"Doğadaki Oluşum Mekanizması" Gibi Maddenin Bilinçli Olduğu İddialarına Eleştiriler ve Açıklamalar

Yazdır "Doğadaki Oluşum Mekanizması" Gibi Maddenin Bilinçli Olduğu İddialarına Eleştiriler ve Açıklamalar

Merhaba arkadaşlar,

 

Sayfamız kurulduğundan beridir, çok nadir de olsa, birkaç okurumuzun bize maddelerin hareketinin ve maddelerden doğan her olgunun mutlaka maddenin bilincine dayandığını, çünkü maddesel boyutta her şeyin bir bilinç dahilinde hareket ettiğini, bu sebeple bu şekilde karmaşık mekanizmalar inşa edebildiklerini iddia etmekteler. Uzun bir süredir, sayfamızın genel konsepti açısından bu konularda herhangi bir açıklama yapma gereği duymadık. Ancak artık Fizik konusunda yazılar da yayınladığımıza göre, bu konuda bir açıklama yapmanın ve kafalardaki soru işaretlerini gidermenin vaktinin geldiğini sanıyoruz.

 

Açıkçası bizi bu yazıyı yazmaya iten, birçok sahte-bilim furyasında olduğu gibi, bu konunun da "bilimmiş gibi" gösterilme çabalarını görmemizdir. Bunu asla emekleri küçük görmek ya da insanların düşüncelerini aşağılamak için söylemiyoruz, hiçbir zaman böyle bir tavır takınmadık (bilim düşmanı bazı kitlelerin fikirlerine verdiğimiz bazı cevaplar haricinde). Bu yazımızda eleştireceklerimiz, aslında cahil bir kitlenin elinden çıkan sıradan yazıları eleştirmek değildir. Burada yapacağımız, son derece yüksek bir kültür birikimi olan, hatta "profesör" ünvanındaki bir akademisyenimiz ve onun geliştirdiği argümanları takip eden kalabalık sayılabilecek bir kitlenin, entellektüel sayabileceğimiz düşüncelerini eleştirmek ve hatalarını göstermektir. "Siz kimsiniz de bir profesörü eleştirebiliyorsunuz!" diye düşünenler olabilir. Bu, bilim cemiyeti içerisinde bulunan herkesin gülüp geçeceği bir iddiadır. Eğer ki bir insan, bilimin sınırlarını biliyorsa ve bu konunun akademik eğitimini aldıysa, rahatlıkla bir profesörü eleştirip, hatalarını ortaya çıkarabilir. Zaten bilim de böyle işler. Eğer ki ortada bilim yoksa, zaten bilimsel olarak tartışılabilecek bir mevzu da yoktur. Bu sebeplerden ötürü, eğer ki yazımızda sürç-ü lisan edersek, şimdiden af diliyoruz. Fakat bu yazının, akademisyenlerimiz ve onların takipçilerinin kendilerine gelmesi ve bilimsellikten uzaklaşmamaları açısından elzem olduğunu düşünüyoruz.

 

İnceleyeceğimiz konu, genel adıyla Doğadaki Oluşum Mekanizması (DOM) adı verilen bir hipotez veya hipotezler bütünüdür. Karadeniz Teknik Üniversitesi Jeoloji Bölümü'nde akademisyenlik yapmakta olan Sn. Prof. Dr. İsmet Gedik tarafından geliştirilmiş ve günümüzde halkın içerisinden veya akademik çevreden olan 400 civarı destekçiye sahip bir açıklamadır. Doğrusu, bu düşünce sisteminin birçok olumlu yanı vardır. Ancak bu olumlu bakış açılarının istisnasız hepsi, hayat görüşleri ile ilgilidir, özneldir ve tartışmaya açıktır. Bizim bu görüşleri beğeniyor olmamız, herkesin beğeneceği anlamına gelmez. Öte yandan işin "bilimsel" gibi lanse edilen tarafı, bilimsellikten oldukça uzaktır ve tıpkı bu hayat görüşleri gibi şahsi ve özneldir. Bilimin birçok ilkesine aykırıdır; üstelik henüz bir hipotez düzeyinde, kurgusal bir açıklama olmasına rağmen, sanki bilimsel deneylerle ispatlanmış bir doğası varmış gibi, yani bir kurammış gibi lanse edilmektedir. Bu, bireylerin düşmemesi gereken bir hatadır. Ancak sanıyoruz ki, her ne kadar internet sitelerinde (Tanrı'yı Anlamak çok kesin ibareler bulunsa da, hocamızın kendisine sorulsa veya bir tartışmaya girilecek olsa bu argümanlarından bu kadar da emin olarak bahsetmeyecektir. Bu da, sitenin ne yazık ki aşırılaştırıldığını (over-rated) göstermektedir. Şimdi bunlara biraz daha derinden bakalım.

 

DOM görüşünün en temel iddiası, kuarkların (veya daha küçük birimler keşfedilecek olursa bunların) belirli bir bilince sahip olduklarıdır. Daha en başta, buradan bir hataya düşerek, hatalı bir argüman üzerine, en azından ispatlanmamış ve buna yönelik elde herhangi bir veri bulunmayan bir hipotez üzerine bütün düşünce sistemi inşa edilmektedir. Fakat bilim bu şekilde işlemez. Bilimsel kuramlar, her bir adımın farklı koşullar altında, farklı bilim insanlarınca doğrulanması ve farklı denemelerde yanlışlanamaması sonucunda, kademeli olarak ilerler. Burada ise, "atomlar (veya atom altı parçacıklar) bilinçlidir" gibi a priori, yani ön-kabule dayanan bir argüman ileri sürülmekte, her şey bunun üzerine kurulmaktadır.

 

Peki bu hocamız ve takipçiler neden böyle düşünmektedirler? İşte burada ve bundan sonra yazacaklarımızın hepsinin altında aynı sorun yatmaktadır: Çünkü bu kişiler, bilinçsiz bir maddenin, bu kadar bilinçliymiş gibi görünen, bu kadar düzenli bir sistem var edemeyeceğini düşünmektedirler. Bu, insanlığın ilk evrelerinden beridir, hatta henüz "insan" diyemeyeceğimiz atalarımızdan ve hatta en yakın kuzenlerimizin bile atalarından beridir peşimizi bırakmayan bir yanılgıdır. İnsan, ataları ve yakın akrabaları, algı düzeyleri yüksek türler olmalarından ötürü, etraflarındaki düzenli yapıyı algılarlar fakat çözemezler. Bu sebeple de tıpkı kendilerine benzeyen, kendilerinden çok daha yüksek bir bilince sahip bir varlığın ya da olgunun ihtiyacını duyarlar. Sistemlerin çoğunda buna "Tanrı" denmektedir. DOM'da ise bu Tanrı'nın adı "atom"dur (veya "atom altı parçacıklar"dır). Dolayısıyla bu görüşteki bireyler, internet sitelerindeki kinayeli ismin aksine, Tanrı'yı kutsal yazıtlarda veya genelgeçer kabul edilen dini inanç sistemlerinde iddia edilenin aksine, atomun kendisine, dolayısıyla Evren'in tümüne indirgerler.

 

Bu yaptıkları da, ne yazık ki yeni bir düşünce sistemi değildir. Panteizm denen bir inanç tipine göre Evren'deki her şey yaratıcıdır. Dolayısıyla sistemin tamamı, yaratıcının kendisini oluşturmaktadır. Bunu pek materyalize edemesek de, bir canlının vücudundaki tüm hücrelerin, canlının kendisini oluşturması gibi düşünebiliriz. Bütün atomların toplamı, yaratıcının kendisidir. Bunun Anadolu ve civarındaki en bilinen temsilcilerinden biri, Sûfilik denen dini inanç sisteminin kurucusu olarak kabul edilen Mevlânâ Celâleddin Rumî'dir. Mevlana da, Tanrı'yı Evren'in kendisinden soyutlamamakta, Evren'in ta kendisi olarak görmektedir. Bu düşüncesini, insanın içerisindeki aşk duygusu ile özdeşleştirmekte, bütün düşünce sistemini de bu sebeple sevgi üzerine kurmaktadır. Sanıyoruz ki, dinden en uzak kişilerin bile, en çok takdir edecekleri inanç sistemi Sufiliği de içerisine alan Panteizm'dir. 

 

Ancak Evrim Ağacı olarak bizim işimiz insanların inançlarını yargılamak değildir. Bu inançların, bilimsel yönleri varsa ve bu yönlerle bilimsel kuramlara yaklaşılıyorsa, bu yönleri eleştirmek ve değerlendirmektir. Burada, genel bir Panteizm eleştirisi yapmak yerine, insan doğasından yola çıkarak DOM felsefesinin neden bilimsel olmadığını ve bu şartlar altında olamayacağını izah etmeye çalışacağız.

 

DOM düşünüşü, basit bir şekilde doğaya bakıp, onu insani yargılarla değerlendirmeye ve tarafsız bakamamaya dayanmaktadır. Örneğin düşünüşün ilk kısmında, bedenin ateşinin düşmesi, tıpkı çocukların hayal gücüne hitap eden bir şekilde, hücrelerin "korku ve stres" altında "tek bir vücut" olarak "hastalık yapıcı böcüklerle" mücadele etmesi ve "galip gelmeleri sonucu kazanılan zaferin mutluluğu" ile anlatılmaktadır. Gerçekten de baktığımızda, bir mikrop ile vücudun mücadelesi, düşmanlar arasındaki savaşa benzemektedir. Ancak bu benzerlik, aradaki ilişkiyi bu kadar doğrusal (straight-forward) olarak kurabilmemiz için yeterli olmaktan çok uzaktır. Fakat DOM düşünüşü, aradaki benzerliğin muhtemel diğer sebeplerini göz ardı ederek, insani bir zaafa düşerek "nasıl ki savaşan tarafların bir bilinci var, o zaman birbiriyle savaşan moleküllerin de, dolayısıyla atomların da bir bilinci olmalıdır" argümanını ileri sürmektedir. Bu, bir bilim insanından beklenmeyecek derecede retorik bir hatadır. 

 

DOM düşünüşünün en kritik hatalarından bir diğeri, bilimsel terminolojiyi bilim dışı argümanlara alet etmekte yatmaktadır. Örneğin, aynı örneklerinde, vücudun hastalıklar mücadelesindeki birimleri sanki "güvenlik karakolu" imiş gibi anlatmakta, argümanlarına bilimsel bir hava katmaktadırlar. Bu açıdan bakıldığında DOM felsefesi, çocuklara bilimi anlatmak için çok faydalı bir yöntemken, bilim çevresi tarafından gülümsenerek karşılanacak kadar naif bir fikirdir.

 

Öyle ki, kimi zaman DOM felsefesi, kendi kendini ispatlamak adına gülünç çabalara girmektedir. Örneğin bir camın kalınlığının arttırılması sırasında, camın emebileceği (absorbe edebileceği) foton miktarının belli bir düzeye kadar artıp,i belli bir düzeyden sonra sabit kaldığını gösteren deney, "Eh, ağaç yaşken eğilir. İnsan da küçükken (camın kalınlığı azken) daha fazla bilgi alır." gibi bir yorumla değerlendirilmektedir. Bu yaklaşıma "saçma" demek istemesek bile, ondan bir adım öncesi olduğunu söyleyebiliriz. Aslında bir "felsefe" olarak bakıldığında, bunların olması beklenir. Felsefe, düşünmeyi tetikleyen; ancak bir bilim olmayan bilgi türüdür. Bu yüzden bu açıklama felsefi açıdan baktığımızda, insanı gülümsetebilecek, hoş bir açıklamadır. Fakat bilimsel açıdan, bir insanın bilgiyi işleme kapasitesini belirleyen beyin biyofiziği ve bunun moleküler (genetik) sebepleri ile bir camın moleküler yapısının ışığı absorbe edebilmek adına Evren'de gördüğümüz fizik yasaları arasında dağlar kadar fark vardır. DOM felsefesi, bilimin alakasız uçlarından, alakasız bilgileri alarak birleştirmekte ve bunları birbirlerini tamamlayıcı bir fikir olarak lanse etmektedir. Bu, dediğimiz gibi hoş bir yaklaşımdır; ancak gerek teorik olarak, gerekse de pratik olarak hiçbir dayanağı bulunmaz. Bunu açıklarken bile gülümsemekten kendimizi alamıyoruz; ancak bir insanın "yaşken" (gençken) daha fazla şey öğrenmesine sebep olan sinaps sayısının artışı ile camın santimetre cinsinden kalınlaşması arasında hiçbir bilimsel bağ yoktur. Varsa da, bu iddialarını ispatlamak, Sn. Prof. Dr. İsmet Gedik'e düşmektedir. "Ne kadar benziyorlar, kesin aralarında bir bağ var." demek ile bilim üretilmeyeceğini bizden daha iyi bilecektir.

 

DOM düşünüşü, dediğimiz gibi bir diğer birleşimi bilim ile din arasında, ortak bir tabanda aramaktadır. Burada da yapısal bir hataya düşmektedirler. Bilim ve din, ikisinden biri metodunu değiştirmediği sürece bir araya gelemez. Bilim, sorgulamaya dayanan, tamamen objektiviteyi dikte eden bir bilgi türüdür. Din ise kendi içerisinde bile genelgeçer olarak uzlaşmakta güçlük çeken, öznel, şahsi inançlara dayanan, sorgulamayı reddeden (dogmatik) bir bilgi türüdür. DOM'u bu yanılgıya iten, her şeyin "bilgi" üzerine kurulu olduğudur. Dolayısıyla bilimin de, dinin de "bilgi" üzerine kurulu olması gerektiğini, bu sebeple de DOM felsefesi bazında birleşebileceklerini düşünmektedirler. Bu, daha cümleleri okurken anlayabileceğiniz gibi, insani zaaflardan bir diğeridir. Dediğimiz gibi insan, çevresine bakıp kendisi ile benzerlikler görür, bunları görmekte daha iyidir (halbuki insani özellikler taşımayan olguların sayısı, taşıyan olguların sayısından sonsuz derecede daha fazladır). Bunun sebebi açıktır: İnsan, açıklayamadıklarına açıklamalar uydurmaktadır. Bunun sebeplerini başka yazılarımızda açıklamıştık, tekrar bu konuya girmeyeceğiz.

 

DOM felsefesinin genel olarak hatası da, bilimsel metotlar ile henüz tam olarak açıklanmamış ya da aralarındaki organik bağ tespit edilememiş olguları alıp, felsefi bir bakış açısı dahilinde bunları birbirine bağlamaktır. Bu, DOM'u bilimsel olarak güvenilmez kılan başlıca unsurdur. 

 

Çok acı bir şekilde, yine "profesör" ünvanını almış hocamızın Evrim Kuramı'na dair en ufak bir bilgisi olmadığını görüyoruz. Zira açıklamalarında Evrim Kuramı'ndan ve Evrimsel Biyologlardan bahsederken şu cümleleri sarf etmiş: "Biyologlar neden hala canlıların bilgiye göre davrandıklarını değil de, evrimin rastgele mutasyonlarla gerçekleştiğini iddia ediyorlar?" İşte bu, ne yazık ki kelimenin tam anlamıyla "cahil" bir yorumdur. Evrimsel Biyoloji camiasından geçip gitmiş on binlerce bilim insanı arasında tek bir tanesi bile evrimi rastgele mutasyonlara dayandırmaz. Mutasyonların etkisini defalarca anlattık ve bu konuda söyleyebileceğimiz en özetleyici cümle sanıyoruz ki şudur: Mutasyonlar, Evrim'e sebep dahi olmazlar. İlgili yazımızda, mutasyonlarla ilgili bilgi alabilir; Evrimsel Biyoloji'deki yerini öğrenebilirsiniz. Acı bir şekilde, bunca felsefeye biyolojiyi alet eden hocamız, Evrim Kuramı hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildir. Veya en iyi ihtimalle, kendi tezini desteklemek adına böyle bir yanlışa göz yummaktadır. İki durum da birbirinden vahimdir.

 

Yazısının aynı kısmında, hocamız yine insani bir zaaf içerisinde, fizikçilerin maddeyi "bilinçsiz" saymasını bir hata olarak lanse etmektedir. Dediğimiz gibi zaten DOM fikrinin temeli maddenin bilincine dayanmaktadır. Bunun saçmalık derecesindeki hatasını ilerleyen kısımlarda açıklayacağız. Şimdi argümanları üzerinde başka örnekler vererek devam edelim:

 

DOM felsefesinin biyoloji açısından düştüğü en kritik hatalardan bir diğeri, hücreyi de, diğer bütün parçacıklar gibi "bilinçli" görmesidir. Yani bir hücrenin, örneğin Asetilkolin kimyasalını üretmesi, bilinçsiz kimyasal süreçlere değil, bilinçli, "hücre" isimli bir fizikokimyagerin çalışmalarının ürünüdür. Dediğimiz gibi bu, bir çocuğu bilime ısındırmak için iyi bir yöntem olabilir. Bilim eğitimi almış bir yetişkin ise komik bir çaba olarak görülecektir. Zira biyokimya eğitimi alıp, hücre biyolojisine girmiş biri, hücreleri gözlediğinde hiçbir bilincin olmadığını, tüm olaylar dizisinin tıpkı kurulup bırakılmış bir oyuncak araba gibi, durdurulamaz bir şekilde, birbirine bağlı olarak sürdüğünü görecektir. Bunu evrimsel olarak geriye giderek incelediğimizde, ilk hücrelerin kendi kendine organizasyon (KKO; self-organization: SO) denen bir olgu dahilinde oluşmasına kadar götürebiliriz. Dr. Gedik de, bu doğa gerçeğini yorumlayarak DOM'a bir diğer temel yaratmıştır. 

 

Doğada KKO denen bir gerçek vardır. Yapılar, Evren'in başlangıcından kaynaklanan fizik ve dolayısıyla kimya ve dolayısıyla biyoloji yasaları etkisi altında, hiçbir ön bilgiye sahip olmadan organize olabilirler. Bunu mikroskobik yapılardan, makroskobik yapılara kadar görmekteyiz. Örneğin Sodyum (Na) ve Klor (Cl) tuzlarını suyun içerisine attığımızda, küpler şeklinde kristal bir yapıya bürünürler. DOM felsefesine göre, bu kimyasallar bilinçlidir ve bu bilinç dahilinde belli bir organizasyona girerler. Bilimsel olarak bakıldığında ise, Na veya Cl dediğimiz atomların yapısındaki protonlar ve elektronlar arasındaki fizikokimyasal etkileşim, kuvvetlerin en dengeli olduğu noktaya kadar cisimleri birbirinden uzaklaştırır ve yakınlaştırır. Bunun sonucunda, küp şeklinde bir kristal yapı görülür. Ancak radyasyon verilip, bu kimyasalların atomik yapısı değiştirilecek olsa, bu küp yapısı da tamamen bozulacaktır. 

 

Bu durumda birkaç soru doğmaktadır:

 

1) Bilinç, öz kararları gerektirmez mi? Yani Sodyum ve Klor, bilince sahiplerse, her seferinde aynı kararları vermek yerine duruma göre farklı kararlar vermeleri daha mantıklı olmaz mıydı? Bilinci, çevreden bağımsız ya da yarı-bağımlı olarak tanımlamıyor musunuz?

 

2) Bilinç, hataları düzeltici bir yapıda değil midir? Doğru ile yanlışı birbirinden ayırmaya yaramaz mı? Bu durumda Sodyum ve Klor, yapılarındaki radyoaktif değişimi görerek, konumlarını korumaya çalışmazlar mıydı?

 

Bu sorular ilk bakışta gülünç gelebilir. Ancak DOM felsefesini ciddiye alıp bir bilimmiş gibi değerlendiren insanların var olduğu hatırlanacak olursa, bu soruların da bu kişiler için ciddi sorular olduğu görülecektir. 

 

Burada, Prof. Gedik ve destekçilerinin bir diğer hatası ortaya çıkar: Popüler tanımları bilime dahil etmek. Aslında yukarıda bilincin tanımını hatalı yaptık. Bunu bilerek yaptık; ancak size muhtemelen yanlış gelmedi. Çünkü bilincin yukarıdaki gibi tanımlandığını sanıyorsunuz. Bilincin, "doğru ile yanlışı ayırt etmek", "öz kararlar verebilmek", vb. olarak tanımlandığını düşünüyorsunuz. Çünkü bu terimler popüler olarak bu şekilde kullanılıyor. Dr. Gedik de bu tanımları, belki üzerinde çok düşünmediği için, belki nörobiyolojik tanımları kendi iddiaları ile tamı tamına çelişeceği için, popüler sınırları içerisinde almıştır. Bu, şahsı adına üzücü bir harekettir. 

 

Bilinç, bir diğer yazımızda detaylarına girdiğimiz gibi, nörobilimde (sinir biliminde) bilinçaltında gerçekleşen biyokimyasal aktivitenin uygulamaya çıkması sırasında beynin birleştirici bölgelerindeki faaliyetin bütünü olarak tanımlanır. Örneğin durup dururken canınız dondurma çektiğinde, bunun sebebi siz, canınız çekmeden önce dondurmayı düşünmeden oturuyor olmanıza rağmen, beyninizin bilinç haricinde kalan bölümünün (beynin %99'undan fazlası olarak düşünülebilir; yani bilinç beynin %1'i dahi değildir) kendi içerisinde sürekli biyokimyasal aktivitededir. Bu aktivitenin sonucunda şeker oranının düşüklüğü beyne kimyasallar ile ulaştığında, beyindeki moleküler mekanizmalar bu eksikliğin giderilmesini sağlarlar. Beynin bellek bölümü (hippokampüs) ve bazı diğer bölümler uyarılarak bilgiler ortak bir alanda toplanır. Kişinin geçmişinde dondurma "iyi" bir şeker tercihi olduğu için (bunu biz "dondurmayı sevmek" olarak algılarız), bireyin canı dondurma çekecektir. Yani bilinçli yaptığımızı sandığımız bir olay bile, tamamen bilinçsizce kontrol edilmektedir.

 

Peki bu anlatımda, şekerin düşmesi sonucu hücreler nasıl şekeri tamamlamaları gerektiğine karar vermektedirler? İşte DOM felsefesine göre bunun cevabı, "hücrelerin bilincidir". Zaten buradaki ironi net bir şekilde görülebilir. Milyonlarca hücrenin bir araya gelmesiyle oluşan beynin birleştirici (asosisayson) alanlarındaki "bilinç" dediğimiz olgu bile tamamen bilinçaltınca kontrol edilmekteyken, hücrenin kendi içerisinde bilinçli olduğunu iddia etmek, bir peri masalından farksızdır. 

 

Bilimsel açıdan bu nasıl olur? Şekerin azalması, hücre içi konsantrasyonu değiştirir ve bu değişim, kimyasalların çalışmasını etkiler. Kimyasalların çalışmasındaki bu değişim, hücre içinde salgılanan proteinleri, dolayısıyla enzimleri değiştirir. Bunun sonucunda da şeker eksiği giderilecek bir biyokimyasal süreçten geçilir. Peki neden bu süreç gerçekleşir? İşte bunun cevabını da yalnızca Evrimsel Biyoloji verebilir: Evrimsel süreç içerisinde, hücreler ve dolayısıyla organizmalar evrimleşirken, hayatta kalmaya ve üremeye yönelik milyonlarca adaptasyon geçirilmiştir. Bu adaptasyonların bilgileri, temel olarak genetik materyalde toplanmaktadır. Dolayısıyla şekerin azalması sonrası, bu eksiğin tamamlanmasına yönelik bilgiler genlerimizde yer almaktadır.

 

Eğer ki hücreler ve atomlar bilinçli olsalardı, hücreler mutasyona uğrayıp şeker eksiğini giderici genlerde bozulma olduğunda, bilinçli bir şekilde bu hata fark edilir ve düzeltilirdi. Veya genetik bir hastalık olmasa bile, sonradan kazanılan hastalıklarda, bilinçli yapılar bir bütün olarak çalışır "Ya, biz bu değiliz. Bir anormallik var. Bunu fark ettik. Mikropların söylediğini dinlemeyeceğiz." deyip hasta bile olmadan işlerini sürdürebilirlerdi. Ancak doğa bu şekilde çalışmaz. Atomlar düşünmez. Atomlar bilinçle hareket etmezler. Hiçbir kimyasalın bilinci yoktur. Hepsi, doğalarından kaynaklı işleri sürekli sürdürürler. Bolca hata yaparlar ve bunu umursamazlar. Çünkü umursayabilecek olsalardı bilinçleri olduğunu söylerdik. Aslında yaptıkları hatalara "hata" bile diyemeyiz, çünkü hiçbir atom kendisine bir "görev" bellemez. Bu sebeple hiçbir atom, "görevi" haricinde davrandığında "Ah, hata yaptım." diye düşünmez, düşünemez, bilinçli davranamaz. Atom, fiziksel etmenlerin etkisi altında, rüzgarda savrulan bir yaprak gibi bir o yana, bir bu yana gider gelir. Değişir, farklılaşır, bağlanır, kopar, hareket eder... Ancak hiçbirinde durup, bilinçli bir adım atamaz. Fizik yasalarının dikte ettiğinin dışına çıkamaz. Örneğin "bilinçli" bir insan, hükümetin dayattığı sistemin dışına "bilinci" sayesinde çıkabilir. Karşı gelebilir. Üzerindeki baskıyı hiçe sayabilir. Ancak bir atom, keyfi bir şekilde üzerindeki yasalara karşı gelemez. Kafasına göre takılamaz. Zira bir "kafası" da yoktur. 

 

DOM felsefesi bazen o kadar garip iddiaları bilimselmiş gibi lanse etmiştir ki, insan okuduklarına inanmakta güçlük çekebilmektedir. Örneğin insanın bilgisindeki artışa bağlı olarak ürettiği ürünler bir grafik ile değerlendirilmiştir:

 

 

Bu, sonrasında taksonomik basamaklarda ilerlerken takson (canlı grubu) sayısındaki artış(?!) ile ilişkilendirilmiştir:

 

 

Bu, aşırı derecede anlamsız bir kıyaslamadır. İlk olarak, evrimsel süreçte ilerledikçe taksonların sayısı artmaz. Hocamızın bu görüşe nasıl kapıldığını anlamakta güçlük çekiyoruz. En alta koyduğu, evrimsel süreçte en önce evrimleşen prokaryotlardaki tür sayısı (yaklaşık 100 milyon tür), bütün ökaryotlardaki tür sayısının (yaklaşık 10 milyon) 10 katı kadardır. Halbuki hocamız, prokaryotlardan insansılara giderken takson sayısında bir artış olduğunu iddia etmektedir. Bu, zoraki ve hatalı bir şekilde kendi argümanını desteklemeye çalışan bilim dışı bir kaynağın çabalarına benzemektedir. 

 

Kimi yerde ise hocamız artık bilimin sınırlarını iyice aşarak, bilim dışı argümanların doruklarına ulaşmış, kendi hayat felsefesini bilimsel araştırmalara ve yıllarca süren deney emeklerine alet etme çabasına dönüşmüştür. Örneğin hocamız, kanser hücrelerinin oluşumunu "hücrelerin stres altında bütünlükten vazgeçerek, içerisinde bulundukları bedene beğenmeyerek yeni bir vücut oluşturma isteği" olarak yorumlamaktadır. Bu, adeta Milattan Önce 5-6. yüzyılda yaşayan insanların gözümüzün içerisinde görsel verileri işleyen küçük insanlar olduğunu iddia etmesi ya da Milattan Sonra 7. yüzyılda yaşamış insanların tükürerek insanları tedavi edebileceklerini iddia etmeye benzer. Bu, gerçekten bir bilim insanına yakışmayacak bir çıkarımdır. Zira hücrelerin belli bir bilinç sebebiyle kanserli yapılar oluşturduğuna dair elimizde tek bir veri dahi yoktur. Hücrelerin kanser olmasının sebebi, üreme döngülerindeki bozulmadır. Yani hiçbir kanser hücresi "Yav hadi yeni bir canlı oluşturayım, baydı bu beden". diyerek aşırı bölünmez, tümörler oluşturmaz. Hücrenin içerisinde bölünme döngüsünü kontrol eden kimyasallar vardır. Bu kimyasalların bozulması, hücrenin tamamen bilinçsiz olmasından dolayı bölünmesini kontrol edememesiyle sonuçlanır. Bu aşırı bölünme, tümör dediğimiz yapıları yaratmaktadır. Eğer hücre bilinçli olsaydı, şu iki şeyi bilmesini beklerdik:

 

1) Abicim iyi hoş da, şimdiye kadar hangi hücre yeni bir canlı oluşturacak kadar bağımsız olabilmiş ki ben olayım? En iyisi bu hoş olmayan bedenden zevk almaya bakayım.

 

2) Yav benim bölünme döngümde bir sıkıntı var. Dur, en iyisi ben sorunu çözene kadar bölünmeyeyim.

 

Evet, yine gülünç ve saçma gelecek. Sanıyoruz DOM fikrinin temellerinin dayandığı anlamsızlığı daha iyi anlamaya başlamışsınızdır. Açıkçası Prof. Gedik'in DOM felsefesini kurarken yaptığı, sabahları kadın programlarına çıkan "doğadan gelen şifa" mantığı ile insanları anlamsız bitkilerle beslenmeye iten tüccarların çabalarına benzemektedir. Kendi fikirlerini pazarlamak adına, insanların hoşuna gidecek argümanlar yaratmaktadır.

 

Bu durum, bilim dışı kaynakların çok sık düştüğü bir hatadır (bu yüzden hocamız adına da üzülüyoruz). Bu kaynaklar, öncelikle kafalarında bir fikir yaratırlar, ufak bir bağlantıdan atak ve büyük bir sonuç çıkarırlar. Sonrasında ise, tamamen ispatsız temelleri üzerine, devasa karmaşıklıkta ve akılları sıra her şeyi açıklayabildikleri bir sistem geliştirirler. DOM'da da gördüğümüz budur. Şahsi bir düşünce, dallanıp budaklanarak dev bir felsefeye dönüştürülmüştür. Ancak temeli olarak duran iskambil kağıdını bilimsel olarak çektiğimizde, tüm yapı kendi üzerine çöker. Biz bu yazıda, sadece temeli değil, aradaki birçok basamağı da bilimsel olarak eşleştirmiş olduk.

 

Yazıların ilerleyen kısımlarına baktığımızda, aynı mentaliteden yola çıkarak bel ağrılarından tutun da, ekonomik sistemin hatalarının, anayasadaki eksikliklerin dahi çözülmeye çalışıldığını görüyoruz. Biraz da bu noktadan sonra, artık işin boyutlarının değiştiğini ve bilimin başka yönlere çekilmeye başladığını görüyoruz. Tek bir argümandan ("her şey bilinçlidir") yola çıkılarak her şey açıklanmaya çalışılmaktadır. Bilmiyoruz ne kadar doğrudur, ancak şunu hatırlatmak istiyoruz: Bir şey, her şeyi açıklıyor gibi gözüküyorsa, aslında hiçbir şeyi açıklamıyordur. İşte totoloji denilen temel olarak budur. Yazar, insansı özelliklerden yola çıkarak öncelikle Evren'deki her şeye bu insansı özellikleri yüklemekte (antroposentrizm hatası), sonrasında döngüsel mantıklama yoluyla yeniden insana dönerek sorunlarını çözebildiğini sanmaktadır. Bu, bilimin en temel ilkeleriyle çelişmektedir. Zaten yazıların ilerleyen kısımlarında, piyasada bolca gördüğümüz "kuantum zayıflama teknikleri", "kuantumu kullanarak karşınızdakinin düşüncelerini yönlendirin" gibi kitaplara benzemeye başladığını görürüz. Konu, "Bilgiyi kullanarak her şeyi değiştirin." gibi bir mentaliteye çevrilmekte, bilimin sınırları esnetilerek bilim dışına kayılmaktadır. Evet, gerçekten de bilgi, güçtür. Ancak bilgi, her şey değildir. Yazar, insanın algısının temel birimi olan bilgiyi kullanarak, her şeyi açıklamayı hedeflemektedir. Burada döngüsel mantık hatası yeniden devreye girer. Elbette ki biz her şeyde bilgi var sanarız, çünkü beynimiz, olguları "bilgi" olarak değerlendirmektedir. Dolayısıyla "bilgi" kullanılarak, aslında hiçbir şey açıklanmamaktadır. Dolayısıyla DOM, temelsiz bir iddiadır. Hoş bir felsefe; ancak boş bir bilimsel denemedir.

 

Aslında hocamızın ve destekçilerinin genel olarak bu düşünceye itilmelerinin sebebinin, Evrimsel Biyoloji'nin, dolayısıyla canlı organizasyonların oluşumlarının mekanizmalarını tam olarak anlamadıkları olduğunu düşünüyoruz. Zira hocamız, bir kuduz virüsünün bulaştığı canlıyı diğer hayvanları ısırarak virüsü bulaştıracak şekilde yönlendirmesini "bilinç" ile değerlendirecek kadar sığ bir yaklaşım sergilemektedir. Ancak zaten bilimin bunun nasıl olduğuna dair açıklamaları detaylıca bulunmaktadır. Yani hocamız ve takipçileri, bilimin açıklamalarını bilmeden ya da umursamadan veya en iyi ihtimalle tatmin edici bulmadan, kendi "üst-açıklama"larını geliştirmektedirler. Halbuki bu "üst-açıklama", saydığımız onlarca sebepten ötürü bilim ile alakasızdır ve birer yanılgıdır. Hocamıza ve takipçilerine tavsiyemiz, Evrim'in nasıl gerçekleştiğini daha iyi anlayarak yorumlarını geliştirmeleridir:

 

Evrim'in İşleyişi - 1: Genel Kavramlar, Mekanizmalar ve Yöntemler

 

Evrim'in İşleyişi - 2: Yeni Genetik Kombinasyonların Oluşumu ve Evrim'in Yeni Türler Yaratma Mekanizması

 

Evrim'in İşleyişi - 3: Bir Canlının Ebeveyni de, Çocuğu da Kendisi İle Aynı Türken, Evrim Nasıl Yeni Türler Yaratır?

 

Umuyoruz burada detaylıca anlattıklarımızı da, kendi görüşlerine uygun değil diye göz ardı etmezler. Gerçekleri göz ardı etmek, bir bilim insanının yapmaması gereken ilk şeydir. Ayrıca, Makale Arşivi'miz içerisinde bulunan "Evrim Mekanizmaları" yazı dizimizin de kendilerine faydalı olacağını düşünüyoruz. Evrimsel Biyoloji'nin birkaç on yıl gerisinde olduklarını sanıyoruz, açıklamalarına bakarak. Umarız fazlasını bilip de, göz ardı etme gafletine düşmüyorlardır.

 

Ne yazık ki hocamız yazılarının ilerleyen kısımlarında biraz daha hırçınlaşarak, günümüz fizikçilerine saldırmakta ve maddelerin bilinçsiz olduğunu göstermelerinden ve ileri sürmelerinden ötürü onları "mantıksız" olmakla suçlamaktadır. Açıkçası maddelerin bilinçsiz olduğunu iddia eden ve çeşitli şekillerde kolaylıkla açıklayabilen binlerce fizik profesörü karşısında jeoloji alanından bir bilimcimizin, bu kadar eksik ve açığa dayalı bilgi sisteminin güvenilirliği, son derece şaibelidir. Hocamızın düştüğü bir diğer hata çok barizdir: "Aklım almıyor, dolayısıyla bu şekilde olamaz." Hocamız, Evren'in göreceli olarak basit fizik kuralları üzerine kurulu olmasını mantıklı bulmamaktadır. Çünkü o zaman çok basit olurdu, bu kadar çeşitli madde formları var olamazdı. Ona göre, bunların var olabilmesi için, "Abiler gelin, sizinle daha güzel yapılar oluşturalım." şeklinde düşünebilen atomların varlığı gereklidir. Halbuki kuantum mekaniği, birçok konuyu açığa kavuşturmuş ve maddenin davranışlarını açıklamakta dev adımlar atmamızı sağlamış bir bilimdir. Fakat ne hikmetse, bu açıklamalardan hiçbiri bize maddenin "bilinçli" olduğuna dair bir veri sunmamaktadır. Bu durumda birkaç nokta aklımıza geliyor: 

 

Ya Sn. İsmet hocamızın kimsenin bilmediği çok gizli bir keşfi oldu ve atomlarda bilincin varlığına dair bir keşifte bulundu, ya da hocamızın hayal gücü, bilimsel objektifliğinin önüne geçti. Biz, yine iyi niyetimizi kullanarak, hocamızın insani zaaf ve görüşlerinin, bilimselliğinin önüne geçtiğini düşüneceğiz. En azından öyle olduğunu umuyoruz.

 

DOM felsefesini genel olarak özetlemek gerekirse, Evren'deki her şeyin kendi bilinci dahilinde, kendi-kendine-organizasyon denen yapı dahilinde karmaşık sistemler oluşturduğunu ve bu sistemler arasında çeşitli şekillerde ilişkiler bulunduğunu; ancak tüm bunların bilinç ve bilgiye dayalı olarak işlediğini söyleyen düşünüştür. Bu düşünüşün temel hatalarını yukarıda açıkladık, daha onlarca hata sayılması gerekiyor (eğer tüm yazılar eleştirilecek olursa); ancak daha fazla uzatarak okurlarımızı ve hocamızı sıkmak istemiyoruz. Ancak DOM felsefesi dahilinde, "Hidrojen ile Oksijen'in tepkimeye girmesinin sebebi, birbirlerine aşık olmalarıdır." gibi bir argüman ileri sürülebilir. Zira bu ikisinin bilinci vardır ve birlikte olduklarında daha güçlü, daha organize, daha farklı olacaklarını "düşünerek" tepkimeye girerler. Ancak bu bilincin nereden geldiği bilinmemektedir. Nasıl oluştuğu, nereden kaynaklandığı, nasıl çalıştığı bilinmemektedir. Bilincin varlığına dair elimizdeki tek sözde veri, her şeyin düzenli olması ve basit yapıların karmaşık formlar geliştirebilecek özellikleri olmasıdır. DOM'a göre bunun doğal, en azından bilince dayanmayan bir açıklaması olamaz.

 

DOM destekçilerinden bir okurumuz, DOM'un bilim dışı olduğunu iddia etmemizi, "atomun parçalanamayacağını düşünen insanların iddialarına" benzetmişti. Bununla ilgili cevabımızı da buraya taşımak istiyoruz. Böylece yeni bir fikre güçlü bir karşıtlık geliştirme gibi bir huyumuzun olmadığını, sadece bilimsel olduğu iddia edilen bir argümanın, bilimsel çerçevede hatalarını ve yanlışlarını göstermeyi hedeflediğimizi açıklayabiliriz. Bizim argümanlarımız, yeni bir fikri boş temellerde eleştirip çöpe atmaya çalışmak değildir. Zira eğer ki atomun parçalanamayacağını iddia edenler, "Atom parçalanmaz, çünkü atomu oluşturan yapılar birbilerina aşk ile bağlıdır ve sıkı sıkıya birbirlerine tutunurlar. Bunun sebebi, bilinçleri dahilindeki bir olma, bütün olma, güçlü olma duygusudur." deseydi, onların saçmaladığını söylemekten geri durmazdık. DOM'un yaptığı tam olarak budur. Her şeyin arkasında, açıklayamadıklarımızdan kaynaklanan bir bilinç olduğunu savunarak, her şeyi açıklamaya çalışmaktır. Kısaca bilinci ve bilgiyi ilahlaştırma, her şeye cevap olarak sunma hatasıdır.

 

Bu bağlamda hocamıza birkaç soru yönelterek bu eleştiri yazımızı sonlandırmak istiyoruz:

 

1) Maddelerin bilinci nereden kaynaklanmaktadır?

 

2) Onlara bu bilinci veren nedir?

 

3) Maddesel bilince ait bir kuark mı vardır? Varsa bu kuark nedir? Sizce kaç GeV'luk bir çarpışma deneyi sonucu çıkması beklenir? 

 

4) Maddeler fikirlerini değiştirerek bambaşka yapılar oluşturmaya kalkabilirler mi? Dolayısıyla var olan sistem bir anda yıkılmaya başlayabilir mi?

 

5) Maddeler neden hiçbir zaman, fizik yasalarının dikte ettiğinin dışına çıkan hareketlerde bulunmazlar? Bilinçli olsalardı bunu yapmaları beklenmez miydi? 

 

6) Maddelere yüklediğiniz anlamların tamamının insani özelliklerden temel almasını, insanın bu maddelerden oluşmasından ötürü bu özellikleri edinmesiyle mi açıklayacaksınız? Eğer öyleyse maddeler cinsel ilişkiye girer mi? Bir kuark ölür mü? Bir elektron aşık olabilir mi? Bir Hidrojen atomu diğerlerine küsebilir mi? Bir Uranyum atomu, depresyona girip ışıma yapar mı? Sonuçta size göre, bunlar da maddeler tarafından insana verilen özelliklerdir. Bilinç dahilinde gelişmektedir (aslında değildir; ancak siz böyle sandığınız için bu şekilde soruyoruz).

 

7) Bilincin nörobiyolojik tanımını ve beyindeki oluşum mekanizmalarını biliyor musunuz? Eğer biliyorsanız, bilincin bir yanılgı olduğunu nasıl göz ardı ediyorsunuz? Bilincin, bilinçaltı denen bilincin kontrolü dışındaki mekanizmalara bağlı olduğunu biliyorken (eğer araştırdıysanız), nasıl oluyor da maddelerin hareketlerini "bilince" bağlayabiliyorsunuz? Daha doğru terim "bilinçaltına sahip maddeler" olmaz mıydı? Eğer bu yeni terimi kabul edecekseniz, bilinçaltının "bilinçsiz", "bilinç-dışı" olduğunu kabul ederek, DOM'un tamamen bir yanılgı üzerine kurulduğunu söylemeniz gerekmez mi?

 

8) Maddenin bilinçsiz olmasına rağmen yazılarınızın farklı kısımlarında küçümsediğiniz fizik yasalarının etkisi altında bu karmaşık sistemleri oluşturabileceklerini kabul edemediğiniz için DOM gibi bir felsefeyi yarattığınızı kabul ediyor musunuz? 

 

9) DOM'un dayandığı ilkeleri deneysel olarak nasıl gözleyebiliriz? Örneğin önümde duran bardağın içerisindeki suyun bilinçli olduğunu nasıl anlarım? Yoksa sadece bardağın içerisinde öylece durarak bana hizmet etmesi (veya Evren'deki oluşumlara katkı sağlaması), onun "bilinçli" olduğunu iddia etmeye yeter mi? Bu durumda totolojik ve teleolojik bir argüman üretmiş olmuyor musunuz? "Bardağın içerisindeki su, bardağın içerisindeki su olduğu için bilinçlidir." veya "Su bilinçlidir, çünkü bardağın içerisinde durur." gibi.

 

10) DOM'un içeriği bilimsel ölçütlerde nasıl yanlışlanabilir? Argümanlarınızın ispatlanamaz temellere dayalı, antroposentrik (insan-merkezli) açıklamalar olduğunun farkında mısınız? Bunu kabul ediyor musunuz?

 

Umarız sizi kıracak, üzecek bir söz sarf etmemişizdir. Ancak en kötü ihtimalle bu yazımızdan sonra felsefenizin eksikleri üzerine gidip, daha güçlü, daha zor sarsılabilen, daha sağlam temellere oturtulmuş yeni bir felsefe geliştirebileceksinizdir diye ümit ediyoruz. Bilimsel çıkarımları haricinde, düşünce sisteminizi takdir ediyor, türleri ve bireyleri bütünleştirici her yaklaşımı, bilimsel temelde olmalarından ötürü (Evrimsel Biyoloji bize bunu göstermektedir) desteklediğimizi bildirmek istiyoruz. Ancak bilimsel argümanlarınızın ciddi şekilde gözden geçirilmesi, birçoğunun çıkarılması ve hipotezlerinizin çok daha farklı ve sağlam temellere oturtulması gerektiğini düşünüyoruz. 

 

Çalışmalarınızda kolaylıklar dileriz.

 

En içten saygılarımızla.

 

ÇMB (Evrim Ağacı)

 

 

 

---

 

Bu noktadan sonra, yukarıda paylaştığımız sayfada geçen mesajlaşmaları yayınlamak istiyorum ki tüm okurlarımız bir fikir Tanrılaştırılınca insan nasıl bilimden uzaklaşıp zavallılaşıyor görebilsinler. Böylece bir fikre, doğru düzgün dayanağı olmadan bağlanıldığını görüldüğünde, bizim yaptığımız gibi nasıl 10 kat şüpheci yaklaşılması gerektiğini de bir kere daha anlamış olacaksınız diye ümit ediyoruz:

 

 

ÇMB: 

 

Sayın Prof. Dr. İsmet Gedik ve DOM grubunun saygıdeğer üyeleri,

 

[Burada uzunca eleştirilerimizi sıralayıp yukarıdaki yazımıza yönlendiriyoruz. Ancak bu notu çok uzatacağı için burada vermiyoruz, Facebook 65535 karakteri aştığı için izin vermiyor notu yayınlamamıza.]

 

Evrim Ağacı adına,

ÇMB

 

 

Sn. Mustafa Çokbilir:

 

buraya yazdığınız için teşekkürler... öncelikle şunu belirtmek isterim, ben de dahil hiçbir arkadaşımızın amacı kırıcı üslup kullanmak ve kişileri incitmek değil... böyle bir anlama yol açan sözlerim olduysa ben kendi adıma özür dilerim, sizin de daha özenli bir dil kullanmanızı öneririm... dostça ve bilime dayalı bir tarışma yapalım, herkes sizin de bizim de düşüncelerinizi anlasın... DOM anlayışına ilişkin eleştirilerinize İsmet hocamız sanrım yanıt verir... sevgiler...

 

 

Sn. Prof. Dr. İsmet Gedik:

 

Sayın Bakırcı,

 

Önce sizin doğadaki sistem hakkındaki görüşünüzün temelini anlayabilmek için şu 2 soruyu cevaplandırmanızı rica edeceğim: 

 

►1- Doğa ve dünyada bir düzen var mıdır yok mudur?

 

►2- Doğa düzene doğru mu gitmektedir, düzensizliğe doğru mu?

 

 

Saygılarımla,

 

ismet

 

 

ÇMB:

 

Merhabalar,

 

Socrates yaklaşımını deneyelim, madem sorular üzerinden gideceğiz:

 

1) Sorunuza cevap verebilmem için düzeni tanımlayabilir misiniz?

 

2) Doğanın düzene veya düzensizliğe doğru gittiğimizi anlama metodunuz (sizin bildiğiniz) nedir?

 

Teşekkürler.

 

[Bir süre bekledikten sonra cevap alamayınca, tekrardan:]

 

Pekala, sanıyorum soruya karşılık soru sormak sizi pek açmadı. Ya da belki de benim kaçmaya çalıştığımı falan sandınız. Ya da basitçe zaman bulamadınız. :) En iyisi sorularınıza cevap vereyim (ancak halen yukarıdaki sorularıma cevap da bekliyorum):

 

1) Düzen, insanın tanımladığı bir olgudur. Muhtemelen yapacağınız düzen tanımı, "size göre" yapılmış bir tanım olacaktır. Ancak fiziksel açıdan, olabildiğince düzgün bir tanım yapacak olursak düzen, ardışık birimlerin arasındaki mesafenin en kısaya düşmesi sonucu formasyonel bir bütünlük olarak değerlendirilebilir. Elbette bu tanımın birçok eksiği ve açığı olabilecektir. Bunun sebebi, bu temel tanım üzerine eklenecek her bilginin şahsi çıkarımlar olacak olmasındandır.

 

Örneğin masa üzerindeki bir bardak, yerde kırılmış vaziyette duran bir bardağa göre düzenlidir. Ancak yerde büyük cam parçaları halinde kırılmış bu bardak, biçerdöverden geçirilerek unufak edilmiş toz şeklindeki cam parçalarına göre de düzensizdir. Dolayısıyla düzeni parçalar arasındaki uyumluluk ve bu uyumluluktan doğan formasyonel bütünlük olarak tanımlamamız mümkün olabilecektir.

 

Modern fizikçiler düzeni ağ (latice) tekrarı ve X-Ray kristallitesine göre tanımlamaktadırlar. İsimlerinden de anlaşılabileceği gibi, tam da benim aktardığıma benzer bir şekilde, yapıların formasyonel bütünlüğüne dayanır "düzen" tanımı. Bu arada, farklı düzen tanımları olduğunu da belirtmekte fayda var, şu anda tartışmanın sınırlarını aşacağı için girmiyorum. 

 

Düzenin oluşması için yazılarınızda enerjinin eklenmesi gerektiğini iddia etmişsiniz. Bu, düştüğünüz hataların belki de başında geliyor. En basitinden bir kimyasal tepkimede, dağınık iyonlardan düzenli ağların (lattice) oluşabilmesi bile kimyasalların elektronik niteliklerinden doğan kimyasal özelliklerine bağlıdır. Dolayısıyla bir tepkime egzotermik ise, yani dışarıya ısı veriyorsa, enerjiye gerek duymadan daha düzenli yapılar oluşturabilir. Endotermik tepkimelerde ise genellikle kaotik yapıdan düzenin oluşabilmesi için enerji verilmesi gerektiği doğrudur. Dolayısıyla Evren'deki -insan da dahil olmak üzere- hiçbir madde veya madde formu, kendi kararlarıyla ya da çevresinden bağımsız bir şekilde hareket edemez. Zira hiçbir madde bilince sahip değildir. Kısaca, yine, kendi iddialarınızı desteklemek adına bilimsel gerçeklerin bir kısmını göz ardı ettiğiniz görülüyor. Bunu yapmayınız.

 

Öte yandan söz konusu "düzen" eğer ki "canlılık" ise, evet, canlılığın sürdürülebilmesi için enerji girdisi şarttır. Fakat bunu da o kadar sadeleştirip, kendi amacınıza uygun bir şekilde yontmaktasınız ki, insanlara düzen tanımını yaparken sadece enerjinin verilmesiyle işin bittiğini varsaymaktasınız. Halbuki canlılığın idame ettirilebilmesi için enerji girdisi yeterli bir kıstas değildir. Bu enerjinin belli tip değişikliklere sebep olması gerekmektedir. Örneğin güneş ışınları altına yattığımızda, vücuda sürekli ısı yoluyla enerji girer; ancak bu enerji hiçbir işe yaramaz (burada bir diğer hatanız olarak, bu enerji hiçbir bilgi de taşımaz). Canlılıkla ilişkili enerji ancak organik moleküllerin içerisinde depo edilmiş kimyasal enerjiden elde edilebilmektedir. Bu, bizi evrimsel sürece götürür ki yaptığınız evrim tanımlarına baktığımda, öncelikle Evrimsel Biyoloji'nin temellerini öğrenmeniz ya da doğru ifade edebilmenizin gerekliliğini görmekteyim, bu yüzden canlılığın neden bu enerji formuna bağımlı olduğunu anlatmayacağım (sahi, madem bilinçli yapılardan bahsediyoruz, neden her türlü enerjiyi kullanamıyoruz?)

 

2) Evren, çok açık bir şekilde düzensizliğe doğru tam sürat gitmektedir. Bunu kuantum mekaniği artık kolaylıkla izah edebilmektedir. Ancak bu düzensizlik içerisinde lokal bazı düzen bölgeleri oluşabilmektedir. Bu da son derece normaldir. Burada, sizin dediğinize paralel olarak, enerji akışının önemini görmekteyiz. Fakat hiçbir lokal düzen, evrensel düzensizliğe karşı koyamayacaktır. Bunu, kaotikliğe doğru hareket eden hayali bir bir nehrin akışına benzetebiliriz. Nehrin içersindeki her molekül kaotik bir şekilde hareket eder ve düzensizliğe doğru ilerler; ancak moleküller kimi zaman, geçici bir süreyle akıntının tersine hareket edebilirler. Fakat genel olarak baktığımızda, her molekül mutlaka bu düzensizliğe yenik düşecektir. 

 

Bu arada, aslında bilime yaklaşımınızı gösteren bir şekilde yöneltmişsiniz soruyu, bu da dikkatimden kaçmadı: "Size göre" diye başlamışsınız. Kusura bakmayın; ancak benim ömrüm boyunca öğrendiğim bilimde, şahsi tanımlara, şahsi açıklamalara, şahsi düşüncelere yer yoktur. Bir sistematik vardır ve ancak herkes bu sistematiğe uyacak olursa sağlıklı bilim üretilebilir. Bu yüzden "düzeni tanımlamanızı" istedim. Eğer soruma cevap vermiş olacak olsaydınız, muhtemelen, hep birlikte şahsi tanımlar ile bilimsel terminoloji arasındaki farkı görebilecektik.

 

 

Sn. Ayhan Öktem:

 

Bilimsel tartışmalar bilimin gelişimini sağlar, ancak bu tartışma tarzı; bak benim fen bilgimin yanında edebiyatımda iyidir, anlaşılsın kompleksi altında, hipotezin ana temasına şöyle bir değinip geri kalanında niyet okumaya yönelik ağız dalaşına çevrilerek yapılmamalıdır. Şüphesiz ki saygınlık bir insanın isminin başında yer alan titrine bağlı olmaz; tıpkı menfaat için mazlumu zalime ezdiren kararlar veren bir hakime, sırf hakim olduğu için saygı duyulamayacağı, ineğini satıp köyünden gelmiş bir garibin parasını almak için göstermelik aç kapa operasyon yapan doktora, sırf doktor olduğu için saygı duyulamayacağı gibi. Ve bir insan daha talebe ise bile bir profesörün hipotezini eleştirebilmeli. Ancak bunu yaparken, bugün ilgilenmeye çalıştığın konuları bir başkası daha sen doğmadan 5 ayrı dildeki literatürlerden araştırıp kafa yormaya başlamış ve günümüze kadar dur durak bilmeden tüm zihinsel mesaisini harcamış bir insana …….. şunu bilmiyorsun demek., en nazik tabiriyle haya zafiyeti içinde olmaktır. Bir insan önce adam olmalı ki sonrasında insanlığa hizmet sunabilecek düzeyde bir bilim adamı olsun.Bilimsel gelişimde üstünlük sağlayan ülkelerde ne zaman ki yeni bir hipotez ortaya atılır; bilim adamları üzerinde kafa yorarlar, tartışırlar varsa bilimsel açıklarını bulur ve doğrusunu ortaya koyarlar böylece bilim gelişir, uygarlık da gelişir. Bilimin yerlerde süründüğü ülkelerde ise durum daha farklıdır: yeni bir hipotez ortaya atıldığında önce guru vaziyetindeki proflardan tepki gelir, hele hipotez sahibi doçent ya da doktor ise sen de kim oluyorsun biz profesörler burada varken derler.. Şayet hipotez sahibi o cenahın dışında bir profesör ise, bu sefer de Amerika’nın, İngiltere’nin bilmem ne kurulunda onaylandı mı, ya da bilmem ne dergilerinde yayınlandı mı diye sorarlar. Bu ise o ülkenin toplumundaki aşağılık kompleksiyle alakalıdır.Bilimi geliştiren diğer önemli husus, bilimin felsefesini yapabilmektir. Bu eksiklikten dolayıdır ki, okullarımızda türev ve entegralin dahi hangi zorunluluktan, doğadaki hangi durumun ölçülebilmesinin izahı sırasındaki zorunluluktan doğmuştur kısmı hiç değinilmeden yalnızca formüller ezberletilir. DOM görüşünün açıklamalarında ayrıntılı formüller yanında felsefe de sıkça kullanılmıştır.. Einstein der ki; “en karmaşık bilimsel konuları dahi şayet babaannesinin anlayacağı şekilde açıklayamıyorsa, o kişinin kendisi de o konuyu tam anlamamıştır”. İşte DOM’ u cazip kılan da budur. Bak ben nelerde biliyorum kompleksine düşmeden, her bilim dalının kendine ait özel sözcüklerini mümkün mertebe az kullanmaya çalışmıştır.Eminim ki sayın hocam, o engin hoşgörüsüyle, EMEK verilip yazılan, evrim ağacı yöneticisine ait yazının yalnızca bilimsel soru ihtiva eden bölümlerini yanıtlayacak, geri kalan yüzde doksanlık kısmına; gençlik ateşi (ben şahsen karacehalet= eğitimle dahi düzeltilemeyen cehalet diyorum) deyip hiç üzülmeyecektir. 

 

 

ÇMB: 

 

Şu "yetişkinler" cevap veremeyeceklerini anladıklarında, ya da en azından çekindiklerini hissettiklerinde "gençlik ateşi", "kara cehalet" gibi korkak tavırlara başvurmaktan vazgeçtikleri zaman, hak ettiklerini iddia ettiklerini saygıyı görecekler. Çünkü gerçekten, Türkiye'deki akademisyenlerin büyük bir kısmının en büyük sorunu, belli bir sayıda yıldır (ve genelde nedense "sen doğmadan" diye de vurgulanır o yıl) bir konuda araştırma yapmalarının, hele ki o araştırdıkları konu bu şekilde bilim insanlarının daha önce aklına gelip de, gülüp geçtikleri bir konuysa, sanki iddiaları daha önce kimsenin aklına gelmemiş, tartışılmaz gerçeklermiş gibi yaklaşmalarıdır. Bunu daha önce de birkaç defa yaşadım, isim vermeyeceğim ama, yaptığım konferanslarda "profesör" ünvanıyla insanlar, o "ben doğmadan araştırmaya başlamaları" argümanının arkasına sığınarak, o "ben doğmadan araştırdıkları" konularda kafa tutarak "cahil bir öğrenci" olarak yaptığım sunumlarda, kendi uzmanlık alanlarımda benim "kesinlikle hatalı" olduğumu söylediler, "yanlış bildiğimi" iddia ettiler, anlattıklarımın "ispatsız" olduğunu, anlattıklarımın "gerçek olamayacağını" söylediler. :) Daha da üsteleyerek kendi bildiklerinin doğru olduğunu, kendilerinin bu alanda profesör olduğunu söylediler (yanlarında da "destekçileri" vardı hep olduğu gibi). Bu şekilde bilim yaptıklarını sandılar (aynen şu anda sizin yaptığınız gibi). Ne yazık ki, "gençlik ateşi" ve "kara cehaletim" sebebiyle halk arasında, gayet bilimsel bir dille kendilerine gereken cevabı verdim, hemen o anda gösterdiğim makaleler ve araştırma projeleriyle o "ben doğmadan araştırmaya başladıkları konularda" ne kadar hatalı olabileceklerini gösterdim ve kendilerine yakışır bir şekilde, özür dileyerek salondan ayrıldılar (ah evet, şimdi de kendimi pohpohluyorum, çünkü buna ihtiyacım var). Doktora dersi veren profesörlerden biri, benimle yaptığı sohbetlerden sonra verdiği doktora dersinin benim için hafif kalacağını söyleyerek doğrudan projelere başlayabileceğimi söyledi. Üzerinde çalıştığım alanlarda Oxford Üniversitesi'nden, Carnegie Mellon Üniversitesi'nden, Brown Üniversitesi'nden ve daha birçok üniversiteden Dünyaca ünlü birçok profesör ile fikir alışverişinde bulundum ve bulunmaktayım. Örnekleri (ve referanslarımı) arttırabilirim. Ben bu insanlarla tartıştığımda beni "gençlik ateşi" ve "cehalet" ile itham etmediler, kimisi ileri sürdüğüm argümanlarım için benimle sonradan özel olarak irtibata geçtiler, siz kimsiniz ki bunu yapma cüretini gösterebiliyorsunuz? Şunu demeye çalışıyorum: Lütfen haddinizi biliniz. Sıradan bir öğrenci yok karşınızda, nana böyle basit ve bayağı cümlelerle gelmeyin. Eğer bir konuda, bir eleştiride bulunuyorsam, bunu bilerek yapıyorumdur, gençlik ateşiyle değil. Bayağılaşmayın. Şimdilik sayın hocama bir sözüm yok, çünkü tahmin ettiğim gibi cevaplar veriyor. Muhtemelen yanlış olduğunu da anlayacaktır (anlaması gerekir, bilinç sandığınız şey değil, düzen sandığınız şey değil), akademisyen olmasının verdiği açık fikirlilikle diye ümit ediyorum. 

 

Yine güzel bir söz vereyim, hocamız aşağıda deve fıkrasıyla bizi eleştirmiş ya, biraz da ona ithafen: 

 

"İki fikir karşı karşıya geldiğinde, doğru olan her zaman iki tarafın arasında bir yerde olmak zorunda değildir. Basitçe, taraflardan biri tamamen yanılıyor olabilir."

 

Bu ihtimali sanki hiç düşünmüyormuşçasına yazılmış yazılar. Buradaki insanlardan gördüğüm bazıları, hocamızın fıkrasındaki deveyle çiftleşmeye şartlanmış o birey gibiler (ancak diğerlerini şartlanmış olmakla suçlayabilecek kadar da cüretkarlar); adeta kendilerini yüzyılın keşfini yapmış da ödüllerini bekleyen kişiler sanmışsınız kendinizi. Muhtemelen bu felsefeyi okuyan biri olduysa uğraşıp da kapsamlı cevaplar vermemiş, kapsamlı sorular sormamış ulu orta (belki doğrudan hocamıza yöneltilenler olmuştur). Bu da insanları şaşırtıyor. Neredeyse "Bu gerçeği göremiyor musun, atomlar elbette ki bilinçlidir." diyeceksiniz. Sizler, söylenenlerin doğa yasaları olduğunu falan sanıyorsunuz. Gülümsemeden edemiyorum. :) Bilim böyle olmaz. Bilimsel iddialar böyle savunulmaz. Eğer biri çıkıp da Çift Yarık Deneyi'ne bakarak "Abi bak gözlemci olunca elektronlar utanıyor da davranış değiştiriyorlar, bilinçliler tabii keratalar." diyorsa, bu Maxwell'in Elektromanyetik Kuramı'na hakarettir. Bilim bu kadar basit değil. Şu an ortaya sürülen bir kuram bile değil ve olamaz (zira tatmin edici bir şekilde cevaplanmadığı sürece, neden deneysel ve yanlışlanabilir olmadığını açıkladım). Bu sadece bir argüman, bir felsefe. Ancak garip bir şekilde, sanıyorum ki işte hiç karşı çıkılmadığı için, kendi küçük grubunuz içerisinde bu fikirleri öyle büyütüp, öyle sahiplenmişsiniz ki, bilimden kopmuşsunuz. Şu anda elimden geleni yaparak sizi bilimselliğe, bilimsel düşünmeye çekmeye çalışıyorum. En üstte de dediğim gibi, iyi niyetinizden şüphe ettiğim anda, kendi ilkelerim dahilinde benden bir daha bu grup içerisinde haber alamazsınız zaten. :) Sizi rahat bırakırım, argümanınızı bilinçli atomlardan oluşan aklınızda kanunlaştırmaya devam edersiniz. :)

 

Kısaca hissettiğim korkuyla sarf ettiğiniz aşağılama sözcüklerini ve büyük-küçük ilişkisine girerek basitleşmenizi size iade ediyor, eğer cevaplar üretemeyecekseniz boş konuşmamayarak "o bilgi dolu ATP paletçiklerinizi" harcamamanızı rica ediyorum. :) Böylece kimsenin değerli vakti çalınmaz. Cevap vermeye değer açıklamalar görürsem, üzerinde tartışmaktan keyif alırım, "sayın yetişkin" arkadaşlarım.

 

Bu arada, hocamın cevaplarını beklediğimi belirtmek isterim kendisine. Zira hala cevap bekleyen ve açıkça sormuş olduğum 10 kadar sorum var. Onlara da geçmek istiyorum.

 

İyi günler, kolaylıklar.

 

 

Sn. Mustafa Çokbilir:

 

saldırgan uslubunuzu ilk başta farkedip, ortamın gerilmesini önlemeye çalıştım. ama siz aynı biçimde devam ediyorsunuz. İsmet Hocam elbette size cevap verecektir, 24 saat internet başında nöbet tutan birisi değildir, bunu anlayacağınızı umuyorum. lütfen bilime katkı olacak tarzda yazınız. bizim yanıldığımız neyse onu doğrudan yazınız, lüzumsuz ve saldırgan cümle kullanmayınız ki size de genç arkadaşlarımızdan aynı tepki gelmesin... DOM sistemi, atomaltı ögelerle yapılan deneylere dayanır. ben birkaç kez bahsettim ama siz konunun arkasında dolaşmaya gayret ediyorsunuz. " Eğer biri çıkıp da Çift Yarık Deneyi'ne bakarak Eğer biri çıkıp da Çift Yarık Deneyi'ne bakarak "Abi bak gözlemci olunca elektronlar utanıyor da davranış değiştiriyorlar, bilinçliler tabii keratalar." diyorsa, bu Maxwell'in Elektromanyetik Kuramı'na hakarettir. diyorsa, bu Maxwell'in Elektromanyetik Kuramı'na hakarettir." gibi cümlelere konuyu sulandırmayınız lütfen. Çift yarık deneyi, çift delik deneyi, engel deneyi DOM sisteminin temelidir. bu deneylerde elektron ve fotonların davranışlarını Feynman, kendisi de dahil fizikçilerin anlayamadığını izah edemediğini söylüyor. siz buna hiçbir şey söylemeden sadece "çok bilimsel" küçümseyici laflar ediyorsunuz. bu deneyleri yeniden inceleyin bence... Engel deneyinden kısaca bahsedeyim ve siz buna bir açıklama yapın. Elektronun geçeceği güzargah üzerine bir engel konur. tıpkı bir kayakcının yoluna dikilen ağaş gibi. elektron, belli bir uzaklıktan gözlendiğinde bu engelin iki yanından birden geçmektedir ve dalga özelliği göstermektedir.. dedektörü, engelin sağına yerleştirdiklerinde, elektron engelin sağından geçer ve madde davranışı gösterir, engelin soluna yerleştirdiklerinde soldan geçer ve gene madde davranışı gösterir. DOM sistemi, buna "Abi bak gözlemci olunca elektronlar utanıyor da davranış değiştiriyorlar, bilinçliler tabii keratalar." demiyor. Elektron, gözlemciyi farkediyor ve onula uyumlu olmaya çalışıyor. bunu da ancak bilgili ve canlı bir varlık yapabilir. "bilinç" ve "canlılık" kavramları da önemli. her iki kavram da değişken özelliklere sahip. bitkiyle hayvanın canlılığı ve bilinci nasıl farklıya, atom altı ögelerinki de farklıdır.... diyelim ki DOM sisteminin yorumu yanlış, doğrusunu siz yorumlayın lütfen... sevgiler... 

 

 

ÇMB:

 

İlk olarak siz ve ekibiniz bana saldırmadığı sürece size saldırmakla uğraşmam bile, dediğim gibi (ve hocamız gibi) zamanım yok. Ancak biri çalışmalarıma veya bana dil uzatacak olursa bana cevap hakkı doğar ve en ağır şekilde cevap veririm.

 

Bakın deneyi bu kadar güzel anlayıp da bu kadar anlamsız ve zaten açıklaması olan bir sonuca nasıl gidebiliyorsunuz anlam veremiyorum. Eğer tüm DOM, elektronların bu "wavicle" (dalga-parçacık) davranışından yola çıkıyorsa (ki öyle olduğunu zaten biliyoruz) zaten bu hipotez başlamadan bitmiştir. Zira elektronların davranış değiştirmesinin sebebi gözlemcinin (insanın) beynine elektronun enerji kaybetmesi sırasında saldığı fotonların ulaşmasındaki algısal yanılgıdır, bunu zaten bilim insanları açıklayalı yıllar oluyor. Şu anda telefondan yazdığım için detaylı anlatamıyorum; ancak akşam tüm detaylarıyla çift yarık deneyi üzerine giderek bu DOM düşüncesinin bilimle ne kadar alakasız ve çarpıtma bir yorumlama olduğunu anlatabileceğim. Bu laflarımı lütfen hakaret olarak almayın, zira ortada bilinçli ya da bilinçsiz olarak bilimsel bir çarpıtma varsa, bunu açığa çıkarıp gerçekleri ortaya çıkarmamız şarttır, bunu siz de takdir edersiniz.

 

Feynman'ın kuantum mekaniği karşısındaki etkilenişinden doğan sözlerini bile amacınıza göre esnetmeniz çok üzücü. Feynman her şeyi söyleyebilir, ancak açıklayamadığı bir deney için "madde bilinçlidir, ondan böyle duruma göre davranır." demek, ondan (ve aklı başında, temel bilimleri az biraz dahi anlamış herhangi birinden) beklenecek son şeydir. Zaten kendisi asla böyle bir argüman ileri sürmemiştir.

 

Öyleyse akşam şu çift yarık deneyini sizlere bir izah edeyim, böylece bu düşünen insanların bilim dışı yerine bilimle uğraşmasını sağlayalım. 

 

[Açıklamayı biraz daha netleştirmek adına:]

 

Daha doğru bir ifadeyle, elektronların "davranış değiştiriyormuş gibi" gözükmelerinin sebebi, ışık hızına yakın hızlarda giden elektrondan yayılan fotonların, elektronların enerjisini değiştirerek bir dedektör tarafından algılanıyor olmasıdır. Dolanıklık kavramı elektronin dedektörün varlığında neden farklı davrandilığını açıklamaktadır. Üstelik siz nasıl oluyor da bu kavramı bilinç ile ilişkilendirebiliyorsunuz ki? Ortamda bilinç yokken ama dedektör varken de elektron yön değiştirmektedr. Bu durumda gözlemcinin (bilincin) varlığı değil, elektronun hareketine dolanık olarak eşlik eden fotonların enerjisindeki değişimin davranış değişiminde etkisi vardır. Eğer ki bu fotonları soğuracak bir dedektör olmazsa, deneyde anlatıldığı gibi normal bir davranış gözleriz.

 

Üstelik tüm bu açıklamalar yanlışlansa dahi sizin argümanınız herhangi bir değer kazanmaz. Zira test edilmemiştir ve açıkçası şu haliyle bilimsel olarak yanlışlanabilir bir doğası da yoktur. Öte yandan hipotezin bağlandığı dayanak noktaları son derece tartışmaya açıktır (yazımda bunları anlattım) ve hatta bir kısmı daha en başından hatalıdır (hocamızın Evrim Kuramı hakkında bildikleri veya iddia ettikleri gibi). 

 

Her şeyi, davranışından ötürü bilinçli olarak değerlendirebilirsiniz. Çünkü biz her şeyi bilinç ile algılarız. Bu sebeple kendi davranışlarımıza bakıp, diğer objeleri de bilinçli gibi yargılama hatasına düşmemiz çok doğaldır. Bu tıpkı teistlerim "her şey insan için vardır" diye düşünmelerine benzer. Onlar da etraflarına bakarlar, insanın her şeyden az veya çok faydalanabileceğini görürler ve bu yüzden hataya düşerler. İnsanın her şeyden faydalanabilecek bir yapısının olması, her şeyin insan için var olduğu anlamına gelmez. İnsanın diğer cisimlerde bilinç olduğunu hareketlerinden ötürü sanmasi, cisimlerin bilinci olduğu anlamına gelmez. Bu, Sagan'ın anlattığı gibi bir su birikintisinin, içinde bulunduğu çukurun kendisi içinde biriksin diye var olduğunu sanması gibidir.

 

Dediğim gibi akşam iddiaların hatalı temellerine makaleler üzerinden giderek değineceğim. 6 Yorum