Bilimsel Tartışma - 16: ''İddia Ediyorum, Öyleyse Haklıyım!''

Yazdır Bilimsel Tartışma - 16:


“Cogito ergo sum” yani “Düşünüyorum, öyleyse varım” demişti Rene Descartes. Bu sözden yola çıkarak bu makalenin başlığına“İddia ediyorum, öyleyse haklıyım” koymak istedik. Bu yazımızda insanların iddia ederken nasıl hatalı davrandıklarını ve "Beyin" denen organın nasıl hatalar üretebileceğini elimizden geldiğince anlatmaya çalışacağız. Evet, bu yazı uzundur, çünkü her ne kadar zor bir görev olsa da bu konuda paylaşacaklarımızı tek bir yazıya sığdırmaya çalıştık. Görsellerle beraber tahminimizce sıkılmadan okuyacağınızı düşünüyoruz. Yazının kendisi daha da genişletilebilir, fakat abartıya da kaçmak istemedik.

Skeptisizm (şüphecilik) ile uğraşmadan evvel neredeyse her insan öncelerinde farklı şeylere farklı boyutlarda inanmaktaydı. Daha sonrasında hatalı oldukları yerleri öğrendikleri zaman eleştirisel düşünmenin faydalarını gördüler. Nerelerde mantık hataları yaptıklarını ve iddiaları nasıl ele almaları gerektiklerini daha iyi öğrenerekten abartılı görünen bir iddiayla karşılaştıklarında kaynakları ve bilimsel verilerini sormasını öğrendiler. Bu özellik olmadan internet’te hatalı paylaşımları etkileyici bulup bunu başkalarıyla paylaşmaya kalkışırız ve sözde bir iyilik yaptığımız yanılgısına kapılırız. Tahmin ediyoruz ki bu konuları öğrenen bazı okurlarımız “Bu bir mucize!” ve “Bilim adamları bunu açıklayamıyor!” gibi başlıkları görmüştür. Genellikle ilgi çekmek amacıyla kullanılan fantastik başlıklar ve olağanüstü bir şeymiş gibi bilgi içeren yazılar binlerce beğeni almakta ve binlerce insan tarafından paylaşılmaktadır. Öyle ki bazı paylaşımların sadece birkaç saat içerisinde on binlerce insan tarafından paylaşıldığına rastladık. “Bunu biliyor muydunuz?” ve “Arkadaşlar, mutlaka paylaşın!” şeklinde yayılan bu bilgilerin çoğu ya bütünüyle hatalı ya da bir kısmı hatalar içermektedir, ancak her türlü okurlar bunları farklı şekillerde yorumladıkları için her türlü yayılan bilgi gerçekte bilgilendirmekten öte kişilerde birer önyargı oluşturmaktadır. Mesela “(farelerle) ilk telepatik iletişim sağlandı” başlıklı bir haberin içeriği gerçekte farklı şeyden bahsederken bazı okurlar bunu "Telepati bilim tarafından kanıtlandı!" şeklinde yorumlamıştır (Bakınız). Özellikle sahte-bilimsel bir haber yayıldıktan sonra bunu okuyan insanlar genellikle bilimsel gelişmelerle iç içe olan insanlara “Ama bilim adamları bunu destekliyor! Bak bilim kanıtladı!” cümlelerle karşı çıkmakta ve bir tartışma yerine demagojik bir atışma haline dönüşmektedir (Bakınız). 

İnsanlar mükemmel canlılar değildir. Gözlerimiz her şeyi göremiyor, kulaklarımız her şeyi duyamıyor, beynimiz hatasız çalışmıyor. Tarih boyunca anlayamadığımız bazı olayları açıklamak yerine onları başka şeylere bağladık ve konunun bu şekilde çözüldüğünü sandık. Ouija tahtasında herkes ellerini koyunca sanki kendiliğinden hareket ediyormuş yanılgısına kapılıyoruz, “Y” şeklindeki bir çubukla yakınlarda suyu bulduğumuzu sanıyoruz, üzerimizde bir tür baskı olduğunu hissedip cinlerin bizleri etkilendiğine inanıyoruz, geceleri uyku felci geçirirken bir anlığına “acaba ben uzaylılar tarafından mı kaçırıldım?” düşüncesine sahip oluyoruz, bariz bir şekilde 13 sayısının sadece bir sayı olduğunu düşündüğümüz halde görünce bir tedirginlik yaşayabiliyoruz, önümüzden bir kara kedi geçince inanmadığımız halde gün içerisinde yaşanılan talihsiz bir olayı ister istemez sebebini kara kediye bağlayabiliyoruz. Milyonlarca insan bütün kalbiyle 21 Aralık 2012 tarihinde Maya kehanetin gerçekleşeceğini düşündüğü halde hiçbir şey olmadı (Bakınız). Yanıldıkları halde, halen bu tavırlarını başka konularda devam ettirdiklerini görebiliyoruz.

Neden mi? Aslında yanıtı çok basit: Biz insanlar yanılmayı sevmiyoruz, yanılınca bile kabullenemiyoruz. Bu yüzden birisiyle tartıştığımız zaman bir karşı koymayı gözlemleyebiliyoruz, “hayır, hayır senin dediğine katılmıyorum!” ya da bütün kanıtlarıyla beraber ortaya konulmuş bilimsel bir çalışmaya “ben bunu doğru bulmadım” diyenleri görebiliyoruz. Bizler Dünya’yı kendi düşüncelerimizle şekillendiriyor, onu o şekilde görmek istiyoruz. Bu kısacası “Mind Projection Fallacy” (Zihin Projeksiyon Safsatası) olarak bilinmektedir. Ancak şöyle bir gerçek vardır: Dünya 7 milyar insanın düşüncesine bağlı değildir, Dünya dünyadır. Bizler her şeyde bir mantık aramaya kalkışınca genel olarak iki yola başvurabiliriz. Birinde konuyu düşünürüz, diğerinde ise konuyu düşüncelerimize uygun bir hale getirmeye çalışırız. İşte bilimsel gelişmeleri takip eden, eleştirisel düşünen ve araştırmalar yapıp kaynakları inceleyen bireyler bütün hayatları boyunca “düşünmeyi” gerçekleştirdikleri halde bir açıdan yeniden doğmuş gibi “düşünmeyi” yeniden öğrenmeye çalışıyorlar, çünkü beynin hatalar verebileceğinin farkındadırlar (mesela alttaki görseli inceleyiniz). Ancak diğer insanlarda bu özellik eksiktir. Güzel tarafı ise öğrenilebilecek bir şeydir. Fakat bazıları kapalı bir kutu içerisinde kalıp kendi düşündükleriyle yetinmeye çalışır. 



Hepimiz siyaset, ekonomi, tarih, felsefe ve birçok konuda şahsi düşüncelere sahibiz, fakat konulara sübjektif bir açıdan yaklaşmak yerine objektif bir açıdan yaklaşmamız da düşüncelerimizi şekillendirmemizde bir fayda sağlamaktadır. Konuları iyi ve kötü yönleriyle ele almamız gerekir. Ancak birçok insanın sadece kendi düşüncelerini destekleyen şeyleri ele aldıklarını ve diğer şeyleri dışladıklarını görebiliyoruz, tıpkı içeriye ışığı alan ancak ısıyı geri yansıtan camlar gibi. İşte bu nedenden dolayı insanlar bir şey okuduklarında ya da izlediklerinde kendi düşünceleriyle uyumlu şeyleri aramaya başlarlar ve onu tespit edince “evet, işte benim bahsettiğim de bu!” deyip sanki düşüncelerinin onaylandığı yanılgısına kapılırlar. Bu düşüncelerini büyük harflerle ve/veya ünlemlerle paylaşırlar, yaymaya çalışırlar, büyük kelimeler kullanarak yazılarına “gerçeklik” etkisini kazandırmaya çalışırlar, konulara duygusal yaklaşmaya çalışırlar. İşte bu yüzden her sene neredeyse hep aynı iddialara rastlıyoruz ve bunlar genellikle aynı görsellerle ya da aynı yazılarla paylaşılmaktadır. İnsanlar başkalarına paranormal bir olayı anlatırken “arkadaşım bunu yaşadı, yaptı, gördü” gibi cümlelerin geçerli olduğunu sanıyorlar. Televizyonda beyaz bir önlük giymiş bir insanın kullandığı bilimsel terimlerle gerçekte sahte-bilimsel bir şeyi anlatırken bundan etkilenerek “ama X profesörü böyle olduğunu söyledi” diye karşı çıkışlarında bulunurlar. O kadar çok sayıda örnek var ki, bizimle konuştukları zaman nerelerde hata yaptıklarını görebiliyoruz fakat kendilerine nerelerde hata yaptıklarını söylediğimiz zaman tavırları hiçbir şekilde değişmemektedir. Bunun da nedeni basittir: Bilmiyorlar. Bilimsel bir makalenin okunuş şeklini bilmiyorlar, mantıksal safsataları hayatlarında hiç duymadılar, skeptisizm’in bir kelime bile olduğunu bilmiyorlar, savundukları şeylerin karşı argümanları olduğunu hiç görmediler ve kimse onlara eleştirisel düşünmenin nasıl bir şey olduğunu da anlatmadı. Bu neredeyse hepimiz için geçerlidir. Bugünkü bilgilerimizi genel olarak gittiğimiz okullardan ve üniversitelerden değil, direk internet'ten alıyoruz. Okuduğumuz tüm makaleler, izlediğimiz tüm belgeseller, konuştuğumuz farklı insanları da bu sanal ortamından tanıdık.

Ancak internet her ne kadar bilgi hazinesi olarak sayılsa da, herkes istediğini paylaşabildiği için aynı zamanda bizler için bilgi çöplüğü olarak da tanımlanmaktadır. Öyle ki küçüklüğünden beri "Psişik Güçler" hakkında bir şeyler okuyan çocuklar büyüdüklerinde “ben telekineziyi senelerce araştırdım ve üzerinde uğraştım” dedikleri zaman sanki aşırı bilimsel ve olağanüstü bir beceriden bahsettiklerini sanıyorlar. Gözlerin üzerine giydirilmiş bir perde gibi bu gibi bireyler her ne kadar illüzyon denen şeyin var olduğunu bilse bile internet üzerinden paylaşılmış basit bir psi-wheel ya da telekinetik güçle bükülen parayı gösteren videoların etkili ve kanıt niteliğinde olduğunu düşünüyorlar. Bu tarz şeyler daha sonralarında UFO, Cin, Hayalet ve benzeri paranormal olay için de “ben gördüm!” iddiasına dönüşüyor ve daha da ileriye gidilerek Çakralar, Akupunktur noktaları, Qi enerjisi, Meleklerden şifa gibi gerçek anlamda görünmez şeyler için de “Ama olmadığını kanıtlayamazsın!” iddia haline bürünerek argümanlarının giderek güçlü bir hale geldiğini sanıyorlar. Maalesef bütün bu bilgi birikimini arkalarına atarak biriktiriyorlar ve o bilgi birikimini önlerine dizip de eleştirmekten kaçınıyorlar, çünkü hatalı olma fikri onları zorlamaktadır. Onca sene boyunca edindikleri tüm inançların, düşüncelerin, fikirlerin, bilgilerin tek bir hamleyle bile birden yıkıldığını görmeyi arzulamıyorlar. Bilim camiasında da hatalı olduğumuzu öğrenmek bizler için kolay yutulmayacak bir lokma gibi olsa da bununla bir açıdan seviniyoruz çünkü hatalı bir yoldan çıkıp ondan daha doğru bir yola girdiğimiz hissiyatı bizleri memnun ediyor.

Bilim dünyasında bilim insanlarının duygusuz oldukları anlatılsa bile asıl mevzu konuları ele alırken işin içine duygularımızı katmamaya çalışmaktır. İşte bu yüzden bizim gibi hata oranı çok daha düşük olan araçlar ve cihazlar kullanırız. Bir hesap makinesi bir yandan büyük sayıların çarpımını yaparken bir yandan da sabah eşiyle yaptığı kavgayı düşünmemektedir, ya da bir sonraki maçın kaç kaç biteceğini merak etmemektedir. Ancak biz insanlar duygularımıza da başvurarak “ama ben yaşadım, bana inanın lütfen” diyebilecek hale gelebiliriz (Appeal To Emotion, yani Duygulara Başvurma Safsatası). Duyguların yanında kişisel tecrübelere de başvururuz ve “benim yaşadıklarımı anlayabilmek için bildiklerimi bilmen gerekiyor” deriz. Bu tavrı ruhsallıkla uğraşan insanlarda birçok kez görüyoruz. Öte alemleri hissettiğine inanan, üst boyutlarla iletişim kurduklarına inanan ve sözde maddesel-olmayan şeyleri deneyimlediklerini düşünen insanlar konuya materyalist (maddeci) bir açıdan yaklaşan insana yüzünde bir gülümse bulundurarak sanki “senin daha anlaman gereken konu çok, ancak o zaman üçüncü gözün açılır” dermiş gibi konuşmaktadır. Bazıları için bu hatalı bir benzetim olsa da, uyuşturucunun kendisi de benzer bir ruhsal etkiye sahip olduğunu belirtmek isteriz.

Doğanın güzelliklerine bakmakla beraber maalesef çirkinliklerini de göz önünde bulundurmalıyız. Doğal felaketler, hastalıklar, acımasızca avlananlar ve avlayanlar… Doğayı bütünüyle ele almamız gerekmektedir. “Hepimiz biriz” felsefesini kullanan ruhsal insanların da bunu bu şekilde ele alması gerekir çünkü yaşamın sadece iyi şeylerini alarak diğer şeyleri de dışlayamayız. Buna benzer bir yanılgıyı internet’e yüklenen iki ayrı videoda görebiliriz. Bir videoda etkili bir müzik, doğanın güzelliği, insanların yardımseverliliği ve diğer güzel şeyler konulunca sanki “Dünya çok güzel bir yer” düşüncesini oluştururken diğer videoda sakat doğan bebekler, çevre kirliliği, doğal felaketler, savaşlar, korkunç insan davranışları gibi kötümser şeyler yer alınca “Dünya’ya neler oluyor böyle!” hissi oluşmaktadır.

Gerçekte beyniniz muhteşem bir araçtır ancak onu eğitmemiz gerekir, aksi takdirde o sizin en büyük yanılgı cihazınız haline dönüşecektir. Doğrusu, Uçan Tanımlanamayan Cisimleri (UFO) görünce “Garip bir cisim, bu bir UFO, öyleyse bu uzak bir gezegenden gelen bir uzaylıdır” diyerek kendi kendiyle çelişen ve bunun farkına varamayan ve aynı zamanda kaynak göstermeden basit bilgilerle, resimlerle ve videolarla ikna edebileceğini sanan insanlar için bu yazıyı hazırladık ve sizlerin beyninizin ne kadar da yanılabileceğini göstermeyi amaçladık. Beynin yanılabildiğine dair en bariz kanıtı illüzyonların var olmasıdır zaten. İtalya’ya gidip Pisa kulesine yaslanmış gibi görünen ya da Mısır’a gidip Piramitlerin tepesinden tutmuş gibi görünen insanların fotoğrafları da bu amaçla çekilmektedir, “sanki öyleymiş gibi” bir görüntü verebilmek içindir. Tiyatro sahneleri ve film/dizi çekimleri de öyledir. 



Şimdi de sizlere birkaç görsel daha göstermek istiyoruz. Alttaki görselde kaç tane kırmızı daire görüyorsunuz? Toplamda 6 tane olması gerekmektedir.




Sadece 5 tane mi bulabildiniz? Peki “6” sayısını sizlere bir ipucu olacak şekilde söylediğimiz halde kaçınız adamın altı tane parmağının olduğunu fark etti?

Peki alttaki fotoğraf sizce yukarıya bakacak şekilde mi çekildi, yani arkadaki şey gökyüzün kendisi midir ve o taş havada mı uçmaktadır?




Bazılarınız arkadaki yerin bir göl olduğunu başta fark edemeyeceksiniz.

Peki bu fotoğraftaki halı sizce düz müdür?




“Elbette düz” diyeceksiniz, ancak bunu kavramakla zorlanacaksınız. Beyninizi birazcık daha yormak istiyoruz. Alttaki fotoğrafta yer alan asansör kaplamasının gerçek olmadığını bildiğiniz halde, buraya adım atmaktan çekinir miydiniz?




“Ben girerim” diyecek bir sürü cesur insanın olduğundan eminiz. Ancak asansör kapıları açılınca direk gireceğinizden şüphe ediyoruz. Peki alttaki fotoğrafta bu genç adam havada mı uçmaktadır?




Aslında hayır, bunu başta beyniniz o şekilde algılayabilir ancak gerçekte o gölge görünümlü yer sadece suyla ıslatılmıştır.

Gökyüzünde garip ışıklar, uzay aracından çekilen UFO, eski fotoğrafların arka planında görülen hayaletler, gölde görülen canavar, ormanda görülen insan benzeri canavar, kirlian fotoğrafçılıkta görülen insan aurası, ölürken görülen beyaz ışık, Mars’ta görülen yüz ya da uzaylı ya da heykel ya da binbir çeşit sayılabilecek örneklerin neredeyse hepsi, tabiri uygunsa, sahtedir. Daha doğrusu, göründükleri gibi değildirler. Bazılarınız tepede paylaştığımız basit görsellere bakarak “ben hiçbirinde kandırılmadım” diyebilir. Ancak bizim göstermeye çalıştığımız şey gördüklerinizin o an ki yaptığınız yorumdan öte onu gördükten sonra hikayeyi renklendirme şeklinizdir. Hafızanız kuvvetli olabilir, çocukluğunuzda yaşadığınız bir olayı dünmüş gibi anlatabilirsiniz, ancak “5 gün önce kahvaltı için ne yediniz?” diye sorduğumuz an bazılarınız hatırlamayabilir ya da “sanırım” kelimesiyle başlayan cümleler kurabilirsiniz. İşte gördüğümüz rüyalar ve gördüğümüz şeylere de bu tarz bir yorum getiririz. Her sene gördüğümüz yüzlerce rüyanın önemini dikkate almayarak tek bir rüyada uzun bir süredir görmediğimiz bir arkadaşı görerek uyandığımız an o arkadaş ile bir şekilde aynı gün içerisinde iletişim kurduğumuzda bu rüyanın bir öngörü olduğu yanılgısına kapılabiliriz. Bazı insanlar "gerçek anlamda" ölerek öte alemlere gidip geri geldiklerine inanarak konuşmalar vermiştir (aslında gerçek anlamda ölmemişlerdir, Ölüme Yakın Deneyim [NDE] yaşamışlardır. Bu iddiada bulunan insanlardan bazıları nörobilimci bile olabiliyor!). Daha da ilginci, binlerce insan bu kişileri ciddiye almıştır! Tek bir kanıt bile istemeden sadece söylenilenler kendi düşünceleriyle uyumlu olduğu için ve konuşmacının kendisi duygusal davranarak “sizleri seviyorum, o yüzden sizler için endişeleniyorum, ben karşı tarafı gördüm, beni dinleyin” diyerek binlerce insanı etkiliyor. ABD’de şifacıların aynı tavırlarla sahnede kişilerin kanserini o an yok ettiklerine inandırabiliyorlar (Faith Healers olarak bilinirler). Etkinliğe gelince başta adlarını ve kişisel bilgilerini yazdıkları kartları bu şifacılara teslim ettikten sonra kendilerine yaklaşan şifacı “senin adı bu değil mi?” dediğinde sanki aklını okuduğu hissiyatına kapılıyor, etkinlik başlamadan evvel adını bu kişilere verdiği gerçeğini resmen unutmuş gibi davranıyorlar!

Peki ya siz? Bu cmüylei nsıal olyour da bu şkeilde okybiluayisonuruz? Çünkü aklınız bir mantık aramaktadır, iki şeyi birbiriyle ilişkilendirmeye çalışmaktadır, onu tamamlamaya çalışmaktadır. İşte bu yüzden meditasyon yapan bir insanın kanseri yok olunca bunu meditasyonla yendiğini sanır, işte bu yüzden bir şehirde yaşanılan büyük bir depremin gerçekte orada yaşanılan zina olaylarından dolayı depremin olduğuna inanan insanlar olur, işte bu yüzden yatarken sanki ruhu bedeninden çıkmış gibi hisseden insanlar astral seyahat yaptığını düşünür. Ve bizler bu tarz iddiaları başkalarıyla paylaştığımız zaman o iddialar renklendirilerek etrafa yayılmaktadır, tıpkı bir arkadaşınızın kulağına bir cümleyi fısıldayarak o arkadaş da bir sonraki kişiye bunu fısıldayarak en sonuncu kişinin ilk söyleyen kişiden farklı bir cümleyi söylediği oyun gibi.

Yazımızı bitirmeden evvel aklınızı biraz daha karıştırmak istiyoruz. Alttaki resmin gerçek bir insan olduğunu söylersek kaçınız buna inanırdı?




Bunu birisine gösterseydik “bu kesinlikle bir resimdir, gerçek değildir” derdi. Alttaki fotoğraf bunun aksini göstermektedir.




Peki bu bir sonraki gerçek bir fotoğraf mıdır?




Tekrardan cevap “hayır”. Gördüğünüz şey gerçek değildir. Bu ve buna benzer çizimler Joongwon Charles Jeong’ın eseridir. Gerçek olmadığını kavramakla epeyce zorlanıyoruz doğrusu.




Yani kısacası hepimiz kandırılabiliriz ve daha birkaç dakika önce gördüğümüz şeyleri ya unutabilir ya da anlatmaya çalışırken hatalar yapıp yerine başka bir şey söyleyebiliriz. Mesela bu yazımızın en başında kullandığımız Latince kelimeleri kaçınız hatırlıyor?

Hatırlamak için tekrardan baktınız ya da bakacaksınız değil mi? Bu yüzden gördüklerimizi ve sağdan soldan duyduklarımızı başkalarıyla paylaşmadan evvel iyi bir araştırma yapmamız gerekmektedir, aksi takdirde iddianız pek ciddiye alınmayacaktır.

Bunları Da Okuyabilirsiniz:

Yazan: Arsel Acar (Evrim Ağacı)

Kaynaklar Ve İleri Okuma:
6 Yorum