Darwin'in Gölgesinde Kalmış Bir Dahi: Alfred Russell Wallace

Yazdır Darwin
On dokuzuncu yüzyılın en büyük saha biyologu Alfred Russel Wallace yirmi dört yaşındayken kafasını bir frenologa (frenoloji, beynin her iş için net sınırlarla ayrılmış bölgeleri olduğuna inananan ve kafatası ölçümleriyle bireye dair bilgiler elde edilebileceğini düşünen bir sahtebilim türü) muayene ettirdi, frenolog Wallace’ın “merak organı”nın çok büyük, otoriteye saygıyı gösteren “hürmet organı”nın ise belirgin ölçüde küçük olduğunu saptadı. Wallace bu raporun doğruluğundan o kadar çok etkilendi ki altmış yıl sonra otobiyografisinde bundan söz etti. Onu doğaya çeken meraktı, 1858’de doğal seçilim yoluyla evrim teorisini ileri süren bir makale karaladığında bütün bir uygarlığın dinî inançlarına meydan okumasını kolaylaştıran ise otoriteye karşı duyduğu içgüdüsel bir saygısızlıktı. Gizli bir korkuyla yirmi yıl boyunca benzer bir sonucu kendine saklayan Charles Darwin’in aksine, Wallace diğer insanların ne düşündüğünü umursamadı. Bu kamu görüşünden mutlak bağımsızlık, popüler bilinçten neredeyse tümüyle yok olmasının birkaç nedeninden biridir.

Alfred Russell Wallace



Bir diğer neden ise basitçe, şansının yaver gitmemesidir. Wallace büyürken fakirdi ve hep zamanının bilimsel dünyasını oluşturan centilmenler kulübünün dışında kaldı. Gençliğinde bilimsel talihini aramak için gemiyle Amazonlar'a gittiğinde ülkesine dönerken gemisi yandı; binlerce örnek, birkaç canlı maymun ve rahat yaşam hayalleri de bu yangınla yok oldu. Wallace hiçbir zaman sabit bir iş bulamadı, hep kalemiyle hayatını kazanmak zorunda kaldı, yaşadığı muhafazakâr çağda yerinde duramayan bir hayal gücüne sahip bir bilim insanı için oldukça riskli bir durumdu bu; hatta düşük seviyeli bir test puanlayıcısı olarak çalışıp ek gelir bile sağlamaya çalıştı. Daha aksi bir tesadüf eseri olarak da, şiddetli tartışmalara yol açacak evrim makalesini bula bula Darwin’e göndermeyi seçti, bunun üzerine Darwin son hızla çalışarak ertesi sene “Türlerin Kökeni”ni yayınladı.

Wallace’ın az tanınmışlığının bir başka nedeni de o frenologla ilişkilidir. Wallace bütün zamanların en büyük bilimsel gizemlerinden birini çözmüş olmasına karşın bütün hayatı boyunca bir yabancının, kafasındaki çıkıntılara dokunarak karakterinin gizli yönlerini gördüğüne inanmaya devam etti. Aşılamaya karşı verdiği mücadele ve spiritüalist medyumları safça savunması gibi kararla bağlandığı frenoloji de, Wallace’ın kendini bilimsel kurumlara ve gelecek kuşaklara sevdirememesinin nedenlerindendir. 

Fakat sonunda Wallace’ın zamanının geldiğine dair işaretler beliriyor. 2000’den beri en az beş biyografisi yayınlanmıştır: John Wilson’dan “The Forgotten Naturalist (Unutulmuş Doğa Bilimci)”, Peter Raby’den “Alfred Russel Wallace: A Life (Alfred Russel Wallace’ın Yaşamı)”, Michael Shermer’den “In Darwin’s Shadow (Darwin’in Gölgesinde)”, Ross A. Slotten’dan “The Heretic in Darwin’s Court (Darwin Mahkemesinde Bir Kafir)", Martin Fichman’dan “An Elusive Victorian (Anlaşılmaz Viktoryen)”. Bunlara ek olarak Wallace’ın kendi yazılarından iki yeni seçki –Andrew Berry’in derlediği ve Stephen Jay Gould’ın piyasaya sürdüğü “Infinite Tropics: An Alfred Russel Wallace Anthology (Sınırsız Tropikler: Bir Alfred Russel Wallace Seçkisi)" ve Jane R. Camerini’nin düzenlediği ve David Quammen’in piyasaya sürdüğü “The Alfred Russel Wallace Reader (Alfred Russel Wallace Seçkisi)”- mükemmel yazı biçimine örnekler veriyor. Joseph Conrad, Wallace’ın “The Malay Archipelago (Malay Takımadaları)” adlı klasik eserini yatağının baş ucunda tutmuş ve “Lord Jim” adlı kitabı başta olmak üzere birkaç kitabında bu klasik eserden yararlanmıştır.

Shermer tarafından basılan "Darwin'in Gölgesinde" isimli kitabın kapağı...



G. K. Chesterton, bir devrimin öncüsü olduğu, sonra da bir karşı devrime önderlik yaptığı için Wallace’ın dünyanın en büyük adamlarından biri olduğunu vaktiyle söylemişti. Geleneksel dinî varsayımları herhangi biri kadar altüst eden bir kişi olarak Wallace, doğal seçilimin tek başına insanın eşsizliğini açıklayamayacağı sonucuna vararak evrimci meslektaşlarını dehşete düşürmeye başladı. Evrim teorisinden hiçbir zaman vazgeçmedi, onun yerine bu teoriyi, evreni Tanrı’ya inanan bakış açısıyla açıklamasının temeli yaptı. Yeni profesyonelleşmeye başlayan sonraki bilimsel kuşağın, onu daha ciddi ve tek bir amaca odaklı meslektaşlarının aksine görmezden gelmesine şaşmamalı. Fakat Wallace’ın çalışmasındaki çift dürtü, onu ilgi çekici ve tuhaf bir şekilde güncel kılmaktadır. Wallace evrimin anlamı üzerine yapılan tartışmada iki yarımı birleştirir, bir taraftan maddeci (materyalist) mekanizmayla en basit organizmanın insana dönüşmesini abartısızca açık açık anlatırken öte taraftan varlığımızın kutsal bir gücün kanıtlarını sunduğunu öne sürer. Bu bilim insanının ismi göreceli olarak daha az biliniyorsa da, ufuk açan keşfinden yaklaşık 150 yıl sonra bile düşünceleri hâlâ yaşamaktadır.

Günümüzde bilim insanlarının ezici bir çoğunluğu halen doğaüstünün doğal yapıların varlığına hiçbir etkisi olmadığı konusunda hemfikirdir. Bu kişiler, elbette var olan kimse gibi doğaüstü yapıların var olup olmadığına dair bilimsel bir açıklama yapabilecek konumda değildirler. Dolayısıyla her bilim insanı, kendi şahsi inancını yaşatmaktadır. Fakat "Evrim, Bilim ve İnanç: Bilim İçin Dinsizlik Şart mı?" başlıklı makalemizde de ortaya koyduğumuz gibi özellikle yaşam bilimcilerin ve fiziksel bilimlerde çalışan bilim insanlarının ezici bir kısmı ile genel olarak bilim insanlarının çok büyük bir kısmı doğaüstü varlıklara olan inançlarını hayatlarından, en azından yaptıkları bilimden uzak tutmaktadırlar. Dolayısıyla Wallace, günümüzde halen bir miktar bilim insanının yapmaya çalıştığı gibi, iç dünyasında bilim ile şahsi inançlarını birleştirmeye çalışmış kişilerden biridir. Bu şahsi inançlar bilimi hiçbir şekilde alakadar etmemektedir; ancak bireylerin kendi iç huzurları ve şahsi felsefeleri ile ilgili olarak önem arz ettiği söylenebilir. Tüm bu sebeplerle, bu yazıda bahsedeceklerimizin Wallace'ın kendi yaşantısıyla ilgili olduğunu ve bilim camiasının genelini temsil etmediğini söyleyebiliriz (hatta çok ufak bir azınlığı temsil etmektedir). Wallace'ın adının bilim camiasından büyük oranda silinmiş olmasının nedeni, bilimin şahsi düşüncelere ve bunların gerçekler üzerindeki etkisine tamamen kapalı olması ve bu sayede objektivitesini koruyabilmesidir. Zaten bunun aksi de düşünülemez; şahsi inançlara ve ispatı olmayan, bilimsel yöntemlerle incelenemeyen bireysel fikirlere açık bir bilim, "bilim" olmaktan çıkacaktır. Wallace, kendi iç dünyasında bu şahsi fikirlere kendisini aşırı kaptırmış, bu sebeple zamanla gerçeklikten uzaklaşmış birisidir. Buna rağmen fikirleri, halen çok sayıda insan için oldukça kıymetli, bilimsel keşifleri bilim camiası için paha biçilmezdir. Bu sebeple okurlarımızın bu büyük ismi tanımasının önemli olduğu kanısındayız.


Yaşamı

Alfred Russel Wallace, 1823’te Geller'in Usk bölgesinde, bir zamanlar varlıklı olan, ancak sonraları kötü duruma düşen bir ailede gözlerini dünyaya açtı. Babası hiç mesleğini yapmamış ve talihsiz edebi girişimlerle amatörce uğraşan bir avukattı ve gittikçe felakete sürüklenen ardarda yatırımlarda bulunmuştu. Wales’in kırsal bölgelerinde hem doğal güzelliği hem de mücadele içindeki çiftçilerin yoksulluğunu gören Wallace için oralar önemli bir mihenk taşı olarak kaldı. Eğitimi düzensizdi, fakat babası Shakespeare’i, İncil’i, Defoe’nun “Veba Yılı Günlüğü”nü ve Mungo Park’ın seyahat yazılarını yüksek sesle okurdu; daha gençliğinin ilk yılları dolmadan Wallace da “Kayıp Cennet”i, Dante’nin “Inferno”sunu ve bir kehanet gibi, “Don Kişot”u okumuştu.

Bu okumalar, babasından aldığı en önemli mirastı. Wallace on üç yaşına gelmeden, servetleri o kadar azalmıştı ki ailesinin onu okutacak gücü kalmamıştı. Marangoz çırağı ağabeyinin yanında kalmak üzere Londra’ya gönderildi. İşçi sınıfı için birkaç yüksek öğrenim merkezinden biri olan Londra Teknisyen Enstitüsü’nde (London Mechanics’ Institution) Gallerli sosyal reformcu Robert Owen hakkında dersler verildiğini duydu, bu dersler Wallace’ı İngiliz sınıf sisteminin aleyhine döndürdü; aynen Thomas Paine’in kitapçıklarının ve ağabeyinin radikal görüşlerinin onu Kilise aleyhine döndürmeye başlaması gibi. Çok geçmeden yeniden gönderildi, bu kez Londra’nın kuzeyindeki kırsal kesimde yaşayan bir başka ağabeyinin yanında kalmak ve harita-kadastro işinde çırak olarak çalışmak üzere; ancak radikal fikirlerini de yanında götürdü.

Wallace'ın gençlik fotoğrafı...


Arazi ölçümü, Wallace’ın günlerini açık havada geçirmesini sağladı ve yaşamında yeni bir dönem başladı. Jeolojiyi ve 1841’de satın aldığı Yararlı Bilgileri Yayma Topluluğu’nun (Diffusion of Useful Knowledge) yayınladığı bitki yapıları kitapçığını satın alarak botaniği keşfetti. Hemen arkasından böceklere de ilgi duymaya başladı. Dünya üzerinde bilinen üç yüz elli bin kınkanatlı türü vardır, kınkanatlılar hayvanlar âlemindeki en kalabalık böcek takımıdır; sonradan J. B. S. Haldane isimli İngiliz bir biyolog, Tanrı’nın mizacı hakkında bir papaz tarafından sıkıştırıldığında, anlatılanlara göre şöyle demiştir: “Böceklere aşırı bir düşkünlüğü olmalı.” İngiliz doğa bilimcilerinin de şüphesiz onlara bir düşkünlükleri vardı, İngiltere’nin her yerinde bulunabildiğine göre... Bir halk kütüphanesinde Wallace, Henry Walter Bates adında, doğa bilimine kendisi kadar tutkun, genç bir adamla tanıştı; Bates sonradan Viktorya dönemi böcek bilimcilerinin en büyüklerinden biri olacaktı. Çok geçmeden bu iki genç adam, Alexander von Humboldt ve Darwin’i örnek alarak, tropikal bir macera planlamaya başladılar; Darwin’in “Beagle Yolculuğu” 1839’da yayınlanmış ve yerinde duramayan bir genç doğa bilimci kuşağı yaratmıştı.

Wallace hayvanlar ve bitkiler konusunda, yerel toplama gezilerine çıkarak ve sık sık British Museum’u ziyaret ederek kendi kendine hızlandırılmış bir kurs verdi. Ayrıca, doğa bilimi ile ilgili bulabildiği her şeyi okudu, bunların arasında Robert Chambers’ın bir hayli etkileyici kitabı “Vestiges of the Natural History of Creation (Yaratılışın Doğal Tarihinden Kalıntılar)” de vardı. 1844’te imzasız yayınlanan bu meşhur çalışma, bilim ve yaratılışçılığı harmanlıyor ve “transmutasyon”u, yani günümüzdeki yaşamın önceki formlardan evrimleştiği fikrini tutkuyla savunuyordu. Bu, yeni bir tez değildi; Darwin’in büyükbabası Erasmus, iki kuşak önce aynı şeyi önermişti; eksik olan kilit nokta, ki hem Darwin hem de Wallace bunu bulup tamamlayacaktı, evrimin işleyiş biçimiydi. Fakat kısa adıyla “Vestiges (Kalıntılar)”, evrim kavramının hem herkesçe kabul edilmesi hem de sonunda bilimsel çevrelerde net bir şekilde telaffuzu için bir temel oluşturulmasına yardımcı oldu. Yeri sağlam bilim insanlarından (rağbet görmeyen ve kanıtlanmamış bilimsel düşüncelere cüret eden bir insana ne kadar iftira yağdırılabileceğini bilen Darwin de dâhil olmak üzere) çoğunu rahatsız eden doğrulanmamış spekülasyonlarla dolu olmasına karşın kitap Wallace’ı heyecanlandırdı ve ona, tropiklere ilk yolculuğunu yapmak için geleceği olmayan bir işten kaçma ve diğer maceraperest bilim insanlarının büyüleyici izlerinden yürüme şansının ötesinde bir amaç verdi. Her ne kadar Wallace bir müddet dış dünya için, uygun bağlantıları olmayan, kiralık bir böcek toplayıcısı olarak kaldıysa da başlangıçtan beri teorik hırslara sahipti. Bates’e şunları yazdı: 

“Üzerinde etraflıca çalışmak için bir aile seçmeliyim, özellikle de türlerin kökeni teorisini göz önünde bulundurarak...”

Robert Chambers ve önemli değişimlerin tetikleyicisi olacak olan kitabı...



Darwin için, ayrıca Thomas Huxley ve Joseph Hooker gibi zamanının diğer ünlü doğa bilimcileri için, Tropiklere giden yol genellikle en seçkin üniversitelerden ve İngiliz Kraliyet gemilerinden birinde bir iş bulmaktan geçiyordu. 1848’de gemiyle Amazon’a giden Bates ve Wallace için balta girmemiş ormanlar, onların Oxford ve Cambridge’iydi, tabii iyi bir gelir kaynağıydı da. Doğa bilimine artan ilgi, saha çalışmasından elde edilen rapor ve örnek pazarını canlandırıyordu. Wallace ve Bates, Samuel Stevens adında bir temsilci ile anlaşma imzaladılar; temsilcileri onlara tahnitçilik (hayvan postunu doldurma) sanatını ve canlı türlerini muhafaza etme yollarını öğretti, koleksiyoncuların isteklerine uygun güzergâhları planladı, onlara şişe ve paraları bittiğinde nakit gönderdi ve konuyla ilgili dergilerde bulgularının tanıtımını yaptı, zengin amatörlerin yanı sıra British Museum ve Kew Gardens gibi kuruluşlara örneklerini sattı.



Emeklerinin Gemisiyle Beraber Batışı

Amazon, Wallace için müthiş bir çıraklık dönemi oldu. Her şeyi iyice öğrendi; belli uçabilen türlerin her şeye karşın kendi nehir yataklarında kaldığını, yüzlerce hatta binlerce kilometre uzaklıktaki bitki türlerinin dağılımını. Yerel halkın geleneklerini gözlemledi: tümüyle çıplak kadınların buna rağmen utanç duyabileceklerini, Kızılderililerin kuş avlama yöntemlerini [üç metre uzunluğundaki borulardan atılan kürar (bir çeşit zehirli reçine) uçlu oklarla, deneyip başarısız olduğu bir teknik]. Canlı bir karıncayı yeme yöntemini, vampir yarasalara karşı en iyi savunmayı ve seyahat ederken değiş tokuş yapmak için olta, ayna ve balta bulundurmanın önemini öğrendi. Sıtma, dizanteri, şiddetli yağmur ve, özellikle de, yağmur ormanlarının sersemletici çeşitlilikteki türleriyle çok yakından tanıştı.

Fakat en son ders eve dönüş yolunda karşısına çıktı. Wallace'ın seyehat etmek için bindiği ve yıllarını harcayarak topladığı sayısız örneğinin de bulunduğu gemi yandı ve battı, Amazon’da geçirdiği dört yıldan sonra kendini Sargasso Denizi’nde, kıyıdan yaklaşık bin yüz kilometre (yedi yüz mil) uzaklıkta, üstü açık bir teknede buldu. Keşif gezisinin ortasında Bates’le ciddi şekilde tartışmış, arkadaşsız kalmıştı. Wallace’ı kurtaran tekne de neredeyse batıyordu; dönüş yolculuğunun bir noktasında, üst üste ateş nöbetleri yüzünden ve kaybettiklerine (hiç bilinmeyen yüzlerce tür örneği de dâhil olmak üzere bütün özel koleksiyonu gemiyle beraber batarken sadece birkaç defterini yakalamıştı.) kafa patlatmaktan zayıf düşmüş olan Wallace bir daha asla seyahat etmemeye karar verdi.

Bir sanatçının gözünden yanan bir gemi...



Yeniden Doğuş

Kararı, kısa ömürlü oldu. İngiltere’de iki yıldan daha kısa bir süre geçirdikten sonra, tekrar yola çıkmaya hazırdı. Bu kez iyice tanınıyordu ve kendisini hem toplayıcı hem de haritacı olarak kanıtlamıştı (Çıkardığı Uaupés Nehri haritası, elli yıldan daha uzun bir süre kullanımda kaldı.). Bu, ona şu andaki Endonezya’yı oluşturan engin adalar zinciri Malay Takımadalarına seyahat için Kraliyet Coğrafya Topluluğu’nun desteğini kazandırdı.

1854’te Singapur’a ulaştı; otuz bir yaşındaydı ve sekiz sene daha Uzak Doğu’da kalacaktı, Shermer’in biyografisine göre “bin tanesinden fazlası yeni tür olmak üzere 310 memeli, 100 sürüngen, 8.050 kuş, 7.500 kabuk, 13.100 kelebek, 83.200 kınkanatlı ve 13.400 diğer böceklerden oluşan neredeyse akıl almaz 125.660 örnek” toplayacaktı. Wallace’ın daha sonra bu dönem hakkında yazdığı kitap, “Malay Takımadaları”, avlanmanın heyecanı ve hayranlıkla karışık hayreti ile doludur, mesela Ornithoptera poseidon kelebeğinin ilk örneğini yakaladığındaki gibi:

"Görkemli bir şekilde bana doğru geldiğini görünce heyecanla titredim ve ağdan çıkarıp on sekiz santimetre (yedi inç) açıklığındaki kanatlarının kadife siyahı ve parlak yeşiline, altın sarısı vücuduna ve kızıl göğsüne hayranlıkla bakana kadar gerçekten yakalamayı başardığıma inanamadım. İngiltere’de, dolaplarda benzer böcekler görmüştüm, fakat insanın böyle bir kelebeği kendisinin yakalaması başka bir şey; parmaklarınızın arasında çırpındığını hissetmek, taze ve canlı güzelliğine bakakalmak...."

Ornithoptera poseidon




Evrim Gerçeğine Adım Adım: Darwin ile İletişim ve Araştırmanın Yayınlanması

Ancak eşsiz bir toplayıcı olan Wallace artık müthiş bir kavram yaratıcısı oluyordu. Seyahatinin yalnızca ilk yılı bittiğinde, “Sarawak’ın beyaz Racası”nın (Borneo’nun kuzey kıyısındaki küçük bir derebeyliği yöneten, aynı zamanda, Slotten’ın iddialarına göre Rudyard Kipling’in “Kral Olacak Adam”ına model teşkil eden ilginç bir İngiliz) koruması altındayken Wallace, “Sarawak Yasası” olarak tanınmaya başlayan ifadesini açık bir şekilde belirtti. 1855’te yayınladığı bu fikir, tamamiyle geliştirilmiş bir evrim teorisine yaklaşmıştı ve “(...) var olan her bir tür, kendisinden önce var olan ve kendisine çok benzer türlerle hem uzay hem de zamanda aynı anda birlikte var olur.” ifadesiyle sona eriyordu. Wallace hâlâ evrimin nasıl gerçekleştiğini bilmiyordu, fakat gittikçe yaklaşıyordu. Makale, beklediği heyecanı yaratmadı, fakat çalışmaları hem Darwin hem de Wallace için vazgeçilmez olan büyük jeolog Charles Lyell’ın dikkatini çekti. Lyell, Darwin’in arkadaşlarından biriydi ve Wallace’ın makalesini okuduktan sonra sadece kendi tür defterini tutmaya başlamakla kalmadı, Darwin’i de bir şeyler yayınlaması için teşvik etti. Wallace’ın çok yaklaştığını anlamıştı.

Wallace 1858’in ilk aylarında, az bulunur cennet kuşlarını aramak için gittiği Ternate adasında kamp kurmuşken sıtma ateşi krizine yakalandı. O zamanı otobiyografisinde şöyle anlatıyordu: 

“Söz konusu zamanda sürekli yükselip düşen şiddetli ateş atakları geçiriyordum, ateşin düşme ve arkasından yükselme krizleri sırasında uzun saatler boyunca yatmak zorundaydım, bu sürede o zamanlar özellikle ilgimi çeken konular üzerinde düşünmekten başka yapacak bir şeyim yoktu.” 

Wallace’ın durumunda bu konu türlerin kökeniydi.

Wallace titreme ve ateşin geçmesini beklediğini hatırlıyordu; Malthus’un “Essay on the Principle of Population (Nüfus İlkeleri Üzerine Deneme)” adlı, hastalık ve kıtlıkla insan nüfusunun kontrol altında tutulmasının kasvetli değerlendiren kitabını ve Lyell’ın “Principles of Geology (Jeoloji İlkeleri)” adlı, dünyanın muazzam yaşını ve azar azar artan değişikliklerin çok uzun sürelerde güçlenme olasılığını vurgulayan kitabını okumaktan başı ağrıyordu.

Wallace’ın bir toplayıcı olarak şahsen yaşadığı deneyimler bu teorilerin etrafında dönüyor ve ona her türde genellikle ufacık çeşitlilikler olduğunu, elverişli durumlarda, Lyell’ın bahsettiği süreler içinde ve Malthus’un tanımladığı mücadelelere maruz kalarak, bunlardan yeni türler oluşabileceğini fark etmesi için gerekli fırsatı veriyordu. Ateş ve titreme geçtiğinde Wallace olayı çözmüştü. En uygun çeşitlilikler hayatta kalıyor, uymayanlar yok oluyor ve böylece yeni türler oluşuyordu. Sonraki iki gün boyunca “On the Tendency of Varieties to Depart Indefinitely from the Original Type (Çeşitlerin Orijinal Tipten Belirsiz Şekilde Ayrılma Eğilimi Üzerine)” adlı makaleyi yazdı. Sonra da değerini en çok anlayacak adama postaladı.

Darwin, Wallace’ın Sarawak makalesinden çok fazla etkilenmemişti; Lyell’ın heyecanına rağmen makalenin kenarına “yeni bir şey yok” notunu düşmüştü. 18 Haziran 1858’de Ternate’ten gönderilen ve Wallace’ın yeni makalesini içeren bir paket aldığında reaksiyonu böyle değildi. Hemen o gün, Lyell’a şaşkınlığını ifade eden bir yazı yazdı: 

“Daha çarpıcı bir tesadüf görmedim… . Kullandığı ifadeler şu anda kitabımın bölüm başlıkları ile aynı...” Çaresizce ekledi: “Bütün özgün çalışmam, ne var ne yok, mahvolacak.”

Wallace'tan gelen mektup...



Bu olay “Hassas Düzenleme” olarak adlandırılacaktı. Huxley’in torunu tarafından kullanılan bir deyimden alınan bu terim, Arnold C. Brackman’in 1980 tarihli kitabının adı olmuştur; kitap Darwin’in, Wallace’ın makalesini bildirdiğinden daha önce teslim aldığını, bazı görüşleri kendi çalışmasına dâhil ettiğini ve ancak ondan sonra, sanki yeni gelmiş gibi, Lyell’a gönderdiğini iddia ediyordu. Bu tartışmada birçok kez posta damgalarının ve el yazması metinlerin incelenmesi gerekmiştir, ancak son zamanlarda yayınlanan biyografilerin tümü, bu durumun temelde müthiş (hatta en müthiş) beyinlerin aynı şekilde düşünmesi durumu olduğunu açığa kavuşturmuştur. Fakat, her ikisi de Kraliyet Topluluğu’nun güçlü ve soylu üyeleri olan Hooker ve Lyell’ın, Darwin’in “önceliğini” korumak üzere davrandıklarına hiç şüphe yoktur. Her ne kadar Darwin Lyell’a “Onun veya başka birinin, aşağılık bir ruh hâliyle davrandığımı düşünmesindense bütün kitabımı yakmayı tercih ederim.” diye yazdıysa da konuyu, kendi lehinde çözmek için gerekli ipuçlarıyla birlikte Lyell ve Hooker’a havale etti. Lyell ve Hooker 1 Temmuz 1858’de Linnean Topluluğu’nun bir toplantısında üç belgenin okunmasını ayarladılar: önce Darwin’in 1844’te yazdığı yayınlanmamış bir taslak, ikinci olarak Darwin’in 1857’de Bir Harvard biyologuna gönderdiği ve teorisinin bakış açısını anlatan bir mektup, son olarak Darwin’in çalışmasına bir sonuç özeti şeklinde de, Wallace’ın makalesi.

Hâlâ tropiklerde olan Wallace’ın toplantıdan haberi bile yoktu, bütün hepsi olup bitene kadar kimse ona bir şey söylememişti. Öğrendiğinde ise efendisinin masasında yemek yemeye davet edilen bir hizmetçinin mütevazı tatminiyle annesine şunları yazdı:

“Bay Darwin’e şu anda üzerinde çalıştığı müthiş bir konuda bir makale gönderdim. O da makaleyi Dr. Hooker ve Sör C. Lyell’a göstermiş, onlar da o kadar beğenmişler ki hemen Linnean Topluluğu’nda okumuşlar. Bu durum, eve döndüğümde bu saygıdeğer adamlarla ahbaplık edebilir ve ihtiyaç duyduğumda onlardan yardım alabilirim demektir.” 

Yayınlamakta neden bu kadar acele edildiğini bilseydi acaba neler yazardı, diye merak ediyor insan. Fakat sonra, durumu daha iyi anladığında cömertliğini muhafaza etti, sadece makalesini kanıtlamak için bir şans verilmiş olmasını dilediğini ekledi sözlerine.


Hayat Devam Ediyor...

Türlerin kökenini çözmek iyiydi güzeldi ama Wallace yine de hayatını kazanmak zorundaydı. Dört yıl daha Malay Takımadalarında kaldı; kısmen maddi gücünün ayrılmayı kaldıramaması nedeniyle, kısmen de ayrılmayı istemediği için. İğne, kavanoz ve büyüteçle donanmış doğa bilimcilerin bilimsel dünyanın en ilerisinde yer aldıkları bir çağdı bu dönem. Bu bilim insanlarının bulguları, başkaları için materyalizmin önünü ne kadar çok açtıysa da, bugün biyoçeşitlilik dediğimiz şeye olan tutkularında neredeyse gizemli bir yan vardı: yağmur ormanlarında ve hatta emekli olup kırsal kesime yerleştiklerinde, kendi özel bahçelerinde bile buldukları aşırı bolluğa delicesine tutkundular. Yaşamı boyunca Wallace toplayıcılığa geri dönecekti, Antaeus’un (Yunan mitolojisinde Antaeus, ayakları yere bastığı müddetçe hiç kimsenin onu yenemediği Afrikalı dev bir güreşçidir; Herkül, Antaeus’u yerden kaldırarak yenmiştir) yere basmak zorunda olması gibi; ölümünden günler önce, doksan yaşında, sevdiği çiçeklere bakmak için hâlâ bahçesinde tekerlekli sandalyesiyle gezdiriliyordu. Wallace, bataklıktan kurtardığı bir bebek orangutanı üç ay boyunca biberonla besleyecek bir adamdı, bir insan bebeğine benzerliğini farkedip endişelenmeden. Tabiat anadan üretilen cevaplardan daha fazlasının hâlâ orada saklı olduğu duygusunu hiç kaybetmedi.

Wallace 1862’de, beraberinde iki cennet kuşuyla birlikte eve geldi (onlara canlı karafatma toplamak için Malta’da iki haftalığına karaya çıkmıştı.). Amazon’dan dönüşüyle karşılaştırıldığında, bu seferki zafer kazanmış birinin eve dönüşüydü. Wallace şimdi itibarlı bir bilim insanıydı ve dönüşünden önce bile Darwin’in minnet ve saygısını kazanmıştı. “Türlerin Kökeni” çıktıktan sonra, Darwin ona şöyle yazmıştı:

“Yerinizde olsa, çoğu insan yıkıcı bir haset ve kıskançlık hissederdi. İnsanoğlunun bu ortak zaaflarından öyle asil bir şekilde uzaksınız ki!” 

Darwin


Onun da, kendisi gibi bu konudaki açıklayıcı kitabını, hatta daha iyisini, çoktan yazmış olacağından hiç şüphesi olmadığını, “eğer benim kadar boş vaktiniz olsaydı” sözleriyle ekledi. Wallace, kısa bir süreliğine evde ve durağan olmaktan yararlanıp saygıdeğer bir botanikçinin kızıyla evlendi ve çeşitli bilimsel topluluklara kabulünün tadını çıkardı. Fakat hiçbir zaman kolay bir hayat biçimiyle yetinecek biri olmadı. Erken yaşlarındaki gezginliğini tekrarlayıp birkaç yılda bir seyahate çıktı ve sürekli yeni bahçeler ve daha iyi görüşler aradı. Kendini geri planda tutarak adlandırdığı “Bay Darwin’in ilkesi”ni desteklediği sırada da tamamıyla farklı bir dünyaya doğru çekiliyordu.


Wallace'ın Çöküşü: Ruhsalcılık (Spiritualizm), Aşı Karşıtlığı ve Ölülerle Konuşma

Wallace tropiklerdeyken, kızkardeşi Fanny spiritüalist olmuştu; kısmen kızkardeşinin ilgisi nedeniyle 1865’te Wallace seanslara katılmaya başladı. Bildiriler öncesinde kapı arkalarına ve masa altlarına bakan bir kuşkucu (skeptik) olduğu hâlde bu olayların büyüsüne çabucak kapıldı, gördüklerini coşkuyla kaydetmeye başladı. Masanın üstünde beliren taze çiçekler (Wallace her bir türü gereğince not ediyordu)... Akordiyonun tuşlarına dokunmak için uzanan bir hayalet eli... Wallace söylemediği hâlde ölü bir erkek kardeş isminin bir kâğıt parçasında belirmesi...

Hiçbir zaman fikirlerini kendine saklayamayan Wallace, 1866’da “The Scientific Aspect of the Supernatural (Doğaüstüne Bilimsel Bir Bakış)” adıyla bir kitapçık çıkardı ve seçkin meslektaşlarına gönderdi. 1869’da Lyell “İlkeleri”nin yeni baskısı hakkında bir eleştiri yazısı yayınladı. Bu yazıda Wallace evrim mekanizmasını açıkladı ve bundan sorumlu olan doğal seçilim yasalarını savundu, fakat “Yine de bu yasalara bağlı olan hareketleri belli yönlere ve özel sonuçlara yönlendiren bir Güç’ün kanıtı var gibi görünüyor.” düşüncesini de belirtti. Bu, mistik yol ayrımının veya Wallace”ın sözleriyle “küçük aykırı görüşü”nün ilk kez açıkça söylenişiydi. 

Önceden uyarılmış olan Darwin, endişe içinde Wallace’a, “Umarım çocuğumu ve kendi çocuğunuzu tümüyle katletmemişsinizdir.” diye yazdı. Wallace doğal seçilimden hiçbir zaman vazgeçmedi, fakat sonraki kuşaklar onu yetersiz bir ebeveyn olarak gördü. Evrimin ışığının doğaüstü ile ilgili her türlü illüzyonu ortadan kaldıracağına dair yaygın modern bilim insanı şablonuna uymuyordu. Wallace ikisini bağdaştırmaya çalıştı ve bu nedenle itibarı zarar gördü.

Wallace sadece spiritüalizmle kalmadı. 1880'lerde ilgili taraflar olarak doktorların soruna karar vermemesi gerektiğini savunarak aşılamaya karşı mücadele etti. Wallace, 1887’de Amerika’da yapılan bir söyleşi turunda “Darwinizm” konusunda verdiği konferansların yanı sıra, “Eğer Bir İnsan Ölürse, Yeniden Yaşama Geri Döner mi?” gibi başlıklarla dersler de verdi. Cevabı tartışmasız bir evetti. Wallace “Hepimiz, her hareket ve düşüncemizle, vücudun ölümünden sonra şu andakinden çok daha eksiksiz olacak zihinsel ve ruhsal bir dünya oluşmasına yardım ediyoruz.” şeklinde konuştuğunda hayatın, ruhların eğitilmesi için bir okul olduğu inancını açık açık belirten Keats ve benzerlerinden çok daha az bilim insanı gibi etki bırakıyordu.

Yine de bütün bunlar olurken bile bilime ciddi katkılarda bulunmaya devam etti. Bin sekiz yüz altmışlarda Wallace ve Darwin cinsel seçilimin rolü hakkında hararetli tartışmalar yaptılar ve Wallace’ın haklı olduğu o zamandan beri çok kez kanıtlandı. Çok önemli biyocoğrafya alanına öncülük eden “The Geographical Distribution of Animals (Hayvanların Coğrafik Dağılımı)” metnini 1876’da yayınladı. Buna karşın aynı yıl, daha önce ölmüş erkek kardeşinin bir medyum aracılığıyla tavsiyesi üzerine ailesini başka bir yere taşıdı. Gelecek kuşakların kafasının karışmasına şaşmamalı.

Wallace



Son biyografiler dizisinin zengin kapsamı Wallace’ın rotadan sapmasını çok daha anlaşılır kılmaktadır. Wallace’ın görünmeyen kuvvetlere olan ilgisi uzun süredir devam ediyordu; Leicester’daki öğrencileri ve Amazon’daki yerliler üzerinde hipnotizma deneyleri yürütmüştü. Anladığı şekliyle bilim adına seanslara katılmıştı, onun zamanında bu disiplin hızla uzmanlaşıyor ve profesyonelleşiyordu. Ölülerin canlılarla haberleşebileceği kavramı, Wallace gibi adamlar için, incelemeye değer bir şeydi, tıpkı aynı seanslara bazen katılan William James için olduğu gibi.

On dokuzuncu yüzyıl doğa bilimcileri için doğa fikri kutsal bir birliktelik taşıyordu. Evrimsel değişim ihtimalini yaratan beyinler, yeni bilimlerinin meydan okuduğu dinî varsayımlarla besleniyordu. Bu, o zamandaki görüş değişikliğinin izahına yardım eder. Charles Lyell rüzgâr ve yağmurun uzun sürede dağları aşındırabileceğini fark ederek Darwin ve Wallace’ın, tek hücreli bir organizmanın zaman içinde bir insana dönüşebileceğini anlamalarını sağladı, ancak benzer dönüşümlerin bir izahat ya da açıklaması güç bir büyü şekli olarak görülmesi bir tartışma konusu olarak kaldı; zaman, herşeyden daha çok, “Türlerin Kökeni” ve Ovid’in “Dönüşümler”i arasındaki farktır. Wallace ve Darwin için çok önemli olan Lyell, ilham verdiği evrimsel fikirleri başlangıçta kabullenememiştir.


Son Dönemler: Sosyalizm

Evrim tartışmasını edebi olarak düşünmek mümkündür. Evrenin bir yaratıcısı var mıdır? Doğa tarihi planlı bir hikâye midir, yoksa sadece rastlantısal bir kısa hikâyeler toplamı mıdır? Varlıklar ikincil ve daha yüce bir anlamın yansıması mı, yoksa sadece göründükleri şey mi? Darwin bile kendisini metaforlara karışmaktan kurtaramamıştır. “Doğal seçilim”, arkasında bir güç, Darwin’in aslında inanmadığı bir “seçici” gerektirir, bu nedenle Wallace onun bu terimi kullanmasını kusurlu bulmuştur.

Darwin, otobiyografisinde yaşlandıkça şiir okuma yeteneğini kaybettiğini belirtmişti. Bunun, zihinsel gerilemenin bir belirtisi olup olmadığını merak ediyordu, ancak entelektüel yaşamının yapısındaki değişimin bir işareti ve “doğal seçilim” gibi bir terimin yarattığı karışıklıklardan bilimin uzak durmasının bir simgesi gibi görünüyor. Bilim, din ve şiirsel hayal gücü birleştirildiğinde metafor çağı artık geçiyordu. Bu arada Wallace daha çok şiir okuyor ve kitaplarına şiirlerden aldığı özdeyişleri serpiştiriyordu. Otobiyografisinde, başından beri başarısızlıklarının, fakirliğinin ve ilk topladıklarını kaybetmesinin onu sonunda bugünkü hayatına getirdiğini düşünerek Hamlet’ten şu alıntıyı yapar: 

Demek ki tanrısal bir güç karışıp işe
Biz ne taslaklar çizersek çizelim
Son biçimi o veriyor kaderimize.

1889’da Wallace, Edward Bellamy’nin “Looking Backwards (Geçmişe Bakış)” adlı kitabını okudu ve sosyalist oldu. Uzun süredir İngiltere’deki sınıflara ayrılmış toplumu lafını sakınmadan eleştirmişti, zorunlu aşılamaya karşı çıkması, fakirlerin buna uymadıklarında cezasını ödeyemedikleri ve kendilerini hapishanede buldukları, zenginlerinse bu işten kolayca sıyrıldıkları görüşünden doğmuştu (“Özgürlüğün bilimden çok daha müthiş ve daha önemli olduğunu düşünüyorum.” demişti). Toprak İstimlakı Topluluğu’nun (Land Nationalization Society) başkanı oldu ve büyük ölçüde sosyal eşitsizlikler var olduğu sürece doğal seçilimin asla insanlar için yararlı etkileri olamayacağını yazdı. Son zamanlarda şekillenmeye başlayan “sosyal Darwinizm”in sadece sınıf ayrıcalığının bir savunusu olduğuna inanıyordu.

Wallace ve İmzası...



Politik tutkuları, spiritüalizm bakış açısı gibi, onu başladığı yere, Amazon ve Malay Takımadalarında birlikte olduğu yerlilere götürdü. Slotten’ın gözlemlediği gibi, Darwin karşılaştığı “vahşiler” ile Batılı insanlar arasındaki uçurumdan ürkmüşken Wallace benzerliklerden etkilenmiş, içgüdüsel bir yakınlık hissetmişti. Toprak istimlakı, köklü eşitlikler, hatta ruh dünyasına inanç gibi birçok tutkusu, seyahatlerinde birlikte olduğu yerel topluluklara tanıştırıldı. Wallace, Borneo’dayken içlerinde yaşadığı kafa avcısı Dayakların ahlaken İngiliz vatandaşlarından üstün olduklarını alay etmeksizin ileri sürme gücüne sahipti.

Wallace’tan sonra gelen ve günümüze kadar uzanan kuşaklar onun hakkında tam olarak ne düşüneceklerini bilememişlerdir. Bugün Darwinciler tarafından çok Tanrıcı, akıllı tasarım savunucuları (Wallace’ın bu gruba tahammül ettiğini düşünmek bir hayli zordur) tarafından ise çok Darwinci bulunmaktadır. Ancak sosyobiyoloji teorisine insan doğasını da dâhil eden (bilim dünyasının çok öfkelendiği) ve kendi ifadesiyle “bilgi birlikteliği”ni hayal etmeye devam eden E. O. Wilson gibi doğa bilimcilerin çalışmalarında hâlâ Wallace’ın bütünsel etkileri görülebilir. Wilson bir Tanrıcı değilse de, Amerikan bilim insanları arasında bir anket yapılsa, yüzde kırkı bir çeşit kutsal güce inandığını kabul eder. İnsan Genom Projesi’nin başkanı Francis Collins gibi utanmadan genetik kodun Tanrı’nın dili olduğunu açıklayan bilim insanları da vardır. Collins o ifadeyle bir metafordan daha fazlasını söylemek istemiş gibi görünüyor fakat Wallace’ın aksine öyle olduğunu kanıtlayan bilimsel bir tartışmaya kalkışmayacak kadar da bu işten soğutulmuş gibi.

Shermer’in “Darwin’in Gölgesinde” kitabı, Wallace yola çıktığında “Doğa araştırmaları ve teoloji aynı paranın iki yüzüydü.” tespitini yapar ve “bilim” teriminin henüz doğal bilimlerde yapılan sistematik gözlem biçimindeki özel anlamını kazanmamış olduğunu söyler. Teorisinin bilim ve din arasındaki ilişkinin kopmasında bu kadar önemli bir rolü olan Wallace, sonra kendini aralarında yeniden bağlantı kurma girişimlerine adadı. Ölümünden sonraki yüzyılda, 1913’te, bilim ve din arasındaki uçurum daha da büyüdü ve işe yarar modeller arayan sonraki bilim insanı kuşakları Wallace’ı göz ardı etti.

Bununla birlikte, uzun yaşamının sonuna geldiğinde, neredeyse kendine rağmen Wallace son derece ünlü olmuştu. Oxford’dan bir fahri doktorluk, Kraliyet Topluluğu’nda bir üyelik ve bir Liyakat Nişanı’nı (Bu, Buckingham Sarayı’na bir ziyaret ve dolayısıyla Wallace’ın almayı arzu etmediği yeni pahalı bir takım elbise gerektiriyordu.) geri çevirmeye çalışmasına rağmen Wallace sonunda büyük bir bilim insanının sahip olabileceği aşağı yukarı bütün ödülleri almış oldu. Öldüğünde Westminister Abbey’de Darwin’in yanına defnedilebilirdi, ancak isteklerini bilen ailesi kabul etmedi. Onun yerine, daha güzel bir manzarası olan yerel mezarlığa defnedildi.

Wallace tarihe "Darwin'in gölgesinde kalmış bir dahi" olarak geçmiş olsa da, bunu biraz kendi hayalgücü sağladı diyebiliriz. Bilimsel tarafsızlığını yitirmiş oluşu, ister istemez onu bilim camiasından kopararak tarihte asla kalıcı yer edinemeyecek olan sahtebilimcilerin arasına sokmuştur. Belki daha mutlu ve renkli bir hayat yaşadı; ancak gerçeklikten uzaklaştı. Bilimde ve teknolojide sıklıkla gördüğümüz gibi, her şeyi aynı anda elde edememenin bir örneğidir bu. Hem ayakları yere basmayan bir hayalperest olup, hem gerçeklere ulaşmak, bilim insanı olmak mümkün değildir. Hem sahtebilimi kabul etmek, hem bilimsel çizgide kalmak mümkün değildir. Birinden birini seçmek zorundasınızdır. Darwin'in aksine Wallace, sağlam temelli bilimsel araştırma düzleminden çıkarak hayal gücünün ve uydurma iddiaların dünyasında kendisini kaybetti. Bu, onu ve başarılarını küçümsemek için yeterli bir sebep değil elbette. Ancak bazı gerçekler de, burada ele aldığımız gibi, zaten kendiliğinden ortadadır. Wallace, adını bilim tarihine altın harflerle yazdırmak yerine unutulmayı tercih etti. Bu tercihine saygı duymakla birlikte, Evrim Ağacı ekibi olarak keşke gerçekte hak ettiği değeri bulabileceği bir çizgide ilerlemeyi tercih etmiş olsaydı diye düşünmeden edemiyoruz.

Umuyoruz ki faydalı bir yazı olmuştur.

Yazan: Jonathan Rosen (The New Yorker)

Çeviren: Şule Ölez (Evrim Ağacı)

Düzenleyen ve Geliştiren: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynak: Bu makale, The New Yorker sitesinde yazılmış makalenin Evrim Ağacı tarafından gözden geçirilmiş ve geliştirilmiş bir çevirisidir.
6 Yorum