Ağlamanın Evrimi

Yazdır Ağlamanın Evrimi
Sayfamız okurlarından Sayın Atıl Kaan Kalaycı bize şöyle bir soru sordu:
 
Merhaba! Geçen gün film acıklı bir film izlerken aklıma takıldı, ağlamak nasıl evrimleşti (kesinlikle ben ağladığımdan değil! :D)? Evet, duygularımız evrimleşmiş ama ağlama olayı, birçok organın birlikte çalıştığı bir olay ve ilgimi çekiyor. Ağlamanın evrimsel gelişimimizde nasıl bir faydası oldu?
 
Evrim Ağacı olarak kendisine şöyle bir cevap vermek istiyoruz:
 
Sayın Atıl Kaan Kalaycı,
 
Bu konuda aslında pek çok araştırma var ve çok ilginç bulgulara ulaşılmış. Biraz paylaşalım sizlerle.
 
İlk olarak, pek çok hayvan türü acı duydukları zaman sızlanırlar veya ağlarlar. Bu sadece insana özgü bir olay değildir. Ancak duygusal anlamda gözyaşı döken tek türün insan olduğu düşünülüyor, bunun da sebebi son derece makul ve anlaşılır: Duygularla ilgili beyindeki bölgeleri en çok gelişmiş tür insan olduğundan, bazı tepkisel olguları da bu duygularıyla birlikte evrimleşen tek hayvan türü insan.
 
Bunun yanısıra aslında duygulandığımızda ya da acı duyduğumuzda akan sıvı olan "gözyaşı", bilindiği üzere sadece normalde bu amaçla var olan bir sıvı değil. Asıl amacı, göz kapaklarının hareketi sırasında gözün üzerine ince bir tabaka halinde yayılarak gözü nemli tutmak. Gözümüz neden nemli kalmalı? İlk sebebi, görüşün net tutulabilmesi için. İkinci sebebi ise, gözümüz karada yaşamak için evrimleşmediği için. Bildiğiniz gibi ilkin atalarımız denizlerde yaşayan ve balıkların da atası olan türlerdir. Denizlerin içerisinde gözü nemli tutmak gibi bir sorun yoktur. Ancak karaya çıkışla birlikte gözün nemli tutulabilmesi için göz kapakları ve gözyaşı evrimleşmiştir. 
 
Bazı bilim insanları (özellikle de psikologlar), gözyaşlarının ve ağlamanın sosyal hayat açısından önemli olduğunu düşünmekteler. Belfast Üniversitesi Algı ve Kültür Enstitüsü müdürü Jesse Bering, belki de iyi ağlayan bireylerin sosyal hayatta daha başarılı konuma geçmiş olabileceğini ileri sürüyor. Ağlamanın, bir insanın zayıf bir halde olduğunu göstermenin en iyi yolu olduğunu belirtiyor. Bunun en önemli sebebinin, algımızın gelişmesiyle birlikte empati duygularımızın da gelişmesini ve bu sebeple ağlayan birini gördüğümüzde acıyarak yardım etmek istediğimizi, bu sebeple de ağlayanların daha az enerji harcayarak daha fazla yardım alabilmesi olduğunu ileri sürüyor. Ancak daha sonradan daha da karmaşıklaşan sosyal ilişkiler sebebiyle, yakın bir gelecekten itibaren ağlamanın gittikçe olumsuz bir anlam kazandığını düşünüyor. 
 
Ağlamanın hala sosyal ilişkilerde düzenleyici bir unsur olduğu açık: bir tartışma ya da kavga sırasında gelen ağlama, saldırgan bir kişinin evrimsel geçmişimizde edindiğimiz empati duygularından ötürü sakinleşmesine sebep olabiliyor, bu da insanların mental dengelerini korumalarını sağlıyor.
 
Benzer şekilde ağlama, utanç duygusunu da ele verebiliyor. Bu da yine, karşı tarafın, ağlayan kişinin yaptığı olumsuz bir davranıştan utanç duyduğunu gösterip yumuşamasına sebep olabiliyor. Bu da yine, sosyal ilişkileri düzenlemede faydası olan bir durum.
 
Bilim insanları, 3 çeşit ağlama tipi tanımlıyor: Dediğimiz gibi ilki gözleri nemli tutmak amacıyla akan ve göz pınarından aşağıya taşmayacak kadar salgılanan nemlendirici sıvı. İkinci tipi, gözümüze bir uyaran etkidiğinde (soğan, parmak, toz gibi) gözümüzün enfeksiyonlara karşı silah olarak salgıladığı refleksif gözyaşı. Üçüncüsü de yukarıda açıkladığımız duygusal gözyaşları. Bu tipler, birbirinden sadece fiziksel özelliklerine göre değil, kimyasal içeriklerine göre de ayrılıyor. Beynimiz, farklı durumlarda farklı kimyasal karışımlarda gözyaşının akmasını sağlıyor. Örneğin duygusal gözyaşlarında Manganez elementine ve Prolaktin hormonuna daha çok rastlanıyor. Bu iki kimyasalın vücuttan atılması, bireyin hissettiği stresi azaltıyor, bu sayede faydalı bir adaptasyon haline geliyor. Bu sebeple de duygusal sebeplerle ağladığımız zaman çoğu zaman rahatlama hissediyoruz.
 
Ağlamanın biyokimyası, diğer salgı olaylarından çok farklı değil. Belirli uyaranların beyni uyarması durumunda Kranyal Sinir'den gözyaşı benzleri uyarılıyor ve gözyaşı sentezleniyor. Örneğin duygusal ve refleksif gözyaşlarını, en büyük gözyaşı salgı bezi olan Lakrimal Bez (Lacrimal Gland) salgılıyor.
 
Tel Aviv Üniversitesi'nden Evrimsel Biyolog Prof. Dr. Oren Hasson, ağlamanın evrimsel kökenlerini inceleyen bilim insanlarından biri. Yukarıda açıkladığımız gibi, onun da araştırmaları, gözyaşlarının özellikle güçsüzlük belirtisi olarak döküldüğünü gösteriyor. Yani kendimizi karşımızdakine karşı duygusal olarak güçsüz hissettiğimizde, gözyaşı bezlerimiz uyarılıyor. Dr. Hasson bunun, sosyal primat olan atalarımızın sosyal ilişkilerinin düzenlenmesinde rol oynadığını düşünüyor. Benzer şekilde o da, ağlamanın güçsüzlerin güçlüler tarafından korunmasında evrimsel bir fayda sağlamış olabileceğini düşünüyor.
 
Bunların hepsi sosyal ilişkilerimizin düzenlenmesi açısından faydalı gözüküyor, ancak ya ilk ağlama? Ağlama nasıl oldu da ortaya çıktı ve popülasyon içerisinde yaygınlaştı ve yukarıdaki olumlu etkileri sağlayacak şekilde özelleşti? İşte bu sorunun cevabını vermeliyiz. Cevap, Finlandiya'daki Turku Üniversitesi'nden bilim insanları ve Kanada'daki bir çocuk araştırma merkezindeki araştırmacılarının makalesinden geliyor:
 
İlk olarak anlamamız gereken şudur ki, insan türü ağlayan tek tür değil. Yukarıda açıkladığımız gibi araştırmalar, ağlama sırasında vücudun stresinin azaldığını böylece zorluk ve acıyla daha kolay başa çıkabildiğini gösteriyor. Yani diğer hayvanlar da ağlayarak üzerlerindeki baskıyı azaltmayı hedefliyorlar. Kısacası, her ne kadar bizde sosyal bir anlam kazanmış olsa da, ağlamak, fazla hormonların dışarı atılmasından fazla bir şey değil.
 
Bunun haricinde yukarıdaki açıkalmalarımıza yol açacak şekilde evrimleşen ağlama tiplerinin, özellikle de duygusal ağlamaların memelilerde evrimleştiği düşünülüyor. İlk ağlama, annenin doğum kanalından çıkan bebeğin oksijenle ilk tanışması sırasındaki acıdan kaynaklanıyor ve bu duygusal bir ağlama değil, acı kaynaklı bir ağlama (refleksif ağlama). 
 
Duygusal ağlamanın ise, ilerleyen yaşlarda özellikle memelilerde anneden ayrılmayla birlikte geldiği düşünülüyor. Anne, yavrudan uzaklaştıkça, bebek ağlayarak ve çığlık atarak yerini belli ediyor, anne kolaylıkla onu bulabiliyor (eğer gerekiyorsa). Bunun haricinde aynı makalede bilim insanları ağlamanın çocukların ailevi durumları manipüle edebilmelerine yaradığını da düşündükleri anlatılıyor. Hipoteze göre ağlayan yavrular, aileleri tarafından daha fazla ilgi görerek, hayatta kalma şanslarını arttırıyorlar. Bu sebeple ağlama, popülasyon içerisinde küçüklükten itibaren yer edinerek sabitleniyor.
 
Ayrıca insan psikolojisinde çığır açan Sigmund Freud'un "süperçocuk" teorisine göre, çok çocuklu ailelerde duygusal gözyaşları çocuklardan özellikle birincisinin, diğerleri üzerinde baskı kurma amacına hizmet ettiği düşünülüyor. Kısaca ağlama, kardeşler arası rekabette bir araç olarak kullanılıyor.
 
Gerek insan dışı hayvanlarda, gerekse de insan türünde bunca farklı amaçla işlevini sürdüren gözyaşının evrimi, gerçekten çok ilginç bir konu ve halen derinlemesine araştırılıyor. Ancak bu kadar faydası olan bir olgunun, evrimsel olarak avantaj sağladığını görmek oldukça kolay.
 
Umuyoruz gelecekte bu konuda çok daha net sonuçlara varılabilecektir. Ve umuyoruz, herkese faydalı olmuştur.
 
En içten saygılarımızla.
ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:
6 Yorum