilen bütün niteliklerin bilimsel yollarla açıklanmasıyla gerçekleşmiştir. Günümüzde artık ruh diye bir kavramın bilimsel geçerliliği olmamakla birlikte, pek çok diğer kavram gibi insanların şahsi görüşlerinin veya şahsi korkularının bir ürünü olarak görülmekte ve bilimsel değer verilmemektedir.

 

Ruh kavramıyla ilgili şu yazımızda ayrıntılı bilgi vermiş ve bilimsel açıdan incelemiştik:

 

https://www.facebook.com/note.php?note_id=174542902603793

 

Ruh kavramının bir diğer ürünü, içgüdü kavramı olmuştur. Dediğimiz gibi ruh, insanlar ve hayvanları birbirinden ayırmak için uydurulmuş (üretilmiş) bilim dışı bir kavramdır ve insanların davranışlarının sebeplerini açıklamak için kullanılmış; hatta sıradışı insanların "ruhlarının ele geçirildiği" ya da "bedenlerine şeytanların girdiğinin" iddia edilmesine varan sapkınlıklara ve cahilliklere ulaşılmıştır (ve hala bazı bölgelerde bu cehalet sürdürülmektedir). İnsanların davranışlarını ruh ile açıkladığını sanan insanoğlu, geriye kalan hayvanların davranışlarını ise "içgüdü" dedikleri bir kavram ile açıkladıklarını sanmışlardır.

 

Sanmışlardır diyoruz, çünkü günümüze içgüdü kavramının etkisinin neredeyse hiç olmadığını az sonra açıklayacağız. Ancak kısaca bu kavramın neden üretildiğine değinmek gerekirse: insanlar, etraflarındaki hayvanları kabaca incelemişler ve hepsinin benzer ya da sınırlı hareketler yaptıklarını sanmışlardır. Bu insanlara göre kuşlar sürekli ötmekte ve yuva yapıp yavru büyütmekte, köpekler sürekli sahiplerinin peşinde dolaşmakta ve söylenenleri yapmakta, kediler sürekli uyumakta, sevgi aramakta veya bir şeylerle oynamaktadır. Diğer tüm hayvanlar da, sanki kendilerine belirli roller biçilmiş gibi sürekli "sınırlı" hareketlerde bulunmaktadırlar. İşte bunu gören ve insan dışındaki hayvanların gerçekten de bu kadar sınırlı olduğunu sanan insan türü, bu hayvanların davranışlarını açıklamak için, onlara "dışarıdan yüklenmiş, bahşedilmiş ve yaşamlarını sürdürmek için yeterli olacak davranışlar seti" olarak tanımladığı içgüdü kavramını ileri sürmüştür. 

 

Bu kavram dahilinde her hayvan sahip olduğu içgüdülerle hareket etmekte, herhangi bir ruha sahip olmadığı için karar mekanizmaları bulunmamakta, düşünememekte ve tıpkı bilgisayar programları gibi, ne yönde programlandılarsa o işleri yapmak ile sınırlı olduklarına inanılmıştır.

 

Elbette bu, Evrimsel Biyoloji'nin hayvanlar arası ilişkileri ve insanların hayvanlar arasındaki yerini ortaya koymasıyla birlikte kökünden değişmiş ve yanılgılar anlaşılmıştır. Yukarıda, ruh kavramının nasıl kademeli olarak yok edildiğinden ve artık bilimde yeri olmadığından bahsetmiştik. İçgüdüler de, benzer bir şeklde, ruh kavramına paralel olarak etkisini yitirmiştir; ancak bilim dışı olduğu ispatlanmış ve net bir şekilde bilinen ruhun aksine, günümüzde hala modern bilimde dahi belli bir alanda kullanılmaktadır. 

 

Günümüzde içgüdü kavramı, ilkin anlamından biraz farklı olarak, "daha önce deneyimlenmemiş davranışların sergilenmesi" olarak tanımlanmaktadır. En tipik örneklerinden bir tanesi, Caretta caretta'ların yumurtadan çıkar çıkmaz denize yönelmeleri ve ulaşmaya çalışmalarıdır. Bir diğer tipik örnek, memelilerin doğduktan hemen sonra, daha önce hiç görmemiş ya da deneyimlememiş olmalarına rağmen anne memesine ulaşmaya çalışmalarıdır.

 

Ne var ki, günümüzden birkaç yıl öncesine kadar tüm bunlar halen bir nevi bedenüstü kavrama dayanan davranışlar olarak değerlendirilmekteyken, modern bilimin daha da ilerlemesiyle artık bu sınırlı içgüdü tanımının da bilimde yeri kalmamaya başlamıştır. Çünkü Baldwin Etkisi gibi Evrimsel Biyoloji'nin açıklayıcı gücünden kaynaklanan bilgiler sayesinde artık bu doğuştan gelen içgüdüselmiş gibi görünen davranışların arkasında bilimsel, somut ve mekanistik bir şekilde açıklanabilir sebepler olduğu ortaya çıkarılmıştır.

 

Caretta'ların denize yönelmesinin arkasında, duyu organlarının ve zekanın çok büyük önemi olduğu ve bunların bloke edilmesi durumunda bu hayvanların denize ulaşamayacakları tespit edilmiştir. Dolayısıyla, bu davranışı sergileme sebepleri, bir içgüdünün bu hayvanları bu yönde dikte etmesi değil, duyu organlarından gelen bilgilerin işlenmesi sonucu bu hayvanların denize yönelmesidir. Nesiller boyunca yumurtadan çıkan kaplumbağalar, farklı yönlere yönelmiş olabilirler; ancak en kısa sürede denizi tespit edip, buna yönelmeyi başaran bireyler avantajlı konuma geçmişler ve Baldwin Etkisi denilen bu olay dahilinde her zaman denize en kısa sürede ulaşması gerektiğini çözen bireyler hayatta kalabilmişlerdir. Bu yüzden genleri de nesiller sonunda bunu sağlayacak şekilde özelleşmiştir.

 

Benzer şekilde, memelilerin annelerini tanıma ve meme emmeye çalışma davranışlarının arkasında da feromonlar gibi vücut salgılarının çok büyük etkisi olduğu ortaya çıkarılmıştır. Dolayısıyla, tıpkı deniz kaplumbağaları gibi memeliler de annelerini duyu organları ve beyinlerinin koordineli bir şekilde çalışması sonucunda tespit etmekte ve ona bu şekilde yönelmektedirler.

 

İşte tüm bunlar düşünülürse, artık içgüdülerin bilimsel alanda pek de bir değeri olmadığı görülebilecektir. Evrim Ağacı olarak bizim düşüncemize göre önümüzdeki kısa bir süre içerisinde, modern bilimden içgüdüler de tıpkı ruh kavramı gibi tamamen atılacak ve zeka ile beynin insan davranışlarındaki tek unsur olduğu ilan edilebilecektir. Beyin de, tıpkı tüm diğer organlar gibi genetik unsurlarla çerçevelenmektedir; ancak çevresel unsurlarla bu çerçevenin içi doldurulmaktadır. Dolayısıyla "içgüdü" gibi ikincil bir tanıma gerek duyulmamalıdır.

 

 

Hayvan Davranışlarına Psikolojik Yaklaşımlar

 

Geçmişten günümüze pek çok psikolog veya psikiyatr tarafından farklı psikolojik yaklaşımlar ileri sürülmüştür ve bu yaklaşımlar günümüzde hala değişik oranlarda, değişik sıklıklarda ve çeşitli durumlarda kullanılmaktadır. Bunlara çok kısa değinecek olursak:

 

Uzun yıllar boyunca sadece gözlemsel olarak ilerleyen Psikoloji, 1879 yılında Leipzig Üniversitesi'nde görev alan ve "deneysel psikolojinin babası" olarak anılan Wilhelm Wundt tarafından ilk defa laboratuvar ortamına taşınmış ve Psikoloji de bilimsel metoda kavuşmuştur. Bu yeni metoda yapısalcılık denmiştir. Wundt, üniversitede ilk psikolojik laboratuvarını açmıştır ve bu tarihten sonra Psikoloji bir bilim olarak inanılmaz yol kat etmiştir. Wundt'un çalışmalarının temelinde, psikolojik süreçleri küçük parçalara bölmek yatmaktadır ve bu yöntem, günümüz modern bilimi için çok büyük önem arz etmektedir.

 

Daha sonra, bu yapısalcı görüşe karşı olarak, William James isimli Amerikan filozof, bilim insanı ve psikolog tarafından işlevcilik adı altında yeni bir yaklaşım geliştirilmiştir. James'e göre Psikoloji'nin insan yararına olan, işlevsel bir özelliği olmalıdır ve bilim insanları bunu hedeflemelidir. Dolayısıyla James, Psikoloji'nin laboratuvar ortamına taşınmasına karşıydı. Yine de, James'den sonraki işevci psikologlar, bu görüşü pek de sürdürmediler ve işlevciliğin içerisinden gelen Herrmann Ebbinghaus, hafıza üzerine çok önemli deneysel çalışmalara imza attı ve öğrenme ile unutma arasındaki ilişkileri ve bunların nasıl gerçekleştiğini gösteren modelleri ileri sürdü. Daha sonraları Rus bilim insanı Ivan Pavlov, yaptığı deneysel çalışmalar sonucunda, daha önceleri "davranışçılık"tan bahsederken aktardığımız klasik şartlanma ilkesini keşfetti. 1950'lerin gelmesiyle işlevcilik, tamamen deneysel bir özellik kazandı ve bilişsel bilimlerin gelişimine büyük hız kazandırdı. 

 

Aşağıda geniş yer vereceğimiz psikoanalitik yaklaşım da, Psikoloji'nin ilerleyişindeki önemli bir adımdı. Sigmund Freud, ömrü boyunca kuramı üzerinde çalışmıştı ve insan davranışlarının cinsellik ve haz ilkeleri üzerine kurulu olduğunu ileri sürmüştü. Freud'un çalışmaları büyük oranda klinik gözlemlere, uç derecede hasta insanlara ve çıkarımsal düşüncelere dayanmaktaydı. Günümüzde bu kadar meşhur olmasının sebebi, cinselliği korkusuzca ve bilimsel bir şekilde Psikoloji'nin alanına çekmesi, kişilerin isteklerini bastırmalarının sebepleri ve sonuçlarını net bir şekilde ortaya koyması ve bilinçsiz zeka kavramını ileri sürmesiydi. Tüm bunlar, ileri sürüldüğü dönemlerde birer tabuydu ve Freud, biraz sert bir şekilde de olsa bu tabuları yıktı.  Psikanalitik Kuram, bir diğer önemli psikiyatrist olan Carl Jung'u derinden etkiledi ve derinlik psikolojisi denen bir alanın doğmasına sebep oldu. Günümüzde, tüm bunların çeşitli versiyonları aktif olarak psikoanalizde kullanılmaktadır. Aynı şekilde günümüzde, bu metotların pek çoğu çeşitli şekillerde eleştirilmektedir. Ancak Freud'un ulaştığı bulguların bilimsel gerçeklik değerini değiştiren hiçbir faktör tespit edilememiştir. Sadece, Freud'un bu sonuçları dayandırdığı nedenler, pek bilimsel olmadığı ve test edilebilir de olmadığı için eleştirilmektedir.

 

Sonraları, 1950 yılında bir diğer psikolojik yaklaşım olarak davranışçılık doğdu. Bu yaklaşımın kurucusu olarak John Watson ismi öne çıkmaktadır. Ancak pek çok diğer bilim insanı, davranışçılığı ilk ileri sürüldüğü halinden çok fazla geliştirmiş ve değiştirmiştir. Bunların bir çoğuna, yukarıdaki tarihsel aktarımımızda değinmiştik. Bu alanın en önemli bulgularından biri şartlanma kavramını ortaya koymasıdır. En ilkin davranışçı model olan Klasik Şartlanma ilkesine göre çevresel uyarılar ile bu uyarıların sebep olacağı zevk veya acının miktarı arasında bir ilişki bulunmaktadır. Hayvanların davranışları bu ilişkilere göre şekillenmektedir. Bu ilke, günümüze kadar oldukça geliştirilmiştir ve halen kullanılmaktadır.

 

Daha sonraları, aynı ekolden olan B.F. Skinner, bu yaklaşımı biraz daha bilimsel tabana çekerek pozitivist ve determinist bir yaklaşım sergilemiştir. Zekanın bilimsel incelemelere açık olmadığını düşünmüş, dolayısıyla sadece gözlenebilir davranışlar üzerinde deneyler yapılması gerektiğini iddia etmiştir. Skinner, doğrudan davranışlar ile çevre arasındaki ilişkiyi incelemiştir. Bu incelemeleri sonucunda, klasik (şartlı) koşullanmadan farklı olarak Şartsız Koşullanma ilkesini keşfetmiştir. Yukarıda da açıkladığımız gibi, Noam Chomsky bu görüşlerin öğrenme ve davranışlar üzerindeki etkisini büyük ölçüde yıkmış ve zekanın davranışlar üzerindeki etkisini ortaya koymuştur. Günümüzde, Skinner'ın görüşleri tam olarak ölmemiştir ve pratik çalışmalarda kullanılmaktadır; ancak bunların açıklamalarının özünün çok da doğru olmadığı, zekanın davranışlarda en önemli etken olduğunu bilmekte fayda vardır.

 

Yine 1950'lerde, davranışçılık ve psikoanalize karşı olarak hümanist psikoloji doğmuştur. Bu yaklaşıma göre insan davranışları sadece tek bir organ olarak beyne ya da beynin tek bir parçasına yığılmamalıdır ve insan bir bütün olarak ele alınmalıdır. Bu yaklaşım, insanları hayvanlardan ayırmaya çalışmaktadır ve sadece insan ile ilgilenmek gerektiğini savunmaktadır. Bu yaklaşımda temel olarak incelenen kavramlar özgür irade, kişisel gelişim, kendini anlama, kimlik arayışı, ölüm, yalnızlık, özgürlük ve anlam gibi kavramlardır.

 

19. yüzyılın sonlarına doğru gelişmiş bir diğer psikolojik yaklaşım, Gestalt Psikolojisi'dir. Bu yaklaşıma göre canlıların deneyimledikleri her şey bir bütündür ve birbirlerinden ayrı ele alınamazlar. Dolayısıyla davranışları ve düşünceleri küçük parçalara bölmek yerine, bu yaklaşımda tüm deneyimler bir bütün olarak ele alınır ve bütünün, parçaların toplamından farklı etkiler yaratabileceği düşünülür.

 

Yukarıda da ele aldığımız gibi, Noam Chomsky ile birlikte, günümüz modern Psikolojisi'nde en yaygın olarak kabul görecek olan bilişçilik (algısal zekacılık) yaklaşımı geliştirilmiştir. Bu yaklaşımın temel ilgi alanı canlıların nasıl düşündüğü, algıladığı, hatırladığı ve öğrendiğidir. Chomsky'e göre hayvanların sergiledikleri davranışlar, daha kompleks bir şekilde de olsa, insanda da görülmektedir ve insanın hayvanlardan zeka haricinde herhangi bir farkı yoktur. Chomsky, ilk defa psikoloji açısından da insanı hayvanlarla eş değer hale getiren bilim insanlarından biridir. Chomsky, her ne kadar içgüdülere biraz fazla ağırlık verse de, kendisini takip eden bilişçi bilim insanları, onun bu hatalarını düzelterek daha güçlü bir yaklaşım geliştirebilmişlerdir. 

 

Tüm bu modellerin üzerine, bilimin daha da gelişmesiyle birlikte biyofizyososyolojik yaklaşım geliştirilmiştir. Bu yaklaşıma göre, insan da dahil olmak üzere tüm hayvanların davranışları, biyolojik, fizyolojik ve sosyolojik etkileşimlerin bir bütünüdür. Hayvan davranışları biyolojiktir, çünkü davranışlar canlılar ile ilgilidir ve davranışların kökeninde yatan beynin evrimi, oluşumu, gelişimi ve genel olarak sinir sisteminin biyolojisi doğrudan hayvan davranışlarını etkileyecektir. Hayvan davranışları fizyolojiktir, çünkü algı ve duyguların oluşumuna sebep olan biyokimyasal tepkimeler tespit edilmiştir ve bunların bozulması durumunda davranışların da değişeceği ortaya konmuştur. Hayvan davranışları sosyolojiktir (sosyokültüreldir), çünkü hayvan davranışlarını içlerinde yaşadıkları sosyal ortam ve edindikleri kültür etkilemekte, değiştirmekte ve belirlemektedir. 

 

Biz, Evrim Ağacı olarak Psikoloji'ye yaklaşırken daima bilişçi ve biyofizyososyolojik yaklaşımı tercih etmekteyiz. Eğer spesifik olarak insan davranışları ve insanın zihinsel hastalıklarını ele alacaksak, o zaman da bu iki ana açıklamanın yanısıra, psikoanalitik değerlendirmeyi de ele almaktayız. Çünkü hem modern bilimde en yaygın olarak kabul gören yaklaşımlar bunlardır; ayrıca yapılan her araştırmada, bu ana yaklaşımların doğruluğu daha da fazla ispatlanmakta ve geliştirilmektedir.

 

Şimdi, bu yazımız içerisinde sadece insanlara yönelik bir yaklaşım olan Psikoanalitik Kuram'ı ele alacağız. Çünkü son olarak bahsettiğimiz biyofizyososyolojik yaklaşımı, daha başka yazılarımızda, bir seri olarak ele alacağız ve buraya sığdırmamız mümkün değil. Öyleyse devam edelim:

 

 

İnsan Davranışlarının Anlaşılmasında Bir Yaklaşım: Psikoanalitik Kuram

 

Hayvanların genel olarak davranışlarını, öğrenme süreçlerini ve davranışlarının sebeplerinin ortaya çıkarılmasını yukarıda ayrıntılı bir şekilde ele aldık. Şimdi, hayvanlar aleminin bir diğer üyesi olarak insan türünün psikolojisinin anlaşılmasıyla ilgili birkaç noktaya değinelim. 

 

İnsan psikolojisinin anlaşılmaya çalışılmasının da çok eski bir tarihi vardır. Evrim Ağacı olarak biz bu yazımızda çok gerilere gitmeyerek, Darwin'in neredeyse çağdaşı sayılabilecek olan, günümüz modern psikolojisinin en önemli parçalarından biri olan Psikoanalitik Kuram'ın kurucusu ve yine günümüz modern bilimine şekil vermiş bilim insanlarından biri olan Sigmund Freud'dan başlayarak konuyu kısaca ele alacağız.

 

Freud, insan davranışlarını incelemiş ve bunların rastlantısal değil, belirli amaçlara yönelik olarak geliştiğini ileri sürmüştür. Bu konuda, Evrim Ağacı olarak sorduğumuz bir yarışma sorusuna gelen cevaplardan biri olarak, sayfamız okurlarından Sn. Atıl Kaan Kalaycı'nın cevabından yola çıkacak olursak:

 

Psikoanalitik Kuram, davranış psikolojisine radikal bir bakış getiren, erişkin bireylerin davranış bozukluklarının rastgele ya da anlamsız değil, bir amaç doğrultusunda oluştuğunu savunan, Sigmund Freud'un genel çalışmalarından yola çıkan, hem normal hem de anormal zihinsel süreçlerin işleyişi ve oluşumu hakkında önemli sonuçlara ulaşmış, önemli bir kuramdır. Jacques Lacan, Alfred Adler ve Carl Gustav Jung tarafından geliştirilmiş, değiştirilmiş ve farklı doğrultuda araştırmalar sonucunda, çok önemli insan davranışları, zihinsel hastalıkları ve zihinsel süreçleri ile ilgili çok önemli sonuçlar vermiştir. Günümüzde bu sonuçlar halen modern psikolojinin baş kuramları olarak kullanılmakta ve geliştirilmektedir.

 

Freud'e göre, kişiliğin güdüsü ve kişinin en büyük yoksunluğu sevgidir. İnsan bilinçli davranışlardan çok bilinç dışı güçlerle hareket etmektedir. Çoğu kez kendisi de bu bilinçdışı davranışlarının kökenine inemez. Ancak, insanın bilinçdışı davranışları derinlemesine analiz edilirse (ki buna bilimde psikanaliz denir), bu davranışların altında altında sevgi arayışıyatmaktadır. İnsanın herhangi bir nedenle tatmin edemediği sevgi (aşk) yoksunluğu onu bunalımlara ve anormal davranışlara itmektedir.

 

Freud'un kuramını dayandırdığı ilkelerden ilki "sevgi arayışı" iken, diğeri "haz arayışı"dır. Freud bunu "haz ilkesi" olarak tanımlar ve temel olarak insanın haz verici unsurlara yöneldiğini ve davranışlarının bu arayış doğrultusunda şekillendiğini ileri sürer.

 

Kuramın genel hipotezlerine bakacak olursak:

 

-İnsan gelişimi en iyi cinsel arzunun değişen nesneleri yoluyla anlaşılabilir.

 

- Psişik sistem alışılmış olarak cinsel ve saldırgan istekleri baskılar ve bu istekler düşüncelerin bilinçdışı sistemlerinde saklanır.

 

-İstekler üstündeki bilinçdışı çatışmalar kendilerini rüyalarda, dil süçmelerinde ve diğer belirtilerde ifade eder.

 

- Bilinçdışı çatışmalar nevrozun kaynağıdır. Nevroz, yanılgılar ya da halüsinasyonlara sebep olmadan, herhangi bir sosyal normu genellikle aşmadan, ancak bu sınırlar dahilinde insan psikolojisinin bozulmasına sebep olan zihinsel bir sorundur.

 

- Nevroz, psikanaliz yoluyla bilinçdışı isteklerin ve bastırılmış olanın bilince geri getirilmesi ile tedavi edilebilir.

 

Freud'a göre, psikolojik bastırma yoluyla aklın ötesine taşınan kültür tarafından kabul edilmeyen düşünceler, arzular ve istekler, travmatik yaşantılar ve acı veren duyguların deposu "bilinçdışı" idi. Ancak, içerik her zaman olumsuz olmak zorunda değildi. Psikanalitik bakış açısına göre, bilindışı sadece kendi etkileri ile fark edilebilen bir güçtü ve kendini belirtilerle ifade ederdi.

 

Freud'un daha sonra geliştirdiği Yapısal Teori'ye göre insan zihni; ego, süper ego ve id şeklide üç ana kısımdan oluşmaktadır. İd, "ilkel arzuları" (cinsellik, saldırganlık, açlık vs.) saklayan kısımdır. Süper ego; içselleştirilmiş norm, ahlak ve tabuları kapsayan kısımdır. Son olarak ego, bu iki bölümün arabulucusu ve "kendilik" duygusuna yol veren bölümdür.

 

Freud'un ileri sürdüğü bazı ilkelere bakacak olursak:

 

Haz İlkesi: Organizmanın acı ya da ağrıdan kaçarak haz aramasını gösterir. Haz ilkesi doğuştan vardır. Amacı doyuma ulaşmak ve haz sağlamaktır. Amacının gerçekleşmesini "burada ve şimdi ilkesi"ne göre ister. Engellenmeye dayanamaz. Çocukluk yıllarında etkindir. Büyüme ve olgunlaşmayla etkinliği azalır, fakat tümüyle ortadan kalkmaz ve yaşam boyu sürer.

 

Gerçeklik İlkesi: Organizmanın gereksinmelerinin dış gerçeklere göre ertelenmesini ya da doyurulmasını sağlar. Doğuştan yoktur. Benliğin gelişmesiyle etkinlik göstermeye başlar, benliğin gelişmesine ve olgunlaşmasına koşut olarak etkinliği artar. Zamanla, haz ilkesinin etkinliği azalırken, gerçeklik ilkesinin etkinliği artar .

 

Birincil süreç düşünme biçimi: İsteklerin ve gereksinmelerin doyumunu, içgüdüsel boşalmayı amaçlayan mantık öncesi düşünme biçimidir. Haz ilkesiyle birlikte çalışır.

 

İkincil süreç düşünme biçimi: Benliğin olgunlaşması, toplumsal yaşam ve öğrenme süreciyle birincil süreç düşünme biçiminden ayrışarak gelişen mantıklı düşünme biçimidir. Gerçeklik ilkesiyle birlikte çalışır.

 

Freud, zihinsel süreçlerin salt bilinç kavramıyla açıklanamayacağına inanıyordu. 1870'li yıllarda Paris'te hipnoz oturumlarındaki gözlemlerinden, daha sonraki yıllarda hipnoz uygulamalarından, hastalarla ilgili çalışmalarından ve deneyimlerinden yola çıkarak bilinçdışı ve bastırma kavramlarını öne sürdü. Bu iki yeni kavram psikanalitik kuramın iki temel taşını oluşturdu.

 

Bilinç Dışı ve Psişik Yapılar: Bilinçdışı ile dürtülerin farkındalık dışında olduğu zihinsel işlevler bölümü kastedilir. Psikanalitik bilinçdışı, popüler bir kavram olan bilinçaltına benzer ama aynı değildir. Psikanaliz için, bilinçdışı bilinçte olmayan her şey değildir. Örneğin, motor becerileri, istemdışı psikolojik hareketler değil ancak bilinçli aktif düşüncedeki bastırılanlardır. Ayrıca, önyargı gibi otomatik süreçlerin örnekleri ve şimdiki ilişkilerin üzerindeki geçmişin etkileri bilinçdışıdır.

 

 

Freud ve Evrimsel Biyoloji: Psikanalitik Kuram'ın Eleştirisi

 

Bu noktada, yukarıda bahsettiğimiz yarışmamızın kazananı olan Sn. Fatih Bayrak'ın araştırma sonuçlarına kulak verecek olursak:

 

Psikoanalitik Kuram, temellerini Freud'un attığı ve bilişin nasıllığına, neliğine, öğelerine dair uzun süreli araştırmalarının toplamıdır. Freud, zihinsel süreçler hakkındaki birçok konuda oldukça kapsamlı görüşler ortaya atmıştır. Cinselliğin ve bilinçdışı gelişen süreçlerin insan davranışlarında oldukça belirleyici olduğunu savunması hala kimi çevreler tarafından tepkilere neden olmaktadır.

 

Kuram, Evrimsel Biyoloji açısından tarihsel bir öneme sahiptir. Çünkü Freud çalışmalarında pek çok yerde Evrim Kuramı'ndan yararlanmıştır ve bir anlamda Evrim Kuramı'nı, Evrim'in zihinsel süreçlere olan etkilerini araştırarak güçlendirmiştir. Örneğin yılan fobisini Homo sapiens'in geçirdiği evrim süreçleriyle açıklayarak bu fobiyi evrensel insan özelliği sayar. Çünkü evrim ağacımızda yılanlar, türümüzün devamlılığını çok kez tehdit etmiştirler. Başka bir örnek de tat kaçınması olabilir. Yine türümüzün geçmişte yaşadığı deneyimlerin sonucu olarak bugün bir yemeği ilk kez yediğimizde aynı anda hangi nedenle olursa olsun rahatsız edici bir durum yaşarsak (baş dönmesi, mide bulantısı vs) bu rahatsızlığa yediğimiz yemeğin neden olduğunu varsayıp o yemekten uzun süre uzak durmayı tercih edebiliriz. Türümüz pekçok kez bilmeden zehirli otlar yemiştir ve bu tarihsel biliş kolektif bilincimize yerleşmiştir. Buna benzer birçok konuda Freud kuramlarında Evrim'e yer verir. Farklı bilimsel çevreler tarafından evrimi destekler argümanların ortaya atılışı (özellikle 1900'lü yılların başında) tarihsel önem taşımaktadır.

 

Kuramın en büyük eksisi davranış bilimleri için bilimsel araştırma yöntemlerine uyumlulukta büyük zorluklar ortaya çıkarmasıdır. Çünkü bilinçaltının bilimsel olarak testlere tabii tutulması ya da işleyişinin, biçiminin nasıl olduğunun açıklanması hatta araştırılması oldukça zor. Aynı zamanda psikanalizin herhangi bir yararının olup olmadığı da anlaşılamamaktadır. Yapılan terapilerin ardından tüm katılımcılar farklı deneyimler yaşadığını aktarmıştır. Ve aynı etkileri kendi kendilerine de basit meditasyon yöntemleriyle de yaratabildikleri gözlenmiştir. Ayrıca Freud tüm çalışmalarını uç noktalardaki hastalıklara sahip bireyler üzerinde yapmıştır. Daha sağlıklı bireyler üzerinde yapılan psikanalizden ne gibi anlamlar çıkarabileceğimizi saptamak güçtür.

 

Freud'un araştırmalarını önemli kılan bir nokta, sadece konuşma yoluyla psikopatalojilerin, yani psikolojik hastalıkların önüne geçilebileceğini veya iyileştirilebilceğini ortaya koymasıdır. Bazı kimseler tarafından günümüzde Psikoanaliz bir "para tuzağı" olarak görülse veya kendisini psikolog olarak tanıtan bazı şaklabanlar tarafından bu metodun adı kirletilse de, Dünya çapında en etkili Psikolojik tedavilerden biri, Evrimsel Biyoloji'den gücünü alan Freud'un Psikoanalitik Kuramı'dır.

 

Bu yazımızı, daha fazla uzatmadan burada noktalamak istiyoruz. Görebileceğiniz gibi Psikoloji ve Psikaytri alanlarında yapılan çalışmalar, insanlar ile diğer hayvanlar arasındaki birebir ilişkileri ortaya koymaktadırlar ve bu alanlardaki gelişmeler, gerek Evrimsel Biyoloji'den destek almakta, gerekse de Evrimsel Biyoloji'yi desteklemektedirler.

 

Umarız faydalı ve açıklayıcı bir yazı olmuştur.

 

Sevgilerimizle.

ÇMB (Evrim Ağacı)

6 Yorum